Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Yeni Ortadoğu için yeni PKK

Türkiye ve komşularında, Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek önemde görüşmelerin yapıldığı zorlu bir hafta yaşanıyor: Suriye’de ABD ve Fransa’nın gözetiminde Şam ile SDG/YPG görüşmesi, Lübnan’da ABD Büyükelçisi Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma görüşmeleri, Türkiye’de Öcalan’ın mesajı ve açılım görüşmeleri, Irak’ın kuzeyinde PKK’nin silah bırakma töreni…

Dört ülkede yaşanan bu gelişmelerin hepsi birbiriyle ilgili, ABD’nin yürütücülüğünde ilerliyor ve aslında merkezinde İsrail var.

ABD ve Fransa var, Türkiye yok

ABD, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ile SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi’yi masaya oturtmuş ve bir anlaşma imzalatmıştı. 26 Nisan’da ise PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzanilerin Suriye kolu ENKS “Kürt Ulusal Konferansı”nı toplamış ve birlikte “ademi merkeziyetçi bir bölge” hedefi belirlemişlerdi.

İşte bu gelişmenin ardından Şam ile SDG yeniden masaya oturdu dün: Suriye Cumhurbaşkanı Şara başkanlığındaki heyetin karşısında, SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi dışında, örgütün Dışilişkiler Eş başkanı İlham Ahmed, Kuzey ve Doğu Suriye Temsilciliği Eş Sözcüleri Foza Yusif ve Abid Hamid Mihbaş yer aldı.

Taraflar arasındaki müzakere, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Fransa’nın Suriye Özel Temsilcisi Jean-Baptiste Febvre gözetiminde yapıldı.

Peki taraflar Suriye’de 2. perdeye neden ihtiyaç duydular? Çünkü SDG 10 Mart anlaşmasının bazı maddelerinde değişiklik istedi, ABD de o değişiklikleri onayladı.

Öcalan’ın mesajı ve silah bırakma

Suriye’de bu görüşme olurken, aynı gün Öcalan’ın yedi dakikalık görüntülü mesajı servis edildi. PKK’ye yine silah bırakma talimatı veren Öcalan “Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor” dedi. 

Öcalan’ın bu açıklamasının servis edilmesinden önce DEM heyeti önce Öcalan’la, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüştü. 

Türkiye’de bu görüşmeler yapılırken, Irak’ın kuzeyinde de PKK’nin silah bırakma töreni için hazırlık yapılıyordu. DEM Parti, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bir grup PKK’linin silah bırakacağını açıkladı.

Burada kritik konu, bizzat Öcalan’ın talimatıyla, PKK’nin zaten ana gövdesinin parça parça Irak’tan Suriye’ye geçtiği gerçeğidir.

Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma planı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi sıfatıyla Şam’daki Şara-Abdi görüşmesinde gözetmenlik yapmadan önce, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taydı. Barrack Beyrut’a, “Hizbullah’ı silahlansızlandırma planı”yla gitmişti.

Lübnan basınına bakılırsa, Barrack temaslarından bir sonuç alamamış görünüyor. Zira Lübnanlı yetkililer kendisine özetle “İsrail‘in geri çekilmesi ve silahın devletin tekelinde toplanması adımları eşzamanlı olmalı” mesajı verdiler.

İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu

Görüleceği üzere bölgedeki tüm bu gelişmeler birbiriyle bağlantılıdır ve yürütücüsü de ABD’dir.

ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Washington’a göre İran bu projenin önündeki engel. Bu nedenle bölgede İran’a karşı bir Türk-Kürt-Arap ittifakı oluşturmaya çalışıyor. 

Arka planda ise daha küresel bir strateji var: ABD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu (IMEC) hayata geçirmeye çalışıyor. İsrail, bu koridorda merkezi bir rol oynuyor. Trump, “Gazze Planı” üzerinden İsrail’in rolünü daha da yükseltmeye çalışıyor.

ABD açısından İran’ın etkisizleştirilmesi, Çin’in önünün kesebilmesinin ve IMEC’in hayata geçirebilmesinin kolaylaştırıcısı durumunda….

Kısacası ABD barış diyerek savaşı örgütlüyor, silah bırakma adı altında “silahlıları” yeni cepheye transfer ediyor. Yani PKK, ABD için artık SDG’dir.

Ankara ise bu gelişmeler karşısında “ikili bir yol” izlemeye çalışıyor. “Planın içinde kalarak planı çıkarlara uyarlayabilmek” diye özetlenecek bir taktik bakış bu…  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail Suriye’de 10 üsle genişliyor

HTŞ ve Türkiye sponsorlu SMO grupları 27 Kasım 2024’te Türkiye’nin kontrolündeki İdlib’den çıkıp Şam’a doğru yürürken ve 8 Aralık’ta Beşar Esad’ı devirip iktidar olurken, Ankara’da “zafer havası” yaşanıyordu!

Önemle anlatmaya çalıştık; Suriye’de Esad’ın devrilmesinin Türkiye’ye değil, İsrail’e yararayacağını belirttik. Ankara’dakiler ise Hakan Fidan ile HTŞ lideri Colani’nin samimi görüntülerine işaret edip durdu hep…

Sonuç mu?

Esad devrildi, İsrail genişleme planı başlattı

İsrail, 8 Aralık’ta Esad yönetimi devrilir devrilmez Suriye topraklarına girdi ve 1967’den beri işgal altında tuttuğu Golan Tepelerinden ileriye doğru genişleme planını başlattı.

Şam’da iktidar yapılan HTŞ’nin bırakın eylemli karşı duruşunu, sözlü itirazı bile pek olmadı. Zira HTŞ’nin 27 Kasım’dan 8 Aralık’a kadar kısa sürede Şam’a ilerleyebilmesinde İsrail’in önemli katkısı vardı; İsrail Hava Kuvvetleri HTŞ’nin yolu üzerindeki Suriye ordu mezvilerini, askeri havalimanlarını, silah depolarını vurarak, Colani’nin önünü açmıştı.

Evet, Colani HTŞ terör örgütünün lideriydi ama hem ABD hem de İsrail, güya terör örgütü listesine aldıkları Colani’yi gerçekte koruyorlardı. ABD’nin eski büyükelçilerinden James Jeffrey “Colani’yi Esad yönetiminden koruduklarını”, Robert Ford ise “Colani’yi siyasete hazırladıklarını” açıkladı daha sonra…

Colani, Ahmet eş-Şara olarak Suriye’nin cumhurbaşkanı olunca adım adım ABD-İsrail politikalarını uygulamaya başladı. Colani Riyad’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüşerek İsrail’le normalleşmeye açık olduğunu, Suriye’deki Filistinlileri kovacağını ve Suriye’deki İran etkisini kıracağını söyledi. İsrail’in Suriye’de genişlemesini zaten sadece izliyordu. Bu arada Colani yine ABD’nin isteği ve organizasyonuyla SDG (PYD/YPG) komutanı  Mazlum Abdi’yle anlaştı.

İsrail’in üssü Şam’a 40 km mesafede

10 gün önce İsrail’in başkenti Tel Aviv’de dikkat çekici bir afiş yayınlanmıştı. “Yeni Ortadoğu için yeni şans” başlığını taşıyan afişte, Colani, Netanyahu ve Trump ile yanyanaydı. Tabii Ortadoğu’nun diğer işbirlikçi liderleriyle birlikte… 

Evet, Colani İsrail için yeni şanstı. İsrail adım adım Suriye’de genişlemeyi sürdürdü, sürdürüyor…

Bugün itibariyle İsrail’in Suriye’de 10 üssü olduğu açıklandı. Üstelik İsrail yönetimi, üsleri ve işgal ettikleri toprakları, Suriye’yle normalleşme görüşmelerinde pazarlık konusu bile etmeyeceğini, artık kendisinin olduğunu ilan etti!

İsrail’in Suriye’deki üs yerleşimi ise Tel Aviv’in çok daha ileri planları olduğuna işaret ediyor:

Kuneytra iline bağlı Cibata Haşab, Kırs Nakıl, Kahtanya, Kavdene, Tlul Humr, Hamidiyye ve Mantara’da 7 üs.

Dera’ya bağlı Şecere, Maerye ve Abidin’de 3 üs. 

Thul Humr’daki İsrail üssü Şam’a sadece 40 km uzaklıkta!

Bu arada İsrail, üs kurduğu bölgedeki köylerden de Suriyelileri adım adım kovuyor. Binlerce Suriyelinin üs civarındaki köyleri güvenlik nedeniyle boşalttığı belirtiliyor.

İran zayıflarsa, İsrail güçlenir

Ne yazık ki Ankara’nın 15 yıl boyunca sürdürdüğü Esad karşıtlığı, İsrail’e Suriye’de toprak kazandırmış, SDG/PYD/YPG’’ye Suriye’de devlete ortak olma şansı vermiş oldu. 

Bölgede “Şii” İran’ı zayıflatmanın “Sünni” güçlere değil, İsrail’e alan açtığı gerçeği, görmek isteyenler için sayısız dersle doludur.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
8 Temmuz 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Tahrik

Son dönemde en sık karşılaşılan “suçlamalar”ın başında şu iki “tahrik” geliyor: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ve “suç işlemeye tahrik.”

Bu iki suçlama, kimin tahrik ettiğine ve kimlerin tahrik olduğuna göre değişiyor elbette:

Örneğin pek çok muhalif aktör ve gazeteci bu “tahrik” suçunu işlemekten tutuklandı ama ortada onların tahrikine kapılıp şiddet eylemine başvuran kimse yoktu. Ama tersine bazı siyasal İslamcı çevreler sosyal medyadan LeMan’ı hedef göstererek kitleyi “tahrik” ettiler ve kitle tahrik olup binayı kuşattı, içlerinde “yakalım” diyen bile oldu, iki gün boyunca binanın önünde laikliği hedef aldılar, Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef aldılar, kendilerine uzatılan mikrofonlara “Kemalistleri bu topraklardan sileceğiz” bile dediler. Ama yargı hiç harekete geçmedi!

Örneğin CHP Genel Başkanı Özgür Özel, halkı sokağa çağırdığı için suçlanıyor. Oysa onlarca mitingde alanlara ve sokaklara çıkan milyonlar, şüpheli birkaç vaka hariç, hiç tahrik olmadı. Hatta muhalif kitle, Özgür Özel’i kastederek, “Biri, sokak köpeklerini sokağa çağırmakla tehdit ediyor” diyen AKP MKYK Üyesi Av. Mücahit Birinci’nin tahriklerine bile kapılmadı; sokaklara dökülüp Birinci’yi “ısırmaya” kalkmadı!

Sokak eylemleri

Düzenin iktidarları, dünyanın her yerinde halkın sokakta olmasından, işçinin alanda olmasından korkarlar. Alanlara, sokaklara çıkılmaması için her türlü ideolojik baskıyı uygularlar; bir süre sonra “öteki” görmeye başlarlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da sokakta olanlara karşı şöyle bir ideolojik baskı mekanizmasına başvurmuş: “Vatandaşım, sokak eylemlerinin ancak bölücülere, darbecilere hizmet edeceğini biliyor.”

Mevcut sokak eylemlerinin “bölücülere ve darbecilere hizmet etmediğini” vatandaş da Erdoğan da biliyor. Hatta sokağa çıkanlar daha birkaç yıl önce bu ülkede Erdoğan’ın hukukunu savundu ve bir darbenin bastırılmasında canı pahasına rol aldı. Şehit ve gazi olanların içinde elbette AKP’li olmayanlar da vardı.

Ülkeyi savunma suçu!

Mesleğimizin yüz aklarından Timur Soykan’ı da gözaltına aldılar, tutuklamaya sevk ettiler (Yazımı gazeteye teslim ettiğimde sevk işlemi sonuçlanmamıştı.)

Sevgili Timur yine bir sabah belediye başkanlarının “silkeleme operasyonu” ile gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki göstermişti. 

Timur’un şu mesajı, TCK Madde 214/1’e göre “suç işlemeye tahrik” sayılmış: “Halk ya bu baskıya boyun eğerek rejimin kölesi olacak ve daha da yoksullaşacak ya da özgürlüğünü, haklarını, ülkesini savunacak.”

Böylece halkın “özgürlüğünü, haklarını ve ülkesini savunması” suç ilan edilmiş oluyor! Timur Soykan da halkı “özgürlüğünü, haklarını ve ülkesini savunmaya” tahrik etmiş oluyor!

Gerçek en sonunda kazanır

Ekranlar karartılıyor, gazetecilerin kalemleri ellerinden alınmaya çalışılıyor, gazete ve TV’ler otosansüre zorlanıyor, toplum haber alma hakkından mahrum edilmeye çalışılıyor. Demokrasi durağında çoktan inmiş olanlar, kalan ifade özgürlüğünü de tırpanlıyor.

Yapılan suçlamalar ve verilen cezalar incelendiğinde, gün geçtikçe “iktidarın eleştirilmesinin bile suç kapsamına alınmaya çalışıldığını” görüyoruz. Bu amaçla en çok başvurdukları suçlamalardan biri de “halkı yanıltıcı bilgi yaymak” suçlaması. Her vatandaşın gelir-gideriyle gayet nesnel ölçebildiği “ekonomi kötüye gidiyor” saptaması bile, bu kapsamda, “yanıltıcı bilgi” muamelesi görüyor!

Her eleştiriyi susturmaya, her etkili kişiyi tutuklamaya çalışıyorlar. Ama önemle belirtelim: Herkesi tutuklamaya kalkmakla iktidarların korunamadığı da bir tarihsel gerçekliktir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Temmuz 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Barrack’ın önerisinin asıl amacı

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölgemiz için Osmanlı millet sistemini önermesi çeşitli açılardan tartışılıyor. 

ABD’nin Suriye’de HTŞ ile SDG’yi uzlaştırdığı, Suriye’nin İsrail ile normalleşme sürecini başlattığı ve PKK’nin silah bırakmasının görüşmelerinin yapıldığı süreçte, Osmanlı millet sisteminin gündeme gelmesi elbette dikkat çekiciydi. 

Ama Barrack’ın önerisinin altında, aslında çok daha ileri bir amaç var.

Dinsel örgütlenme modeli

Öncelikle belirtelim: Osmanlı millet sistemindeki millet, bugün kullandığımız anlamında, yani ulus anlamında değildir. Millet, Aramca kökenli bir kelimedir, İbraniceye, oradan da Arapçaya geçmiştir. Tanrı’nın kelamı ve kelam etrafında toplanan cemaati ifade eder. 

Yani millet, dinsel topluluk demektir. (Necmettin Erbakan’ın “milli görüşü”ndeki, milli, işte o eski anlamını taşıyordu.)

Osmanlı Devleti’nin egemenliği altındaki topraklarda yaşayanların, din ya da mezhep esasına göre örgütlenip yönetilmesine “millet sistemi” denilmiştir. 

Sistem, II. Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra Ortodoks Patriği “millet başı” olarak atayarak, Ortodoksların içişlerinde ve dini konularda çok geniş bir özerklik kazanmasıyla başlayan bir sistemdir. 

Dört milletli sistem

Osmanlı millet sisteminde, dört millet vardı: Müslüman milleti (millet-i erbia), Rum milleti, Ermeni milleti (millet-i sadıka) ve Yahudi milleti.

Türkler, Kürtler ve diğer Müslüman gruplar, tek bir milletti, yani tek bir dini topluluktu. 

Osmanlı millet sisteminde yatay bir eşitlik yoktu. Herkes kendi milletinin içinde, ayrı bir hiyerarşinin parçasıydı.

Osmanlı’da devlet-toplum ilişkisi özetle şöyleydi: Genel yönetim, güvenlik, maliye ve askeriye gibi konuların yürütmesinden devlet; eğitim, sosyal güvenlik, dini işler ve vakıf hizmetleri gibi konuların yürütmesinden ise millet teşkilatı sorumluydu. Hatta miras ve aile hukuku gibi kişisel alana ait hukuk bile ayrıydı.

Millet sisteminin çözülmesi

Millet sistemi, feodal düzenin ve imparatorlukların sistemiydi. 1789 Fransız devrimi, sanayi devrimi ve kapitalizm, ulusal-devletler dönemini başlattı. 

Haliyle Osmanlı millet sistemi de bu dönüşümden etkilendi. 1829 Yunan bağımsızlığı ile sistem çözülmeye başladı. 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı ile sistemdeki çözülme ilerledi; Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki farklar azaldı.

Sistemin yaşaması mümkün değildi ve 1876 Anayasasının “Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine, hangi din ve mezhepten olursa olsun, bilâ istisna Osmanlı tabir olunur” maddesiyle, sistem fiilen sona erdi. 

ABD barışı değil savaşı planlıyor

ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi”ni önermesinin asıl amacı, bu köşede dört ayrı yazıda işaret ettiğim amaçlarının toplamıdır: Washington bölgede bir Türk-Kürt-Arap ittifakı istiyor. 

Kime karşı? İran’a karşı… 

İşte ABD’nin Suriye’de Arap-Kürt (daha doğrusu HTŞ-SDG/PYD), Türkiye’de Türk-Kürt (daha doğrusu devlet-PKK) barışı hedeflemesinin asıl amacı budur. Ve emperyalist ABD elbette gerçekte barışı değil, savaşı hazırlamaya çalışmaktadır.

Ama asıl sorun şudur: İktidar sözcülerinin bu süreçte sık sık “Türk, Kürt, Arap Müslüman ümmeti” vurgulu açıklamalar yapması, ABD’nin planlarını kolaylaştırmaktadır.

Barrack’ın Lozan’ı Sykes-Picot ve Sevres ile birlikte ele alarak “haritaların yanlış çizildiğine”, dolayısıyla “yeniden çizilmesi gerektiğine” işaret etmesi ne ne yazık ki Ankara’nın buna sessizliği, işte bu “ümmet” açıklamalarıyla birlikte okunmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Temmuz 2025

, , , , ,

2 Yorum

LeMan’ın altın madalyaları

“Yeni Ortaçağ”, pek çok yönüyle, “Eski Ortaçağ”dan daha geri…

Dün Soner Yalçın Nefes’te anımsattı. Osmanlı Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi, 17. yüzyılda, yani Eski Ortaçağ’da, Türkçesiyle şu şiiri yazmıştı: “Camide iki yüzlüleri bırak, ikiyüzlülük etsinler / Meyhaneye gel ne ikiyüzlülük var ne de ikiyüzlü”

Yeni Ortaçağ’ın siyasal İslamcıları ve dincileri, Osmanlı Devleti’nde üç kez Şeyhülislamlık yapmış Zekeriyazade Yahya Efendi’yi, bugün olsa Türkiye Cumhuriyeti’nde yakarlardı!

Çünkü onlar Müslüman değil Siyasal İslamcılar, çünkü dindar değil, dinciler!

Laiklik dindarların güvencesidir 

Laiklik, bugün asıl Türkiye’nin dindarlarının güvencesidir. Zira Yeni Ortaçağ’ın dincileri, dindarlara bile tahammül etmiyorlar; dün dindar Konca Kuriş’e tahammül edememişlerdi, bugün etek boyları nedeniyle İmam Hatip liseli kızları hedef alıyorlar. 

Siyasal İslamcılık böyledir: “Kimsenin kılık kıyafetine karışılmasın” diyerek sözde “demokrasicilik” üzerinden türbancılık yaparlar ama sonra türbansızları adım adım hedef almaya başlarlar; etek boyuna, elbisenin kolsuzluğuna karşı çıkmaya başlarlar. Daha vahimi, gittikçe türbanı da yetersiz bulup, türbanlıları çarşafa girmeye zorlarlar.

Çünkü türban başından beri Siyasal İslamcılar için bir başörtüsü değildi, Müslüman kadınların örtünme meselesi değildi, davaları için bir siyasal araçtı!

LeMan’ın Gazze karikatürleri

Açıkça belirteyim: LeMan dergisi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı çok başarılı bir karikatür yayıncılığı yaptı. Filistinlilerin haklı davasını savunan ve İsrail’e tepki gösteren sayısız karikatürleri, LeMan’ın altın madalyalarıdır.

LeMan’ın son karikatüründen, yani bombaların altında ölüp melek olmuş Muhammed ve Musa’nın Filistin’in gökyüzünde selamlaşmalarından “Peygambere hakaret” sonucu çıkarmak, en hafifinden art niyettir.

Dahası bunu “Plan şuydu: 30 Haziran’da mahkeme olumsuz karar verseydi CHP Taksim’e çıkacak ve Leman’ın provokasyonunu protesto edenlere saldıracaktı” diye savunmak, saf kötülüktür, komploculuktur. Zira LeMan’ın karikatürü 26 Haziran tarihliydi.

Emperyalizmin İslamcılık operasyonları

LeMan’ın karikatüründen İslam’a düşmanlık sonucu çıkaran ama İsrail’in İran’a attığı füzeleri “Şii vuruyor” diye alkışlayabilen kafa, elbette dindar değil, dincidir, mezhepçidir.

Emperyalizmin 19. yüzyılın sonlarında başlattığı, 20. yüzyılda Soğuk Savaş ile ilerlettiği ve 21. yüzyılda Büyük Ortadoğu Projesi içinde geliştirdiği “İslamcılık” operasyonlarını çözümleyebilmek, Müslümanlar açısından kritik önemdedir. 

ABD emperyalizminin İhvan’la (Müslüman Kardeşler) ilişkisi, coğrafyamızda antikomünizme ve antiemperyalist milliciliğe karşı “Siyasal İslamcılığın” beslenmesi, Yeşil Kuşak projesi kapsamında Afganistan’da SSCB’ye karşı El Kaidelerin kullanılması, Gladyo Hizbullahı, IŞİD, Nusra, HTŞ…

Müslümanların, dindarların sorgulaması gereken işte bu ilişkilerdir.

Türkiye’nin avantajları

Evet, Türkiye’nin yaşadığı Malatya, Maraş, Çorum, Sivas/Madımak vahşeti ile emperyalizmin İslamcılık operasyonu ve onun Gladyo aygıtı arasında derin bir ilişki var. 

Ama tüm bunlara rağmen yine de şunu söyleyebiliriz: Emperyalizmin 200 yıllık İslamcılık operasyonlarından, geniş coğrafyamızda en az etkilenen ülke yine de Türkiye’dir. 

Çünkü Türkiye’nin bir Cumhuriyet Devrimi vardır, çünkü Türkiye’nin laikliği vardır, Çünkü Türkiye’nin Alevileri vardır, çünkü Türkiye’nin Arap İslamcılığından ve İran İslamcılığından daha hoşgörülü bir Anadolu Müslümanlığı birikimi vardır.

Bunun kavranması “devlet adamları” açısından kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2025

,

Yorum bırakın

NATO’nun bir geleceği var mı?

Lahey’deki son NATO liderler zirvesine gidilirken, Atlantik ailesinin önündeki en önemli soru şuydu: Trump’ın ABD’si ile Avrupa ilişkileri nasıl olacak? Atlantik’in iki yakası arasındaki NATO bağı gevşiyor mu?

ABD’nin müttefiki AB’ye uyguladığı yaptırımlardan, ABD’nin AB’ye dayattığı ve şimdi arkasında durmaktan geri adım attığı Ukrayna savaşına kadar pek çok sorun, NATO içinde NATO’nun geleceği konusunu sorgulatıyor. 

Hatta bu konunun en az sorgulandığı ülkelerin başında da ne yazık ki Türkiye geliyor. Türkiye’nin komünistleri ve sosyalistlerinin NATO karşıtı pozsiyonu, önümüzdeki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.

Transatlantik’in “yüzde 5” bağı

Lahey’da NATO ülkelerinin savunma harcamalarını yüzde 5’e yükseltmeyi kabul etmesi, ABD-Avrupa ilişkilerini şu aşamada “bağlayan” konu oldu. Trump’ın bu dayatmasını kabul eden Avrupalılar, gerçi bir yönüyle Washington’a yeni bir haraç ödemiş olacaklar ama bununla “Rusya’ya karşı ABD şemsiyesi” kiralamayı sürdüreceklerini düşünenler çoğunlukta… 

Kısa sonuç bildirisindeki olmayanlar, örneğin “baş rakip” ilan ettikleri Çin’e yer vermemeleri, örneğin Rusya’nın müdahalesine temel gerekçe olan Ukrayna’nın NATO üyeliğine bu kez atıf yapılmaması, stratejik planda bir geri adıma işaret ediyor. 

AB içinde iki Avrupa

Gelelim ABD-AB ilişkilerine ve NATO’nun bu ilişkileri koruyup koruyamayacağına… 

AB içinde uzun zamandır başını Paris-Berlin ekseninin çektiği “ABD’den stratejik özerk olma“ anlayışı vardı. Bu anlayışın gereği olarak bir “Avrupa Ordusu” oluşturmayı da tasarlıyorlardı. ABD’nin kışkırttığı ve dayattığı Ukrayna savaşı, AB’deki bu stratejik özerklik arayışını kısmen zayıflattı ama ortadan kaldırmadı. 

Diğer yandan AB içinde Polonya’nın Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz ülkeleri ile AB içindeki Batı Avrupa’ya karşı bir merkez olma iddiası da var. AB’den çıkmış İngiltere’nin de bir çeşit “küçük Avrupa ittifakı” görerek işbirliği yaptığı bir proje bu… 

Crosetto: NATO’nun varlık nedeni kalmadı

Bir de AB içinde “kafası karışık” ülkeler var. NATO’nun geleceği, stratejik özerklik, Avrupa Ordusu vb konularda net tutumu olmayan ya da tutumu sık sık değişen ülkeler… 

Bunların başında da İtalya geliyor. 

Örneğin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Parlamentonun üst kanadı Senato Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, şöyle dedi: “NATO’ya paralel bir Avrupa savunması oluşturmanın hata olacağını düşünüyorum” (AA, 24.6.2025).

Oysa… 

Başbakan Meloni’nin bu çıkışından bir kaç gün önce, İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto bambaşka bir çıkış yapmıştı. Padova’daki bir sempozyumda konuşan Crosetto şöyle dedi: “NATO’nun artık var olma nedeni kalmadı. Bir zamanlar dünyanın merkezi Atlantik Okyanusu idi, şimdi bütün dünya” (AA, 20.6.2025).

AB içinde “NATO’dan ayrı savunma“ görüşü

ABD’nin AB’ye karşı tutumu, bir süredir Avrupalı siyasetçiler tarafından sorgulanıyor. Özellikle ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Avrupa’yı “azarlayan” o konuşması, pek çok Avrupalı siyasetçi tarafından hâlâ sindirilmiş değil.

Avrupa Parlamentosu (AP) içindeki pek çok isim Trump’ın Avrupa’ya yaklaşımını sorguluyor. Örneğin AP’nin en büyük grubu olan Avrupa Halk Partisi Başkanı Alman muhafazakâr Manfred Weber, Euroactiv’e verdiği bir röportajda, “Trump yönetiminin kendilerini itip kakmasına izin vermeyeceklerini” belirtti (Harici, 26.6.2025). 

Lahey’deki NATO liderler zirvesine de değinen Weber, “zirvede ortaya çıkan mesaj, transatlantik işbirliğinin sürdürülmesi” dedi ve ama ekledi: “Avrupa, NATO içinde kendi savunma temeline ihtiyaç duyuyor.”

Alman CSU kökenli Manfred Weber, bu amaçla “Avrupa güvenlik mimarisinin kurulması” çağrısını yineledi. 

Türkiye sorunu stratejik düzeyde ele almalı

Kısacası yıllar önce Fransa’nın “beyin ölümünün gerçekleştiğini” saptadığı NATO’nun geleceğinin gerçekten olup olmayacağının daha fazla sorgulanacağı yeni bir sürece giriyoruz. 

Türkiye’nin siyasetçilerinin ve aydınlarının bu nedenle meseleyi, stratejik düzeyde ele alması gerekiyor. Soğuk savaş şablonlarından çıkarak, Crosetto’nun yukarıda işaret ettiğim konuşmasındaki “yeni merkez” gerçeğine göre “güvenlik mimarisi” konusunun kapsamlı ve çok boyutlu bir şekilde ele alınması gerekiyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Temmuz 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın silah bağı

NATO’nun son liderler zirvesini, “kısa bildiri, yüksek savunma” diye özetleyebilmek mümkün. 

Kısa sonuç bildirileri, nadiren her şeyin yolunda olduğuna ama genellikle işlerin yolunda olmadığına işaret eder. Lahey’deki zirve de işlerin NATO açısından pek yolunda olmadığına işaret etti.

Öncelikle NATO, son yıllarda sonuç bildirilerinde sürekli yer alan bazı konuları, bu yıl sonuç bildirisine almayarak, bu alanlarda geri adım attığını göstermiş oldu. Ki o konulardan bazıları, NATO 2030 stratejik konseptinin de önemli başlıklarıydı. Bu nedenle Trump’ın ikinci döneminin bu ilk NATO liderler zirvesinde, “NATO stratejisinden geriye çekilmeye“ işaret edebiliriz. 

Çin bu kez bildiride ‘baş rakip’ değil 

Örneğin Çin, daha önceki NATO belgelerinde, “kurallara dayalı düzeni tehdit etmekle” suçlanıyordu, “mücadele edilecek baş rakip” görülüyordu. Lahey’deki sonuç bildirgesinde Çin yok. 

NATO liderlerine göre, NATO’ya karşı iki tehdit var: Rusya ve terörizm. Üstelik Rusya “acil tehdit” olmak yerine “uzun vadeli tehdit” olarak görülüyor.

NATO liderler zirvesinin son yıllardaki değişmez Asya-Pasifik ortak-konuklarının bu kez zirvede olmaması önemliydi. Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi ABD’nin Çin’e karşı Asya-Pasifik stratejisinde temel dayanakları olan ülkelerin liderlerinin yokluğu ve yerine dışişleri bakanlarının yan oturumlardaki varlığı dikkat çekiciydi.

Ukrayna NATO desteğini kaybediyor

NATO liderler zirvesinin bir diğer çarpıcı farklılığı da Ukrayna meselesiydi. Zelenski bu yıl daha önceki ilgiyi göremedi, üstelik öncesinde “Rusya, NATO topraklarını hedef alacak, Rusya’ya karşı NATO’yu savunuyoruz” gibi iddialarda bulunmasına rağmen. 

Evet, daha önce baş konuk olarak ağırlanan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski bu yıl zirvenin hiçbir resmi toplantısına katılamadı. 

Diğer yandan sonuç bildirisinde de Ukrayna’ya daha hafif bir destek açıklanmış oldu. Üstelik ifade, NATO’nun kurumsal desteği yerine, NATO ülkelerinin tercihsel desteğine işaret eder nitelikteydi. 

Ayrıca NATO-Ukrayna Konseyi de bu yıl liderler düzeyinde değil, dışişleri bakanları düzeyinde ve çalışma yemeği formatında yapıldı.

Ve en önemlisi: Rusya’nın müdahalesinden önce başlayan ve sonuç bildirilerinde her yıl yer alan “Ukrayna’nın NATO üyeliğine” atıf yapılması, bu yıl kesintiye uğradı!

NATO’nun babacığı

Zirvenin en önemli sonucu, ABD Başkanı Trump’ın isteğiyle NATO ülkelerinin savunma harcamalarını yüzde 5’e çıkarmayı kabul etmeleriydi. 

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin, Trump’ın isteğini gerçekleştirmek için nasıl çalıştığını ve ülkelerin nasıl kabul ettiğini Trump’a müjdelemesi, Trump’ın da Rutte’nin müjdesini zirve öncesi sosyal medyasında paylaşması, öncelikle ikilinin çapsızlığına işaret ediyordu. Öyle ki bu çapsızlığı, Rutte’nin Trump’ın küfürbazlığını “Babacık sert bir dil kullanmak zorunda” diyerek savunması türünden bir başka çapsızlık izledi. 

Buna ek olarak NATO aile fotoğrafı çekimi sırasındaki tokalaşmalar ve mimikler de Atlantik’te ciddi bir “devlet adamı erozyonu” yaşandığına işaret ediyordu.

Trump’ın iki yönlü taktiği

Evet, NATO liderleri, Trump’ın baskısıyla, savunma harcamalarını Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 5’ine çıkarmayı kabul etti. Karara göre bunun yüzde 3.5’u doğrudan askeri harcamaları, yüzde 1.5’u da altyapı savunma harcamalarını oluşturacak. 2029’da gözden geçirilecek hedefe, 2035’te ulaşılacak. (Bazı ülkeler açısından bunun kağıt üzerinde kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.)

Peki Trump neden NATO ülkelerinin savunma harcamalarını yüzde 5’e çıkarmalarını istedi? NATO neden silahlanıyor? Büyük savaşa mı hazırlanıyor? 

Daha ziyade Trump’ın ABD ile Atlantik müttefikleri arasındaki bağı, silah bağıyla korumak istediğine işaret ediyor bu karar. Böylece ABD silah şirketleri hem NATO ülkelerine silah satacak, hem de ABD “silah bağı” üzerinden Avrupa üzerindeki denetimini sürdürecek. 

Sonuç bildirgesinde yer alan “savunma sanayi işbirliği” ve “savunma ticareti önündeki engellerin kaldırılmaı” maddesi, kuşkusuz en çok ABD şirketlerine yarayacak. Zira savunma payını yüzde 2’den yüzde 5’e çıkaracak NATO ülkelerinin çoğu, bu artışı ancak ve ancak ABD silahı alarak artırabilir. Çoğunun fabrika kurup, kısa zamanda kendi silahlarını üreterek savunma payını artırabilmesi mümkün değil. 

Trump da böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Haziran 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye’nin ana muhalefet sorunu

1) AKP iyi yönettiği için değil, ana muhalefet partisi iktidar olabilme becerisi gösteremediği için 23 yıldır iktidardır.

2) Erdoğan’a başbakanlık yolunu CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, cumhurbaşkanlığı yolunu CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açtı. Yeni CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise “normalleşme” yanlışından dönerek Erdoğan’ın “sınırsız başkanlık” hevesinin önüne şimdilik barikat kurabildi.

3) Kılıçdaroğlu, Önder Sav’a dayanarak Deniz Baykal’ı, Gürsel Tekin’e dayanarak Önder Sav’ı, Erdoğan Toprak’a dayanarak Gürsel Tekin’i tasfiye etti ve bu böyle sürdü. ”Bir ekibi diğer ekibe kırdırma” yöntemi Kılıçdaroğlu’nu 13 yıl genel başkanlık koltuğunda, CHP’yi de sürekli ana muhalefette tuttu.

Partiler üzerinde vesayet

4) Kılıçdaroğlu 2014 seçiminde MHP lideri Devlet Bahçeli ile ittifak yaparak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu, 2018’de de Muharrem İnce’yi cumhurbaşkanı adayı gösterdi. İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday gösterip kaybeden Kılıçdaroğlu, İhsanoğlu’nun TBMM başkanlığı adaylığını desteklemedi. Muharrem İnce ise “adam kazandı” deyip seçim sonuçlanmadan ortadan kayboldu, CHP yönetimini suçladı, sonra CHP’den ayrılıp parti kurdu ve bu hafta yeniden CHP’ye döndü. 2014’te İhsanoğlu’nu, 2018’de İnce’yi aday göstererek CHP’ye seçim kaybettiren Kılıçdaroğlu, kazanılan İstanbul ve Ankara belediye seçiminin rüzgarıyla Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş’ın kazanma şansı yüksekken, 2023’te ısrarla kendisini aday gösterip CHP’ye yine kaybettirdi.

Vesayet operasyonu aktörü

5) İktidar, vesayet rejimiyle mücadele adı altında kendi rejimini inşa ederken, fiilen muhalefet partileri üzerinde de vesayet oluşturdu. Erdoğan, Demokrat Parti lideri Süleyman Soylu’dan HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş’a, MHP lideri Devlet Bahçeli’den VP lideri Doğu Perinçek’e, pek çok siyasi lideri yanına çekebilmeyi başardı. Soylu ve Kurtulmuş doğrudan AKP’ye katılarak içeriden, Bahçeli “parti ittifakı” modeliyle, Perinçek ise dışarıdan propagandayla Erdoğan iktidarını destekledi. 

6) Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın son parti vesayet operasyonunun doğal aktörü yaptı kendisini. CHP’ye defalarca seçim kaybettiren Kılıçdaroğlu, kurultayı kaybettikten sonra CHP birinci parti oldu. AKP, ana muhalefetin ilk kez iktidar olma şansı bulduğu bu sürece “belediyeleri silkeleme” ve “mahkemelik kurultay” ile müdahale etti. Kılıçdaroğlu, önce “partimi adliye koridorlarında tartışmam” kurnazlığıyla kendisinden beklenen “şaibe yok” açıklamasından kaçtı, ardından da “partiyi kayyuma bırakmam” kurnazlığıyla partinin başına geçme amacını ortaya koydu.

Erdoğan’ın şansı

7) CHP gazetecilerin, özellikle de CHP’li olmayan gazetecilerin yorumlarından ve eleştirilerinden yararlanmalı. Bu yorumcuların CHP’li olmaması CHP içindeki ekipler çatışmasının parçası olmaması, CHP için şanstır. Ancak CHP bu şansı ısrarla kullanmıyor. Örneğin İmamoğlu, kendisini Nagehan Alçı nedeniyle eleştiren gazetecilere parmak salladı, örneğin Özgür Özel kendisini Lütfü Savaş konusunda eleştiren gazetecilere “işinize bakın” dedi. Her iki konuda da sonuçlar ortada.

8) Peki bu kadar başarısızlığa rağmen, Kılıçdaroğlu nasıl oluyor da -belki de bölmek pahasına- üstelik mahkeme kararıyla partinin başına dönmek isteyebiliyor? Çünkü Kılıçdaroğlu biliyor ki bugün kendisine “AKP operasyonunun aktörü oldu” muamelesi yapan pek çok CHP’li, yarın genel başkan olunca, hiçbir şey olmamış gibi Kılıçdaroğlucu olacak. Çünkü Kılıçdaroğlu biliyor ki “seninleyiz” diyenler bir gecede nasıl Özelci, İmamoğlucu olabildiyse, yine bir gecede Kılıçdaroğlucu olabilir. 

Kısacası Erdoğan’ın şansı CHP’nin bu özetlediğim durumudur. Ve bu durum son tahlilde ideolojiktir. CHP halkın ve Atatürk’ün partisi olabilmek için öncelikle “ideolojik arınma” yolunu izlemelidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Savaşın 7 sonucu

ABD’nin İsrail’den 9 gün sonra 22 Haziran’da İran’a saldırmasını, 22 Haziran akşamı Tele1’de, 23 Haziran’da Sputnik’te, 24 Haziran’da CGTN Türk’te ve kişisel youtube kanalımda, “ABD İsrail’e ’çıkış kapısı’ açtı” diye yorumladım.

Çünkü İsrail 9 gün boyunca hedefine ulaşamamış, tersine İran füzeleri İsrail kentlerinde büyük yıkım yaratmıştı. Sonucu olarak Trump bir ABD saldırısıyla İsrail’e çıkış kapısı açmak istemişti.

Kuşkusuz aslında Trump kendisine de çıkış kapısı açmak istiyordu; zira Trump yönetimi ile kurulu düzen arasındaki çatışma derinleşirken, Trump ile Trump yönetimi arasındaki çelişkiler de belirmeye başlamıştı. (Bu ve başka etkenler nedeniyle mevcut ateşkes hem kırılgandır hem de barışın garantisi değildir.)

Sonucu İran füzeleri belirledi

1) 12 günün sonunda ABD’nin ateşkes çağrısı yapmasına neden olan en belirleyici etken, İran’ın füzeleriydi. Atlantik propaganda aygıtları günlerdir ”havai fişek” muamelesi yapsa da İran füzeleri İsrail kentlerinde büyük yıkım yarattı. Üstelik bu köşede 16 Haziran’da ”İsrail’in doğrudan ve dolaylı müttefikleri” başlığı altında incelediğim gibi, İran füzeleri, Atlantik’in üç hat üzerinde kurduğu ABD, İngiltere ve Fransa savunmalarını geçerek her gece İsrail’i vuruyordu.

2) İran füzeleri, Atlantik’in propaganda aygıtlarını da vurdu: İsrail nokta atışla İranlı generalleri vurabilirken, “İran’ın soba borusundan attığı havai fişeklerin yere bile düşmediği” propagandası Türkiye’de de, Ortadoğu’da da ne yazık ki etkili oldu. Ama propagandayla gerçekleri tamamen gizleyebilmek elbette mümkün değildi. Türkiye’de pek çok yorumcu gazete ve televizyonlarda İran’ın nasıl mahvolduğunu anlatırken, İsrail’in en büyük ticaret kentinin belediye başkanı İran füzelerinin getirdiği yıkım karşısında ateşkes istemek zorunda kalıyordu. 

Rejim ve iç cephe meselesi

3) İsrail’in ve bazı ABD’li yetkililerin ilk günlerde dile getirdiği “İran’da rejim değişikliği” hedefi elbette gerçekçi değildi. Ne yazık ki bu propagandanın en iyi müşterileri “sünni mezhepçiler” oldu. Oysa İran’ı, İran halkının dayanıklılığını ve en önemlisi İran toplumunun bir savaş karşısındaki “iç cephe bütünlüğü” oluşturma dayanışmacılığını tanımıyorlardı. Önemle altını çizdim defalarca: Hamaney’in değil, tersine Netanyahu ile Trump’ın siyasi kırılganlıkları vardı; zira ülkelerinin yarısıyla kavgalılar.

4) Bölgemizin en önemli sorunu İsrail siyonizmi değil, ABD emperyalizmidir. Zira ABD emperyalizmi olmasa, eski ABD Başkanı Biden’ın “ileri karakol” dediği, Almanya Başbakanı Merz’in “pis işlerimizi yapıyor” dediği İsrail’in değil İran’a, Gazze’ye bile saldırması mümkün olmayacak. ABD İsrail’e sadece silah, istihbarat ve para vermiyor, daha önemlisi onu BM başta pekçok uluslararası platformda koruyor.

Amerikancılık ve mezhepçilik sorunu

5) ABD emperyalizmiyle işbirlikleri nedeniyle, Ortadoğu’daki pek çok ülke, kendisini dolaylı olarak İsrail cephesinde buldu. Topraklarındaki ABD üslerinden kalkan füzeler ve uçaklar, İsrail’in İran’a saldırganlığını kolaylaştırdı, İran’ın İsrail’e yanıtına savunma yaptı. Kısacası, Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı gerçekten konumlanmak olası değildir.

6) Dincilik ve mezhepçiliğin, bölgemizdeki bu tür cepheleşmelerde işe yaramadığı da bir kez daha görülmüş oldu. Sünni mezhepçiliğin Şii alerjisi, Türkiye’den Suudi Arabistan’a pek çok kesimi ne acı ki İsrail siyonizminin yanına konumlandırdı; İsrail füzelerine sevindiler, İran füzelerini küçümsediler. Arap-İslam rejimlerinin ABD’yle işbirlikleri nedeniyle İsrail’in safına düşmeleri dışında, İhvan gibi Türkiye de dahil pek çok ülkenin bölge siyasetinin merkezine koyduğu İslamcı örgütlerde çatlak oluştu. İhvan’ın merkezi İran’ı desteklerken, Suriye kolu bu tutuma karşı çıktı ve “hem İsrail’e hem İran’a karşı çıktıklarını” ilan etti.

Türkiye’nin çıkarması gereken ders

7) Ve en önemli sonuç: ABD İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu haritası çizmeye çalışıyor. Bu fiilen 1990’da başlamış stratejik bir hedeftir. ABD ve İsrail bugün İran’a saldırabildi, çünkü öncesinde Suriye’deki Esad yönetimi engelini aşabildiler. ABD ve İsrail 15 yıl boyunca Suriye’ye saldırabildi, çünkü öncesinde 20 yıl boyunca Irak’ı vurabildiler.

Türkiye başta tüm bölge ülkeleri bu denklemleri iyi okumalıdır. Ve Türkiye başta tüm bölge ülkeleri, ABD-İsrail’in adım adım yürüttüğü bu stratejiyi kısmen Irak’ta ve esas olarak Suriye’de kolaylaştırma yanlışına bir daha düşmemelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Haziran 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Trump, İsrail’e çıkış kapısı açtı

İsrail İran’a 13 Haziran’da saldırdı, ABD ise 9 gün sonra 22 Haziran’da…

Trump’ın neden 9 gün beklediği, saldırının asıl amacını ortaya koyuyor: Trump, 22 Haziran’da İran’a saldırarak, İsrail’e bir “çıkış kapısı” açtı. 

İran’ın füzeleri önce propaganda aygıtını vurdu

İsrail 13 Haziran’da İran’a saldırı başlattığında ve İran’ın önemli askeri liderlerini vurduğunda, Atlantik propaganda aygıtları dünya kamuoyuna servise başladı: İran bir kaç gün içinde yerle bir olacaktı ve Tahran’da rejim değişikliğinin önü açılacaktı.

Oysa bu gerçek değildi, havai fişek diye küçümsedikleri İran füzeleri, üstelik Ortadoğu’daki ABD, İngiltere ve Fransa savunma hatlarını yara yara İsrail kentlerini vurmaya başladığında, propagandanın yerini gerçekler almaya başladı: En son İsrail’in en önemli ticaret kentlerinden Hayfa’nın belediye başkanı ateşkes çağrısı yapıyordu! 

Füze restleşmesi İsrail’e daha çok zarar veriyor

İsrail, 9 günde İran’ı rejim değişikliğine götürecek yıkımı başlatamadığında ve tersine kendi kentlerinde yıkımlar yaşadığında, devreye hamisi ABD girdi. 

İşte Trump’ın 9 gün sonra İran’a saldırmasının nedeni budur. Ama amacı da şudur: 

ABD’nin İran’a karşı “ucu açık bir savaşa” girme “lüksü” yok ve Trump, saldırıyla aslında İsrail’e bir çıkış kapısı açmak istedi. Zira İsrail-İran füze restleşmesinin uzaması, İran’dan çok İsrail’e zarar verecekti. 8 yıl süren İran-Irak savaşı da göstermişti ki İran halkı dayanıklıydı ve ABD-İsrail saldırısı karşısında İran halkı kenetlenmişti. Ama İsrail halkı, düşen her füzeden sonra Netanyahu hükümetinin yasadışı saldırılarına daha çok karşı çıkacaktı.

Sorumlu ve sorumsuz devletler

Üstelik arada şöyle bir fark da vardı: ABD ve İsrail devletleri uluslararası hukuku yok sayarak, sivil katlederek, küresel savaş tetikleyerek ne ölçüde sorumsuz devlet olduklarını sergilediyseler, İran devleti ise tersine haklı ve ölçülü yanıtlarıyla savaşı genelleştirmemeye çalışarak o kadar sorumlu davrandı.

İsrail’e dolaylı istihbarat desteği sağlayan Kürecik Radarına ses etmeyen AKP medyası kalemşorlarının günlerdir “Hani Çin, hani Rusya, neredeler, neden İran’ı savunmuyorlar?” sorularının yanıtı da bu “sorumlu devlet” anlayışı içindedir: Savaş, hele de çağımızın nükleer yokedici savaşı, bilgisayarda oyun oynamaya benzemez. Beijing de Moskova da 3. dünya savaşını tetikleyecek hamleler yapmaktan özenle kaçınan sorumlu bir tutumla pozisyon almaktadır.

Ateşkes olası mı?

Peki Trump’ın açtığı kapı işe yarayacak mı? 

ABD’nin İran’ı hedef alan 22 Haziran saldırısına, İran 23 Haziran’da yine “ölçülü” yanıt verdi, Katar’daki ABD üssünü vurdu.

Ölçünün çıtanın üstünde olması savaşı genelleştirebilir, önce Ortadoğu’ya sonra küreye yayabilir. Ölçünün çıtanın altında kalması ise emperyalist-siyonist ortaklığı daha da azgınlaştırabilir. 

İşte bu dengeler içinde İran’ın verdiği yanıt ve yanıtı tıpkı İsrail’e her füze saldırısında olduğu gibi halkın zarar görmemesi için önden duyurması, İsrail’den önce Trump’a çıkış kapısı açtı: 

Trump, İran’a teşekkür ederek “barışa hazır olduklarını” duyurdu; “Tanrı ABD’yi, İsrail’i, İran’ı, Ortadoğu’yu korusun” dedi. Hatta İsrail-İran ateşkesi için anlaşma sağlandığını bile iddia etti. 

Oysa Tahran yönetiminden böyle bir anlaşmayı doğrulayan bir yanıt gelmedi. Tersine İran bu sabah da yanıt hakkını kullanarak bazı İsrail kentlerini füzelerle vurdu.

Peki bu ne demek? İran ateşkese ve barışa karşı mı? Hayır, tersine Tahran her seferinde “savaşı İsrail başlattı, onlar durursa savaş zaten biter” diyor. O nedenle bu yanıt, emperyalizmin müzakere masası kazıklarını gören İran’ın, açılan kapının suratına çarpmaması için eliyle tutma önlemidir.

Dolayısıyla bir ateşkes ve ardından bir barışın olası olup olmadığının yanıtı Tahran’da değil, Tel Aviv’de ve Washington’dadır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Haziran 2025

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın