Posts Tagged Tayyip Erdoğan

BÖLGEDE MEZHEPÇİLİĞİ KİM YAPIYOR?

Ülkesinde hakkında tutuklanma kararı bulunan ancak AKP hükümeti tarafından İstanbul’da misafir edilen Tarık El Haşimi, Başbakan Erdoğan‘la yaptığı “sır görüşme”den sonra Tahran – Bağdat – Şam karşıtı demeçler vermeye başladı.

 

AKP hükümetinin İstanbul-Başakşehir’de konut tahsis ettiği ve güvenliğini sağladığı Haşimi, öncelikle Hürriyet ve Milliyet’e yönlendirildi. Her iki gazeteye de AKP’nin Ortadoğu planlarına uygun röportajlar veren Haşimi, Esad‘dan sonra Maliki‘yi de “diktatör” ilan etti.

HAŞİMİ: İRAN MEZHEP SAVAŞI KÖRÜKLÜYOR

Maliki‘nin açıklamalarında dikkatimizi çeken konulardan biri, onun ErdoğanDavutoğlu ikilisinin Sünni blok planlarına uygun olarak İran’ı mezhepçilik yapmakla suçlamasıydı.

Kaçak Haşimi şöyle diyor: “Maalesef İran, mezhep savaşını körüklüyor. Daha önceleri kimse kimsenin meshebini sormazdı. Şimdi herhangi bir bakanlığa iş başvurusunda bulunduğunuzda daha resepsiyondayken bile ‘ne mezhepsin?’ diye oruyorlar. İnanılmaz bir ayrımcılık var. Bir mezhebe karşı ayrımcılık ve marjinalleştirme. İran’ın bu bölgesel politikasının karşısında durmak lazım.”

Kuşkusuz bu sözlerin yalan olduğuna en vakıf insan, bu sözlerin sahibidir. Çünkü Haşimi, Irak’ın Cumhurbaşkanı yardımcısıydı.

ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR

Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna geleceğiz, ancak öncelikle gerçeği saptayalım.

Doğrudur, bugün Irak’ta insanlara mezhepleri soruluyor; Iraklıların dinsel ve etnik aidiyetleri sorgulanıyor… Ancak bunun sorumlusu İran değil, ABD’dir!

Irak’ı 1991’deki ilk saldırısında Araplar ve Kürtler diye ikiye bölen, Arapları da 2003’teki saldırısında Şii ve Sünni diye ikiye bölen ABD’dir. Bu süreçte ABD başkanlarından başlayarak, ABD’nin Irak’taki valilerine kadar pek kişi, Irak’ın güneyde Şii Araplar, ortada Sünni Araplar ve kuzeyde Kürtler arasında pay edildiğini açıkça dile getirmiştir. Basra merkezli Şii Irak, Bağdat merkezli Sünni Irak ve Erbil merkezli Kürdistan haritaları, ABD’nin resmi kurumlarının internet sitelerinde yer almaktadır.

Haşimi‘nin Erdoğan – Davutoğlu ikilisiyle birlikte hedef aldığı Maliki ise tersine ABD’nin üçe böldüğü Irak’ı yeniden birleştirmeye çalışmaktadır! İran’ın güdümünde denilen Maliki‘ye düşmanlıkları bundandır!

TÜRKİYE’DE DE AYRIMCILIĞIN ADRESİ ABD’DİR!

Benzer durum Türkiye içinde de geçerli değil mi? Bugün herkesin birbirinin etnik aidiyetini merak eder hale gelmesi, neyle başlamıştır? AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı” ile!

Yeni Anayasa’larından neden Türk kelimesini çıkarmaya çalışmaktadırlar? Neden Başbakan Erdoğan, her fırsatta muhataplarını “Alevililik” üzerinden vurmaya çalışmaktadır? Neden bu ülkenin başbakanı her fırsatta Alevi – Sünni vurgusu yapmaktadır? Bunu kendisinden İran mı istemektedir? Elbette hayır!

Türkiye’nin de Türk – Kürt şeklinde etnik temelde ve Alevi – Sünni şeklinde dinsel temelde ayrıştırılması, bir ABD projesidir!

SÜNİ – Şİİ DEĞİL, AMERİKANCI – BÖLGECİ SAFLAŞMASI

Gelelim Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna…

Burada da başvuracağımız kaynak, ABD’nin BOP eşbaşkanlığıdır. Suriye’de fol yok, yumurta yokken Erdoğan‘ın “Alevi – Sünni çatışmasından endişe ettiğini” açıklaması, bir işarettir!

Bölgede oluşan Tahran – Bağdat – Şam eksenine karşı ABD adına mücadele etmenin yolu, karşısına bir başka eksen koyabilmekten geçer. O eksenin “Sünni eksen” olması, ABD ve taşeronlarına göre cepheyi büyütecektir. Düşman eksenin Şii ekseni olduğunu iddia ederek, Sünni ekseni büyüteceklerini hesaplamaktadırlar. Erdoğan‘ın Suudi Kralı ve Katar Şeyhi ile birlikte Suriye’ye demokrasi götürmeye soyunması bu görev nedeniyledir. Sünni bir eksen kurarak, Mısır’ı, Ürdün’ü saflarına katmayı, İran’ı yalnızlaştırmayı hesap etmektedirler. Daha doğrusu ABD bu hesabı yapmaktadır.

BÖLÜCÜLER, BİRLEŞTİRENLERE KARŞI

Maliki‘nin kabinesi Şii’lerden ibaret değildir; Esad yönetimi de iddia edildiği gibi tamamen Nusayri değildir, tersine Sünni çoğunlukludur!

Dolayısıyla bölgede mezhepçilik yapan İran değil, ABD’dir; Ahmedinejad ya da Esad değil, Tayyip Erdoğan’dır; Maliki değil Haşimi ve Barzani’dir!

Ahmedinejad – Maliki – Esad bir cephede, Erdoğan – Haşimi – Barzani ise diğer cephededir!

Erdoğan, tüm güney komşularının bölücüleriyle ittifak halindedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SINIR İHLALİ, AKP KOMPLOSU MU?

Tayyip Erdoğan’ın “Esad sınırımızı ihlal etti, gereken yapılacak” diyerek Türkiye’yi savaş pozisyonuna geçirdiği olaydan pis kokular yükselmeye başladı.

Sınır ihlali ya da Kilis olayı, kamuoyuna şöyle duyurulmuştu: “Suriye askerleri, ülkeden kaçan muhaliflere ateş açtı. Kilis sınırında ve Kilis içerisindeki Suriye mülteci kamplarında 3 kişi öldü. Biri tercüman biri de polis iki Türk de yaralandı.” (10 Nisan 2012 tarihli gazeteler)

Bu olaydan sonra ABD Esad’ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlamış, Erdoğan da NATO’yu göreve çağırmıştı!

MUALLİM: SALDIRI, AKP TEZGÂHI

BM’ye bir mektup yazan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ise olaya ilgili AKP’yi işaret etti. Muallim Türkiye’yi “Suriye’deki durumu karışık göstermek için Kilis saldırısını tezgâhlamakla” suçladı!

Muallim, BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun’a mektubunda “Türkiye’nin Suriye içindeki eylemleri de kışkırtarak Suriyeli sivilleri Türkiye’ye kaçmaya zorladığını” savundu.

Kuşkusuz daha Suriye’de olaylar başlamadan, AKP’nin “1 milyon sığınmacı gelecek” diye açıklamalar yapması ve hazırlığa soyunması, Muallim’in iddiasını güçlendiriyor.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Rusya’da yaptığı görüşmelerde de AKP’yi suçlamış ve “Türkiye teröristlere silah verirken nasıl barış yapalım?” demişti. AKP’nin Suriye muhalefetine silah verdiği daha önce Mısır’da da gündeme gelmişti.

“KAPIYI ELE GEÇİRME” KIŞKIRTMASI

Aslında Kilis olayının AKP’nin duyurduğundan farklı yaşandığına dair başka kanıtlar da var. Örneğin NTV, “sınır ihlal edildi” diyerek savaşa soyunulan olayın, aslında muhaliflerin sınır kapısını ele geçirme girişimi sırasında yaşandığını ortaya çıkardı.

NTV’nin Kilis Valiliği’nden aldığı bilgiye göre Öncüpınar Sınır Kapısı’nın Suriye tarafına, yani Selem’e gece yarısı saat 03.00’te muhalifler saldırı düzenlemiş ve çatışma öğlen 12.00’ye kadar sürmüştü.

İki Türk’ün yaralanması da, bu 9 saatlik çatışma sırasında sınırı geçen kurşunların isabetiyle yaşanmıştı. AKP’nin daha olaylar başlamadan hazırladığı konteyner kentlerin sınırdan sadece 150 metre içeride olduğunu da özelikle vurgulayalım!

TÜRK GAZETECİLER NEDEN UNUTULDU?

Kilis olayı, akıllara, sınıra yakın Suriye kenti Cisreşugur’da geçen yıl yaşanan ve olayların büyümesine neden olan 200 güvenlik görevlisinin ölümünü getiriyor…

Ancak Suriye’de kayıp 2 Türk gazeteciyle ilgili gündeme gelen yeni iddia ise AKP – muhalifler ilişkisine daha da derinlemesine bakılmasını gerektiriyor.

Aydınlık dün “İki Türk gazetecinin muhaliflerin elinde olduğu ve İdlib’te tutulduğu” iddiasını sayfalarına taşımıştı. Aydınlık’a bilgi veren kaynakların, AKP’nin iki Türk gazeteciyle ilgili ciddi bir girişimde bulunmamasına dikkat çekmeleri, kuşkusuz çok anlamlı.

AKP – REJİM DÜŞMANLARI İTTİFAKI

Suriye meselesinin Batı’nın “İran – Irak – Suriye eksenine” karşı mücadelesinin bir ön cephesi olduğu ortada…

Erdoğan’ın Irak Başbakanı Maliki’ye suikast planlamakla suçlanan Haşimi’yle İstanbul’da “sır görüşme” yapması, Haşimi’nin aranmaktan kurtulabilmesi için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alındığı iddiası, Davutoğlu’nun Maliki’yi düşürmek için Allavi – Barzani ittifakı kurmaya çalışması ve El Hekim’e kanca atması,  bütünün Irak parçalarını oluşturuyor.

İsrail’in İran’a saldırmak istediği iddiası, AKP’nin İsrail’e kalkan olacak radara Kürecik’te ev sahipliği yapması, Dışişleri’nin “iki İran” politikası ve Erdoğan’ın Batı adına İran’ı masada tutma çalışmaları da, bütünün İran parçalarını oluşturuyor.

AKP’nin hem Suriye’de, hem de Irak’ta muhalifler üzerinden yürüttüğü mücadele, gittikçe bir Türk – Arap karşıtlığına, İran politikaları da gittikçe Türk – Bölge karşıtlığına dönüşüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN YENİ OSMANLI TUZAĞI

Suriye’ye saldırı pususunda bekleyen AKP’ye, İslamcı çevrelerden neden itirazlar yükselmiyor? Elbette Kenan Çamurcu, Eren Erdem ve İhsan Eliaçık gibi isimler bu konuda bayrak dalgalandıranların başında geliyor… Bir de şair Sezai Karakoç’un çıkışı boy gösterdi bu hafta. Yeterli mi? Elbette hayır!

Peki, AKP’ye körü körüne yandaşlığın sonucu mudur bu sessizlik? Başka etkenler yok mudur?

Kanaatimizce bu konuda en önemli etken AKP’nin, ABD’nin Ortadoğu planlarını sanki kendi yeni Osmanlıcı politikalarıymış gibi sunabilme becerisinde; daha doğrusu bunu yutturabilmesinde…

Suriye konusunda Tayyip Erdoğan’dan daha hevesli olan Ahmet Davutoğlu’nun bu konudaki söylemlerini inceleyeceğiz bugün:

100 YIL SONRA ORTADOĞU’YA GİRME HEDEFİ

1.) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Ortadoğu’da “yüzyılın muhasebesi yapıldığını” belirterek hedefini ilan etti: “Ortadoğu’dan çıkışımızın 100. yılı… 1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Uluslararası düzeni de yeniden inşa edeceğiz.” (Yeniçağ, 22 Ocak 2012)

2.) Davutoğlu, “Ortadoğu Birliği” diye isimlendirilen Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında imzalan deklarasyon sonrasında yaptığı açıklamada “İnşallah zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde gelişecektir” dedi. (Sabah, 11 Haziran 2011)

3.) Davutoğlu, Washington’da kendisiyle röportaj yapan gazeteci Jackson Diehl’e “Osmanlı milletler topluluğu” hedefini anlattı: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” (Washington Post, 7 Aralık 2010)

Davutoğlu’nun 2001 tarihli “Stratejik Derinlik” kitabından başlayarak bu konuda sayısız demecine rastlamak mümkün. Biz son iki yıldan üç demeçle yetinelim.

“ALT BÖLGESEL DÜZEN” KURMA GÖREVİ

Gelelim bu görüşlerin ne kadar yerli olup olmadığını sorgulamaya.

Ancak biz yorumlamayalım, bizzat Davutoğlu yanıtlasın sorumuzu: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yenidünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Danışman Davutoğlu’nun bu vaadinden hemen sonra Dışişleri Bakanı olarak atandığını da belirtelim!

Davutoğlu’nun ABD adına “alt bölgesel düzenler kurma” görevini tarif ettiği bu vaadinden sonra, lütfen yukarıya çıkın ve “yeni Osmanlıcılık” demeçlerini yeniden okuyun. Ve o demeçlerin ne kadar yerli olup olmadığına karar verin.

ABD’NİN ORTADOĞU’DAKİ ÖZENDİRİCİ MODELİ

Obama ile birlikte ABD’nin Türkiye’yi “model ortak” ilan ettiğini biliyoruz. Ancak ABD’nin AKP Türkiye’sine verdiği isimler bununla sınırlı değil.

Örneğin Amerikan – Türk Konseyi Başkanı James Holmes,  “Türkiye’nin Ortadoğu’da özendirici model olabileceğini” belirtiyor. (Akşam, 8 Şubat 2010)

Örneğin “Center for American Progress” uzmanı Brian Katulis raporunda “ABD’nin Ortadoğu ajandası için Türkiye’ye ihtiyacı var” diyor. (Atlantic Community, 23 Kasım 2009)

Örneğin New York Times’ın eski Ortadoğu büro şefi Stephen Kinzer, “Türk diplomatları Amerikalıların gidemediği yerlere gidebiliyor, konuşamadıkları gruplarla konuşup onların yapamadığı anlaşmaları yapabiliyor” diyor. (Guardian, 15 Haziran 2010)

Amerikalılar AKP’yi Şam – Tahran bağını koparması için Suriye’yle yakınlaştırdıkları dönemde Türkiye’ye “kolaylaştırıcı”, İran’la uranyum takası sırasında ise “yumuşatıcı” ismi veriyorlar!

GÖREVLİLERİN HAZİN DURUMU

“Yeni Osmanlıcılık” sözlerinin aslında Büyük Ortadoğu Projesi’ne taşeronluk yapan AKP’nin İslamcı taban üzerine örttüğü perde olduğunu, en iyi AKP’ye bu görevi veren Amerikalılar biliyor.

O yüzden de Davutoğlu, Wikileaks’in yayımladığı bir ABD kriptosunda “Neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş” diye niteleniyor!

Yani görevi veren, görevliyle yeri geldiğinde eğleniyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

SINIRI ASIL KİM İHLAL EDİYOR?

Başbakan Erdoğan, “sınır ihlali var, gereken yapılacak” diyerek açıkça Suriye’yi tehdit ediyor. Peki, neymiş sınır ihlali? Şam yönetiminin, Batı merkezli kalkışmayı bastırmak için yaptığı önceki günkü operasyonda, birkaç merminin sınırımızı geçerek polisimizi yaralaması…

Elbette hiçbir ciddi devlet, komşu bir ülkeden gelen mermilerle polisinin yaralanmasına sessiz kalmaz! Ancak, ABD’nin 11 askerinin başına çuval geçirmesi karşısında bile kamuoyunun tepkisini “ne notası, müzik notası mı” diye geçiştiren bir hükümetin “sınır ihlalini” savaşa dönüştürme hamlesi, “yerel” olamaz!

Irak’ın kuzeyinden kalkıp gelen PKK’lilerin askerimizi, polisimizi öldürmesi karşısında sınır ötesi operasyon izni bile alamayan(!) AKP hükümetinin, Suriye’deki rejimimin halkına kötü davrandığını iddia ederek savaşa soyunması, ancak “dış görev” kavramıyla açıklanabilir!

Şam yönetimine karşı ayaklananlara ev sahipliği yapan, onları Esad karşısında organize eden ve kimi ciddi iddialara göre muhalifleri silahlandıran ve operasyon için sınırından geçiş yaptıran bir hükümetin “sınırımız ihlal edildi” demesi, ancak Batı taşeronluğuyla açıklanabilir!

“Sınır ihlali yapıldı, gereken yapılacak” diyenler, önce İsrail’in sınırımızın dibinde ABD ve Yunanistan’la birlikte yaptığı ve Türkiye’nin düşman ilan edildiği ortak askeri tatbikata dur desinler!

MİSAFİRİN MALİYETİ OLUR MU?

Suriye’ye saldırma bahanesi arayan BOP eşbaşkanlığının attığı demokrasi ve insan hakları nutuklarının ne kadar ciddiyetsiz olduğu, içerideki uygulamalarından da görülüyor.

Ancak daha vahimi, Erdoğan’ın sözde misafir ettiği Suriyelilerin maliyeti üzerinden siyaset yapmasıdır! Erdoğan, üstelik Çin’de yabancı basın mensuplarının da önünde aynen şöyle diyor: “Şu anda 25 bin insan benim ülkeme sığındı. Bunların bize şu andaki maliyeti 150 milyon doları buldu.

YA KAMPTAKİ ÇOCUKLARIN BABALARI?

Erdoğan, Türkiye’ye sığınan ve 150 milyon dolarlık maliyet yaratan 25 bin Suriyeliyi terörist olarak nitelendirenlere de şöyle sesleniyor: “Bu insanları gidip gördüğünüz zaman bunun saf, samimi Suriye halkı olduğunu görüyorsunuz zaten. Çocuk, kadın bunlar. Hâlâ orada oyuncakları ile oynayanlar var. Bunlardan terörist olur mu?”

Elbette kamptaki kadından ve oyuncağıyla oynayan çocuktan terörist olmaz. Peki ya o kadının kocası, ya o çocuğun babası?

Kimse kendini kandırmasın! Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin kocaları, babaları Batı adına Suriye rejimine karşı ayaklanan teröristlerdir!

KAMP YANDAŞLARA AÇIK

Bu arada Başbakan’ın “gidip görün bu insanları” demesi de kocaman bir aldatmacadır. O kampa sadece akredite gazetecilerin girebildiğini en iyi Aydınlık muhabirleri bilir!

Peki, o insanları acaba Başbakan Erdoğan’ın kendisi bizzat gidip gördü mü? Yanıtı kendisinden dinleyin: “Benim ertelenmiş bir ziyaretimdi, bunu da yerinde yapacağız.”

MİLLET, VEKİLLERİNE SINIRI BİLDİRMELİ

“Sınır ihlali var, gereken yapılacaktır” diyen Erdoğan, artık sınırı geçmiştir! Üç seçim kazanması, yüzde 49 oy alması ona bölgeyi kan gölüne çevirme yetkisi vermez! Avrupa’yı kana boğan Hitler de, Alman halkının kendisine verdiği oyu meşruiyet belgesi varsaymıştı!

Alman halkının 60 yıldır silemediği bu büyük utancın benzerini Türk milleti yaşamak istemiyorsa, artık vekillerine sınırlarını bildirmelidir!

Türk milleti, 327 AKP milletvekilini, Washington adına komşularına savaş açsın diye seçmedi!

KOMŞUSU BÖLÜNENİN, KENDİSİ DE BÖLÜNÜR!

Suriye rejimine karşı ayaklananlara lojistik destek vermek, Irak’ın tutuklama kararı aldığı kaçak Haşimi’ye ev sahipliği yapmak, Irak başbakanı Maliki’yi “tanımayacağını” söyleyen Barzani’yle entegrasyon ittifakı kurmak, sırf ABD istedi diye komşusu İran’a ambargo uygulamak, Türkiye’yi yönetenlerin görevi değildir!

AKP hükümetinin Suriye, Irak, İran görev ve hedefini müzakere ortağı Selahattin Demirtaş açıklamaktadır: “Iğdır’dan Hatay’a Türkiye’nin güney sınırları resmen Kürdistan olacak.

Komşularını bölmek, Türkiye’yi yönetenlerin görevi değildir!

Ve Türkiye bu görevlilerin yangınına geç olmadan artık “dur” demelidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

EVREN VE ERDOĞAN’IN “MİLLİ İRADE” ORTAKLIĞI

Son 10 yılı anımsayınız: Başbakan Erdoğan ne zaman bir Cumhuriyet kurumunu ve ilkesini devirmek üzere hamle yapsa, sarıldığı silah “milli irade” olur. Aldığı oy oranının yüksekliğini, Cumhuriyetin kalesini düşürmeye dayanak sayan Erdoğan’ın, kendisini, “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyen Adnan Menderes’in devamı sayması bundandır.

Peki, Erdoğan’ın milli iradesi mi, yoksa Evren’in milli iradesi mi daha meşrudur?

Kuşkusuz, “bu nasıl soru” diyorsunuzdur. Açıklayacağız, ancak gelin önce şu 12 Eylül’ü yargılama oyununa bir göz atalım:

BOP EŞBAŞKANI, ABD DARBESİNİ YARGILAYAMAZ

12 Eylül’ü yargılıyoruz diye 95 yaşındaki Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya dava açmak, kuşkusuz bir aldatmacadır. (Yaşını küçültüp, asacak değiller ya.)

Biliyoruz ki Tayyip Erdoğan, 12 Eylül’le hesaplaşamaz çünkü kendisi 12 Eylül’dür, devamıdır ve hatta aşmış halidir. İdeolojik köklerini 12 Eylül rejiminin uygulayıcısı Özal’a dayandırması boşuna değildir. Bir ABD darbesi olan 12 Eylül’le, ABD’nin BOP eşbaşkanının hesaplaşması zaten eşyanın tabiatına aykırıdır.

Nitekim Tayyip Erdoğan 1998’de Evren’e “sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum” demiştir, 2003’te ziyaret edip vazo hediye etmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2009’da Evren’i Çankaya köşkünde ağırlamış, birlikte manzara izlemişlerdir. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 2009’da Evren’le birlikte açılış yapmış, kurdele kesmiştir. Yani AKP’nin kurucuları, Türk-İslam sentezli sistemin kurucularına teşekkürlerini sunmuşlardır!

Peki, o zaman Evren ve Şahinkaya neden yargı önünde? Yeni Anayasa’ya toplumsal mutabakat bulabilmek için! “12 Eylül’ü yargıladık, hadi anayasasını da kaldıralım, yeni anayasa yapalım” diyebilmek için! Nitekim TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Evren – Şahinkaya davasının başladığı günü kastederek, “4 Nisan’dan itibaren yeni bir anayasa yapmak mecburiyet haline geldi.” dedi.

OY VEREN – VERMEYEN FARKI

Erdoğan, “milli irade” adı altında aslında Atlantik iradesinin kılıcını salladığı için kendisine “oy veren, oy vermeyen” ayrımcılığından bir türlü kurtulamıyor. Erdoğan’ın “referandumda hayır oyu verenler, ne yüzle Kenan Evren’in yargılanmasına müdahil oluyorlar” diye seslenmesi bundandır.

Bu çarpık zihniyet, daha önce Sabah’tan da şöyle yansımıştı anımsarsınız: “Erdoğan’a oy vermeyenler hem haindir, hem de puşt!” Bu çarpık zihniyet, “oy verenlere hizmet, oy vermeyenlere hezimet” şeklinde de uygulanmaktadır zaten…

YÜZDE 92’LİK İRADE Mİ, 49’LUK İRADE Mİ?

Peki, bu çarpık zihniyetin kendi iç mantığına göre Kenan Evren’i yargılamak milli iradeye karşı çıkmak değil midir? Daha doğrusu başta da sorduğumuz gibi, Erdoğan’ın milli iradesi mi, yoksa Evren’in milli iradesi mi daha meşrudur?

Çünkü Evren’in yaptığı Anayasa yüzde 92 oy almıştı! Yani Evren’in milli iradesi, yüzde 49 oy alan Erdoğan’ın milli iradesinin tam iki katıdır! Nitekim 12 Eylülcüler, yüzde 92 “meşruiyetine” sarıldılar en başından beri.

Bu arada sormadan edemeyeceğiz: Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç, acaba Evren’in 1982 anayasasına ne oy vermişti?

ATLANTİK SANDIĞINDAN, TÜRKİYE’YE OY ÇIKMAZ

Erdoğan ile Evren’in “milli iradeye” dayanmaları, aslında milli iradenin nasıl bir aldatmaca olduğunu göstermektedir. 12 Eylül faşizmi altındaki bir halk nasıl 82 anayasasına hayır diyemediyse, “ileri demokrasi” denilen “yeni faşizm” altındaki halk da AKP’ye hayır diyememektedir.

Çünkü sandığı kim kuruyorsa, sandıktan onun adayı çıkmaktadır ve sandığa ne konuluyorsa, sandıktan o çıkmaktadır. Atlantik sandıklarından Türkiye’ye oy çıkmaması bundandır.

Daha sandığa oy atılmadan, sandıktan AKP’nin çıkacağını ilan etmek de bu işin örtüsü, “yumuşak” baskısıdır!

MİLLİ İRADE, ABD’YLE HESAPLAŞIR

Kenan Evren de Tayyip Erdoğan da “milli irade” yalanına sıkı sıkıya sarılmıştır. Ancak ortada milli bir irade yoktur, Atlantik iradesi vardır.

Çünkü milli irade, Evren ve Şahinkaya ile değil, ABD ve 12 Eylül sistemi ile hesaplaşır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2012

, , , ,

Yorum bırakın

CIA-AKP-PKK MUTABAKATI: DİYARBAKIR BAŞKENT

CIA’nın eski Türkiye İstasyon Şefi Graham Fuller ABD’nin hedefini bir kez daha ve somut kelimelerle açıkladı: “Kürtler bir bağımsızlık ilan ettiklerinde onları hangi ülke tanıyacak? Bu durumda Türkiye çok çekici bir hale geliyor. Kürdistan’ın Türkiye ile işbirliğine hem politik hem ekonomik açıdan ihtiyacı var. Türkiye ve bölgenin entegre olmuş halinde ise Diyarbakır başkent olur.

Kuşkusuz bu açıklama Aydınlık okurlarını hiç şaşırtmamıştır. Çünkü Aydınlık yıllardır bu plana dikkat çekiyor. Yıllar içinde “Pentagon’un Kürt senaryosu”, “ABD’nin Üç İsrail Planı” ve “Türkiye himayesinde Kürdistan” diye isimlendirilen bu plan, son tahlilde Diyarbakır’ın başkenti olduğu Büyük Kürdistan’ı hedeflemektedir.

Biz de “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan” isimli kitabımızda bu süreci inceledik uzun uzun.

FULLER – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

ABD’nin 1991’deki birinci Irak saldırısında asıl hedefi, Irak’ı bölmek ve kuzey Irak’ta bir kukla devlet kurmaktı. 1992’de 36. paralelin üstünü Saddam Hüseyin’e yasaklayarak sınırı belirlenen bu kukla devlete maalesef Türk hükümetleri katkı sundu, destek verdi.

ABD, 2003’deki ikinci Irak saldırısında ise bu kukla devleti resmileştirmeye yöneldi. Bunun yolunun Türkiye’nin himayesinden geçtiği aşikârdı.

Nitekim dönemin ABD Büyükelçisi Robert Pearson, 2003’te “Türkiye’nin güneydoğusu ile Irak’ın kuzeyinin tek bir ekonomik bölge olduğunu” bu plan gereği dile getirmişti.

Ve yine Başbakan Erdoğan, 2004’te bu plan gereği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır bir merkez olur” demişti. (Kanal D, Teke Tek, 14 Şubat 2004)

CIA istasyon şefiyle, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın “Diyarbakır’ın başkent”  olması konusunda mutabık olması anlamlıdır. AKP’nin PKK ile yüzde 95 mutabık olduğunu da Oslo görüşmelerinde Erdoğan’ın temsilcisi olarak yer alan Hakan Fidan’dan öğrenmiştik.

TSK’YE SURİYE GÖREVİ

Peki, Graham Fuller’in bugün bu açıklamayı yapması ne anlama geliyor? Barzani Washington’da başbakan gibi ağırlanırken, Fuller neden yeniden piyasa çıkıyor?

Çok açık. Türk Ordusu’nu Suriye’ye sürmek isteyen ABD, Türkiye’yi tehdit etmektedir.

Çünkü Washington, Irak’ın kuzeyindeki yapının yaşaması için iki şeye ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Birincisi Türkiye’nin himayesi, ikincisi de bu yapının denize açılması.

Bu yapıyı İran, Irak ve Suriye’ye karşı koruyabilecek tek kuvvet Türk Ordusu’dur. Türk subayına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesi, Silivri’de esir edilmesi, bu görevi zorla yapsın diyedir!

Kürtleri Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil etmede ısrar ve tampon bölge için sondaj çalışması yapılması da bu nedenledir. Böylece Irak’ın kuzeyindeki yapı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılacak, Türkiye’nin güneydoğusundan da himaye edilecektir!

HARP AKADEMİLERİ KONFERANSLARI

Başbakan Tayyip Erdoğan’dan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de Türk subaylarına Harp Akademileri’nde konferans vermesi, esas olarak Suriye’yle ilgilidir.

Nitekim Gül, bunu açıkça dile getirmiştir. “Taşların yerinden oynadığı, kıtalar ve ülkeler arasındaki güç dengelerin değiştiği, tarihin akışının hızlandığı bir süreçten geçildiğini” belirten Gül, “böyle dönemlerin ciddi risklerin olduğu kadar, muazzam fırsatların da doğduğu dönemler olduğunu” vurguluyor.

Nedir o fırsat? Türkiye’nin sınırlarını güneye genişletmek! Dünün Kerkük havucu, bugün kuzey Suriye’dir!

Başbakan Erdoğan’ın rahatsızlığı nedeniyle yerine konuşma yapan Ali Babacan ne demişti Aralık 2011’deki Girişimcilik Zirvesi’nde: “Amacımız Ortadoğu’da sınırları kaldırmak.”

Ve ne demişti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu TÜSİAD’ın Görüş dergisine: “Haritaya baktığımızda Kürt coğrafyasının dağlar üzerinde doğal olmayan bir şekilde ayrıldığını görüyorsunuz. (…) Dolayısıyla onlarla entegre olmamız lazım.

TEK ÇÖZÜM: DEVRİM

Artık söz tükenmiştir. CIA istasyon şefiyle, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ve elbette PKK’nin “Diyarbakır’ın başkent” olması konusunda mutabık olması kelimelerin bittiği yerdir.

Cumhuriyetinin yıkılması ve topraklarının parçalanması karşısında üç maymunu oynuyorsa bu ülkenin merkezi kurumları, milletin artık tek bir çözümü kalmış demektir: Devrim!

Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı ve Acem’i kanlı bir gelecekten sadece Devrim kurtarır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ANKARA KAZANDI, ŞAM KAZANDI

Ne zaman Başbakan Erdoğan’ın Suriye’ye karşı diklendiğini görsem, ne zaman Başbakan Erdoğan’ın ağzından Beşar Esad’a karşı düşmanca sözler işitsem, aklıma meşhur ikinci balkon konuşması gelir…

Anımsayacaksınız: Başbakan Erdoğan, 12 Haziran seçimleri akşamı balkona çıkmış ve seçim zaferini ilginç bağlar kurarak kutlamıştı: “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar kazanmıştır.”

İlk bakışta ilgisiz gibi görünen bu bağlar, aslında AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgilidir. O varlık nedenine geleceğiz. Önce gelin bu bağları inceleyelim:

Türkiye’nin başkenti Ankara’yı Suriye’nin başkenti Şam’la, Batı’nın “dinler arası diyalog” merkezi gördüğü İstanbul’u Saraybosna’yla, Gavur İzmir’i Ortadoğu’nun kumar, içki, eğlence merkezi sayılan Beyrut’la ve PKK’nin başkent saydığı Diyarbakır’ı Filistin kentleriyle eşitlemek ancak BOP haritasıyla mümkündür!

DİYARBAKIR – GAZZE EKSENİ

Başbakan Erdoğan, anımsayacağınız gibi bir ABD ziyareti dönüşünde Kanal D’de Fatih Altaylı’nın Teke Tek’ine çıkmış ve “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde bir merkez yapma” görevini açıklamıştı.

Başbakan Erdoğan’ın bu görevi almasından 7 yıl sonra Diyarbakır’ı, İsrail işgali altındaki Filistin kentleriyle aynı kategoride sayması, tam da PKK’nin istediği durumdur.

Nitekim PKK Diyarbakır’ı, Türkiye’nin ve Türk Ordusu’nun işgali altında saymaktadır! Ve PKK’nin Diyarbakır – Gazze ekseni üzerinden mazlum ve mağduru oynayıp, uluslararası mercilere başvurmasında Başbakan’ın katkıları büyüktür!

AKP’YE ANKARA – ŞAM GÖREVİ

Ankara – Şam eşitlemesi de anlamlıdır. Zira Erdoğan’ın bu bağı kurmasından dört ay önce kendisine Suriye görevi verilmişti!

Atatürk’ün Ankara’sından sonra laik BAAS’ın Şam’ını da düşürmek, bir Atlantik görevidir!

MODEL ORTAKLIK VE ORTADOĞU GÖREVİ

Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ile Libya ve Suriye kalkışmalarını birbirinden ayırdığımızı bu köşede birkaç kez yazmıştık. ABD – AKP model ortaklığının İstanbul’daki değişim liderleri zirvesinde, “değişimi kontrol etmek” görevini önüne koyduğunu ve Yemen, Bahreyn, Ürdün halk hareketlerini bastırmak ve bölgede etkinliğini sürdürmek üzere Libya ve Suriye’de kalkışma başlattığını belirtmiştik.

Nitekim AKP’ye “model ortaklık” üzerinden verilen bu görev, 2002 tarihli BOP görevinin de dolaylı devamıdır. BOP Eşbaşkanlığı koordinatörü Ahmet Davutoğlu bu görevi aslında şu sözleriyle formül haline getirmişti: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlar’da, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?

Dikkat ediniz, Davutoğlu’nun tarif ettiği liderlik, aslında BOP coğrafyasındaki ABD’nin liderliğidir!

Ki zaten Suriye görevinden bir süre sonra da Davutoğlu New York Times’ın “Türkiye, Arapları birleştirebilir mi” sorusuna şu yanıtı vermişti: “Türkiye’nin sınırlarının hiçbiri doğal değil. Hemen hemen tümü yapay.”

TÜRK MİLLETİ AKP’DEN KURTULMALIDIR!

Liderlik yapacak Türkiye gazıyla, sınırları tartışmaya açılan bir Türkiye’ye varış, ancak BOP içinde mümkündür!

Başbakan Erdoğan’ın balkon konuşmasında Türkiye şehirleriyle BOP coğrafyasındaki şehirleri eşlemesinin, AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgili olduğunu belirtmiştik. O ilgi, Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin BOP eşbaşkanı olmasının gereğidir.

İran’ın İstanbul’da Suriye düşmanları toplantısı düzenleyen AKP nedeniyle ülkemizi “emperyalizmin taşeronu” ilan etmesi utancından Türk milleti kurtulmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Nisan 2012

, ,

Yorum bırakın

ANNAN’A UYARI, ESAD’A ÇAĞRI

İstanbul’daki Suriye düşmanları toplantısını değerlendirmeye geçmeden önce belirtelim. Batı merkezli Suriye planına göre sondan sıralı hedefler şunlardı: Suriye’ye dış müdahale, Suriye’ye uluslararası güç gönderme, tampon bölge, insani yardım koridoru, rejim muhalefetini silahlandırma, rejim muhalefetini birleştirme…

Gelelim İstanbul Zirvesi’ne… İlki Tunus’ta Şubat sonunda  “Suriye’nin dostları” adı altında yapılan zirvenin İstanbul’daki ikincisinde isim değişikliğine gidildi. Suriye’nin düşmanları bu kez kendilerini “Suriye halkının dostları grubu” diye isimlendirdiler. Önümüzdeki ay Fransa’da yapılacak üçüncü toplantıda daha da küçülecek ve muhtemelen “Suriye’deki Batı hayranı muhaliflerin dostları grubu” olacaklar!

Gelelim zirveden ne çıktığına…

DÜŞÜK KATILIM

137 devletin davet edildiği ama ancak 60 civarında devlet ya da hükümet temsilcisinin yer aldığı İstanbul zirvesine Koffi Annan dışında AB Dışişleri Bakanı Ashton’un da gelmediğini, Irak’ın ise sırf Arap Birliği dönem başkanı olduğu için son dakikada zirveye Bakan vekili düzeyinde katıldığını lütfen not ediniz.

ERDOĞAN ÇARK ETTİ

1. Geçen hafta Seul yolunda Annan Planı’nı “tasvip etmediğini” açıklayan Başbakan Erdoğan, zirve açılışında yaptığı konuşmada “Kofi Annan’ın girişiminin sonuç vermesini umuyoruz” demek durumunda kaldı. Erdoğan bu keskin dönüşe şu sözlerle kılıf yaratmaya çalıştı: “Ancak Suriye rejiminin Annan girişimini zaman kazanma olarak kullanması olasıdır.”

Erdoğan’ın Annan Planı konusundaki bu geri adımı, en başta İstanbul’dan önce Bağdat’ta yapılan Arap Birliği Zirvesi’nden çıkan plana destek kararı nedeniyledir.

ANNAN’A TAKVİM UYARISI

2. Esad’ın Annan Planı’nı kabul etmesiyle eli zayıflayan “Suriye’nin düşmanları”, İstanbul’dan yeni bir hamle yapabilmek için bu kez planın takvimine yoğunlaştılar. Türkiye ve Fransa “sonu belirsiz bir plan yerine Esad’a bir takvim sınırlaması getirilmesini” savundu. Hatta Türk diplomatlar, “Annan’ın görevinin bir ya da iki haftayla sınırlı olması” için çalışma yürüttü.

Ancak “Ben bir takvimden yanayım ama bir son tarihe karşıyım” diyen Almanya Dışişleri Bakanı Westerwelle’yi aşamayan Ankara-Paris ittifakı, takvimin bizzat Annan tarafından belirlenebileceği görüşünü kabul etmek zorunda kaldı.

AKP’NİN KONSEYİ TEK TEMSİLCİ OLAMADI

3. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsü açıkça Suriye muhaliflerinin silahlandırılmasını istiyordu.

Ancak ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “sivil muhalefeti desteklemeyi sürdüreceğiz” diyerek Obama’nın Seul’de verdiği telsiz sözünden daha ileriye gidemeyeceklerini belirtmiş oldu.

4. AKP, koordinasyonundan sorumlu olduğu Suriye Ulusal Konseyi’ne, geçen hafta Pendik toplantılarında diğer muhalif kesimleri de dâhil etmeye çalışmış ancak başaramamıştı. Konsey, buna rağmen İstanbul Zirvesi’nde “Suriye’nin tek meşru temsilcisi” ilan edilmek istedi.

Ancak Türkiye’nin de istediği bu durum gerçekleşemedi. “Suriye’nin düşmanları” Konsey’i ancak “Suriyelilerin meşru temsilcilerinin birisi” olarak tanıyabildi.

CLİNTON’DAN ESAD’A ÇAĞRI

5. Almanya’nın başını çektiği bazı Batı ülkeleri, Esad yönetiminin kabul ettiği Annan Planı’nı esas alan bir sürecin izlenmesi gerektiğinde ısrar etti.

Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton konuşmasında, Türkiye – S. Arabistan – Katar üçlüsünün istememesine rağmen, Esad’a siyasi geçiş sürecini başlatma çağrısı yapmak durumunda kaldı!

Clinton, konuşmasının bir bölümünde “askeri müdahale seçenekleri reddedilse bile dünyada kimse daha fazla bekleyemez” diyerek gaz almaya çalıştı. Böylece Clinton, Obama’nın “Kasım’a kadar benden bir şey beklemeyin” tavrını teyit etmiş oldu.

SURİYE’NİN DÜŞMANLARI BÖLÜNDÜ

İstediği sonucu çıkaramayan AKP’nin partnerleri Suudi Arabistan ve Katar ise İstanbul’daki yapıdan bağımsız olarak bir fon kurmaya karar verdiler. Körfez ülkeleri aralarında para toplayarak rejim muhaliflerine maddi yardım yapacaklar!

FİYASKO ZİRVE

Sonuç olarak gelişen Rusya – Çin inisiyatifini kırmak üzere planlanan İstanbul toplantısı da, tıpkı önceki Tunus toplantısı gibi fiyaskoyla sonuçlandı.

Uluslararası güç dengeleri değiştikçe, AKP maalesef Türkiye’yi daha da yalnızlaştırmış oluyor…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Nisan 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’A RICCIARDONE AYARI

Güney Kore’de ABD Başkanı Barrack Obama ile görüştükten sonra Tahran’a giden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın iki günlük ziyaretinden bölge yararına tek bir sonuç çıkmadı!

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, rahatsızlığı nedeniyle Erdoğan’la görüşmedi ve muhatabını bir gün boyunca Tahran’da bekletti! Ancak Erdoğan’ı sağlık gerekçesiyle bekleten Ahmedinejad, Türkmenistan Petrol Bakan Yardımcısı Hoca Muhammedov’la görüştü! Ahmedinejad’ın açıklanan sağlık sorunu ise ilginçtir, yüksek tansiyondu!

Erdoğan, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’le görüşebilmek için ise bin km uzaktaki bir başka şehre gitmek durumunda kaldı!

Erdoğan’ı çevreleyen İranlı koruma görüntüleri, dahası İranlı korumaların Türk korumalarla birlikte Başbakan’ın aracına binmesi, diplomaside çok şey ifade ediyor!

Ancak daha önemlisi, ikili görüşmeler sonrasında ortak basın toplantısı yapılmamasıydı. Bu durum, ele alınan konularda bir mutabakat sağlanamadığını gösteriyordu.

AKP, TAHRAN’IN MUAMELESİNİ HAKLI ÇIKARTIYOR!

İran’ın çeşitli kademelerden yöneticileri, AKP’yi alenen “NATO’nun Ortadoğu’daki maşası” olarak suçlamaktadır. Bu gerçeğe rağmen, yine de İran’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na yaptığı muamele kabul edilemez!

Ancak Erdoğan’ın İran’da bulunduğu sırada ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Ankara – Tahran ilişkilerine dair söyledikleri, maalesef Tahran’ı haklı çıkarıyor!

Uzun zamandır suskun olan ABD Büyükelçisi Ricciardone, tam da Erdoğan İran’dayken iki ülke ilişkilerini torpillemeye kalktı: “Bazı ülkeler, İran’dan petrol ithalatlarını önemli ölçüde azalttı. Türkiye de dâhil diğer ülkelerin de benzer bir adım atmasını bekliyoruz. Türkiye’nin bu konuda bir karara varmasını bekliyoruz.” (Ve maalesef Erdoğan Türkiye’ye döndükten hemen sonra, İran’dan petrol alımında yüzde 20 azaltma yapılacağı açıklandı!)

Ricciardone, Washington’un doğrudan AKP’ye ayarı anlamına gelen çıkışını, Suriye konusunda da sürdürdü. Ricciardone, ABD’nin Suriye konusunda model ortağı Türkiye ile birlikte çalıştığını açıkladı.

HAMANEY’DEN ERDOĞAN’A İSRAİL GÖNDERMESİ

Ricciardone bunları söylerken, İran’ın dini lideri Ali Hamaney de Erdoğan’a Suriye konusundaki tutumlarını değiştirmeyeceklerini anlatıyordu. Hamaney, Erdoğan’a bir kez daha “İsrail’e karşı verdiği mücadeleden dolayı Şam’ı savunmaya” devam edeceklerini söyledi.

Hamaney, böylece Erdoğan’a İsrail’in dolaylı müttefiki olduğunu da anımsatmış oluyordu!

İran’ın dini lideri, ülkesinin ABD tarafından Suriye ile ilgili verilecek her hangi bir plana karşı olduğunu da, özellikle vurguluyordu.

NÜKLEER MÜZAKERENİN YERİ NERESİ?

Ankara ile Tahran’ın en önemli gündem konusu, İran’ın P5+1 ülkeleriyle nükleer müzakereleri nerede yapacağıydı. Ancak bu konuda bile bir mutabakat sağlanamadı. Daha önce gündeme getirilen İstanbul seçeneğine olumlu bakmayan ABD’nin, İran’ın gündeme aldığı Bağdat seçeneğine ise açıkça karşı çıktığı belirtiliyor.

İşte bu nedenle İran’la müzakerelerin yeri, Erdoğan’ın iki günlük temaslarına rağmen netleştirilemedi!

Erdoğan’ın başarısız temaslarından çıkan en ilginç ve ironi yüklü sonuç ise İran Cumhurbaşkanlığı’nın resmi açıklamasında şöyle ifade ediliyordu: “Türkiye hükümeti ve halkı, İran’ın nükleer konumunu her zaman desteklemiştir ve gelecekte de aynı politikayı sıkı bir şekilde izleyecektir.”

NOT: Bugün ve yarın 14.00 – 18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşuyoruz ve kitaplarımızı imzalıyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE STRATEJİSİ ÇÖKTÜ

Son 6 aydır, ayda en az bir kez, “birkaç gün içinde Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edeceğini” iddia edenlere kaşı, “hayır, kısa vadede Suriye’ye dış müdahale yok” yanıtı veriyoruz. Başbakan Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu aracılığıyla Beşar Esad’a 15 gün süre tanıdığı 9 Eylül görüşmesinden beri, böyle sürüyor…

Bu hafta yeniden savaş tamtamları çalınmaya başlandı… Ayağına postal giyen kimi TSK karşıtları, “Suriye’ye ha girdik, ha gireceğiz” demeye başladılar.

Ancak zaman tersine AKP’nin aleyhine işliyor. Mehmet Ali Birand gibi deneyimli gazeteciler gerçeği görmeye başladılar. Birand, Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl dile getirdiği “Esad birkaç aydan fazla dayanamaz” sözlerini anımsattığı dünkü yazısına şu başlığı atmıştı: “Esad’a biçilen süre 2 yıla çıktı.”

AKP’yi sahaya sürmeye çalışan ABD bile “Kasım 2012 başkanlık seçimlerinden önce benden bir şey istemeyin” dedi açıkça. Washington’un zorluklarını belirtmek durumunda kalmasından çıkar sağlamaya çalışan AKP, yeni bir propagandaya soyundu. Başbakan Erdoğan’ın medyadaki sözcüsü Yalçın Akdoğan, Obama – Erdoğan görüşmesinden bir şey çıkmamasını “Türkiye’nin Suriye politikasını ABD dayatması olarak görenlere” yanıt gibi sunmaya çalıştı.

AKP, SURİYE MUHALEFETİNİ BİRLEŞTİREMEDİ

ABD’nin Çin – Rusya – İran bloğu nedeniyle Suriye’ye dış müdahaleyi rafa kaldırdığı süreçte, AKP’ye verilen strateji özetle şöyleydi: AKP, Suriye muhalefetini birleştirecek, muhalefet Batı tarafından silahlandırılacak, ele geçirilen bir merkez üzerinden Esad’ın üzerine yürünecek, iç çatışma dolayısıyla Türkiye’ye kaçan mülteciler gerekçe gösterilerek “tampon bölge” oluşturulacak ve Suriye’ye müdahale edilecek!

AKP’nin, stratejinin daha ilk basamağını çıkamadığı görülüyor. Hafta sonu yapılacak “Suriye’nin düşmanları” toplantısı öncesi muhalefeti birleştirmeye soyunan AKP’nin Pendik toplantıları fiyaskoyla sonuçlandı. Batı’nın muhalefeti silahlandırmak için öncelikle birleşmeyi ve “Suriye Ulusal Konseyi” ile “Hür Suriye Ordusu” bağının kurulmasını şart koşması üzerine harekete geçen AKP yoğun bir çalışma yürüttü. Ancak hem Barzani’nin önderlik ettiği “Suriye Kürt Ulusal Konseyi” hem de “Suriye Ulusal Koordinasyon Kurulu” toplantıdan çekildi. Üstelik “Özgür Suriye Ordusu” da toplantıya katılmadı. Böylece muhalefeti birleştirmekle görevli AKP’nin elinde bir tek İhvan kaldı!

OBAMA – ERDOĞAN BULUŞMASINDAN TELSİZ ÇIKTI

Erdoğan’ın Seul’deki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde görüştüğü ABD Başkanı Barrack Obama da, muhalefete sadece haberleşme ve koordinasyon kurulması için telsiz verebileceklerini söyledi.

Tampon bölge kurulması için gereken mülteci çoğunluğu da bir türlü sağlanamadı! AKP’nin kurduğu çadır kentler hâlâ boş… Toplam 17 bin Suriyeli Türkiye’de.

Diğer yandan “rejim muhaliflerini Esad ile müzakereye zorlayanAnnan Planı’nın Şam tarafından kabul edilmesi, AKP’yi iyice çıkmaza soktu. Annan Planı’nın Rus – Arap Birliği ve Çin inisiyatifinin yarattığı iklimde oluştuğunu anımsatalım. AKP’nin Annan Planı’nı Kıbrıs’ta desteklemesi, Suriye de ise kösteklemesi bu nedenledir…

Diğer yandan Bağdat’ta toplanacak Arap Birliği Zirvesi’ de AKP’yi telaşlandırıyor. Zira Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, “Bağdat’tan Esad’a git çağrısının çıkmayacağını” zirve öncesinde ilan etti!

TÜRKİYE YALNIZLAŞIYOR!

Tüm bu gelişmeler, AKP’nin “stratejik derinlik”te çıkmaza girdiğini gösteriyor. İran’ın  “NATO’nun Ortadoğu’daki maşası” olarak nitelediği AKP’nin politikaları, Türkiye’yi hem komşuları İran – Irak – Suriye hattıyla, hem de Rusya ve Çin ile gittikçe daha çok karşı karşıya getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mart 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın