Posts Tagged Hakan Fidan
Garantörlük
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/10/2025
Erdoğan’ın Şarm El-Şeyh’te Trump Bildirisine imza atmasının ardından, iktidara yakın medyada, Türkiye’nin Gazze’nin garantörü olduğu dile getirilmişti.
Gerçi “Trump’ın Kalıcı Barış ve Refah Bildirisi” ismini taşıyan bildiri, imzacı dört ülkeyi “gevence veren” diye niteliyordu ama bu elbette garantörlük anlamına gelmiyordu. Ama iktidara yakın kaynaklar, ya iktidarın rolünü abartma kaygısından ya da iktidarın gerçekten de bir garantörlük hevesi ve hesabı olduğu verisinden hareketle, “Türkiye garantör” propagandası yaptılar bir kaç gün.
Ancak…
İktidarın “arabulucu” rolü
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ülke TV’de yaptığı kapsamlı dış politika değerlendirmelerinde, bu garantörlük meselesine de değindi.
Fidan, açık bir şekilde, “garantör” olmadıklarını belirtti: “Garantörlükle ilgili netleştirmeler yapmam gerekiyor kamuoyunun bilgisi için. Bizim şu ana kadar oynadığımız rol, arabulucu rolü.” (AA, 19.10.2025)
Peki arabuluculuk rolünü nasıl oynadılar? İsrail ile Hamas arasında bir arabuluculuk yapmadıkları ortada. O zaman?
ABD’nin talepleri ile Hamas arasında arabuluculuk yaptılar. Birincisi Hamas’ı Trump’ın Gazze Planına ikna etme rolünü yerine gitirdiler, ikincisi de Hamas’ın silahsızlandırılması rolünü yerine getirmeye çalışacaklar. Bunu Trump’ın açıklamalarından biliyoruz.
Garantici garantörlük
“Oynadığımız rol garantörlük değil, arabuluculuk” demeleri, garantör olmak istemediklerinden değil elbette.
Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan bu konuda şöyle dedi Ülke TV’de: “İki devletli çözüm hayata geçerse, biz burada fiili garantör olma sorumluluğunu almaya hazırız.” (AA, 19.10.2025)
Gerçi Fidan “Çünkü bu çok önemli bir şey. Bunun altına her devlet giremez” diyor ama iki devletli çözüm hayata geçtikten sonraki garantörlüğün, biraz “garantici” bir yaklaşım olduğu söylenebilir sanki…
İsrail ateşkesi ihlal etti bile
Peki bir kaç gündür süren “Erdoğan Gazze Sözleşmesini imzaladı, Türkiye Gazze’de garantör” propagandasını neden kesmek istedi Fidan?
Çünkü İsrail’in “Gazze Sözleşmesini” her an ihlal edebileceği ortada. Çünkü bildirinin sahibi olan ABD’nin de “ileri karakolu” İsrail için kendi bildirisini görmezden gelebileceği ortada.
Nitekim İsrail dün Gazze’ye havadan ve karadan topçu saldırıları düzenledi. Siyonist rejim, saldırısını Hamas’ın ateşkesi ihlal ettiği iddiasına dayandırdı. Nasıl ihlal etmiş Hamas? “İsrail hükümetine göre Hamas kafatasları hâlâ teslim edilmeyen rehineler ve ölü bedenler konusunda gecikti.” (Serbestiyet, 19.10.2025)
Öte yandan ABD Dışişleri Bakanlığı da İsrail’e gerekçe üretme peşinde: ABD Dışişleri Bakanlığı, elindeki istihbarat raporlarına göre Hamas’ın, Gazze’deki sivillere saldırı hazırlığında olduğunu açıkladı önceki gün. Oysa El-Kassam Tugayları “Ateşkes başta anlaşmaya bağlılığımızı teyit ediyoruz” açıklaması yaptı ama İsrail buna rağmen saldırdı.
Mesele İsrail değil ABD
Bu şartlarda iktidar, “Erdoğan’ın küresel liderliği” propagandasına malzeme olsa bile garantörlük sorumluluğunu elbette alamaz, almamalı. Hele de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bile o bildiriye imza atmaktan kaçınmışken…
Çünkü mesele İsrail değil, ABD’dir aslında. Hep söyledik: Amerikancılık yapanların İsrail karşıtlığı gerçekçi değil, ABD’ye karşı çıkmadan İsrail’i durdurmanız olası değil.
Buna artık şunu da eklemeliyiz: Emperyalist ABD’ye güvenerek Gazze’de garantör olunmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ekim 2025
Bölgesel mekanizma ihtiyacı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/10/2025
İsrail’in ABD desteğinde Gazze’yi, Lübnan’ı ve Suriye’yi işgali ile Yemen‘e, İran’a ve Katar’a saldırısı, bir bölgesel mekanizma ihtiyacının en temel nedenidir. Özellikle ABD’nin güvenlik garantisine sahip Katar’ın bile saldırıya uğraması, bu ihtiyacı daha yakıcı hale getirdi.
Nitekim Bahçeli ”TRÇ: Türkiye – Rusya – Çin ittifakını” önce “ABD-İsrail şer koalisyonuna” karşı diye önermiş ama sonra “düzeltmek” zorunda kalarak TRÇ’nin NATO’ya karşı olmadığını belirtmiş, hatta NATO’nun bütünleyeni gibi rollerle tarif etmişti.
Ben de 20 Eylül’de bu köşede ”Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması” önermiştim ve ancak böyle bir mekanizmayla, “ABD-İsrail saldırganlığının durdurulabileceğini” savunmuştum.
Fidan’ın mekanizma önerisi
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bölgenin bir mekanizmaya ihtiyacı olduğunu savunuyor. Hatta TRT’teki söyleşisinde bunun pakt, platform, anlaşma, konvansiyon olabileceğini savundu. Gerçi adları iddialı ama Fidan, önerisinin birinci amacının caydırıcılık olmadığını, karşılıklı güven oluşturmayı esas aldığını belirtti. (TRT Haber, 4.10.2024)
Dolayısıyla Fidan, kendi bölgesel mekanizma önerisine, Bahçeli’nin başladığı “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” noktasından bile geride başlamış oldu. Umarım dönüşümü Bahçeli’nin ki kadar hızlı ve geniş çerçeveli olmaz.
Trump’ın Erdoğan’dan istediği
Fidan’ın başladığı yer şu bakımdan da önemli. Fidan doğrudan söylemiyor ama tarifinden, düşündüğü mekanizmanın, Trump’la görüşen “sekiz ülke” olduğu anlaşılıyor. 23 Eylül’de New York’ta Trump’ın ev sahipliğinde toplanan Türkiye, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Endonezya, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’dan oluşan bu sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Trump’ın Gazze planını “memnuniyetle karşıladığını” ilan etti son olarak.
Fidan bu sekizli mekanizmayı, Trump’ı bir plan hazırlamaya mecbur eden mekanizma gibi resmetti. Ancak öyle olmadığı ortada. Zira önce Pakistan, ardından da Mısır, özetle “New York’ta ele alınan plandan farklı” diyerek yorumlamıştı Trump’ın Gazze planını.
Kaldı ki Trump’ın şu sözleri de Fidan’ın resmetmeye çalıştığı manzaradan farklı bir manzaraya işaret ediyor: “Erdoğan çok yardım etti. Sert biri ama benim arkadaşım ve süper biri. Bibi (Netanyahu) plana karşı iyi. İyi olmak zorunda. Başka bir seçeneği yok. Ben söz konusu olunca, iyi olacaksın.”
Açık ki Erdoğan ile Trump’ın Beyaz Saray’da konuştuğu başlıklardan biri de buydu ve Trump, Erdoğan’dan Hamas’ı kendi planına ikna etmesini istedi.
İransız mekanizma olmaz
Gelelim işin esasına. Bir bölgesel mekanizmaya neden ihtiyaç duyulmaya başlandı? Çünkü ABD destekli İsrail saldırganlığı sürüyor. Gazze bitse, Lübnan ve Suriye’de sürebileceği olasılık. Dolayısıyla kurulacak bir mekanizmanın çıkış noktası “ABD-İsrail ikilisine karşı” olmasıdır.
Peki Fidan’ın önerdiği mekanizmanın çıkış noktası bu olabilecek mi? Mesele budur ve Fidan’ın açıklamalarından anlaşılan, “ABD’yle işbirliği yaparak çözüm arayan” bir mekanizma düşünülüyor.
Öte yandan içinde İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması, mekanizmanın çıkış ihtiyacına uygun değildir. Dahası “emperyalizmle işbirliği arama” perspektifi, mekanizmanın zamanla emperyalizmin İran karşıtı siyasetlerine uyum göstermesi riskini doğurur.
Türkiye’nin iki deneyimi
Türkiye’nin bu konuda iki zıt güvenlik mekanizması deneyimi var zaten. Birincisi Mustafa Kemal’in dış politikasının eseri olan Sadabad Paktı’dır; 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanmıştır. İkincisi de Bağdat Paktı ya da diğer adıyla CENTO’dur; 1955’te Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında imzalanmıştır.
İki mekanizma arasındaki temel fark, bölgenin çıkarlarını mı yoksa emperyalizmin çıkarını mı esas aldığıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ekim 2025
Aile arasında, kamuoyundan uzakta dış politika!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/04/2025
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin AB ile stratejik ortaklık anlaşması yaptığı ve 12 milyar avroluk fonun karşılığı olarak Güney Kıbrıs’a büyükelçi atadığı sırada, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan sosyal medyadan ana muhalefet partisi liderine “had bildirme” mesajları atıyordu. Haliyle eleştirildi.
Fidan o eleştirilere ancak 20 gün sonra bir “yanıt” verdi: “Bu son olaylardan hareketle aramızı bozmak isteyen bazı çevreler, bu sorunu bizim açıktan kamuoyunda tartışmamızı istiyorlar. Biz prensip olarak ailevi konuları kamuoyu önünde tartışmamayı tercih ediyoruz. Türk dünyasıyla aramızı bozmak isteyenlerin manipülasyonları bu açıdan başarılı olmayacak” (AA 24.4.2025).
Semerkand anlaşmasının esası
Baştan belirteyim: Meseleyi “Türk dünyasıyla aramızı bozmaya çalışıyorlar” diyerek ele almak, bir dış politika başarısızlığını ortadan kaldıramaz. Konu çok önemli. Türkiye’nin Türk dünyası ortakları, AB fonu alabilmek için Güney Kıbrıs’a büyükelçi atadılar. Üstelik bu bir gecede olmadı, en az altı aylık geçmişi var. Dahası Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelecek türden ilişkileri yıllara dayanıyor. Mesele Türkiye’nin bu süreçte, özellikle kritik son altı ayda ne yaptığıdır!
Diğer yandan üstü örtülmeye çalışılan asıl mesele şudur: Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin AB ile imzaladığı Semerkand anlaşmasının 4. maddesinde BM Güvenlik Konseyinin 541 ve 550 sayılı kararlarına atıf var. Bu iki karar KKTC’nin reddine ve Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınmasına ilişkindir.
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bu imzayla KKTC‘ye sırtını dönmüş olması, aile arasında kalacak bir konu değildir ve her Türk vatandaşının ilgilenmesi gereken bir konudur. Dış politikayı “aile arası” bir iş olarak nitelemek yanlıştır; o durumda sorulır: “Aileniz kendi halkınız mı, Yunanistan veya Orta Asya Türk Cumhuriyetleri mi?”
Dış politika istihbarat faaliyeti değildir
İstihbarat kökenli olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, Hakan Fidan dış politikayı aile arasında, kamuoyundan uzakta yapılan bir iş gibi görüyor. Anısmarsanız, Fidan Yunanistan ile sorunları da “bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiğini” söylemişti (AA, 23.11.2024).
Dış politika bir istihbarat faaliyeti değildir. Kimi konular bazı aşamalarında sessiz sedasız yürütülebilir ama her halükârda millete/halka açıklanmak zorundadır. Kamuoyundan uzakta, “aile arasında” gizli kapaklı yürütülebilecek iş değildir. Tersine, dış politika, kamuoyunu bilgilendirerek, onun desteğini arkasına alarak daha güçlü yapılır.
Mesele “Türkiye’nin Orta Asya ülkeleriyle arasını bozmak istiyorlar” diyerek geçiştirilemeyecek önemdedir. Tersine Türkiye’nin arasını aslında Orta Asya ülkeleriyle sorunlu götürenler kendileridir. Bakınız, Temmuz 2024’te Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) üye, gözlemci üye ve diyalog partnerlerinin (Türkiye dahil toplam 23 ülke) katıldığı bir enerji forumu vardı. İran’ın cumhurbaşkanı yardımcısı, Orta Türk Cumhuriyetlerinin enerjiyle ilgili bakanlar seviyesinde katıldığı bu toplantıya Türkiye’den tek bir yetkili, alt düzeyde bir bürokrat bile katılmadı. (Her ülkeden bir medya temsilcisinin olduğu Çin’deki bu toplantıları izledim.)
Colani İsrail’le anlaşma arayışında
Türk dış politikası ciddi sorunlar yaşıyor. Bunlardan sonuncusu da Suriye’dir. Ne yazık ki 8 Aralık 2024’te HTŞ’nin Şam’a girmesini kendi başarıları olarak sundular, günlerce “zafer” dediler. Olmadığını, tersine önümüzde sorunlar bulunduğunu anlatmaya çalıştık.
Sonuç ortada: HTŞ lideri Colani ile görüşen ABD Kongre Üyesi Cory Mills açıkladı. “Mills, Colani’nin ABD’nin endişelerini gidermeye açık olduğunu, İsrail ile ilişkilerin normalleştirildiği Abraham Anlaşmalarına katılmakla ilgilendiğini aktardı.” (Harici, 24.4.2025).
Sonuç olarak Türkiye’nin dış politikasının ciddi sorunları var ve bunların bilinmesi ve özellikle tartışılması gerekiyor. Kamuoyundan uzakta ele alarak başarı sağlanmaz, tersine başarısızlıklar örtülmüş olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Nisan 2025
Fidan’ın İngiltere’yle ortaklık formülü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/04/2025
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugünlerde yoğun. Bir yandan uluslararası ajanslara röportajlar veriyor, bir yandan da Türkiye’deki televizyonlara…
İsrail’le “çatışmasızlık mekanizması” kurulması için yapılan teknik müzakerelerden ABD-İran müzakerelerine, Trump’ın gümrük vergilerini artırmasından Ukrayna’da barış masası aranmasına kadar hemen konu Fidan’ın gündeminde var. Hatta CHP ve Saraçhane eylemleri bile…
İki konu hariç: Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın Güney Kıbrıs’a büyükelçi ataması ile Katar’ın İsrail’le ortak tatbikat yapması!
Fidan’ın kırmızı çizgisi!
Hakan Fidan, CNN Türk’teki canlı yayında CHP ve Saraçhane eylemlerine değindi. Anımsayacaksınız, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, iktidardan kendilerine yapılan “Amerikancı, İngiltereci” suçlamaları karşısında, “asıl sizsiniz mandacı” demişti. Fidan da sosyal medyadan Özgür Özel’e “haddini bil” diye başlayan bir yanıt vermişti.
Konu hakkında yeniden konuşan Fidan, ilginç bir yaklaşım sergiledi. “Mandacı” gibi sıfatların siyasetin konusu olmaması gerektiğini savunan Fidan, “Bazı konular kullanılmaz, bazı ifadeler kırmızı çizgidir” dedi.
Fidan normalde haklı ama iktidarın bakanı olarak haksız. Zira iktidarın herkese her şeyi söylediği, muhalefete sürekli “vatan haini” dediği, hatta kendisine oy vermeyen seçmeni “terörist” ilan ettiği şartlarda, Fidan’ın “ama manda kırmızı çizgidir” demesi, diplomatik bile değil!
‘İngiltere-Türkiye çekim merkezi’
Gelelim asıl konumuza…
Fidan’ın TV100’deki canlı yayın söyleşisinde önümüzdeki dönemi ilgilendiren çok dikkat çekici bir yaklaşımı vardı. Konu, Avrupa’nın güvenlik mimarisi. Avrupa’nın, “ABD’nin olmadığı yeni bir güvenliklik mimarisi geliştirdiğini” belirten Dışişleri Bakanı Fidan, bunun Türkiye için fırsat olduğunu, “Türkiye’nin rolünün parametrelerinin ve çarpan katsayısının değiştiğini” söyledi.
Bu, AKP hükümetinin bir süredir izlediği yeni bir çizgi zaten. Ufuk Ötesi’nde, Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği mümkün değil” sözlerinden hareketle incelemiştik.
Fidan, yeni argümanlarla, bu girdikleri hattı biraz daha netleştirmiş. Örneğin “Türkiye AB’ye alınsaydı, İngiltere AB’den çıkmazdı” diyor! “Türkiye ve İngiltere AB’de olsaydı, AB dış politika ve güvenlik mimarisini daha erken oluştururdu” diyor!
Ve asıl önemlisi, Fidan “İngiltere ve Türkiye ile bazı Avrupa ülkelerinin birlikte bölgede kendi çekim merkezini oluşturacağını” savunuyor.
İngiltere’nin güvenlik koalisyonu girişimi
Fidan açıkça İngiltere’yle yeni türden bir ortaklık formülü ortaya koyuyor. Ama bu formülün patentinin Ankara olmadığını belirtelim.
Bu aslında Londra merkezli bir girişimdir ve Ukrayna için “güvenlik koalisyonu” oluşturmak üzere İngiltere Başbakanı Keir Starmer tarafından ortaya atılmıştır. Bu konuda çeşitli düzeylerde sivil ve askeri toplantılar da yapıldı, yapılıyor.
İktidar, İngiltere’nin bu çabasını fırsat görüyor, İngiltere’yle ortaklık rolünü, etkisini içeriye de taşıyabileceği, bir dış politika dayanağı olarak hesaplıyor.
Sonra da muhalefete “Amerikancı, İngiltereci” diyor!
Türkiye’ye iki tuzak
Oysa konu Türkiye açısından kritik önemde ve tuzaklarla dolu.
Birinci tuzak şu: Gerek İngiltere’yle ortaklık formülü gerekse Fransa’nın savunduğu AB üyesi olmayan Avrupalıları da dahil ederek inşa edilecek yeni güvenlik mimarisi, Rusya’yı hedef alıyor. Yani İngiltere’nin güvenlik koalisyonu da AB güvenlik mimarisi de Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getiriyor.
İkinci tuzak da Karadeniz: “Avrupa’nın savunması Karadeniz’deki güç dengesi dikkate alınmadan düşünülemez” diyen Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu’nun bakışı Washington ve Londra’nın bakışıyla da örtüşmektedir. Bu bakış, Karadeniz’i uluslararası deniz yapmayı ve ABD ile Avrupalı ülkelere sınırsızca açabilmeyi hedeflemektedir. Bu ise her şeyden önemlisi, Montrö Sözleşmesinin delinmesi demektir.
Sonuç olarak Karadeniz’in statükosunu bozacak ve Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirecek bir güvenlik ortaklığı girişimi, yeni bir Türk dış politikası olarak savunulamaz ve ulusal çıkarlar nedeniyle kabul edilemez niteliktedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Nisan 2025
NATO’nun geleceği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/03/2025
ABD ve AB’den gelen son açıklamalar, NATO’nun geleceğinin belirsizliğine işaret ediyor. ABD’de NATO’dan çıkmak tartışılıyor, AB’de ise NATO’suz savunma planları yapılıyor. Bunu şimdiden “çok kutuplu dünya inşasının” en önemli başarısı olarak kaydedebiliriz.
Zira NATO, emperyalist ABD’nin küresel liderliğinin askeri aygıtı olarak halkların, gelişmekte olan ülkelerin, Atlantik kampı dışındaki ülkelerin ve toplamda Küresel Güney’in düşmanıydı. Hatta NATO, bünyesindeki özel Amerikan araçları ile “hükümetleri/devletleri kontrol altında tutmaya çalıştığı” için, pek çok üyesinin de fiilen düşmanıdır.
ABD ile AB arasında 5. madde krizi
Kuşkusuz NATO’nun dağılması çok hızlı olmayacaktır ama Fransızların benzetmesiyle söylersek “beyin ölümü” başladı bile. İşte ABD ile AB’yi karşı karşıya getiren Ukrayna sorunu da bu beyin ölümünü ilerletiyor. Artık konu şu aşamaya gelmiş durumda:
ABD Başkanı Donald Trump, “NATO üyelerinin ABD’yi savunacağını sanmıyorum” diyor. Ama ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “Ukrayna’da olası bir barışı koruma misyonu NATO’nun 5. maddesi kapsamına girmez” demesi de ABD’nin NATO üyesi Avrupalıları Ukrayna’da savunmayacağı anlamına geliyor.
ABD’nin NATO’dan çıkmasını isteyen Kongre üyelerinin açıklamaları, ABD’siz savunma dönemine geçildiğini belirten Avrupalı siyasetçiler, kısacası Atlantik’in her iki yasasında NATO’nun geleceğine dair olumsuz beklentiler artmış durumda.
AB’nin yeni savunma yol haritası
AB liderleri NATO’nun geleceğinin belirsizliği nedeniyle toplanıp, ”Avrupa’nın daha egemen, kendi savunmasından daha sorumlu bir yaklaşımla, stratejik bağımlılığı azaltacak bir genel savunma hazırlığı yapma” kararı aldılar. AB liderleri bunu, şimdilik sonuç bildirgesine “NATO’yu tamamlayıcı nitelikte” diye işlediler.
Ama daha dikkat çekeni ise sonuç bildirgesindeki “AB, benzer şekilde düşünen AB dışı ortaklarla birlikte çalışmanın önemini vurgular” cümlesiydi.
Avrupa’nın güvenlik taşeronluğu
İşte AKP hükümetinin bir süredir yükselttiği AB bayrağı, Avrupa’daki bu görüşlere dayanıyor.
Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” sözleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” demesi ve AKP medyasında adım adım “Ukrayna’ya barış misyonu içinde Türk askeri gönderilmesi” fikrinin işlenmesi, iktidarın ABD ile AB arasındaki çelişmeden yararlanma niyetini ortaya koyuyor.
Ancak AB’nin savunmasını üstlenme misyonu, son tahlilde “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesi anlamına gelir ki bu iç politikada ciddi bir kırılma doğuracaktır.
Avrupa Siyasal Topluluğu
Öte yandan Brüksel’in “AB dışı ortaklarla çalışma” vurgusu, elbette Türkiye’nin AB üyeliğine göz kırpması anlamına gelmiyor. O nedenle AKP’nin Atlantik cephesindeki sorunlardan yararlanarak AB üyesi olmak istemesi, hâlâ bir hayalden fazlası değildir.
Zira “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” düşünenler, “Avrupa ordusunun kurulmasını“ isteyenler ve “stratejik özerklik ile ABD’den bağımsızlaşmayı” savunanlar, bu amaçla “Avrupa Siyasal Topluluğu”nu oluşturuyorlar. İngiltere gibi AB’den ayrılan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye gibi AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” gördükleri bir NATO üyesini dahil edecekleri daha geniş bir siyasi platform…
Aynı anlayış, aynı görev
Günün sonunda Türkiye açısından asıl sorular şunlardır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Avrupa savunmasını Türkiye’nin üstlenmesi ulusal çıkarlarımızla uyumlu mudur?
Çünkü AB liderlerinin belirlediği savunma stratejisi şöyledir: “Rusya ve Belarus’un oluşturduğu tehditler göz önüne alındığında AB’nin doğu sınırlarının savunulması, AB’nin tümünün güvenliği içindir.”
Buradan hareketle, Avrupa’nın savunmasını üstlenmek demek, AB’nin belirlediği tehdit kapsamında, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi demektir. Bu pratikte AB’nin doğu sınırını korumak için Türkiye’nin Rusya’ya güneyden cephe açması anlamına gelir.
Bu da dönüp dolaşıp aynı görevin kabulü anlamına gelmektedir, zira Türkiye’nin NATO üyeliği de esas olarak “Avrupa’nın zaman kazanması için Türkiye’nin SSCB’yi oyalamasına” dayanıyordu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2025
ABD’yle Fırat pazarlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/12/2024
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın El Cezire televizyonundaki söyleşisi, Fırat’ın batısı-doğusu konusunda önemli gelişmelerin olduğuna işaret ediyor.
Örneğin El Cezire soruyor: “Türkiye açısından bakıldığında, Suriye’de bir özerk Kürt bölgesi veya Kürt oluşumu söz konusu olabilir mi? Yoksa Türkiye bunu bir tehdit olarak mı algılar?”
Fidan’ın yanıtı ilginç: “Benim Suriye halkı adına konuşmam doğru olmaz. Sorduğunuz husus, Suriye halkının bileceği iştir. Bu onların vereceği bir karar.” (AA, 19.12.2024)
Fidan’ın HTŞ mesajı
Örneğin El Cezire soruyor: “Kobani yakınlarında topçu birliklerinin toplanması, Türkiye’nin büyük bir taarruz başlatmaya mı hazırlandığı anlamına geliyor?”
Fidan’ın yanıtı şöyle: “Artık Şam’da yeni bir yönetim var. Bence bu konu artık öncelikle onları ilgilendiriyor. Bence eğer bu meseleyi düzgün bir şekilde ele alırlarsa bizim müdahale etmemiz için bir sebep kalmayacaktır.” (aydinlik.com.tr, 19.12.2024).
Bu arada Aydınlık gazetesi dikkat çekiyor: Anadolu Ajansı, Fidan’ın El Cezire söyleşisinin HTŞ kısmını abonelerine servis etmemiş! O kısımda Fidan HTŞ ile ilgili iki çarpıcı şey söylüyor: “Yeni yönetimi meşru bir ortak kabul ediyoruz” ve “Bence BM’den başlayarak uluslararası toplumun bu örgütün adını terör listesinden çıkarmasının zamanı geldi” (aydinlik.com.tr, 19.12.2024).
Ateşkes konusu
Gelelim işin Fırat pazarlığı kısmına…
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller, “Suriye’nin kuzeyindeki Menbiç civarında Türkiye ile SDG arasındaki ateşkesin, ABD’nin girişimiyle salıdan itibaren haftasonuna kadar uzatıldığını” açıkladı (Amerika’ın Sesi, 17.12.2024).
Milli Savunma Bakanlığı “kaynakları”, bu açıklamayı iki gün sonra yalanladı: “Türkiye olarak herhangi bir terör örgütü ile görüşmemiz söz konusu değildir. Yapılan açıklamayla ilgili bir dil sürçmesi olduğunu düşünüyoruz” (Amerika’ın Sesi, 19.12.2024).
Haliyle insan merak ediyor: ABD Dışişleri Sözcüsünün resmi açıklaması, neden MSB Sözcüsünün resmi açıklamasıyla değil de, basına konuşan MSB “kaynakları” aracılığıyla yalanlanıyor? Öte yandan, tamam, MSB kaynakları SDG’yle ateşkesi yalanlıyor ama ya ABD’yle ateşkes?
Bu arada Milli Savunma Bakanlığı “kaynakları” şunu da söylüyor: “Suriye’deki yeni yönetim ve onun ordusu olan SMO’nun Suriye halkı ile birlikte terör örgütü PKK/YPG tarafından işgal edilen bölgeleri kurtaracağına inanıyoruz” (Amerika’ın Sesi, 19.12.2024).
Pentagon’un mesajı
Washington’un ve omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu SDG’nin açıklamaları, burada esas amacın, Ankara’yı SDG’yle muhatap etmek olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim SDG Komutanı Mazlum Abdi şu “teklifi” yapıyor: “Türkiye’yle ateşkes konusunda anlaşma olursa, Suriyeli olmayan Kürt savaşçılar Suriye’den ayrılacak” (Amerika’nın Sesi, 19.12.2024). Yani Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ilan ettiği üç şarttan birinin kabulünü, ateşkes anlaşmasına bağlıyor.
Bu noktada dikkat çeken bir gelişme daha var. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, bugüne kadar 900 olarak açıklanan Suriye’deki asker sayısını, 2 bin olarak güncelledi (AA, 20.12.2024).
Peki, aradaki fark, 27 Kasım’da başlayan Esad yönetimini yıkma operasyonunda rol alan ABD özel kuvvetleri mi? Yoksa bu askerler, Fırat pazarlığı için mi konuşlandırıldı? Ve Pentagon Trump’ın açıklamalarına rağmen, bu hamlesiyle YPG’yi terk etmeyeceği mesajını mı vermiş oluyor?
İki ara sonuç
Tüm bu olguları birlikte değerlendirirsek, birbiriyle bağlantılı iki ara sonuca varmış oluruz:
1) Ankara, YPG’yle mücadeleyi şu aşamada HTŞ’ye havale etmiş görünüyor.
2) Ankara ile Washington arasında Fırat’ın doğusu-batısı için bir pazarlık yürüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Aralık 2024
Doha’da aslında ne oldu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/12/2024
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 13 Aralık akşamı, NTV’de kapsamlı bir röportaj verdi. Fidan’ın o röportajından çıkardığım ilk sonuç şu oldu: AKP hükümeti, Astana sürecini geçici bir oyalama süreci olarak ele almış!
Şöyle diyor Fidan: “Başarısız olsa da, çok meyve üretmese de Astana süreciyle biz yolumuza devam edelim, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı etrafında bir şeyler yapmaya çalışalım konusunu, hep Cumhurbaşkanımız bu hattı tuttu” (ntv.com.tr, 13.12.2024).
Bu sözler, öncelikle devletlerarası ilişkilerin güvenilirlik ölçütünü aşındırması nedeniyle Türk dış politikasının hanesine eksi olarak yazılacaktır ne yazık ki…
Halbuki Rusya ve İran’la Astana ortaklığı, etkisi Suriye dışında, örneğin Azerbaycan’ın Karabağ’ı kurtarmasında da görülen çok yararlı bir ortaklıktı.
Fidan Lavrov ve Arakçi’yi mi uyardı?
Hakan Fidan’ın söyleşisinde dikkat çekici bir bölüm daha var. Esad’ın yıkılışına giden süreci ve özellikle son akşamı anlatıyor…
“İran ve Rusya ile konuştuk, o akşam Esad gitti” diye başlıkla verdi gazeteler, internet siteleri ve TV’ler…
Fidan’ın sözleri şöyle: “En kritik konu Rusların ve İranlılarla konuşup, askeri olarak denkleme girmemeleriydi. Ruslar ve İranlılarla görüşmelerimiz işte o bir hafta bunun özeti. Onlar artık anladılar, yani bizlerle İran Dışişleri bakanı geldi, sonra Doha’da hem Rusların hem İranlılarla biraraya geldik ve bazı konuları konuştuk. Yani burada her şeyi konuşmak istemiyorum ama bir noktadan sonra onlar da artık telefon ettiler, o akşam da Esad gitti” (ntv.com.tr, 13.12.2024)
Peki Doha’da aynen böyle mi oldu gerçekten? Fidan, Lavrov ve Arakçi’yi uyardı ve askeri denkleme girmemelerini istedi, iki ülke de bu uyarı üzerine geri adım attı ve Esad yıkıldı mı yani? Bu kadar kolaysa, daha önce neden yapılmadı?
Ya Doha mutabakatı?
Halbuki Doha’daki Astana görüşmesi sonrası Rusya ve İran dışişleri bakanlarının yaptığı açıklamalar ve Doha görüşmesine dair yapılan resmi açıklama, bambaşka şeyler söylüyor.
Tersine üç bakan 7 Aralık’ta Doha’da şu mutabakata varmıştı: “Suriye krizinin siyasi yollarla çözülmesi ve Esad hükümeti ile silahlı muhalif grupların müzakere masasına oturması gerektiği konusunda üç ülke anlaşmaya vardı.”
Hangisi doğru? Fidan’ın Lavrov ve Arakçi’yle vardığı “Esad ile muhalefet müzakere masasına oturmalı” anlaşması mı, yoksa Fidan’ın Lavrov ve Arakçi’ye “askeri denkleme girmeyin” uyarısı yaparak Esad’ı çekmelerini sağlaması mı?
Erdoğan Esad’la görüşmek istememiş miydi?
Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan da HTŞ’nin “zaferi” üzerinden CHP’ye yükleniyor: “Esad’ı ziyarete gidecekti ya, Özgür Bey ne oldu, niye gitmedin?”
Halbuki Erdoğan da, tabii sözleri doğruysa, daha düne kadar Esad’la temas kurmak istiyordu. Daha bir kaç ay önce “Esad’ı davet edebiliriz” demişti, henüz HTŞ harekete geçmeden iki hafta önce 13 Kasım’da Riyad’da Esad’la aynı fotoğraf karesinde yer almış ve “Hâlâ Esad’dan umutluyum” demişti.
Dahası bu süreçte Esad’ı görüşmeye ikna etmesi için Putin’den ricacı olmuştu: “Sayın Putin’e, Beşar Esad’ın bizim çağrımıza vereceği cevabın temini noktasında bir adım atması çağrımız oldu” (tccb.gov.tr, 25.10.2024). Dikkat ediniz, hâlâ cumhurbaşkanlığının resmi sitesinde olan bu sözler, üstelik Esed şeklinde değil, Esad şeklinde duruyor!
Sonuç olarak iktidar, “olan ile propaganda edilen” arasındaki makası açarak, konuyu iç politikada kolay sindirilebilen bir malzemeye dönüştürmeye çalışıyor ama unutulmamalı, dış politikanın da devletlerarası ilişkilerde tutulan bir arşivi var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2024
Colani’nin arabası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/12/2024
İlkelerin ayaklar altına alınması ve bunun istisna olmaktan çıkarak “reelpolitik” diye savunulması, devletlerarası ilişkilerin önündeki en önemli sorunlardan biridir.
Bunu terör örgütü HTŞ’nin Suriye’de iktidar “yaptırılması” nedeniyle söylüyoruz. HTŞ’yi resmi olarak terör örgütü kabul eden ülkeler, onun Şam’daki yasal hükümeti devirmesini istediler, bunun için askeri ve istihbari destek verdiler, yönlendirdiler. Şimdi de HTŞ’yle resmi ilişkiye geçiyorlar; üstelik HTŞ’yi hâlâ resmi olarak terör örgütü diye kabul etmelerine rağmen!
Terörün tanımı sorunu
Terör ve terör örgütü konusu devletlerarası ilişkilerin zaten iki temel nedenle sorunlu konusuydu:
1) Terör ve terör örgütü konusunda hem tanımda bir uzlaşı yok hem de çıkarlar gereği birinin terör örgütü kabul ettiğini diğeri kurtuluş örgütü sayıyor. Buna bulunan “kısmi çözüm”, BM’nin o örgütleri nasıl tanımladığıdır. Örneğin Türkiye için terör örgütü olan PKK, uzun süre müttefikleri ve komşuları tarafından terör örgütü diye kabul edilmemişti.
2) Terör ve terör örgütü konusunda ikinci sorun, devletlerin, BM tanımlaması oluştuktan sonra, terör örgütünün isim değiştirmesi üzerinden onunla ilişkiyi sürdürmesidir. Örneğin ABD, resmi olarak PKK’yi terör örgütü kabul ediyor ama PKK’nin değişmiş adlı haliyle, ülke kollarıyla ilişkisini sürdürüyor. Dahası, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’yi “kara ordusu” yaparak, IŞİD’e karşı işbirliği söylemi üzerinden devletleşmesinin yolunu açıyor.
Önce ilke
Terör ve terör örgütleri konusundaki en temel ilke şu olmalıdır: Egemen bir ülkenin, kendi egemenliğini hedef alan bir örgütü terör örgütü kabul etmesi halinde, o örgüt başta komşuları olmak üzere tüm diğer ülkeler tarafından da terör örgütü kabul edilmelidir.
Ancak tersine, devletlerarası güç ve çıkar çatışması nedeniyle, genelde devletler komşusunun terör örgütü kabul ettiğini, komşusunu zayıflatacak bir araç gördüğü için “kurtuluş örgütü” sayar ve destekler. İlke ortadan kalkınca, herkes herkese karşı bir terör örgütü besler!
Bu kısırdöngüden en çok kazanan ise terör örgütlerini etkileme ve kullanma potansiyeli olan en güçlü devlettir; emperyalist ABD’dir.
PKK, IŞİD, HTŞ
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile görüşen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan önemle belirtiyor: “DEAŞ’ın (IŞİD), PKK’nın orada (Suriye’de) hakim olmaması önceliklerimiz arasında” (AA, 13.12.2024).
Güzel, peki IŞİD ve PKK terör örgütü de HTŞ değil mi? Halbuki HTŞ Türkiye’nin resmi olarak terör örgütü kabul ettiği bir örgüt. Bu durumda MİT Başkanı İbrahim Kalın, HTŞ lideri Colani’nin arabasında ne arıyor?
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ise Ankara’nın terör örgütü PKK karşıtı tutumuna karşı şu argümana sarılıyor: “SDG (PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin omurgasını oluşturduğu örgüt) IŞİD’den gelen tehdidin baskılanması konusunda ve aynı zamanda Suriye’nin doğusunda çok sayıda IŞİD teröristinin gözaltı merkezlerinde tutulmasında son derece yetkin terörle mücadele ortağıdır” (Amerika’nın Sesi, 12.12.2024).
Yani ABD, Türkiye’nin terör örgütü kabul ettiği PKK’yi, yine hem ABD’nin hem Türkiye’nin terör örgütü kabul ettiği IŞİD’e karşı mücadele eden bir örgüt olarak savunmakta; hatta bunun üzerinden PKK terör örgütünü, “terörle mücadele ortağı” diye payelendirmektedir!
Direksiyondaki 10 milyon dolar
İngiltere Savunma Bakanı John Healey, HTŞ’nin resmi ”terör örgütü” statüsünün önemsiz olduğunu belirterek, görüşeceklerini söylüyor (Sputnik, 12.12.2024). Ki askeri ve istihbarat düzeyinde Washington da, Londra da, Ankara da ne yazık ki terör örgütü HTŞ’yle zaten görüşüyordu. İdlib’de “kurtuluş hükümeti” kurmasını kabul ettiler, Esad’a karşı mücadele edebilmesi için her açıdan desteklediler.
ABD ”resmi olarak” 9 yıldır terör örgütü kabul ettiği HTŞ’nin lideri Colani’nin başına 10 milyon dolar ödül koymuştu. Ancak uygulamada Colani’ye milyonlarca dolarlık silah sağladılar. Türkiye resmi olarak 2018’den beri HTŞ’yi terör örgütü kabul ediyor. Ama uygulamada iktidar HTŞ’nin İdlib’de büyümesine “göz yumdu”, Şam’a yürümesine “yeşil ışık yaktı” ve şimdi de liderinin arabasına biniyor!
Terör ve terör örgütleri konusundaki ilkesizlik üzerinden komşular komşularıyla emperyalistlerin yararına uğraşmaya daha bir süre devam edecek ne yazık ki…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Aralık 2024
ABD’nin HTŞ-YPG planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/12/2024
“Ankara bu işin neresinde” sorusunu Erdoğan da yanıtlamış oldu: “İdlib, Hama ve Humus tamam, hedef Şam. Muhaliflerin bu yürüyüşü devam ediyor. Temennimiz yürüyüşün kazasız devam etmesi.”
Böylece Bahçeli’nin “Halep Türk’tür, bunu kaleye çekilen Türk bayrağı söylüyor” çıkışı ve AKP medyasının günlerdir sürdürdüğü “harita değişiyor” sevinci tamamlanmış oldu.
Sebep-sonuç ilişkisi
Erdoğan konuşmasında, “muhaliflerin yürüyüşü” ile “Esed’den cevap almaması” arasında bir bağ kuruyor. “Esed’e çağrımız olmuştu. ‘Gel görüşelim ve Suriye’nin geleceğini birlikte belirleyelim, tayin edelim’ demiştik. Ne yazık ki Esed’den bu işe olumlu bir cevap alamadık.”
Kuşkusuz bu sözler, Erdoğan’ın normalleşme hamlesinin ne kadar göstermelik olduğunu ortaya koymuş oldu. Bir cumhurbaşkanı, bir cumhurbaşkanına “gel senin ülkenin geleceğini birlikte belirleyelim” derse, haliyle oradan normalleşme çıkmaz zaten!
Ki bu tablo Erdoğan açısından sebep-sonuç ilişkisini ortaya koymuş oluyor: Esad’ın Erdoğan’la birlikte Suriye’nin geleceğini belirlemeyi kabul etmemesi sebep, HTŞ ve SMO’nun İdlib’den başlayıp Şam’ı hedefleyen yürüyüşü sonuç!
Kimler kimlerle beraber?
Erdoğan’ın “muhalifleri” Esad’a karşı yürüyüşünü sürdürürken, ABD’nin muhalifleri de bir başka cepheden Esad’a saldırıyor. İsrail zaten aylardır havadan vuruyor.
Dolayısıyla AKP, SMO, ABD, PKK/PYD/YPG, HTŞ ve İsrail, fiilen Esad’a karşı birleşmiş durumda. Bu gerçeği bulanıklaştırabilmek için Rusya, İran ve Esad’ın, PKK’nin hamiliğini yaptığını propaganda ediyorlar.
ABD’nin PYD’yi devlet yapma desteği ile Rusya’nın Kürtleri Suriye’nin birliği içinde tutma çabasını aynı kefeye koymak, elbette gerçekçi değil.
Gerçek şu: AKP Türkiye’yi Halep tuzağına düşürüyor. Bu tuzağın sonucunda Fırat’ın doğusunda ABD destekli PYD devleti, Fırat’ın batısında da ABD-AKP destekli bir cihatçı devlet ortaya çıkar.
HTŞ’nin değişim mesajı
ABD-İngiliz basını, BM’nin terör örgütü kabul ettiği HTŞ’yi 27 Kasım’dan bu yana, alıştıra alıştıra “ılımlı cihatçı grup” yapmaya çalışıyor. HTŞ’nin lideri Colani, bu operasyonun gereği olarak Amerikan CNN’e konuştu.
Colani bu röportajda “değişirim” mesajı verdi, diğer cihatçı grupların “acımasız taktiklerine” karşı oldukları için onlardan ayrıldıklarını savundu ve ekledi: “Biz daha büyük bir projeden bahsediyoruz, Suriye’yi inşa etmekten bahsediyoruz. HTŞ bu diyalogun yalnızca bir parçasıdır ve her an dağılabilir. Kendi içinde bir amaç değil, bir görevi yerine getirmek için bir araçtır.”
Yani HTŞ, önümüzdeki süreçte “cilalanmış yeni bir adla” karşımıza çıkarılabilir.
PYD’den HTŞ’ye diyalog mesajı
HTŞ lideri Colani “değişim” mesajı verirken, PKK/PYD/YPG ise “HTŞ’yle diyalog” mesajı veriyor.
PYD eşbaşkanı Salih Müslim şöyle diyor: “HTŞ hakkında iyimserim. Suriye Milli Ordusu’ndan daha disiplinli ve uzlaşmacılar. Onlar da Suriyeli. Suriye’nin çeşitliliğini desteklemeliler. Suriye’de bir arada yaşama geleceği inşa etmek için HTŞ ile diyaloga hazırız.”
PYD’nin askeri örgütü YPG’nin lideri Mazlum Abdi de şöyle diyor: “HTŞ ile başta Halep’teki durum olmak üzere alanlarımızın güvenliği için dolaylı ilişkimiz var.”
Kritik Astana toplantısı
Türkiye’nin bu tuzağa düşmemesinin panzehri, öncelikle Astana sürecini devam ettirmesidir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Astana artık işe yaramıyor” özetli çıkışının ardından Astana ülkelerinin dışişleri bakanları bugün acilen Doha’da toplanacaklar.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Doha toplantısına dair şu mesajı ise asıl sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyuyor: “İdlib bölgesindeki anlaşmaların sıkı bir şekilde uygulanmasına geri dönme ihtiyacını tartışacağız. Çünkü İdlib çatışmasızlık bölgesi, teröristlerin Halep’i ele geçirmek için harekete geçtiği yerdi.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2024