Posts Tagged Hakan Fidan

Ya Astana modeli ya Washington modeli

Cihatçı grupların Halep’e saldırısı sonrasında bir araya gelen Türkiye ve İran dışişleri bakanları iki temel konuda görüş ayrılıklarını ortaya koydu. 

Bu görüş ayrılıklarından ilki, Suriye’deki olaylarda dış faktör olup olmaması, ikincisi de Astana modelinin işe yarayıp yaramadığı konusuydu.

Suriye’de dış faktör bolluğu

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Halep’e saldırıda dış faktör olmadığını belirtirken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi dış faktör bulunduğunu ifade etti. İki bakanın bu konudaki görüşleri şöyleydi:

Hakan Fidan: “Suriye’deki olayları dış faktörle açıklamaya çalışmak yanlıştır. Bu, gerçekleri anlamak istemeyenlerin sığındığı sığınaktır, hatadır.”

Abbas Erakçi: “Suriye’deki terör grupları ABD ve İsrail’le ilişkili. Bu gruplar Suriye’de güvensizlik yaratıyor. Siyonist rejimin, bu gerilimin çıkmasındaki rolünü gözardı etmek büyük hata olur.”

Peki gerçek ne?

Tahran’ın terör grubu, Ankara’nın ise muhalif grup dediği bu örgütlerin önemli bir kısmı başlı başına dış faktör zaten. Doğu Türkistan İslam Partisi başta, Tacik ve Özbek gruplar bir yanda, Afganistan ve Pakistan ile irtibatlı gruplar, Kafkas kökenliler dış faktör değil mi? Şu anda cihatçı grupların karadan saldırdığı Halep-Hama hattını iki aydır havadan vuran İsrail dış faktör değil mi? Suriye’nin kuzeydoğusunda askeri varlık gösteren ABD dış faktör değil mi? Halep’e saldıran HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’nun elindeki gelişmiş askeri teçhizatların kaynağı dış faktör değil mi?

Fidan’ın Astana çıkışı

Ancak daha önemlisi Astana sürecine dair değerlendirmedeki farktı. Bu iki konuda bakanların öne çıkan değerlendirmesi şöyle oldu:

Hakan Fidan: “Sorunlar Astana süreci ile yönetilecek bir durum olmaktan çıktı.”

Abbas Erakçi: “Astana sürecini destekliyoruz. Bu sürecin tıkanmasını engellememiz lazım.“

Sorun tam da Astana anlaşmalarına tam olarak uyulmamasından kaynaklanmaktadır aslında. Astana anlaşması, İdlib’deki grupların öncelikle silahsızlandırılmasını içermektedir. Bu konuda sorumluluğu alan Ankara’dır. Ancak İdlib’deki gruplar silansızlandırılamadığı gibi, daha fazla silahlanmıştır; Türkiye’nin de terör örgütü kabul ettiği HTŞ İdlib’de hükümet kurmuş durumda!

Dolayısıyla Astana’daki sorumluluğunu yerine getirmeyen Ankara’nın, sorunların Astana süreci ile yönetilmekten çıktığını savunması fazlasıyla sorunludur.

ABD’nin hedefi zaten Astana modeli

Suriye’deki sorunların çözülmesinde iki model var: Astana modeli ve Washington modeli… 

Türkiye, ilk dönemde Washington modelini uyguluyordu; ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar cephesi, Esad yönetimini yıkmaya çalışıyordu. Bu modelin Suriye’yi bölünmeye götüreceği gerçeği ve ABD-PKK ilişkisi, Ankara’nın bu modeli adım adım terketmesine neden oldu. 

Türkiye, ikinci dönemde Astana modelini uygulamaya başladı; Rusya ve İran ile Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği temelinde ittifak kurdu. Ancak Ankara ne yazık ki Şam’la normalleşmeyi sağlamayarak, sürecin hızlı ilerlemesini engellemiş oldu. 

Astana Platformu, bir model olarak ABD’nin en istemediği durumdu. Washington bu dönem boyunca iki temel hedefi uygulamaya çalıştı: 1) Ankara’nın Şam’la normalleşmesine karşı çıktı. 2) Türkiye’nin Rusya ve İran’la arasını bozmaya çalıştı.

Ne yapmalı?

Görüleceği üzere Suriye’de hâlâ iki model mevcuttur: Astana modeli ve Washington modeli… 

“Sorunların Astana süreci ile yönetilecek olmaktan çıktığını” savunmak, Ankara’yı yeniden Washington modeline savurur. Tersine, Ankara Astana anlaşmalarıyla ilgili sorumluluklarını yerine getirdiğinde, sorunların bu süreçle ne kadar hızlı çözülebildiği görülecektir. 

Aslında sadece ABD’nin Astana karşıtlığına bakarak bile “nasıl konumlanmalı” sorusuna yanıt vermek mümkün. Çünkü Astana süreci, Türkiye, Rusya ve İran’ın Suriye’deki sorunlara çözüm aradığı bir süreç olmayı aşmış, üç ülkenin geniş bölge perspektifini uyumlaştırmasının platformuna dönüşmüştür. Azerbaycan’ın 30 yıl sonra Karabağ’daki topraklarını kurtarabilmesinde o uyum etkili oldu, Kafkasya’daki sorunlara karşı 3+3 platformu oluşturulmasında o uyum etkili oldu… 

Kısacası, Astana bir modeldir ve Türkiye’nin geniş bölge komşularıyla birlikte geniş bölgede dış faktörlerin cirit atmasının önünde engeldir. Dolayısıyla Astana sürecinden vazgeçmek büyük hata olur, tersine Ankara bu sürecin geliştirilmesini, platformun diğer komşularla güçlendirilmesini ve bir barış ortaklığına dönüşmesini savunmalıdır.

Fidan’ın açıklaması bir son değildir. Astana’nın üç ortağı önümüzdeki günlerde bir araya gelme kararı aldı. Dolayısıyla Astana’yı riske atma yanlışından çıkma olanağı hâlâ var elbette… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Aralık 2024

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Masadaki üç konu

Biden’ın gitmeye, Trump’ın gelmeye hazırlandığı şu geçiş döneminde, Ankara ile Washington’u yakından ilgilendiren dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. 

O gelişmelere bazı açıklamaları, yalanlanmayan kimi iddiaları ve kulislerde konuşulanları eklediğinizde ister istemez akla şu soru geliyor: Acaba ABD ile AKP arasında bir pazarlık mı olası? 

Bugün bu sorunun peşine düşeceğiz. 

1) S400-F35-F16

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Güler bir soruya verdiği yanıtta “Amerikalıların F35 konusunda, bizim KAAN’ı yapabileceğimizi ve uçtuğunu görünce, biraz düşünceleri değişti. Onlar şimdi kendileri F35’i verebileceklerini ifade ediyorlar” dedi (AA, 26.11.2024).

ABD’nin fikri gerçekten KAAN nedeniyle mi değişti, yoksa başka gelişmeler mi var? 

Geçen hafta Bloomberg’in haberiydi: “Türkiye Rusya’dan satın aldığı S400 hava savunma sistemini ‘elden çıkarmadan sınırlı kullanımını kabul edebileceğini‘ ABD’ye iletti, karşılığında F35 programına geri dönülmesini istedi.”

İddia buydu ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, bu iddiayı/haberi yalanlamadı.

2) Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği

Güney Kıbrıs Cumhurkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Joe Biden ile “Güney Kıbrıs’ın NATO’ya üyeliğini” ele aldı. Yunan Kathimerini gazetesi, “katılım planı”nın ayrıntılarını yazdı. Öncelikle Güney Kıbrıs’ın “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacaktı. ABD bu süreçte hem Rum askerlerini eğitecek, hem Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize edecekti. 

Türkiye’nin vetosu mu? Plana göre vetoyu engellemek için Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, Rumlar bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak, Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak…

İlginçtir, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan basın temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, Anadolu Ajansı’nın metnine göre şöyle dedi: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselenin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).

3) ‘Suriyeli Kürtlerin ev ödevi’

Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaştı, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” dedi, önceki gün de ”İmralı’yla DEM arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyorum” dedi (AA, 26.11.2024).

Ardından Erdoğan, bir kez daha, “Sayın Bahçeli cesur ve ezberleri bozan bir teklif ortaya koymuştur. Bahçeli ile uyum halindeyiz” dedi, PKK’ye “silahları gömdüğünüz anda önünüz açılır” mesajı verdi (tccb.gov.tr, 27.11.2024).

Ve dikkat çeken bir ifade… Fidan TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” dedi!

Sonuç: Pazarlık öncesi ön hazırlık 

Evet, masada üç konu var. Bu kritik üç konuda Trump’ın tam olarak nasıl bir çizgi izleyeceği kesin değil. O nedenle üç konudaki gelişmeleri bir pazarlıktan çok, 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a oturacak Trump’la yapılacak olan pazarlığın ön hazırlığı diye değerlendirmek daha doğru olacak sanırım. 

Nitekim Yaşar Güler’in “Trump ABD askerlerini bölgeden çekecek” (AA, 13.11.2024) ve Hakan Fidan’ın “Trump ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisini gözden geçirecek” (AA, 23.11.2024) değerlendirmesi de bir temenni olarak, pazarlığın ön hazırlığı gibi görünüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2024

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’nın A ve B planı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla, geniş bir gazeteci grubuyla basın toplantısı yaptı. Ne yazık ki Türk dış politikasının kapsamlı bir şekilde ele alındığı bu basın toplantısında Cumhuriyet gazetesi yoktu. Ambargonun sadece bakanlık kaynaklı olmadığını, doğrudan saraydan kaynaklandığını önemle belirteyim.

Cumhuriyet’in Fidan’a sorusu

Fidan’ın gazetecilerin sorularına yanıtları, iktidarın temel dış politikalarını ortaya koymuş oldu. Bugün onlardan birini, ABD-PYD-Suriye bağlamında olanı ele alacağım ama öncesinde o basın toplantısında Cumhuriyet adına olsaydık neyi soracağımızı buradan belirteyim, belki Dışişleri kaynakları, ambargoya rağmen yanıtlama nezaketi gösterir… 

Fidan Haziran ayında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında çok önemli mesajlar verdi; “tek Çin” dedi, “çok kutupluluk” dedi, “yeni düzen” dedi, “küresel faciaya karşı güçlü Çin” dedi. Fidan’ın bu mesajları, iktidara yakın medyada olumlu görülmediği gibi, tersine iktidarın ideolojik amiral gemisi durumundaki gazete Çin’i hedef aldı; Fidan’ın mesajlarının aksine “Çin’in sessiz istilası” manşetini atdı. Dışişleri Bakanı Fidan bu çelişkiyi nasıl açıklıyor? Devlet ile hükümet politikası arasında fark mı var? Hükümet içinde farklılıklar mı var? Yoksa “hem vergiyi artırır hem de yatırım isterim” türünden bir taktik mi bu?

Güler-Fidan’ın Trump değerlendirmesi

Gelelim ele alacağım esas konuya…

Anımsayacaksınız, bu köşede Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in şu değerlendirmesini yorumlamıştım: “Ben, Sayın Trump’ın bölgeden Amerikan askerlerini çekebileceğini değerlendiriyorum” (AA, 13.11.2024).

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu değerlendirmeyi bir seviye daha yukarı taşımış: “Trump yönetiminin, PKK/PYD ile olan ilişkisini gözden geçireceğini değerlendiriyorum” (AA, 23.11.2024).

Öncelikle hep söylediğimi yineleyeyim: ABD girdiği yerden isteyerek çıkmaz, zorla çıkartılır. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’den çekilmesi Trump’ın isteğiyle değil, bölge ülkelerinin zor kullanmasıyla sağlanır.

ABD-PKK ilişkisi yanlış yorumlanıyor

Fidan ABD-PKK ilişkisinin stratejik değil, taktik bir ilişki olduğunu varsaydığı için, bir istekle biteceğini sanıyor; zira aynen şöyle diyor: “Geçici olarak başlayan bir şeyin bu kadar uzun sürmesi ve Türkiye gibi bir müttefikin artık başka bir noktaya itilmesi, rasyonel ve stratejik olarak izahı olmayan bir konu.”

Hayır, ABD açısından rasyonel ve stratejik izahı olan bir konudur bu. Çünkü birincisi ilişki iddia edildiği gibi geçici olarak başlamış değil. Dahası ABD’nin “Kürt kartı” Suriye’de PYD ile başlamış da değil. ABD “Türkiye himayesinde Kürdistan planı”nı Ankara’nın önüne ilk kez 1965’te, sonra 1973’te, sonra 1986’da getirdi. İkincisi, PKK ABD için taktik değil, stratejik bir araçtır ve İsrail’in güvenliğini de kapsayan çok geniş anlamlar içermektedir.

Normalleşme yerine açılım

Güler ve Fidan’ın açıklamalarından anlaşılan, Ankara’nın A planı, Trump’ın Suriye’den çekilmesine ve PKK/PYD’yi terketmesine dayanıyor. Dolayısıyla ortaya şu harekat planı çıkıyor: ABD çekilince boşluğu Türkiye dolduracak. 

Başka değerlendirmelerden, Ankara’da bir de B planı “tartışıldığı” anlaşılıyor: “ABD’nin çekilmesiyle PYD’nin İran’ın güdümüne ve Suriye istihbaratının kullanımına gireceği, o nedenle ABD’yle anlaşarak PYD’nin kontrolünün birlikte ele alınması…”

Ankara’nın A ve B planları bunlar olduğu için Şam’la normalleşme hamlesi doğru olmayan “Esad istemiyor” gerekçesiyle rafa kalktı ve yerini “döve döve açılım” süreci aldı.

Hedef Erdoğan’a süresiz başkanlık, yol Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’ye genişletme, araç Misakı Millicilik…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2024

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye neden BRICS üyesi olmalı?

ABD merkezli Bloomberg, Türkiye’nin BRICS’e katılmak için resmen başvuruda bulunduğunu iddia etti. Haber resmi makamlarca ne kabul edildi ne de yalanlandı. 

Doğrusu böyle bir girişim sürpriz olmayacaktır. Zira Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üç ay önce Çin’e yaptığı ziyarette açıkça Ankara’nın bu yöndeki görüşünü paylaşmıştı: “AB ile Gümrük Birliği’ne sahip Türkiye, BRICS gibi farklı platformlarda çeşitli ortaklarla yeni işbirliği fırsatları arıyor.”

Nitekim Fidan Çin ziyaretinin ardından da Rusya’ya davet edilmiş, BRICS+ üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları toplantısına katılmıştı.

AKP’nin sorunu

Fidan’ın açıklamasından da ve Erdoğan’ın bu hafta yaptığı “Bazılarının iddia ettiği gibi Avrupa Birliği (AB) ile Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz” açıklamasından da görüleceği üzere Ankara, BRICS ve ŞİÖ’ye ilgisini Batı’da bulunduğu platformlara alternatif olarak görmüyor, Batı’yla mevcut ilişkilerinin üzerine eklemek istiyor. 

Bunun Türkiye vb. ülkeler için genel, AKP hükümeti için özel gerekçesi var. 

Türkiye için genel gerekçe şu: Yeni bir dünya kuruluyor, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor. Çok kutupluluk ülkelere çok taraflılık fırsatı sağlıyor, ülkelerin önünde geniş manevra alanı oluşturuyor, dış politikada daha geniş bir açı sunuyor. Haliyle pek çok ülke hem ABD ve AB’yle, hem de Çin ve Rusya’yla çok taraflı ilişkiler kurarak çok taraftan kazanıyor. Tipik örneği Suudi Arabistan’dır. 

AKP hükümeti için özel gerekçe şu: İktidar, çok kutupluluğun sağladığı bu çok taraflılığı, öncelikle Batı’yla ilişkilerinde pazarlık etme fırsatı olarak görüyor, Çin ve Rusya’yla işbirliğini Batı’daki konumunu güçlendirecek bir araç olarak kullanmaya çalışıyor. Haliyle bu durum Ankara’nın her zaman çok taraftan kazanmasını sağlamadığı gibi çok tarafa taviz vermesine de yol açabiliyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin genel gerekçesi ile AKP’nin özel gerekçesi bazen çakışıyor bazen çelişiyor. İşte BRICS konusunda açık ve net ilerlenemeyişin nedeni de bu.

ABD ve AB için Türkiye

İktidar yukarıda özetlediğim gerekçeyle Doğu’yla ilişkisini kör topal götürüyor ancak ana muhalefetin konuyu ele alışı çok daha sorunlu.

AKP ŞİÖ ve BRICS’i en azından ABD ve AB’yle ilişkilerinde konumunu güçlendirecek bir pazarlık konusu görürken, CHP tersine, BRICS ve ŞİÖ’ye göz kırpılmasına bile karşı!

Ancak çok kutuplu dünyanın inşa oluşu, iktidar olursa, ana muhalefetin de bu konuya bakışını mutlaka değiştirecektir. 

Çünkü Türkiye’nin Batı kampındaki konumu 75 yıldır ikinci sınıftır:

1) ABD/NATO için Türkiye a) SSCB saldırısına karşı korunacak ülke değil, Avrupa’nın zaman kazanması için SSCB’yi oyalacak bir kuvvetti; b) ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için SSCB’yi Toroslarda durdurmaya çalışacak bir kuvveti.

2) AB için Türkiye hiçbir zaman olası bir birlik üyesi değildi. AB stratejilerinde Türkiye Avrupa sınırları  ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak görülüyor. AB ile imzalanan Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye zararı kimi hesaplamalara göre 500 milyar dolar civarında. Brüksel, Ankara’nın Gümrük Birliği’ni güncelleme istediğine de karşı.

Modern bir köprü fırsatı

3) BRICS Küresel Güney ülkelerinin bir çeşit ekonomi kulübü. Küresel Kuzey’in ekonomi kulübü olan G7’nin alternatifi sayabiliriz. 

G7, en gelişmiş yedi Batılı kapitalist ülkenin platformudur. Kararları daha çok altı ülke değil, ABD almaktadır elbette. G7’nin kararları, bu ülkelerin dışında Batı kampındaki hemen her ülkeyi bir şekilde bağlamaktadır. Haliyle özellikle son zamanlarda, pek çok ülkeyi sıkıntıya sokmaktadır. Örneğin G7’nin (ABD’nin) Rusya’ya yaptırım kararı, pek çok Avrupa ülkesini ve elbette Türkiye’yi de sıkıntıya soktu. 

Türkiye G7 ülkesi değil ama G7’nin kararlarını uygulayarak zarara uğruyor. Oysa BRICS’te hem böyle “tek ülkeye uyma zorunluluğu” gibi bir durum yok hem de nesnel olarak Türkiye’nin yeri Küresel Güney olduğu için de çıkarları da buradadır.

4) BRICS ekonomileri hızla büyüyor, dahası BRICS+ ile genişliyor. Dolayısıyla BRICS dünyanın en önemli ekonomi platformu olacak. Bunu gören 40’tan fazla ülke, şimdiden BRICS’e üye olabilmek için başvurmuş durumda. 

5) BRICS’in en önemli avantajlarından biri, Çin’in başlattığı ve neredeyse dünyanın dörtte üçünün katıldığı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir. Türkiye, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile bağlayan bu büyük uygarlık projesinde coğrafi konumu nedeniyle kritik önemdedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Asya-Avrupa ve Asya-Afrika arasında “modern bir köprü” olmasının yolu Kuşak ve Yol ile BRICS’ten geçmektedir.

6) Türkiye’nin “Küresel Kuzey” kulüplerindeki ilişkileri ABD’ye bağımlılık doğuruyor ama “Küresel Güney” kulüplerinde böyle bir durum yok; üyeler çıkarlarına göre esnek hareket edebiliyor. 

Sonuç

Özetle Türkiye AB üyesi kabul edilmemekte, Batı’nın Doğu önündeki tamponu muamelesi görmektedir. Dolayısıyla AB Türkiye’nin önünde zaten gerçek bir seçenek değildir. 

Ama Türkiye’nin çok kutupluluk şartlarında çok taraflı kazanç elde edebilmesi için Küresel Güney platformları gerçek bir seçenektir. Ve mutlaka değerlendirilmelidir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Eylül 2024

, , , , , , , , ,

2 Yorum

CHP’nin “ya AB ya ŞİÖ” yanlışı

Ne oldu da Brüksel beş yıl sonra Türkiye’yi AB Dışişleri Bakanları Gayriresmi toplantısına davet etti? 

Yanıtı davet sahibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell veriyor. Her ne kadar davet edilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Kıbrıs konusuyla bağ kurulmaksızın müspet yaklaşım sergilenmesi Türkiye ile AB’nin ortak menfaatine hizmet eder” dese de, Borrell açıkça belirtti: “Türkiye Dışişleri Bakanı’nı toplantımıza davet etmemizin tüm sorunlara ancak özellikle Kıbrıs’a bir çözüm aramak için diyalog sürecini yeniden başlatmanın ilk adımı olmasını umalım.”

Kıbrıs, Ukrayna’da Türkiye’ye duyulan ihtiyaç, sığınmacı sorununda Türkiye’nin tamponluğunun sürdürülebilmesi, ABD’nin NATO stratejisinde Türkiye’ye verilen yeni roller… AKP bu durumu iktidarını sürdürebilmek için bir fırsat olarak görüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan o nedenle “Türkiye’nin stratejik hedefi AB üyeliğidir” diyor.

Özel’in kurduğu yanlış denklem

Asıl vahimi ise CHP’nin tutumu. Zira AB’nin bir masal olduğunu, Türkiye’nin AB kapısında Atlantik cephesinin ihtiyaçları için tutulduğunu, ne kapıdan içeri alındığını ne de kapıdan ayrılmasına izin verildiğini, bunca yıldan sonra sıradan yurttaşlar bile görüyor ama CHP liderliği görmüyor!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynen şöyle söylüyor: “Türkiye, tarihinin dönüm noktasında. Yapılacak ilk seçim bir yönüyle yeniden referandum olacak. Bu sefer referandum, zengin müreffeh Avrupa’nın bir parçası, hukukun üstünlüğünün kalkınma getirdiği bir Türkiye mi? Yoksa Şanghay İşbirliği Örgütünde olduğu gibi güçlü liderlerin, yoksul halkların olduğu bir Türkiye mi?”

CHP bu anlayışla Türkiye’yi AKP’ye mahkum etmeye devam eder ne yazık ki! Dünyanın gerçeklerinden bu kadar kopuk, küresel gelişmelere bu kadar aykırı, tarihsel ilerleyişe bu kadar ters bir denklem, yüzyıllık bir partinin en hafifinden entelektüel birikimine haksızlık!

Hepsi bir yana, Türkiye’yi yönetecek bir liderin en azından gerçeklik zemininde olması gerekmez mi? Türkiye’nin önünde Özel’in işaret ettiği gibi “ya AB ya ŞİÖ” ikilemi mi var? AB Türkiye’yi üye yapmak istiyor da bizim mi haberimiz yok!

Erdoğan’ın şansı!

CHP liderliği bir süredir şu tezi işliyor: “Türkiye, AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ABD’yle sorunlar yaşıyor, AB’den uzaklaşıyor, Türkiye’nin eksenini kaydırıyor.” 

Erdoğan’ın şansı da bu işte. Ana muhalefeti gerçeklikten kopmuş bir ülkede, her türlü kötü yönetimine rağmen, iktidarda kalabilmeyi sürdürebiliyor.

ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi, Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarına karşı konumlanması, AKP’den kaynaklı değil; Washington’un çıkarlarıyla ilgili. Türkiye’nin AB’den uzaklaşması ya da AB’nin Türkiye’yi kapıda tutması AKP’den dolayı değil, AB’nin Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında tampon bölge görmesiyle ilgili.

Türkiye, bugünkü noktaya AKP Doğuculuk yaptığı için değil, Batıcılık yaptığı, ABD’nin projelerini uyguladığı, AB’nin uyum programını yerine getirdiği için geldi. 

Batıcılık yarışı

Tersine, bunları saptayarak kurucusunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine uygun hareket etmesi gerekirken, CHP sürekli iktidarı “Türkiye’nin Batı’yla arasını bozmakla” suçluyor! Oysa AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı, en Avrupacı partisidir. 

CHP, AKP’nin Batıyla pazarlık için zaman zaman Doğuyla işbirliğine yönelmesindeki yanlışlığa itiraz edeceğine, Washington ile Brüksel’e “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor ne yazık ki…

Bir kez daha uyaralım: CHP’nin AKP’yle mücadeleyi, dün olduğu gibi bugün de “ben daha Batıcıyım” diyerek sürdürmeye çalışması, eline geçen birinci parti olma fırsatını tepmesi anlamına gelecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2024

, , , , , , ,

3 Yorum

ABD’nin yeni orta koridor planı

ABD açısından uluslararası ilişkilerde esas olan paranın, boru hattının, koridorun yönüdür; demokrasi, insan hakları, şeffaflık gibi konular “ilkesel” değildir, ülkeleri istenilen yöne sokmakta kullandığı sopalardır. 

Örneğin ABD Kafkasya’da Rusya’yı baypas ederek neden bir Azerbaycan-Ermenistan anlaşması arıyor? Örneğin ABD Gürcistan’ı “yabancı acenteler yasası” çıkarmaması konusunda neden tehdit etti? Yasa çıkınca ABD ve AB neden Gürcistan’la ilişkilerini soğumaya aldı? 

Yakın zamanda “ABD’nin Karadeniz-Kafkasya planı” başlığıyla inceledik: ABD, Washington’daki NATO zirvesi etkinliklerine Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan’ı davet etti. Pentagon Ermenistan Savunma Bakanlığında temsilci bulunduracak. Çünkü ABD Rusya’ya karşı Güney Cephesi oluşturmaya ve Türkiye-Rusya-İran üçgeninin arasına kama gibi girmeye çalışıyor. Bitti mi? Anlatalım:

ABD’nin Özbekistan ve Kazakistan’a teklifi

İki ay önce ABD Ticaret Temsilcisi Kathleen Tai, Kazakistan ve Özbekistan’ı ziyaret etti. Tai’nin çantasında “alternatif bir orta koridor” dosyası vardı. Tai, Orta Asya’yı Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayan yeni bir ticaret koridoru öneriyordu. Özetle Washington, Özbekistan ve Kazakistan’a, Çin ve Rusya’yı baypas etmeyi teklif ediyordu. 

Çünkü ABD, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni çeşitli bölgelerden kesebilmeyi stratejik hedef ilan etmiş durumda. Anımsayın, geçen yıl da Kuşak ve Yol’a karşı ABD sponsorlu “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru” projesi açıklanmıştı. Hindistan’dan denizyoluyla Birleşik Arap Emirlikleri’ne, oradan karayoluyla Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’e, oradan da tekrar denizyoluyla Yunanistan’a uzanacak rota, 7 Ekim Aksa Tufanı ile rafa kalktı. 

ABD şimdi genel olarak Kuşak ve Yol’a karşı, özel olarak da Türkiye ile Çin işbirliğini sıçratacak Orta Koridor’a karşı Orta Asya-Kafkasya-Avrupa koridoru planlıyor.

Orta Koridor’da Çin-Türkiye-Gürcistan işbirliği

Geçen hafta ABD Senatosunda “Avrupa’nın Geleceği” konulu bir oturum vardı. ABD’nin Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı James O’Brien, oturumda yaptığı konuşmada, bu planı açıkladı. O’Brien Orta Asya’dan başlayıp, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları üzerinden ilerleyip, Avrupa’ya ulaşacak ticaret koridorunu anlattı. 

O’Brien’ın açıklamasında Gürcistan yoktu ve ABD’li yetkili “Bakü ile Erivan arasında sınır belirleme süreci üzerinde anlaştıklarını” söylüyordu. Önceki açıklamalarla kıyaslanınca, ABD bu koridor için Gürcistan’ın yerini Ermenistan’la doldurmaya çalışıyor.

Peki ticaret koridorunda Gürcistan neden yoktu? ABD Gürcistan medyası ile sivil toplum kuruluşlarını neden fonlanmak istiyor? Gürcistan hükümeti fonlamaya karşı neden “yabancı acenteler yasası” ile direndi?

Çünkü mevcut hükümet ABD’nin Rusya’ya güney cephe açmasına ve Karadeniz planlarına karşı çıkıyor, hatta Karadeniz’de Çin’le işbirliği yapıyor. Çin, mevcut Orta Koridor kapsamında, 600 milyon dolarlık yatırımla, Gürcistan’da Anaklia deniz limanını inşa ediyor. 

Fidan’ın Çin’deki o mesajı

Gelelim meselenin Türkiye’yi ilgilendiren boyutuna… Anımsayacaksınız, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan haziran başında Çin’i ziyaret etmiş ve orada Türkiye’deki Atlantik cephesini çok rahatsız eden mesajlar vermişti. Öyle ki Fidan’ın mesajlarını haber yapmayan AKP medyası, tersine Çin’i suçlayan manşetler atmıştı.

İşte o önemli mesajlardan biri de şuydu: “Bu dönemde Kuşak ve Yol Girişimi ile Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridor girişimimiz daha da büyük önem kazanmıştır. Kuşak ve Yol Girişimi ile Orta Koridor’un uyumlaştırılması, diğer bazı ulaştırma koridorları ile entegrasyonu için örneğin Irak’taki Kalkınma Yolu gibi somut adımlar atmayı hedefliyoruz.” (AA, 4.6.2024)

Yani ABD, alternatif bir Orta Koridor ile aynı zamanda Türkiye-Çin işbirliğini sabote etmeyi hedefliyor. 

Bitirirken anımsatmalıyım: ABD’nin SSCB dağıldıktan sonra Türkiye üzerinden Orta Asya’ya uzanabilmekte kullandığı ve büyüttüğü aktör FETÖ’ydü!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2024

, , , , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

15 Temmuz’un yanıt bekleyen o sorusu

Milli Savunma Bakanı, eski Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz darbe girşimi sırasında Genelkurmay II. Başkanı olan Yaşar Güler’in Sabah gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Okan Müderrisoğlu’nun sorularını yanıtlayan Güler, ilginç şeyler söylüyor. 

Darbecilerle Genelkurmay karargâhındaki ve sonra götürüldüğü Akıncı üssündeki mücadelesini anlatan Güler aynen şöyle diyor: “Onlar için problem bendim. Bunların asıl yüzünü, her şeyi bilen tek bir adam var. O da benim.” (Sabah, 10.7.2024).

Her şeyi bilen tek adam

Bu satırları okuyan Güler’den önceki Milli Savunma Bakanı, Güler’den önceki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne düşünmüştür acaba? 

Her şeyi bilen tek adam var ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar değil, dönemin Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Güler yani… 

Nitekim yine Sabah’taki söyleşiye göre, Akar ne yapacağını da Güler’e soruyor: “Genelkurmay Başkanı’na durumu anlattım. ‘Ne yapalım’ dedi. MİT Müsteşarı’nı Genelkurmay’a çağıralım’ dedim.” (Sabah, 10.7.2024).

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yanıtı hâlâ ortada olmayan ve benim ısrarla üzerinde durduğum o sorunun yanıtını bu durumda “her şeyi bilen tek adam”a sormalıyız: 

Aksakallı’nın sorusu

TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu, Komisyon Başkanı Reşat Petek’in kendi kişisel internet sitesinde yayınlanmıştı. 667 sayfalık rapor da ortaya koyuyor ki, Genelkurmay Karargâhı ve MİT Müsteşarlığı darbe girişiminin olacağını “en az” 12 saat öncesinden biliyordu. Yine rapordan anlaşıldığı kadarıyla, bildikleri bilindiği için de FETÖ’cüler darbeyi öne çekmiş, 16 Temmuz saat 03.00 yerine, 6 saat önceden, 15 Temmuz saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.

Bu öne çekilme olayının önemi şurada. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “aldıkları tedbirler nedeniyle FETÖ’cülerin paniğe kapıldığını, erken harekete geçmek zorunda kaldıklarını ve bunun da darbe girişiminin akamete uğramasında önemli bir faktör olduğunu” belirtmişti (TBMM Raporu, s.335).

Gelelim o soruya: Peki en az 12 saat önceden bilinen ve bu nedenle tedbirler alınarak akamete uğratılması sağlanan darbe girişimi önlenemez miydi?

Bakın bu sorunun asıl sahibi, 15 Temmuz darbe girişimine karşı en kritik mücadeleyi yürüten isimdir; dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’dır ve aynen şöyle demiştir: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).

Hulusi Akar’ın bu soruya yanıtı olmadı… Madem FETÖ için asıl problem kendisi, madem FETÖ konusunda her şeyi bilen tek adam kendisi, o zaman bu sorunun yanıtını Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler vermelidir: 15 Temmuz’da Genelkurmay I. ve II. Başkanları, Akar ve Güler, neden “personel kışlayı terk etmesin” emrini vermedi?

Akar-Güler o makamda olabilir miydi?

Yaşar Güler 15 Temmuz söyleşisinde şunları da söylüyor: “Ergenekon kumpasında çok kıymetli, özel yetişmiş personelimizi kaybettik ve bunun acısını daha sonra çok çektik. Onları kaybettiğimiz için FETÖ’cü alçak ve hainler yönetimde kendilerine alan açarak şans bulmaya başladılar. Hepsi, yüzde yüz FETÖ operasyonuydu.” (Sabah, 10.7.2024).

Güzel, o zaman şu soruları da ekleyelim: Ergenekon kumpaslarıyla en kıymetli kadrolar tasfiye edilirken, sadece FETÖ’cüler mi kendilerine yer açmış oldu? Ergenekon kumpasları olmasa, Akar ve Güler Genelkurmay Başkanı olabilecek miydi? Akar ve Güler yerine asıl sahipleri o makamlarda oturuyor olsa, FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimine soyunabilir miydi?

Ve yanıtı ortada olan şu soruyu da soralım: AKP’nin siyasi desteği olmasa, FETÖ o destek üzerinden Ergenekon kumpaslarıyla TSK’nin en kıymetli kadrolarını tasfiye etmese, 15 Temmuz darbe girişimi olur muydu?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

CHP’nin Batıcılık sorunu

AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor. 

Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.

Neo-Abdülhamitçi AKP

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.

Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum. 

Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!

CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı

Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…

Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar. 

İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!

AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!

Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.

Asya yükseliyor, Avrupa inişte

Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? 

Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.

Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!

10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024

, , , , , , , , , ,

2 Yorum

Esad ile Erdoğan’ın mesajlarının arka planı

Şanghay İşbirliği Örgütü‘ne üye, gözlemci üye ve diyalog ortağı olan ülkelerden birer gazeteci olarak komisyonların etkinliklerini izlemek üzere Çin’deyiz ama aklım Suriye sınırında. Zira bu çok önemli sorunumuz için yine bir fırsat doğdu.

İzleyebildiğim kadarıyla kamuoyunun bir bölümü, Erdoğan’ın Esad’la yeniden görüşebileceğine dair mesajına, haklı olarak önem atfetmedi. Çünkü benzeri mesajlar, sığınmacı sorununun etkisiyle Mayıs 2023 seçimi öncesinde de vardı, hatta bakanlar düzeyinde harekete bile geçilmişti. Ama seçim bitince normalleşme mesajları da bitmişti.

Diğer yandan Erdoğan’ın mesajındaki bazı vurgular da kamuoyu açısından samimi bulunmadı. Bir kere hâlâ Esad yerine Esed diyordu. Ve daha önemlisi, sahadaki uygulamanın tersine, “Bizim Suriye’nin içişlerine karışmak gibi bir derdimiz asla yok” diyerek, normalleşmeye “gerçeklik ve doğruluk” zemininde başlamıyordu (AA, 28.6.2027).

Moskova: Koşullar çok elverişli

Ancak Erdoğan’ın mesajı, bu kez salt iç politik ihtiyaçtan değil, bazı bölgesel gelişmelerin dayatmasından kaynaklanıyor gibi. 

Zira Erdoğan’ın mesajından bir gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad önemli bir çıkış yapmış ve Ankara’ya “adım atılmalı” işareti vermişti. 

Esad, Rusya Devlet Başkanlığı Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrantyev’i kabulü sırasında şunları kaydetmişti: “Suriye, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesine, bu sürecin egemenliğine saygı ve Suriye devletinin egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme arzusuna dayanması halinde olumlu yaklaşmaktadır” (Sputnik, 27.6.2024).

Lavrantyev’in görüşmede normalleşme müzakereleri için “koşulların her zamankinden daha elverişli olduğunu” belirtmesi ise önemli ipuçları taşıyor. 

Bu mesajdan üç gün önce, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle demişti: “Suriye ile ilgili Rusların ve bizim tarafın başardığı en önemli şey rejimle muhalifler arasında savaşın şu an itibariyle devam etmiyor oluşudur” (Habertürk, 24.6.2024).

Gerçi asıl başarı Atlantik baskısına boyun eğmeyen Esad yönetiminindir, saldırılara karşı vatan savunması yapan Suriye ordusunundur ve muhalifleri umutsuzluğa mahkum eden Şam’ın kararlılığıdır ama başarıyı kim sahiplenirse sahiplensin, şu aşamada Suriye devleti ile Atlantik destekli muhalifler arasında bir çatışmanın yaşanmıyor olması, normalleşme için çok değerli bir zemindir. 

Üç bölgesel gelişme

Gelelim hangi bölgesel gelişmelerin bu yeniden normalleşme eğilimli mesajları tetiklediğine, hatta dayattığına.

1) Kuşkusuz ABD sponsorlu PYD’nin devletleşme hedefli seçim arayışında olması, taraflara işbirliği dayatıyor. Esad’ın mesajındaki “egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme” vurgusu önemli.

2) Bölge devletleri, ABD askerlerini bölgeden çıkarma kararı aldı ve bunu Washington’a dayatıyor. Bağdat, ABD’yi müzakere masasına oturtmayı başardı. Irak’tan çekilmek zorunda kalan ABD’nin, Suriye’de tutunma şansı zayıflar. 

3) Türkiye ve Irak merkezli Kalkınma Yolu projesi, komşuları da kapsama potansiyeliyle hayata geçirilmeye çalışılıyor. Hakan Fidan Çin’deki temasları sırasında, Körfez’i Avrupa’ya bağlayacak bu projenin Kuşak ve Yol ile entegrasyonunu dile getirmişti.

Kalkınma Yolu’nun hayata geçmesi yolun güvenliğine bağlı. Ve hem Ankara ile Bağdat, hem de Tahran ile Şam, ABD sponsorlu teröre karşı ikili-üçlü işbirliği yapmaya başladı. Örneğin Irak İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sınır Güçleri Komutanı Muhammed el-Sıedi, Türkiye ve İran sınırlarının güvenliği için Ankara ile iki, Tahran ile altı aşamadan oluşan plan ve yöntem belirlediklerini açıkladı (CGTN Türk, 25.4.2024). 

Pazarlığa kurban edilmemeli

Kısacası Moskova’nın belirttiği gibi “koşullar her zamankinden daha elverişli” ve yukarıda işaret ettiğimiz bölgesel gelişmeler Ankara-Şam normalleşmesini dayatıyor. 

Mesele, dün bunu seçime kurban eden Erdoğan’ın şimdi de NATO zirvesi ile başlayacak Atlantik’le yeni pazarlığında kullanıp kullanmayacağı.

Ancak önemle belirtelim: Erdoğan bu fırsatı şimdi de kullanmazsa, partisinin ve iktidarının gerilemesini daha da hızlandırmış olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2024

, , , , ,

1 Yorum

AKP’de iki çizgi

Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)

Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.

Chatham House’dan verilen mesaj

Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı. 

Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.  

Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).

Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok

Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”

Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”

Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!

Aydınlık’ın manşeti

Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor. 

Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).

Normalleşme ile zaman kazanma 

Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu. 

Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi. 

Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.

İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın