Posts Tagged Trump
Trump çıkış bulabilecek mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/03/2026
Em. Amiral Mustafa Özbey’in saptaması önemli: “ABD ve İsrail, İran’a karşı yeniliyor. Bu kesin. İran, yaşadığı tüm yıkımın bedeli olarak, ABD’ye öyle bir ceza vermiştir ki, ABD ile Çin arasında yaşanması beklenen 3. Dünya Savaşını, başlamadan bitirmiştir. ABD’nin Çin’i yenmesinin imkânsız olduğunu İran dünyaya göstermiştir.”
İran’a rejimi yıkma hedefiyle saldıran ABD ve İsrail’in muharebeleri kazansa bile bu savaşı kaybetmekte olduğu birçok analistin ortak görüşü. Öyle ki siyasi kayıpları nedeniyle ABD günün sonunda Pirus Zaferini bile arayabilir. Zira Körfez’den Pasifik’e, ABD’nin müttefikliğinin maliyeti sorgulanmaya başladı daha şimdiden.
ABD müttefikliğinin maliyeti
New York Times’ın uydu görüntüleri, doğrulanmış sosyal medya videoları ile ABD ve İran’lı yetkililerin açıklamalarına dayandırarak çıkardığı 10 günlük bilanço, ABD’nin zorda olduğunu resmediyor. Buna göre “ABD’nin en az 17 askeri ve diplomatik tesisi, birden fazla kez vurulmuş durumda.” Financial Times gazetesinin haberine göre ise “ABD 10 günde, yıllarca yetecek miktardaki mühmmatının önemli bir bölümünü kaybetti.”
En önemlisi de ABD’nin radarları ve savunma sistemleri vurulmuş durumda. Pentagon bu nedenle Pasifik’teki sistemlerini bölgeye taşımak zorunda kaldı. ABD Güney Kore’ye yerleştirdiği THAAD bataryası ile AN/TPY-2 radarını Körfez’e getirdi. Japonya’ya konuşlandırdığı iki Aegeis destroyerini de bölgeye getiriyor. Filipinler, sıranın kendisine geleceğinden endişeli. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung durumdan rahatsız: “ABD güçlerinin buradaki bazı hava savunma bataryalarını kendi askeri ihtiyaçları için yeniden konuşlandırmasına karşı olduğumuzu ifade etik.”
Ba savaşın ilk önemli çıktılarından biri bu oldu: Hem Körfez’deki ülkeler açısından ABD güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığı anlaşıldı, hem de ABD’nin Pasifik’teki müttefiklerine sunduğu koruma kalkanını ihtiyacına göre kaldırılabileceği görüldü. Bu tablo, bu ülkelerin ABD’nin stratejik ortağı olmadığını, taktik silah deposu olduğunu ortaya koydu. Ve bu tablo ABD müttefikliğinin maliyetinin ne kadar yüksek ve riskli olduğunu gösterdi.
ABD Rus petrolüne muhtaç
ABD’nin en savaş çığırtkanı Senatörü Lindsey Graham ekranlarda açık açık “çok para kazanacağız” diyerek selamlıyordu İran’a saldırıyı. Plana göre ABD İran petrolünü ele geçirecek, Hürmüz Boğazı’nın denetimini sağlayacak, böylece en büyük üretici bölgesini kontrol altında tutacak ve bölgeden Çin’e petrol satışı gözetiminde olacaktı.
Ama bırakın bu hedefe ulaşmasını, şu anda tersi oldu. Hürmüz Boğazı kapalı, enerji piyasaları alt üst ve oluşan açığı kapatmak için ABD ve müttefikleri stoklarındaki 400 milyon varil petrolü piyasaya sunmak zorunda kaldılar.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in şu açıklaması, işlerin Washington açısından ne durumda olduğunu cortaya koymaya yetiyor: “Mevcut petrol arzının küresel erişimini artırmak için şu anda denizde kalmış Rus petrolünün satın alınması için geçici yetki sağlayacağız.” Yani Rusya’dan petrol alanlara ek tarife uygulayan ABD, artık Rus petrolüne muhtaç.
Özetle ABD “çok para kazanacağız” diyordu, sadece savaşa günlük 1 milyar dolar harcıyor; İran’ın petrolüne çökmeyi hedefliyordu, stoklarını eritmeye mecbur kaldı.
İki durumda da ağır maliyet
İşlerin ABD açısından iyi gitmediği ortada. Wall Street Journal’a göre artık çıkış planı konuşuluyor: “Danışmanlarından bazıları, yükselen petrol fiyatları ve uzun sürecek bir çatışmanın siyasi tepkilere yol açabileceği endişeleri nedeniyle, özel görüşmelerde onu (Trump) çatışmadan çıkış planı aramaya çağırdı.”
Peki Trump yönetimi bir çıkış planı bulabilecek mi? Hükümetin brifinglerden çıkan Senatörlerin açıklamalarına göre ortada ne başlarken yapılan doğru dürüst bir plan vardı, ne de sonrası için. Örneğin ABD’li Senatör Chris Murphy, İran’la yürütülen savaşı “son 100 yılın en beceriksiz ve tutarsız savaşı” olarak nitelendiriyor.
Trump açısından işler her iki durumda da çok zor: Savaşı sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti de, savaştan çıkmasının siyasi maliyeti de çok ağır olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mart 2026
Trump’ın ahlakı ve ABD tertipleri
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/03/2026
İkinci füze olayı da yaşandı. Yine aynı şekilde füze NATO’nun Kürecik radarı tarafından tespit edildi ve Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından düşürüldü. İlkinde Hatay’a, ikincisinde Gaziantep’e düştü parçalar. (İlkinde Hatay’a düşen parçaların atılan füzeye değil, vuran mühimmata ait olduğunu söylemişti Milli Savunma Bakanlığı sözcüsü.)
İran ısrarla Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı hedef alan saldırıları olmadığını açıklıyor. Kaldı ki İran’ın ABD ve İsrail’in yanında bir de Türkiye ile Azerbaycan’ı kendisine karşı savaşa sokması için hiçbir mantıklı nedeni yok.
Peki o zaman olayın açıklaması ne?
Füze olayında üç olasılık
1) Füzeler, başka bir hedefe atılmış ama kontrolünü kaybetmiş olabilir.
2) Füzeler, başka bir hedefe atılmıştır ama NATO tarafından uzay boşluğu seviyesinde tespit edilerek uygun yerde vurulup, Türk hava sahasının hedef alındığı gösterilmeye çalışılmıştır.
3) Tespit eden de vuran da NATO/ABD olduğu için, tespitin de vurulmanın da şüpheli olabileceğini üçüncü bir seçenek olarak kenarda tutalım.
İkinci olasılığın daha güçlü olduğu görülüyor ama şu tesadüf de dikkat çekici.
ABD’nin personeline uyarısının zamanlaması
İkinci füze olayı ile eş zamanlı olarak ABD Büyükelçiliğinin dikkat çeken bir açıklaması oldu. Açıklamada ABD personelinin güvenlik nedeniyle Adana Başkonsolosluğunu terketmesi istendi. Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan Amerikalıların da bölgeyi derhal terketmesi istendi.
Başkonsolosluk personelinin binayı derhal terk etmesini sağlamanın en kestirme yolu sosyal medya mı? ABD kendi personelini doğrudan ve daha hızlı uyaramıyor mu da sosyal medyayı tercih ediyor?
Bu uyarı aslında “normal yollarla” daha önce yapılmıştır büyük olasılıkla ve bu da yine büyük olasılıkla ilgililerce saptanmıştır. ABD sonradan, füze olayıyla paralel olarak açıklamayı kamuya açık şekilde yaparak, muhtemelen “önceden uyarının” doğuracağı soru işaretlerini önlemek istedi!
İran’ın nedeni yok ama ABD’nin nedeni çok
İran’ın Türkiye’yi ya da Azerbaycan’ı vurmak için bir nedeni yok. İran’ın Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı, kendisine saldırtmak için bir nedeni yok. Ama ABD’nin ve İsrail’in birçok nedeni var.
En savaş çığırtkanı ABD’li senatör Lindsey Graham’ın her gün ekranlarda Arapların ve İran’ın komşularının da artık ABD’nin yanında savaşa girmesini istemesi boşuna değil. ABD ve İsrail, hava saldırılarını sürdürürken, karadan onlar için fedakârlık yapacak ülkelere ihtiyaç duyuyor!
Mesele budur ve Ankara ile Bakü’nün bu gerçeğe göre konumlanması gerekir. Her iki füze olayında da belli kesimlerin kamuoyu oluşturmak üzere medyada Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtması üzerinde de ayrıca durulmalıdır.
ABD’nin suç dosyası kabarık
Sosyal medyadan soranlar var. ABD böyle tertip yapar mı? Yapar, yaptı da…
Örneğin bir İran gemisi, davetli olduğu Hindistan’daki tatbikattan dönüyordu. Gemi tatbikat gereği silahsızdı. Hindistan bunu biliyordu, ABD bunu biliyordu. ABD bunu bile bile İran gemisini Sri Lanka açıklarında, uluslararası sularda vurdu. 100’den fazla askeri sulara gömdü. Bile isteye savaş suçu işledi.
Ve ABD Başkanı Donald Trump, bu olayı gevrek gevrek gülerek ekranlarda anlattı: “Dedim ki, ‘Neden gemiyi ele geçirmiyoruz, kullanabiliriz, neden batırdık’, o da ‘Batırmak daha eğlenceli’ dedi, batırmayı daha çok seviyorlar, batırmanın daha güvenli olduğunu söylüyorlar.”
Emperyalizm budur ve ahlaksızdır. Çıkarı için her türlü insanlık suçunu işler. Üstelik çıkarının gereği olarak dost-düşman ayrımı bile yapmaz. Anımsayın, 34 yıl önce ABD uçak gemisi Saratoga, Ege tatbikatı sırasında Muavenet muhribimize iki Sea Sparrow füzesi fırlatarak beş askerimizi şehit etmiş, yirmi askerimizi de yaralamıştı. Teknik olarak “yanlışlıkla” olması mümkün değildi, ABD açık açık Türkiye’nin Irak’taki onaylamadığı harekatına yanıt veriyordu!
Trump’ın yalanları
Ve evet, emperyalist ABD, savaş durumunda, ahlaki ölçütü tamamen ortadan kaldırır. Anımsayın, Trump İran’a saldırmadan önce, 9 Ocak 2026’da aynen şöyle demişti: “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”
Peki ya Trump’ın ahlakı?
New York Times muhabiri ile Trump arasındaki ekranlara yansıyan şu diyalog, o ahlakı resmediyor:
– Gazeteci: “Görüntüler, bir Tomahawk füzesinin İranlı kız okulunu imha ettiğini gösteriyor. ABD herhangi bir sorumluluk kabul edecek mi?”
– Trump: “Görüntüleri görmedim. Tomahawk füzeleri başka ülkeler tarafından da kullanılıyor. İran bu füzeleri elde etmiş olabilir.”
– Gazeteci: “Sayın Başkan, İran’ın bir şekilde Tomahawk füzesi ele geçirip savaşın ilk gününde kendi ilkokulunu bombaladığını öne süren hükümetinizdeki tek kişi sizsiniz.”
– Trump: “Bu konuda yeterince bilgim yok, olay soruşturma altında”
ABD, İran’da kız okulunu vurdu ve 175 öğrenciyi katletti.
Trump, bu konuda sürekli yalan söylüyor. Ve kendi yalanını örtebilmek için de yeni yalanlara başvuruyor…
Trump normalde tıbbın, psikiyatrinin, psikolojinin konusu ama bulunduğu makam nedeniyle ne acı ki insanlığın sorunu…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
10 Mart 2026
ABD’nin taktikleri çuvallıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/03/2026
ABD’nin İsrai’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak…
Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı:
Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı.
İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken, birlik eğilimi içinde oluyordu.
Körfez’i doğrudan savaşa sokamadı
ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle, Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu.
ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor.
Sonuç olarak ABD Körfez ülkelerini, şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.
Kürt kartında U dönüşü
ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit(?) edilen ve düşürülen(?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyseki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor.
ABD ve İsrail’in izlediği dördüncü taktik ise Kürt kartını kullanmaktı, Irak’tan İran’a bir Kürt cephesi açmaktı. Netanyahu yönetimi bu amaçla Barzaniler üzerinde zaten bir süredir çalışıyordu. Trump’ın da bu süreçte Barzani ve Talabani’yle görüştüğü ortaya çıktı. Nitekim Trump açık açık “Kürt güçlerinin İran’a karşı bir saldırı başlatmaları harika olur. Ben tamamen desteklerim.” dedi. Ancak Trump’a iki kritik yanıt geldi. KYB lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Şanaz İbrahim Ahmed, “Kürtler kiralık silah değildir” dedi. Ertesi gün ABD medyasına konuşan Bafel Talabani de “Kürdistan savaşın mızrak ucu olmamalı” çıkışı yaptı.
Bu süreçte İran’ın Kürdistan eyaletindeki Kürt halkının ABD ve İsrail’e karşı ülkesini savunma gösterileri yapması, Tahran’ın Kürt örgütlerini uyarması ve Ankara’nın Kürt kartının” kullanımı halinde ortaya çıkacak bölgesel riskler nedeniyle muhatapları ile yürüttüğü diplomasi de etkili oldu. Trump, üç gün önce söylediğinden U dönüşü yaptı: “Savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtler içeri girmeye istekliler, ama ben onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim.”
Mussolini çok konuşuyor
ABD’nin bu dört taktiği de en azından şu ana kadar işe yaramadı, çuvalladı. Dahası ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinden istediği desteği alamadı. İspanya gibi bir NATO ve AB üyesi ülke, ABD ve İsrail’e karşı cepheden pozisyon aldı, insanlık ve ahlak dersi verdi.
Savaşı ilk birkaç gün çok konuşmadan izleyen Trump’ın artık sürekli konuşuyor olması, büyük olasılıkla bu çuvallamadan kaynaklanıyor. Nazım’ın Taranta-Babu’ya Sekizinci Mektup’ta dediği gibi: “Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu / çok korktuğu için çok konuşuyor!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2026
Kısa savaş, uzun etki
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2026
ABD, müzakere etmekte olduğu İran’a neden saldırdı? Temel nedeni şu: ABD İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor. İran bu düzenin önündeki en önemli engel.
Peki ABD İran engelini aşabilecek mi? İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurabilecek mi? Pek çok ABD’li analistin de işaret ettiği gibi bu pek olası görünmüyor. Bir kere ABD “savaşın ahlakı” çıtasının bile altına düşerek, bir düzen kurabilme yetkinliğini kaybetmiş durumda…
Amerikan güvenilmezliği
Bu savaşın ilk sonucu, sosyalistlerin ve antiemperyalistlerin çok iyi bildiği bir özelliğin, “Amerikan güvenilmezliğinin”, bu kez geniş siyasal kesimlerce ve kendi müttefikleri nezdinde de artık açığa çıkmış olmasıdır.
ABD güvenilmezdir, çünkü müzakere masasından saldırmıştır. Oysa müzakerenin üçüncü turundan çıkan sonuç, Amerikalı ve İranlı heyetlerin pazartesiden itibaren Viyana’da teknik görüşmelere başlayacağı şeklindeydi. Ama Washington, iki gün öncesinde, cumartesi düğmeye bastı.
Trump yönetimi bu kararıyla hem ülkesinin güvenilmezliğini ortaya koydu hem de diplomasiyi geçersiz kılmış oldu. Dünya ülkelerinin önemli bir çoğunluğu açısından ABD artık sözünün geçerliliği olmayan bir ülkedir. Bunun ABD’ye nasıl ağır bir maliyeti olacağı, ileride daha iyi anlaşılacaktır.
Amerikan terörizmi
ABD, bir süredir, müttefiki İsrail ile birlikte bölgemizde suikastlar düzenlemektedir. Dahası ABD, işi bir ülkenin devlet başkanını kaçırmaya kadar vardırmıştır.
Bu Amerikan terörizmidir ve ABD’nin “liderlik kapasitesinin” de iflası demektir. Uluslararası hukuku hiçe sayarak cinayet işleyen bir devletin saygınlığı yoktur; Washington yönetimi bunun orta ve uzun vadede sonuçlarını ikili ilişkilerde fazlasıyla yaşayacaktır.
ABD üslerinin vurulmasının anlamı
Bölgedeki ABD üslerinden yapılan ABD saldırısına İran’ın verdiği yanıt, çok etkili oldu. ABD’nin küresel medya organizasyonun üzerini örtemediği gerçek şudur: İran ABD’nin bölgedeki gözü sayılan Katar’daki 1.1.milyar dolarlık radarını vurdu; Bahreyn’deki 5. Filo üssünü vurdu; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün’deki üsleri vurdu.
Ve Tahran bu ülkelere “size değil, ABD üssüne füze atıyoruz, o üsler sizin değil, ABD’nin toprağı çünkü” dedi.
ABD’nin koruma kalkanının işe yaramaması ve sonucunda ABD üslerinin vurulması, topraklarında üs bulunduran ABD müttefikleri açısından zorlayıcı durumlar ortaya çıkaracaktır.
Trump hukukdışı durumda
Kongre onayının olmaması, Trump’ı yeni bir azil baskısı ile daha şimdiden karşı karşıya getirmiş durumda. Önce İsrail’in saldırıp, ABD’nin daha sonra “İsrail’i koruma operasyonu” üzerinden savaş açması, yani Trump yönetiminin Kongre ile yasaların arkasından dolanması, Trump yönetimini dışarıda olduğu gibi içeride de hukuk dışılığa düşürdü.
Trump yönetimi, içeride ICE faşizmiyle, Kongre baypasıyla, dışarıda emperyalist-siyonist ittifakın uluslararası suçlarıyla hukukdışı durumdadır.
Kısa “12 Gün Savaşı”
Kimi ABD’li analistlere göre Amerikan halkının yüzde 75’i bu saldırıya karşı. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’den Hollywood yıldızı Jane Fonda’ya kadar birçok isim daha ilk saatlerden itibaren Amerikan saldırganlığını kınadılar.
Diğer yandan kimi ABD’li askeri yetkililerin de ifade ettiği gibi, savaşın uzaması, ABD için felaket olacaktır. Çünkü İran, Irak ya da Afganistan değildir. İran’ın gücü ve özellikle direnme kabiliyeti, ABD’ye bir “kara savaşında” ağır mağlubiyet getirecektir.
Dolayısıyla ABD’nin Irak ya da Afganistan’da olduğu gibi uzun bir savaş sürdürebilmesi olası görünmüyor. Karadan savaşı göz alamayan ABD’nin İran’da rejmi yıkma şansı yok. ABD’nin saldırganlığı, büyük olasılıkla, tıpkı 12 Gün Savaşı’nda olduğu gibi, hava-füze savaşı ile sınırlı kalacaktır. Hatta İran’ın yanıtının etkisine bakılırsa, bu “kısa 12 Gün Savaşı” olacaktır.
Savaş kısa olacak ama Amerika’nın gerilemesinde uzun bir etkisi olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2026
ABD’nin ‘altın çağı’ mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/02/2026
ABD Başkanı Donald Trump, Kongredeki rekor süreli konuşmasını kendi propagandasına dönüştürdü. Trump, ikinci başkanlık dönemini “ABD’nin altın çağı” olarak niteledi.
Türkiye’de de kimi kesimler Trump’ın saldırgan politikalarına bakarak, ABD’nin yükselişte olduğunu savunuyorlar.
Peki gerçekten de ABD yükselişte mi? ABD altın çağını mı yaşıyor?
Stratejik gerilemede taktik ataklar
Etkisine bakılırsa ABD’nin “propaganda düzeyinde” bir altın çağ yaşadığı söylenebilir ama gerçekte ABD altın çağını kaybetti ve küresel etkisi bakımından inişte.
Trump’ın Grönland’ı istemesi, Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapması, Panama kanalı için baskı kurması, Venezuela Devlet Başkanını kaçırması, Küba’ya abluka uygulaması, İran’ı vurmakla tehdit etmesi ve birçok ülkeye ambargo uygulaması kuşkusuz bir güç gösterisidir ama bu ABD’nin yükselişte olduğu ve altın çağını yaşadığı anlamına gelmemektedir.
Bu saldırılar, stratejik gerilemede taktik ataklardan ibarettir.
ABD üretim ve ticarette geriledi
Gerçeği olgularda ve verilerde aramalıyız. O verilerin en temel olanlarında ise tablo şöyledir:
ABD’nin dünya sanayi üretimindeki payı yüzde 17’ye gerilerken, Çin’in payı yüzde 29’a yükseldi.
ABD’nin tarım üretimindeki payı yüzde 18’e gerilerken, Çin’in payı yüzde 25 civarında.
Hizmet üretiminde ise ABD’nin payı yüzde 20 civarındayken, Çin’in payı yüzde 13’tür.
Çin yüzde 14’le dünya ticaretinde de liderdir ve ABD’nin payı yüzde 12’ye düşmüş durumda. Çin, 120’den fazla ülkenin birincil ticaret ortağı durumunda.
Kısacası üretim ve ticaret ABD’nin Çin’e geçildiği alanlar.
ABD’nin hâlâ avantajlı olduğu alanlar
Enerjide ise durum farklı. ABD’nin dünya petrol üretimindeki payı yüzde 20 civarında, Çin’in payı ise yaklaşık yüzde 5. ABD’nin doğalgaz üretimindeki payı yüzde 24, Çin’in payı ise yüzde 6.
Görüldüğü üzere petrol ve doğalgaz, ABD’nin açıkara avantajlı olduğu alan ama Çin yenilenebilir enerji ile hızla yükseliyor. Çin’in yenilenebilir enerjide payı yüzde 32, ABD’nin ise yüzde 14.
ABD’nin avantajını hâlâ koruduğu alanlardan biri de yükseköğretim. Dünyanın en iyi 100 üniversitesinden 28’i ABD’nin, 6’sı ise Çin’in.
Ve ABD askeri alanda hâlâ açıkara üstün durumda. ABD’nin savunma harcaması yaklaşık 1 trilyon dolar, Çin ise savunmaya 250 milyar dolar ayırıyor. Yani ABD’nin savunma harcaması Çin’in tam dört katı.
Başkandan başkana değişim sorunu
Bu verilerin dışında başka ölçütler de tabloyu netleştirmemizi sağlar. Bunlardan siyasal bakımından en kritiği savaş-barış diyalektiğidir.
Büyük üstünlük belirtilerinden biri, savaşı çıkaranın avantajlıyken barış masasını da kurabilmesidir. ABD’nin bu alanda gerileme içinde olduğu ortada. Hatta ABD’li birçok analist, sonuçları ve kazanımları bakımından ABD’nin aslında Irak ve Afganistan’da savaşı kaybettiğini belirtmektedir.
Önemli ölçütlerden biri de stratejide devamlılıktır. Eskiden çoğu siyasi analist şöyle düşünürdü: ABD’de Cumhuriyetçi ya da Demokrat farketmez, devletin stratejisi ve temel politikaları devam eder, Başkanlar rengi değil tonu değiştirir.
Bu ölçüt artık değişmiş durumda. Politikaların başkandan başkana değişiminde keskinlikler var, tondan renge geçmeler var. En tipik örnek Ukrayna’dır. Demokrat Biden Ukrayna’da Rusya’ya karşı “uzun savaş” stratejisi belirlemişken, Cumhuriyetçi Trump bundan tamamen vazgeçti ve Ukrayna’nın taviz vererek Rusya’ya uzlaşmasını savunuyor.
Çok kutupluluğun ilk yararları
Amerikancılar nasıl propaganda ederse etsin, hatta kimi liberal solcular “ABD’nin gerilediği iddiası çok abartılı, çok kutupluluğun ne faydası oldu” diye yorumlasalar da gerçek şudur: ABD hegemonyası zayıflamakta, ABD’nin küresel gücü gerilemekte, çok kutuplu dünya inşa olmaktadır. Elbette süper devletlerin gerilemesi bugünden yarına sonuçlanmaz, o nedenle ABD’nin gerilemesi “uzun çöküş” içindedir.
Ve bu değişimin bu aşamadaki yararları şunlardır: Örneğin ABD’nin IMF ve Dünya Bankası gibi küresel yapılardaki etkisi zayıflamakta, bu da sömürü ilişkilerini yavaş yavaş değiştirmektedir. Örneğin ABD’nin uluslararası hukuk yapılarındaki etkisi zayıflamakta, bu da ABD’nin müttefiklerinin ceza almasına dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin BM’deki karar tasarılarındaki sayısal üstünlüğü artık yoktur. Ve en önemlisi, ABD karşısında bir güç merkezi oluşması, ülkelere “çok taraflılık” şansı vermekte, bu da manevra alanlarının genişlemesini sağlamaktadır.
Bu yararlar çok kutupluluk inşa oldukça artacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Şubat 2026
NATO 3.0
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/02/2026
Münih Güvenlik Konferansının önemli başlıklarından biri de NATO’ydu. “Amerikan düzeninin yıkılmakta olduğu” ve “Transatlantik ilişkilerin hasar aldığı” saptamasını birçok konuşmacı dile getirdi.
Peki bu çözülme içinde NATO’nun geleceği ne olacaktı? Çünkü NATO hem yıkılmakta olduğu saptanan Amerikan düzeninin merkezindeydi hem de hasar aldığı belirtilen Transatlantik ilişkilerin ta kendisiydi.
Bu nedenle ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin konuşması merakla bekleniyordu.
Colby’nin 5. madde mesajı
Colby Washington yönetiminde yer alan özel isimlerden biri. Zira ekip içinde strateji çizen yönüyle öne çıkıyor. Örneğin geçen ay yayınlanan ABD Ulusal Savunma Stratejisinin mimarı o. Colby uzun zamandır ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine yönelmesi gerektiğini savunanların başında geliyor.
Bu nedenle Pentagon temsilcisi Elbridge Colby’nin Münih’te ne söyleyeceği NATO Genel Sekreteri Mark Rutte başta olmak üzere Avrupa’nın şefleri tarafından merakla bekleniyordu.
Colby, ABD’nin 5. madde uyarınca NATO’nun ortak savunulmasına bağlı kalmaya devam edeceğini söyledi. Bu mesaj Avrupalılar tarafından önemli ölçüde “rahatlatan mesaj” diye yorumlandı. Çünkü “NATO’yla devam” anlamına geliyordu.
Ancak…
ABD strateji ve NATO
ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby, Pentagon için çizdiği stratejiye uyumlu olarak, ABD’nin odağının Batı Yarımküre’de çıkarlarının savunulması ile Batı Pasifik’teki caydırıcılığın güçlendirilmesi olacağını, bu nedenle NATO’nun değişmesi gerekeceğini belirtti.
Bu Avrupalılar tarafından özetle şöyle anlaşılıyor: NATO faaliyetleri ittifak topraklarını savunmak esaslı olacak ve Avrupa kendi savunması için artık daha fazla para harcayacak.
Bu aynı zamanda “NATO’nun genişlemesi” meselesinde de bir fren anlamına geliyor. Gerçi Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, zaten tam da NATO’nun genişlemesini durdurma hamlesiydi.
Avrupa’nın yükü Avrupa’ya
Avrupalılar Pentagon Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin işaret ettiği değişimi “NATO 3.0” diye yorumluyorlar. Örneğin Norveç Savunma Bakanı Tore Sandvik, “NATO 3.0, onun (Colby’nin) görüşünü açıklamak için iyi bir yol” dedi Politico’ya verdiği demeçte ve şunları ekledi: ”Amerikalıları tanıyoruz, Pasifik’te daha fazla varlık göstermeleri gerekiyor ve bu da NATO’yu değiştiriyor.”
Colby’nin konuşmasının ardından açıklamalarda bulunan Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Fransa Savunma Bakanı Catherine Vautrin, Hollanda Savunma Bakanı Ruben Brekelmans başta çeşitli isimler, “Avrupalıların kıtanın savunması için daha fazla yük üstlenilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduklarını” belirttiler.
ABD her cephede olamaz
ABD’nin Avrupa’nın sorumluluğunda esas yükü Avrupalılara bırakması, Ankara’nın da ilgisini çeken bir konu. İktidar, Avrupa’nın savunmasında rol alabilmek üzerinden AB’yle ilişkileri geliştirmeyi istiyor. (Böylesi bir “jandarmalığın” AB üyeliği getireceği fazlasıyla kuşkulu ama bu tür bir ilişkinin pekçok açıdan sorunlu olduğu kuşkusuz!)
Küresel ölçekte ise asıl “güncel” soru şu: Batı Yarımküre’de egemenlik kurmaya odaklanan ve Batı Pasifik’te caydırıcılığı güçlendirmeye çalışacak olan ABD’nin İran’a gerçek bir savaş açabilmesi mümkün mü?
Bunun pek olası olmadığı ortada. O nedenle Neo-Con’lar, yayınladıkları makalelerle, Trump’ın İran’a savaş açmasının Çin’e yarayacağını savunuyorlar bir süredir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Şubat 2026
Trump’ın vakti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/02/2026
ABD Başkanı Donald Trump’ın Umman’daki ABD-İran müzakeresi sonrası söylediği “Bolca vaktimiz var, acelemiz yok” sözleri önemli.
Bu sözler öncelikle “ABD füzelerinin İran’ı biran önce vurmasını bekleyenleri” rahatsız etti. İsrail yönetiminin Washington’u “Tahran’la kötü anlaşma yapmaması konusunda uyardığı” basına yansıdı.
Peki ne oldu da “haftasonu vuracak” yakınlığında beklenen ABD saldırısının yerini İsrail’i kaygılandıracak bir “anlaşma olasılığı” aldı?
Epstein dosyası Trump’ı baskılıyor
Önceki yazımda çözümlemeye çalıştım: Epstein dosyası Trump’ı sıkıştıran bir yön kazanmış durumda. Trump her ne kadar dosyada Demokratların bulunmasını öne çıkarmaya çalışsa da açılan belgeler onu ve ekibini zora sokmuş durumda.
Üstelik meselenin iç güç mücadelesi bağlamında, ABD’nin üstündeki İsrail yükünden hafifleme yönü de var.
Böylesi bir iç basınç, ABD Başkanı’nın dış müdahale hamlesini büyük oranda zayıflatır haliyle. Ancak bu daha çok “normal başkanlar” için geçerli bir durum. Trump gibi biri, düşük bir olasılık da olsa, tersinden iç basıncı savuşturabilmek için dışarıda yangın çıkarmak isteyebilir. Tabii Trump’ın elini kolunu bağlayan başka etkenler yoksa!
Trump İran için müttefik bulamadı
Trump’ı “vurmak üzere” olmaktan “acelem yok, bol vaktim var” noktasına gerileten asıl faktör iç basınç değil, dış faktörler.
Öncelikle Trump, İran’a saldırı için Ortadoğu’da İsrail dışında müttefik bulamadı. Türkiye’den Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Azerbaycan’a bölge ülkeleri saldırıya karşı çıktılar. Hatta bir çok ülke olası saldırıda topraklarını ya da hava sahasını kullandırmayacağını açıkladı.
Elbette bölge ülkelerinin bazıları bu saldırıya ilkesel olarak karşı çıkıyorlar. Ama bazı ülkeler de İran’ın ABD saldırısına yanıt olarak kendi ülkelerindeki ABD üslerini vurabileceği endişesi nedeniyle Washington’a destek vermiyorlar.
Gerekçeleri ne olursa olsun, bölge ülkeleri şu ana kadar “kısmi bir caydırıcılık” sergileyebildi. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Mısır’la yürüttüğü diplomasinin etkili olduğu görülüyor. Ama bunun “kısmi”den daha ileri bir caydırıcılık kazanabilmesi için bir süredir konuşulmakta olan “güvenlik mekanizmaları” arayışının ete kemiğe büründürülmesi gerekiyor.
Diğer yandan ABD içinde İran’a saldırıya karşı olan ciddi bir kesimin bulunması da Trump yönetiminin saldırganlığını bir ölçüde dizginliyor. Hatta İsrail muhalefetinin “İran karşı füzelerinin yaratacağı sonuçlardan” endişe etmesini de buna eklemek gerekiyor.
ABD-İsrail hilesi endişesi
Füze demişken…
Washington’un Tahran’la anlaşmasını istemeyen İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “İran’ın nükleer ve balistik füze programının kendilerine tehdit oluşturduğunu” ileri sürdü.
Ortadoğu’da İran’ı çevreleyen ABD bayraklı üs haritası üzerinden yapılan “İran ABD’yi tehdit ediyor!” ironisi gibi… İsrail İran topraklarına füze fırlatmadan önce acaba hangi İran füzesi İsrail’e düştü!
Emperyalist-Siyonist ittifakı, kendi saldırganlıklarına gerekçe üretebilmek için açık yalan söylemekten bugüne kadar hiç geri durmadı. Barış arayan, diplomasi isteyen, müzakere amaçlayan Tahran’ın en büyük endişesi de bu: Hile.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bunu açık açık söylüyor: “Her şeyi denediler başarılı olamadılar. Şimdi tekrar müzakere masasına döndüler. Bu da (müzakerelerin nereye varacağı) belli değil zaten. Onlara (ABD’ye) güvenmiyoruz. Hile yapma ihtimalleri var.”
Netanyahu’nun çabaları
ABD ile İran arasında bu hafta ikinci tur bir müzakere yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa bunun nasıl bir yönde ilerleyeceği, bölgemiz açısından kritik önemde.
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı İran’a saldırıya zorlayabilmek için yoğun çaba içinde olduğu görülüyor. Zira bunu aynı zamanda siyasi ve daha önemlisi hukuki geleceğinin garantisi görüyor.
Dolayısıyla hilesi bol bir çok yönlü diplomasi sürecine girmiş durumdayız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Şubat 2026
Epstein meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/02/2026
Dünyanın da Türkiye’nin de gündeminin en üst sıralarında Epstein meselesi var. Muhafakârlar için konu öncelikle fuhuş, pedofili, sapkınlık, insan kaçakçılığı demek. Solcular açısından ise “burjuvazinin çürümüşlüğü” olarak kapitalizmin ta kendisi.
Elbette tüm bunlar doğru. Ama Epstein meselesi, adasından ya da dosyasından öte bir meseledir.
Epstein bir Mossad ürünüdür
Epstein büyük burjuvazinin temsilcilerinden, ABD başkanlarından, Avrupa ve Körfez prenslerinden pek çok yakın arkadaşı olan bir isim. Ama buraya sıfır sermaye ve sıradan diplomalarla gelmiş. Peki nasıl gelmiş?
Epstein bir Mossad çalışmasıdır, bir Mossad ürünüdür!
Epstein’in ilişkiler ağından, onun 17 Aralık 2018’de eski İsrail Başbakanı Barak’a attığı gülücük emojili “Mossad için çalışmadığımı açıkça belirtmelisin :)” mesajına, Mossad ajanlarıyla mesajlaşmalarından Mossad ajanlarıyla birlikte Libyalı yetkililere operasyon yaparak bu ülkenin varlıklarına çökmeye çalışmasına kadar pek çok kanıt var dosyada…
Ama Epstein meselesi, sadece bir Mossad meselesi de değildir; aynı zamanda Mossad’la paralel CIA ve MI6 meselesidir!
Hedef hegemonya, sapkınlık araç
Epstein ağı, sadece zenginlerin çürümüş zevklerinin yerine getirilmesinin organizasyonu değildir. Epstein ağı, ABD-İngiltere-İsrail eksenli dünya hegemonyasının sürdürülmesinin ağıdır; fuhuş, pedofili ve sapkınlık o hedefin sağlanması yolunda bir sistem kurulmasının aracıdır.
Dosyalar incelendiğinde, çürümüş burjuvazinin seks hayatının üstünde, bir dünya inşası çabası içinde olduklarını görürsünüz. Kaddafi sonrasında Libya’nın zenginliklerini ele geçirmekten Suriye’de yönetimi deiştirmeye kadar pek çok küresel mesele var dosyada.
Ve en önemlisi, Epstein ağının temel hedefi Çin’dir. Evet, dosyalarda açık açık Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e darbe yapılabilmesinin ele alındığını görüyoruz. Hatta bunun başarılmasını “ABD hegemonyasının 100 yıl daha garanti olması” diye yorumluyorlar…
Yani mesele fuhuştan, pedofiliden, sapkınlıktan, insan kaçakçılığından fazlasıdır.
ABD içinde güç mücadelesi
Epstein’a yönelik suçlamalar 2003’te başladı, 2005’te somutlaştı, sonra dosyayı FBI ele aldı. Uzun yıllar ABD iç politik güç mücadelesinin bir öznesi oldu Epstein. 2019’da yeniden suçlandı, tutuklandı ve bir kaç ay sonra hapishanede öldü.
Epstein’in dosyası büyük hacimliyli, 6 milyon sayfa, belge, görüntü vs.
Trump 2024 seçim kampanyasında konuyu gündeme getirdi, dosyanın açılmasını istedi. Sonrasında Elon Musk’un da işaret ettiği gibi ucu doğrudan Trump’a dokundu. Bu kez Demokratlar dosyanın açılmasını istedi, bazı Cumhuriyetçiler de destek verdi.
18 Kasım 2025’te Temsilciler Meclisi “Epstein Dosyası Şeffaflık Yasası”nı kabul etti, Senato oybirliğiyle onayladı, Trump imzaladı. Ancak Adalet Bakanlığı, yasanın belirlediği son tarih olan 19 Aralık 2025’e kadar çok az belgeyi açtı. Bu kez Demokratların ve bazı Cumhuriyetçilerin girişimiyle 30 Ocak 2026’da 3 milyon sayfalık belgenin daha açılması sağlandı. İşte bugün konuşulanlar o sayfalardan. Ama hâlâ açılmayan bir bu kadar belge var!
İsrail yükünü hafifletme operasyonu
Epstein dosyalarının bu kısa özeti bile konunun aslında ABD içinde bir güç çatışmasının yansıması olduğunu ortaya koyuyor.
ABD içinde bir kanat Epstein dosyasını açtırarak biri iç biri dış iki hedefe ulaşmaya çalışıyor. İç hedef Trump’ın zayıflatılması ve düşürülmesi. (Trump’ın ICE’ı seçimde kullanma kartını sürmesi de bu hamleye yanıt niteliği taşıyor.) Dış hedef ise ABD üzerindeki İsrail yükünün hafifletilmesini içeriyor. İsrail’in ABD devlet aygıtı ve Mossad’ın CIA içindeki etkilerinin azaltılması amaçlanıyor.
Dolayısıyla mesele dünya açısından artık şudur: Trump bu hamleyi savuşturabilir mi? Savuşturabilmek için hangi yollara sapabilir, ne tür yöntemler izleyebilir?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Şubat 2026
Çin’e özgü sosyalist finans
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/02/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “Çin’e özgü sosyalist finans” makalesi, küresel finans merkezlerinde çok ses getirdi. Çin Komünist Partisinin (ÇKP) ideolojik ve politik çizgisini yansıtan Qiushi dergisinde yayınlanan makale aslında yeni değil, Xi’nin 2024 tarihli bir konuşmasına dayanıyor. Ancak konuşma eski olmasına rağmen, iki yıl sonra makale olarak yayınlanması, dikkat çeken bir etki yarattı.
Bu etkinin ana kaynağı, son iki, hatta özellikle son bir yılda yaşanılanlar aslında.
Düzenin sonunun işaretleri
ABD Başkanı Donald Trump’ın rakiplerine hatta müttefiklerine açtığı ticaret savaşları ve ABD’nin yazdığı kurallara uymaması, “sistemin çözülmeye başlaması” olarak yorumlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta bunun bir G7 ülkesi lideri tarafından açıkça ifade edilmesi, sürecin ne denli hızlı ilerleyebileceğine işaret ediyor.
Kanada Başbakanı Mark Carney’in o sözlerini anımsayalım: “Kurallara dayalı düzen hikayesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık ‘o güzel hikaye’ bitti.” Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteliyor.
Yuan’ın küresel rezerv para olma hedefi
İşte Xi’nin iki yıl önceki konuşmasının makale halinin bu kadar ses getirmesinin nedeni budur; ABD’nin doları siyasi bir araç olarak kullanmasının zirve yapması ve bunun sonucunda da doların rezerv para olarak “güvenli liman” rolünün sorgulanması.
İngiliz Financial Times başta finans gazetelerinin Xi’nin makalesini “Yuan’ın küresel rezerv para olması hedefinin ilanı” diye öne çıkarması bundan.
Xi makalesinde Çin’in nasıl “güçlü bir finans ülkesi” olacağı üzerinde duruyor ve bunun temel şartını şu şekilde formüle ediyor: “Uluslararası ticaret, yatırımlar ve döviz piyasalarında yaygın biçimde kullanılan, merkez bankalarının rezervlerinde yer alan güçlü bir ulusal para birimine sahip olmak.”
Bu da “dolar merkezli sisteme” Yuan’ın alternatif olması iddiası diye yorumlanıyor.
Sosyalist finansın özellikleri
Xi, makalesinde “Çin’e özgü sosyalist finans” anlayışını sistematik hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti.
Xi’ye göre bu modelin temel özellikleri şunlar:
– Parti liderliğinin merkezde olması,
– Finansın reel ekonomiye hizmet etmesi,
– Risklerin sıkı biçimde denetlenmesi,
– Piyasa ve hukuk temelli yeniliklerin teşvik edilmesi,
– İstikrarın korunması.
Çin’e özgü finansal kültür
Xi’ye göre “finansal büyük güç” olmak, yalnızca büyük bir ekonomiye sahip olmakla sınırlı değil. Ne gerekiyor başka peki?
Xi yanıtını şöyle veriyor: “Güçlü bir merkez bankası, sistemik riskleri yönetebilen makro ihtiyati çerçeve, küresel ölçekte faaliyet gösterebilen finansal kurumlar ve uluslararası yatırımcıları çekebilen finans merkezleri.”
Xi’nin yaklaşımında asıl dikkat çeken ise meselenin sadece ekonomi olmadığını belirtmesi, etik ve kültürel zeminin önemini vurgulaması. Xi bu amaçla “Çin’e özgü finansal kültür” inşa edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu kültürün temel özelliklerini de “dürüstlük, güvenilirlik, temkinli hareket etme ve hukuka bağlılık” diye açıklıyor.
Evet, büyük bir ekonomi, güçlü bir merkez bankası, uluslararası finansal kurumların anlam kazanabilmesi, o ülkenin dürüst, güvenilir ve hukuka bağlı olmasından geçiyor.
Böylece Xi, ABD’nin kurallara uymadığı yeni dönemde, “kurallara bağlılık” diyor.
Üretim, ticaret, rezerv para
ABD hegemonyası temel olarak iki sütun üzerinde yükseldi: Askeri sütun ve dolar sütunu. Bu iki sütun birbirine bağımlı. Birinin zayıflaması, diğerini de etkiliyor. Çünkü ABD’nin doları “silah gücüyle” dünyaya egemen para kabul ettirmesi, 800 üsse yayılmış askeri gücünün yarattığı ekonomik sorununun da çaresi. ABD’nin darphanede sürekli dolar basabilme avantajı yani.
İşte mesele bu. ABD’nin lüksünü yaşadığı bu dönem kapanıyor. Doların rezerv para olma oranı düşmeye başladı. 20 yılda bu oran yüzde 70’ten yüzde 56’ya geriledi.
Çünkü ABD artık küresel ticaretin lideri değil. Dünyada en fazla ticaret yapan ve en çok ülkenin birinci ticaret partneri olan ülke Çin. Ve Çin adım adım ticaretinde Yuanı ve ticaret yaptığı ülkenin ulusal parasını kullanmaya başladı. En önemlisi de Çin’in Suudi Arabistan, İran, Venezuela ve Rusya’yla petrol alışverişinde doların yerine yuan ile ulusal paraları tercih etmeye başlamış olması.
Diğer yandan ABD dünyanın en büyük üreticisi de değil, o tahtına da Çin oturdu. Haliyle üretenin parası da üretimle paralel olarak etkinleşecektir.
Doların Yuan’a açtığı savaş
Tamam, bugün Yuan’ın rezerv para olma oranı yüzde 2 seviyesinde ama ABD egemen sınıfı, önümüzdeki süreçte bunun adım adım artacağından endişe ediyor.
Trump’ın asıl kabusu da bu…
İşte dolar bu nedenle Yuan’a savaş açmış durumda.
Trump bu nedenle Venezuela’ya operasyon yapıyor, bu nedenle gümrük tarife savaşları açıyor.
Ama en önemlisi de şu: Trump bu nedenle BRICS’i dolardan vazgeçmemesi için açık açık tehdit ediyor.
Tabii nafile…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Şubat 2026
IŞİD’e Irak görevi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2026
Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)
ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor?
IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?
ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD
IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.
Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu.
Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
IŞİD-Colani ilişkisi
Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?
Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:
Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”
Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı.
IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi
IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?
Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi.
Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz.
ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı
ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.
ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor.
Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026