Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Federasyonumsu

Bu köşede tartıştık: Ne Öcalan’ın 27 Şubat’ta ilan ettiği demokratik entegrasyon, ne de Suriye’de 10 Mart’ta Şam ile SDG’nin yaptığı anlaşmada yer alan SDG’nin Suriye devleti ve ordusuna entegrasyonu, net değil. 

Her ikisinin de “bilerek” muğlak bırakıldığı ortada… 

Nitekim, Washington ve Şam’dan gelen son mesajlar, o muğlaklığın nedenine ve daha önemlisi hedefine işaret ediyor.

Ademi merkeziyetçi yapıya doğru

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda gazetecilerle bir araya gelen Suriye Devlet Başkanı Ahmet eş-Şara, bölünme içermeyen, merkezi hükümet ekseninde bir ademi merkeziyetçiliği konuşabileceklerini açıkladı. (Rudaw, 26.8.2025).

Peki, hem merkeziyetçi hem ”ademi merkeziyetçi” bir siyasal yapı nasıl olabilir?

Bir başka mesaja geçelim…

ABD’nin ünlü Washington Post gazetesi haber yaptı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bir ay önce bir grup gazeteciye, Suriye’nin “aşırı merkeziyetçi” bir devlet yapısına alternatifleri düşünmesi gerekebileceğini söylemişti: “Bir federasyon değil ama ondan biraz daha hafif bir şey; herkesin kendi bütünlüğünü, kültürünü, dilini korumasına izin veren ve İslamcılık tehdidi barındırmayan bir model.” (Washington Post, 23.8.2025)

ABD’nin federasyon planı

Yani ABD’nin Suriye Valisi Tom Barrack bir ay önce “Federasyon değil ama ona yakın bir şey” istiyor, Suriye Devlet Başkanı Şara ise bir ay sonra bunu “merkeziyetçi eksende ademi merkeziyetçi yapı” şeklinde formüle ederek kabul ettiklerini ortaya koyuyor.

Federasyon olmayan, federasyonumsu bir Suriye inşa etmek istiyorlar yani… 

Bir ABD stratejisi bu: Hedef aldığı bölge ülkelerini adım adım federasyona götürüyor.

Irak’ta öyle oldu. ABD silahıyla federasyon yaptılar. Kuzey’de özerk bir Barzanistan oluşturdular. Cumhurbaşkanının Kürt, başbakanın Şii ve meclis başkanının Sünni olma şartını federasyon anayasasına soktular.

ABD aynı hedefi şimdi Suriye’de hayata geçirmeye çalışıyor. Önce “tek millet, tek halk, tek ordu, tek Suriye” propagandası yapıyor, sonra “ama aşırı merkeziyetçi” olmamalı diyerek yumuşatıyor ve “federasyon değil ama federasyonumsu” bir yapı isteyerek, esas niyetini ortaya koyuyor.

ABD Öcalan’ın o ilanını düzeltir mi?

Türkiye’de aynı aktörlerle beşinci kez yürütülen açılımı, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden ayrı düşünmek olası değil. Zira PKK’nin kendisini feshetmesinin hangi ülkedeki kollarını kapsayıp kapsamadığı ve özellikle Suriye’de SDG’nin silah bırakıp bırakmayacağı ve Suriye ordusuna nasıl entegre olacağı önemli bir tartışma konusu…

Öcalan 27 Şubat tarihli açıklamasında artık ulus-devlet, federasyon, özerklik istemediklerini ilan etmişti. Öyle ki bu kimi Kürtlerde hem hayal kırıklığı yaratmış hem de tepkiye dönüşmüştü.

Acaba açılımın ilerleyen aşamalarında, bu konuda da bir değişiklik olacak mı? “Tek millet, tek devlet” deyip, oradan “Federasyonumsu yapı”ya direksiyonu kıran ABD, Öcalan’ın “hiçbir şey istememe” ilanını da revize eder mi?

Unutulmamalı: Sonuncusu da dahil tüm açılımların asıl mimarı Washington’dur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ağustos 2025

, , , ,

Yorum bırakın

İstanbul Kürt’ü ne istiyor?

Yeni Açılım başladığında, DEM’in kıdemli İmralı heyeti üyesi Ahmet Türk şöyle demişti: “Irak ve Suriye Kürtleriyle görüştüm. Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor.”

O zaman TV yayınında sormuştum: Peki İstanbul Kürtleri ne istiyor? Acaba İstanbul Kürtleri, aşiret ilişkilerinin belirleyici olduğu Barzani ve Talabani Kürtleriyle, daha önemlisi Osmanlı’daki gibi, birlikte yaşamak istiyor mu? 

Mesele Kürt sayısı ise İstanbul dünyanın en büyük Kürt şehridir ve biz İstanbul Kürtlerinin görüşü Irak ve Suriye Kürtlerinin görüşünden daha önemsiz değildir!

Siyasi parti değil aşiret örgütü

Irak Kürtleri, ağırlıkla Erbil merkezli KDP ve Süleymaniye merkezli KYB partilerinin etrafında örgütleniyor. Bu iki örgüt, uzun yıllar çatıştı. ABD iki örgütü zorla barıştırıp, Irak’ın kuzeyinde bu iki örgütün birlikte yöneteceği bir özerk devlet kurdu. Örgüt ya da parti diyoruz ama aslında KDP ve KYB bir siyasi partiden çok bir aile partisi ve aşiret örgütlenmesidir. KDP Barzanilerin, KYB de Talabanilerin örgütüdür.

KYB’nin lideri Bafel Talabani, partinin eski eş başkanı olan kuzeni Lahur Talabani ve kardeşlerini bir çatışmanın ardından tutukladı. Olay KYB içinde bir kuzen kavgası, aile içi güç mücadelesi, hatta darbe içinde darbe olarak nitelenebilir. Çünkü:

KYB lideri Celal Talabani ölünce, karısı Hero Talabani partinin geleceği için bir düzenleme yapmıştı. Hero Talabani, KYB’nin kurucu lideri İbrahim Ahmed’in kızıydı ve bu nedenle etkili bir isimdi. Partiyi babası kurmuştu, kocası da uzun yıllar yönetmişti. Hatta en sonunda Celal Talabani, Irak cumhurbaşkanı da olmuştu. Çünkü ABD’nin Lübnanlaştırdığı Irak’ta cumhurbaşkanı Kürt, başbakan Şii, meclis başkanı da Sünni olacaktı. (Bahçeli’nin önerisini anımsayınız.)

Bacanak cumhurbaşkanları

Celal Talabani ölünce, Hero Talabani, şartları gözeterek, KYB’ye eş başkanlık sistemi getirdi. Celal ve Hero Talabani’nin oğlu olarak Bafel Talabani ile kuzeni Lahur Talabani KYB’nin eş başkanları oldular. Ancak Bafel Talabani eş başkanlar içinde daha güçlü durumdaydı. Çünkü Bafel’in karısı hem teyzesinin kızı hem de Irak Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid’in kızıydı. 

Somutlayayım: İbrahim Ahmed, Barzanilerden kopup KYB’yi kurduktan sonra, kızlarından Hero’yu Celal Talabani ile, kızlarından Şanaz’ı da Abdüllatif Reşid’le evlendirdi. Böylece Celal Talabani ve Abdüllatif Reşid bacanak oldu. Celal Talabani ölünce, sırasıyla Fuad Masum ve Behram Salih cumhurbaşkanı oldular, onları bacanağı Abdüllatif Reşid izledi. Bacanak cumhurbaşkanlarından birinin oğlu ile diğerinin kızını evlendirdiler. 

İşte Bafel Talabani bu iki gücü birden kullanarak, kuzeni olan eş başkanı Lahur Talabani’yi tasfiye etti. Lahur Talabani de KYB içindeki muhalifleri toplayarak Halk Cephesi kurdu. Bu güç mücadelesi en sonunda silahlı bir çatışmaya dönüşmüş oldu.

KDP-KYB-PKK güç mücadelesi

KYB’nin Irak Kürdistanı Yönetimindeki (IKY) ortağı ama aynı zamanda rakibi olan KDP ise Bafel ile Lahur Talabaniler arasında dört yıldır süren bu “aile içi güç mücadelesini” kendi hakimiyetini artırmanın fırsatı olarak görüyor.

Öte yandan Barzaniler, ağırlıkla KYB bölgesinde bulunan PKK’den de rahatsızlar. Çünkü Barzani aşireti, Irak Kürdistanı’nın tek hakimi olabilmek için fırsat buldukça PKK’yi sıkıştırmaya çalışıyordu. KDP karşısında geçen yıllar içinde gücü azalan KYB ise PKK’yi destekleyerek denge kurmaya çalışıyordu. İşte Öcalan’ın “düzenlenmeden” sızdırılmış 21 Nisan ve 30 Mayıs tarihli İmralı notlarında Barzani için kullandığı çok ağır sözler de bu güç mücadelesi nedeniyleydi.

Nasıl yaşamalı?

Görüleceği üzere aileler, aşiretler arası güç mücadelesi yaşanıyor Kuzey Irak’ta. Barzaniler ile PKK’nin güç mücadelesi Suriye’de de sürüyor, şimdilik uzlaştılar.

Peki 100 yıldır iyi kötü demokrasi yaşayan Türkiye Kürt’ü, Barzani ve Talabanilerin bu aşiret ilişkileriyle birlikte yaşamak ister mi? 

Tamam, ne yazık ki Mustafa Kemal’in devrimci cumhuriyeti ilerletilemedi, toprak ağalarıyla uzlaşan yeni egemen sınıf yoksul Kürt köylüsünü Kürt ağaların siyasi desteğine karşılık sattı, tamam Türkiye’nin Atlantik sürecinde demokrasisi ağır yara aldı, tamam bu süreçte iş Kürtleri inkâr etmeye kadar vardı, tamam Türkiye siyasal İslamcılığın baskısı altında ama herşeye rağmen Türkiye güneyindeki aşiret ilişkilerinin 100 yıl ilerisinde. 

O nedenle Osmanlıdaki gibi yaşamayı değil, devrimci cumhuriyetin işaret ettiği çağdaş uygarlığı hedefliyoruz biz; İstanbul Kürt’ü olarak, Kürt kökenli Türkler olarak, etnik kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkes olup de ulusal kimliği Türk olanlar olarak…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İngiliz anahtarı

Macaristan Başbakanı Viktor Orban mektubunda şöyle diyordu: “Beş gün önce, Alaska‘da Trump ve Putin arasındaki tarihi görüşmeden hemen önce, Ukrayna, Rusya’daki Drujba petrol boru hattına İHA saldırıları düzenledi. Bu boru hattı, ham petrol ithal etmek için başka bir yolu bulunmayan Macaristan ve Slovakya’ya petrol tedarik ediyor.”

Trump’ın Orban’a yanıtı şöyle oldu: “Viktor, bunu duymak hoşuma gitmedi. Bundan dolayı çok kızgınım. Slovakya’ya da söyle. Sen benim büyük dostumsun.” (Sputnik, 22.8.2025)

Ukrayna’ya asker gönderme çatışması

Trump’ın Putin’le görüşmesinden hemen önce, Zelenski’nin bir nevi son çırpınışıydı bu sabotaj. Ukrayna’nın İHA’lar ile Drujba petrol boru hattına düzenlediği saldırı, kuşkusuz, ne sürecin gidişatını değiştirebilir ne de adı geçen ülkelerin tutumunu… 

Macaristan da Slovakya da başından beri bu meselede AB içinde daha dengeli tutum izleyen ülkelerdi. O nedenle bu sabotaj, Ukrayna’nın iki ülkeyi kızdırmasından öteye gitmeyecektir.

Peki o zaman neden yapıldı? Bu soruya doğru yanıtı bulabilmek, sabotajın arkasındaki asıl kuvveti çözümlemeye bağlı. 

Daha önceki sabotajlarda, Kuzey Akım’a saldırılarda asıl fail ABD’ydi. Bu kez İngiltere görünüyor. Zira “Rusya’ya karşı Ukrayna savaşını sürdürebilme” çizgisinin sahibi Londra. Londra’nın bu sabotajla maksadı ise daha çok AB içindeki “Ukrayna’ya asker gönderme” tartışmasıyla ilgili.

Londra’nın Gönüllüler Koalisyonu

Anımsayacaksınız, Trump’ın başkan seçilmesinin ve Ukrayna-Rusya savaşında farklı pozisyon alacağını ilan etmesinin hemen ardından İngiltere öne çıkmış ve ABD’nin yeni tutumuna karşı, “Geniş Avrupa’dan” Gönüllüler Koalisyonu oluşturmuştu. Ve Londra, Ankara’yı da bu koalisyona dahil etmişti. 

Ankara’nın önüne konulan havuç ise Türkiye’nin Avrupa Güvenlik Mimarisinin bir parçası olmasıydı. İktidar buna dünden hazırdı ve Erdoğan, “Türkiye olmadan Avrupa’nın güvenliği sağlanamaz” iddiasını savunuyordu. 

Oysa bu Türkiye’ye tuzaktı ve tuzağa düşüldüğünde, AB’ye jandarmalık anlamına gelecekti. Çünkü Türkiye AB üyesi olmayacaktı ama Avrupa’nın güvenliğini sağlayacaktı!

Macron-Erdoğan görüşmesi

Tuzak sürüyor. Şimdi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron üzerinden çağrı geldi; Türkiye’den “Ukrayna’ya asker göndermesi” istendi.

İngiltere ve AB, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savunma hattı ilan ediyor, AB’nin bazı ülkeleri asker göndermiyor ama AB üyesi olmayan Türkiye, Ukrayna’ya asker göndermek istiyor!

Evet, istiyor ne yazık ki… Milli Savunma Bakanlığı, bu tartışmalar ilk başladığında, yaptığı “önce kapsamı bir belli olsun” özetli açıklamasıyla, Ukrayna’ya asker göndermeye yeşil ışık yakmıştı zaten. 

Işık hakikaten de yeşildi. Karşılığında Türkiye’ye uçak satışına izin verilmesi türünden ön anlaşmalar vardı. Türkiye’nin gayriresmi AB toplantılarına davet edilmesi türünden “ıslak diplomasi” vardı. 

İngiltere’nin sabotajcısı

Yeniden sabotaja dönersek, Zelenski, Alaska Zirvesinden hemen önce Macaristan ve Slovakya boru hatlarını vurarak, Ukrayna’ya güvenlik garantisinin nasıl sağlanacağı konusunda çatışmaya “İngiliz anahtarı” sokmuş oluyor. 

Konu bazı AB ülkelerinin Ukrayna’ya kesinlikle asker göndermeyeceğini söylemesiyle sınırlı değil sadece. İngiliz basınının yazdığına göre masada dört ayrı seçenek var. Dört seçenek de İngiltere’nin asli rolüne işaret ediyor öncelikle. Ama aynı zamanda bu türden sabotajlara başvurmaları, dört seçenekle de bir sonuç alamayacaklarını gösteriyor. 

ABD olmadan, İngiltere ve AB’li ortaklarının Ukrayna’da savaşı sürdürebilme şansı yok. Zelenski boynundaki ipin ucunu Washington’dan Londra’ya vererek ne kaybettiklerini geri alabilir artık, ne de kendisine sağlam bir siyasi gelecek çizebilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ukrayna için en sağlam güvenlik garantisi

ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı Alaska Zirvesi’nin ardından, Ukrayna Devlet Başkanı Vlodimir Zelenski ve Avrupalı liderler ile NATO ve AB şeflerini Beyaz Saray’da topladı. 

Fotoğraflara bakınca “topladı” kelimesi hafif kalıyor. Çünkü görüşmeler daha çok Atlantik şefinin, vasal muamelesi yaptığı müttefiklerine “neler yapılacağını dikte etmesi” havasında geçti.

Rusya’nın Ukrayna’nın ne kadarını işgal ettiğini gösteren haritanın Oval Ofis’te sergilenmesi bile tek başına olanları ve olacakları anlatmaya yetiyor aslında. 

Barışın üç başlığı

Trump ve Putin’in üzerinde uzlaştığı ve Trump’ın şimdi Avrupalılara dayattığı “barış anlaşması” temelde üç başlıktan oluşuyor..

Bu başlıklar 1) toprak tavizi, 2) savaşın ana nedeninin ortadan kaldırılması ve 3) güvenlik garantileri şeklinde… 

1) Toprak tavizi:

a) Ukrayna Kırım iddiasından vazgeçecek. Avrupa da bunu kabullenecek.

b) Ukrayna, büyük kısmı Rusların egemenliğine geçen Donbas’ı bırakacak.

2) Savaşın ana nedeninin ortadan kaldırılması:

a) Ukrayna NATO’ya girmeyecek. (Trump’ın, ABD, NATO ve SSCB anlaşmalarına atıfla bunu ifade etmesi kritik önemde.)

b) Ukrayna zamanla AB’ye girebilir. (Rusya başından beri Ukrayna’nın AB üyeliğine değil NATO üyeliğine karşı çıkıyordu zaten.)

Güvenlik garantileri meselesi

3) Güvenlik garantileri:

a) ABD Ukrayna’ya güvenlik garantisi olarak uçak ve hava savunma sistemi ağırlıklı 90 milyar dolarlık silah satacak.

b) Ukrayna’nın güvenlik garantisi olarak alacağı bu silahların finansmanını Avruplılar karşılayacak.

c) İngiltere, Almanya ve Fransa güvenlik garantisi kapsamında Ukrayna’ya asker gönderecek. (ABD Ukrayna’ya kesinlikle asker göndermeyecek.)

Avrupa’nın ABD’siz yapabileceği bir şey yok

Avrupalılar açısından gerçek şu ki ABD’nin olmadığı bir Ukrayna savaşını sürdürebilmeleri mümkün değil. Dolayısıyla ABD askerlerinin olmadığı şartlarda İngiltere, Almanya ve Fransa askerlerinin varlığı, Rusya açısından büyük sorun anlamına gelmiyor. Kuşkusuz Rusya onların da varlığını kolay kolay kabul etmeyecektir.

Avrupalı liderler de bunun farkında ve o nedenle NATO’nun 5. maddesine benzer, ABD’nin de desteğini alacak bir güvenlik garantisi peşindeler. Bu nedenle İngiltere’nin öncülüğünde kurulan Gönüllüler Koalisyonunu sürece aktif katmak istiyorlar. (Bu Türkiye’nin de kısmen sorumluluk alması anlamına geliyor.)

Ukrayna’nın vasallığı sorunu

Ukrayna için en sağlam güvenlik garantisi, Ukrayna’nın NATO üyesi olmayacağının garanti edilmesidir. Savaşın ana nedeninin ortadan kalkması, Ukrayna için en büyük güvenlik garantisidir.

Avrupalıların Ukrayna’daki askeri varlığı, Ukrayna için güvenlik garantisi anlamına gelmeyecektir, tersine Ukrayna’yı Avrupa’nın sömürgesi haline getirecektir. 

ABD iki yıl boyunca Ukrayna’ya verdiği yardımların karşılığında nasıl “nadir element” anlaşması yaparak bu ülkenin madenlerine kısmen el koyduysa, Avrupalı ülkeler de zamanla finansmanını sağladıkları silahların karşılığını Ukrayna’dan çıkaracaktır.

Avrupa Ukrayna’yı tampon olarak görüyor, AB liderleri açık açık “Ukrayna ordusu Avrupa’nın ilk savunma hattıdır” diyor. Bu anlayış Ukrayna’nın güvenliğini garanti etmez, tersine Ukrayna’yı vasallaştırır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Alaska’daki CCCP’nin anlamı

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Alaska’ya CCCP yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tişörtüyle gitmesi, amaçlandığı gibi fazlasıyla dikkat çekti ve tartışıldı. 

Batılılar bunu daha çok, Rusya’nın SSCB topraklarına göz dikme mesajı olarak yorumladılar. Bunun gerçekçi olmadığı ortada. Konu zaten Alaska’nın kendisiyle ilgili de olamazdı, çünkü Alaska Rus Çarlığı tarafından ABD’ye verildi, hiç SSCB toprağı olmadı. Öte yandan kişisel olarak Lavrov’un ya da Putin hükümetinin sosyalist bir Rusya hedefinin olmadığı da ortada. 

CCCP’nin tek bir anlamı var bana göre: Rusya ABD’ye, SSCB dönemindeki gibi küresel sorunlarda belirleyen konumda olduğunun mesjını verdi. 

ABD ile Rusya uzlaştı

Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, CCCP’yle verilen mesaja uygun olarak, hem ABD ile Rusya arasında bir uzlaşmaya hem de küresel sorunların başında gelen Ukrayna konusunda bir anlaşma arayışına sahne oldu. Bu yönüyle Alaska zirvesini “ABD-Rusya uzlaşısı tamam, Ukrayna anlaşması pişiriliyor” diye özetleyebiliriz.

Öyle ki Trump, ABD-Rusya uzlaşısının kabul edilmemesi halinde sorumluluğun Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde olacağının işaretlerini verdi. İngiltere ve AB rahatsız ancak ABD’nin olmadığı bir Ukrayna savaşını sürdürebilmeleri hiç gerçekçi değil. Dolayısıyla günün sonunda onlar da ABD-Rusya uzlaşısını kabul etmek zorunda kalacaklar.

Dombas karşılığı barış

Trump, “Putin’le bir çok konuda anlaşmaya vardıklarını, geriye çok az mesele kaldığını” açıkladı. Ancak bunların ne olduğu resmi olarak belirtilmedi. 

Ancak iki ABD’li yetkilinin Washington Post’a yaptığı sızdırma, ABD’nin İngiltere ve AB’ye mesajı gibi okunabilir. Habere göre Putin’le Aslaska zirvesi yaptıktan sonra Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’yi telefonla arayan Trump ona şöyle dedi: “Halihazırda Rusya’nın kontrolünde bulunan bölgelere ek olarak Donbas’ın tamamının Rusya’ya bırakılması karşılığında savaş sona erecek.”

Önceki ABD yönetiminin çıkarları için kullandığı ve şimdiki ABD yönetiminin yeni çıkarları gereği kenara ittiği Zelenski’ye verilen ültimatomdur bu aslında. Süresi dolan ve seçim baskısı altındaki Zelenski’nin Berlin-Londra hattına güvenerek yapabilecekleri sınırlı… 

Dünya güvenliği konusu

ABD ile Rusya uzlaşısında, masada ekonomik çıkarların da olduğu anlaşılıyor. Nitekim görüşmenin ikinci aşamasında liderlere ekonomi kurmayları da eşlik etti. Sızan bilgilere göre iki lider Arktik Okyanusunda işbirliği yapmayı kararlaştırdı ve ABD’nin Alaska’daki enerji operasyonları için Rusların nükleer enerjili buzkıran gemilerini kullanmasında anlaştı.

Alaska zirvesinde kimin daha çok taviz elde ettiği ve kimin daha çok taviz verdiği elbette tartışılmaya devam edecektir. Ama Alaska  Zirvesinin asıl kazananının Putin olduğu tartışma götürmez durumda. 

Zira ABD’nin diplomatik kuşatma uyguladığı, tecrit etmeye çalıştığı Putin, tecriti doğrudan ABD topraklarında geçersiz kılmış oldu. Buna ek olarak Putin’in Alaska’ya davet edilmesi, ABD’nin Rus ekonomisini çökertme planının da başarısızlığının kabulü anlamına geliyor.

Putin bu avantajla Trump’tan üç talepte bulundu: 1) Ukrayna krizinin temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasını istedi. 2) Rusya’nın meşru endişelerinin dikkate alınmasını istedi. 3) Avrupa ve dünya güvenliğinde adil bir dengenin sağlanmasını istedi. 

İşte, daha önce sık sık ifade ettiği Avrupa güvenliği meselesine Putin’in şimdi “dünya güvenliğini” eklemesi, CCCP tişörtüyle verilen mesajın somut haliydi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ağustos 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Topuklu efe meselesi

CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun bir törenle AKP’ye katılması, AKP’nin CHP’li belediyeleri “silkeleme” operasyonunda önemli bir dönemeç oldu. 

Zira Çerçioğlu yakın zamanda AKP medyası tarafından “yolsuzluk” iddiası ile hedef alınan bir isimdi. Bu bakımdan Özgür Özel’in durumu “Ya içeri tıkıl, ya AKP’ye katıl” diye özetlemesi gerçekçi görünüyor.

Bu durumda: Dayanaksız ve zayıf yolsuzluk iddialarıyla suçlanan CHP’li belediye başkanları “başımız dik” diyerek “içeri tıkılmayı” bir görev gibi görürken, kuvvetli yolsuzluk iddiasıyla suçlanan Çerçioğlu, hızla operasyonu yapanların safına katıldı.

‘Belediyecilik aşkı’ sorunu

Olayın ilk anından beri CHP’lilerin üzerinde uzlaştığı yorum şu: “Topuklu efe” Çerçioğlu, topukladı!

Tamam, söz güzel, olayı da anlatıyor ama şu özgeçmişte bir tuhaflık yok mu?

Özlem Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliği yaptı, tam 4 dönemdir de belediye başkanı. 2002’de milletvekili, 2007’de yine milletvekili. Dönemi bitirmeden 2009’da belediye başkanı seçildi, 2014’te yine belediye başkanı, 2019’da yine belediye başkanı, 2024’te yine belediye başkanı.

Asıl bu tabloyu oluşturan nedenler üzerinde durulması gerekmiyor mu? 4 dönem belediye başkanlığının ve 2 dönem milletvekilliğinin, vatandaşa hizmet aşkı olmadığı, başka bir aşk olduğu ortada. O aşk, en hafifinden “koltuk aşkıdır” ve asıl mücadele edilmesi gereken de budur. 

Çünkü bu kadar uzun süren bir belediye başkanlığı, elbette istisnaları vardır ama altındaki kadronun kökleşmesinin de katkısıyla, yolsuzluk riski doğuran sorunlu bir mekanizmaya dönüşecektir. 

İki dönem kuralı ve adayların ön seçimle belirlenmesi ilkesi, yolsuzlukla mücadelenin yollarındandır.

AKP’ye yeni kambur

Öte yandan Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliğini yaptığı ve 4 dönemdir de belediye başkanlığını yürüttüğü partisinden ayrılığını, “parti içinde yaşadığı sorunlar“ olarak açıkladı ve “çözülemeyeceği nedeniyle” artık CHP’de kalamayacağını ilan ederek AKP’ye geçti. Bağımsız kalmak yerine iktidar partisine geçme kararına bakılırsa bu sorun, CHP’de çözülemeyip ancak iktidar partisinde çözülebilecek türden bir sorun olmalı!

Ve AKP medyasının düne kadar “yolsuzluk kraliçesi” gördüğü Çerçioğlu, AKP’deki rozet takma töreninde yaptığı konuşmaya “Cumhurbaşkanımın himayesinde artık Aydın’a daha çok hizmet edeceğim” diyerek başladı. Çerçioğlu’nun kime, neye, neden hizmet edeceğini elbette Aydınlı CHP’liler biliyordu ve iki gündür tepkileri sürüyor. 

Ve yine medyaya yansıdığına göre, halka hizmet propagandasının altında, gerçekte “şirket kurtarma” operasyonu var!

Bu arada AKP medyasının manşetlerden yolsuzlukla suçladığı bir ismin, AKP’nin kuruluş yıldönümünde “AK” Parti rozeti takması, kimi AKP’lilerin içine sinmiş görünmüyor. Tutuklanan onca CHP’li belediye başkanı için hâlâ sağlam bir yolsuzluk iddianamesi oluşturulamamışken, AKP medyası tarafından en güçlü yolsuzluk iddiasıyla suçlanan bir CHP’linin artık AKP’li olması, elbette hazmetmesi zor bir durum!

‘Topuklu efe’ reklamcıları

Diğer yandan Aydınlıların Çerçioğlu’na “topuklu efe” dediği de yoktu aslında. Bu sıfat, Ertuğrul Özkök gazeteciliğinin eseriydi ve Çerçioğlu’na bu sıfatı Hürriyet gazetesi yakıştırmıştı. Ama Hürriyet yakıştırdıktan sonra, ne yazık ki medyada kimi isimler Çerçioğlu’nu “topuklu efe” diye övdü, onun belediyeceğilinin reklamını bu sıfatla yaptı.

Ve dün “topuklu efe” reklamı yapanlar, o övgüleri düzenler kendileri değilmiş gibi, bugün “topuklayan efe” diye tepki gösteriyorlar. Ne bir özür, ne bir özeleştiri! 

Yetmemiş gibi bir de “siyasette ahlak” dersi vermeye kalkıyorlar. 

Türkiye’nin bir sorunu da bu işte: Anasından “akil adam olarak doğanlar” sorunu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ağustos 2025

, , , ,

1 Yorum

Öcalan aktif siyasete hazırlanıyor

Öcalan’ın “PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme” çağrısında bulunduğu 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasının Kürtler açısından en önemli mesajı şuydu: “Ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olmamaktadır.”

Peki vazgeçilen ayrı devlet, federasyon, idari özerklik hatta kültürel özerklik yerine ne önerdi Öcalan? “Devlet ve toplumla bütünleşme” dedi. 

PKK’nin silah bırakması, kendini feshetmesi, ayrı devletten, federasyondan, idari özerklikten, kültürel özerklikten vazgeçmesi ve “devlet ve toplumla bütünleşmek” istemesi, elbette çok çok olumlu bir gelişmedir. 

Peki “demokratik entegrasyon” dedikleri bu “devlet ve toplumla bütünleşme” nasıl gerçekleşecek?

Demokratik entegrasyondan kim ne anlıyor?

Bir kere demokratik entegrasyonun aktörler tarafından aynı şekilde anlaşılmadığı görülüyor. Örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.

Oysa “kolektif hakların tanınması”, bütünleşmeden ziyade “ayrı olarak tanınmaya” işaret ediyor. Diğer PKK ve DEM aktörleri de “demokratik entegrasyonu”, kendi bakış açılarına göre formüle ediyorlar. Ve çoğu, meseleyi Öcalan’ın 27 Şubat’ta ortaya koyduğu “devlet ve toplumla bütünleşme” perspektifinin çok dışında anlamış görünüyor. 

Peki sorun gerçekten de takipçilerinin Öcalan’ı anlama sorunu mu acaba? Yoksa “demokratik entegrasyon”, sürecin ilerleyebilmesi için muğlak bırakılmaya çalışılan bir konu mu aslında?

Öcalan’ın Londra örneği

30 Mayıs tarihli “düzeltilmeden” sızdırılmış İmralı notları, konuya bir ölçüde açıklık getiriyor. 

DEM heyetinin de kafası karışmış olmalı ki Öcalan’a soruyorlar: “Yani entegrasyon öz yönetime dayanıyor, değil mi?”

Öcalan’ın yanıtı şöyle: “Demokratik kurumlaşmaya dayalı. Kurumlar demokratik olacak. Sempatizanlarımız hangi kurumlaşmada yer alırlarsa mutlak güç olurlar. Kayyum atama, asla olmaz. (…) Londra belediyesi seçimle geliyor. Güvenliği ve her şeyi belediye başkanlığına bağlıdır. İskoçya örneğini verelim. Yerel meclis, milli takımı ve birçok özgün mekanizması var ama 300 yıldır Britanya ile birlikte yaşıyor.”

Görüldüğü üzere Öcalan’ın 30 Mayıs’ta örneklerle anlattığı türden entegrasyon/bütünleşme ile 27 Şubat’ta söylediği çok farklı.

Özerklik değil yerel demokrasi 

Mesele bu zaten. Sürecin her iki tarafı, AKP-MHP tarafı da PKK-DEM tarafı da “örtük amaçlara” sahip, her iki taraf da “perdeleme” yapıyor ve her iki taraf da şeffaflıktan uzak. Süreci, tıpkı öncekiler gibi, hendek savaşı benzeri daha kötü sonuçlara gebe bırakma potansiyeli de işte buradan kaynaklanıyor: Tarafların örtük hedefleri.

Örneğin Öcalan düzeltilmeden sızdırılmış 21 Nisan tarihli İmralı notunda aynen şöyle söylüyor: “Burada strateji şu olmalı: Türkiye federasyondan çok çekiniyor. Bilerek özerklik demiyorum, yerel demokrasi diyorum. Ama bu da dünyanın her tarafında özerkliktir. Londra örneği böyledir, önemlidir. Seçilen belediye başkanı dışında ayrıca vali yoktur. Yerel polis, yerel yapılar belediyeye bağlıdır.”

Devam ediyor Öcalan meseleyi açmaya: “Yeni paradigma böyle şekilleniyor. Federasyonla vb. ilgisi yok. Bunun demokratik toplumun sınırlarıyla alakası var. Topluma alan tanıyacağız. Hem yasalarda hem anayasada sıkı ifadesi olacak.”

Bahçeli ve Öcalan

Şu günlerde çok tartıştığımız TBMM Komisyonunun da esas amacının ne olması gerektiğini 30 Mayıs’ta belirtmiş Öcalan: “Bahçeli dedi ki ’Gelsin Meclis’te konuşsun, DEM Parti’ye önderlik etsin. Umut hakkı uygulansın’ Bunları gözeterek komisyon çalışması başlatılsın.”

Yani Öcalan doğrudan Meclis’te siyaset yapmaya hazırlanıyor. Zaten yine bu görüşmede yeni parti kuracağını da söylüyor: “DEM’i de yeni bir kongreye götüreceğim. Demokratik Cumhuriyet Partisi çerçevesinde örgütleyeceğim.”

Kısacası, yola Necip Fazıl toplantılarında birlikte başlayanlar, yolu birlikte tamamlama niyetindeler özetle… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2025

, , ,

Yorum bırakın

Trump koridoru

Azerbaycan ve Ermenistan liderlerinin Beyaz Saray’da, Donald Trump’ın huzurunda imzaladıkları “barış için yol haritası”, iki ülkenin barış anlaşmasından çok, ABD’yi Kafkaslara sokmanın yol haritasıdır. 

ABD, Azerbaycan ve Ermenistan liderlerinin imzaladığı 7 maddelik metnin 3. maddesine göre Zengezur koridorunun Trump koridoruna dönüşmesi, Güney Kafkasya için kama, Azerbaycan ve Ermenistan için kelepçe anlamına gelmektedir. Aliyev ve Peşinyan’ın bu kama ve kelepçe için Trump’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesi ise tarihsel bir ayıp olarak şimdiden kayıtlara geçmiştir.

Astana ve 3+3 platformlarına sabotaj

1) Dar anlamda Azerbaycan’ı Nahçıvan’a, geniş anlamda Çin’den başlayarak Orta Asya ve Kafkasya’yı Türkiye’ye bağlayan Zengezur koridorunun Trump koridoruna dönüşmesi, 3+3 Platformu’na sabotajdır.

Bölge sorunlarını Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsü ile Türkiye, İran ve Rusya üçlüsünün birarada çözmesi esasına dayalı platform, 90’larda Tahran, yeni dönemde Ankara tarafından önerilmiş ve hayata geçmesi için de ilk adımlar atılmıştı.

2) Türkiye, İran ve Rusya üçlüsünün oluşturduğu Astana Platformu, ne yazık ki ABD-İsrail ikilisinin Esad’ı devirip Şara’yı iktidar yapma operasyonuna AKP’nin destek vermesi ile ciddi yara almıştı. ABD, başından beri rahatsızlığını ilan ettiği bu platformu, Trump koridoru ile rafa kaldırmak istiyor. 

Oysa Astana Platformu, Suriye’de işbirliği yapmanın ötesinde, Azerbaycan’ın 30 yıl sonra işgal altındaki topraklarına kavuşabilmesini kolaylaştırması bakımından da kritik önemdeydi.

Kuşak ve Yol’a Amerikan düğümü

3) ABD, Ermenistan topraklarından geçecek bu koridoru 100 yıllığına işletme hakkını alarak, Kafkasya’nın Kuzey-Güney hattına kama sokmuş oldu. Washington bu koridorla Rusya ve İran arasına girmiş oldu. 

4) ABD sadece Rusya-İran hattını değil, daha geniş planda, Avrasya stratejisi gereği Çin, Rusya, İran işbirliğini hedef almaktadır. Zengezur koridoru Orta Koridor’u birleştirecek, Orta Koridor da Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’un parçası olacaktı. ABD Zengezur’u Trump koridoru yaparak Kuşak ve Yol’a Kafkasya’da düğüm atmak istiyor.

Amaç: Türkiye-Azerbaycan-İsrail ittifakı

5) ABD Büyükelçisi Barrack, Trump’ın güncellenmiş BOP’u anlamına gelen Ortadoğu haritasını ülke ülke sayarken, Azerbaycan ve Ermenistan’ı da dahil etmişti. Dolayısıyla Trump koridoru, Trump BOP’unun gereğidir. 

Trump’ın BOP’u ise İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni içindir. ABD, bu düzende Türkiye ile İsrail’in birlikte hareket etmesini istemektedir. İsrail-Azerbaycan ilişkilerinin stratejik düzeye çıkarılması, bu amacı kolaylaştırmak içindir. 

Peki ABD bölgede neden Türkiye-İsrail-Azerbaycan ittifakı istemektedir? Cumhur İttifakı bu süreçte neden Safevilere karşı Yavuz-Kürt İdris ittifakını anımsatmaktadır? Bu süreçte neden “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” planı yeniden raftan indirilmiştir? 

Çünkü Trump’ın BOP’unun hedefi İran’dır.

Emperyalist barışın köprüsü

6) SSCB yıkıldığında, ABD, Türkiye’yi Orta Asya’ya açılan kapı görmüştü. Türkiye’nin NATO’cu kanadı FETÖ okullarıyla Orta Asya’yı ABD’ye açmaya çalışıyor, ulusalcı kanadı ise kapatmaya çalışıyordu. O mücadele sürüyor. 

ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay almak isteyen, o düzenle uyumlu olarak iktidarını sürdürmek isteyen AKP-MHP ittifakı, Trump koridoru’ndan memnun. Atlantik’e bağlanarak Türk milliyetçiliğini ülkücülüğe dönüştürenler için Trump koridoru elbette “Orta Asya’ya uzanan Amerikan Turancılığı” diye kabul görecektir!

7) Aliyev’in Washington’da ifade ettiği üzere Trump koridori aynı zamanda bir enerji koridorudur ve sadece Azeri petrol ve gazı için değil, Hazar bölgesi petrol ve gazı için de köprü görevi görecektir. 

Anlaşmaları yapılmaktadır: Azerbaycan ve Hazar enerjisi bir yandan Karadeniz üzerinden Ukrayna’ya, diğer yandan da Türkiye üzerinden Suriye’ye akacaktır. Hatta Suriye’ye akış başladı. Sonrası için asıl merkez İsrail’dir. Çünkü ABD İsrail’i Körfez, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in enerji merkezi yapmak istemektedir.

Kısacası Trump koridoru, “emperyalist barışın” köprüsüdür ve asıl büyük savaş için kurulmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Gazze‘yi Filistinsizleştirme planı

İsrail Güvenlik Kabinesi, günlerdir süren tartışmaların ardından Gazze’nin tamamının işgali planına onay verdi. 

Plan tartışıldı çünkü İsrail ordusu plana karşıydı. Gazze’nin tamamının işgali hem askeri riskler taşıyordu ama hem de rehineleri kurtarma olanağını zayıflatıyordu. 

Netanyahu’nun planı

İsrail zaten Gazze’nin yüzde 75’ini işgal etmiş durumda. Buna rağmen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu neden Gazze’nin tamamını işgal etmek istiyor? Mesele ileri sürüldüğü gibi Hamas’ı silahsızlandırmak mı? Mesele rehineleri kurtarmak mı? 

Planın Netanyahu tarafından açıklanan hedefleri, asıl amaca işaret ediyor. Buna göre: 

– İsrail Gazze’nin tamamını işgal edecek.

– Yönetimi Filistin / Batı Şeria hükümetine değil geçici olarak bir Arap gücüne bırakacak.

– Gazze’nin genel güvenliğinden İsrail ordusu sorumlu olacak. 

Bu hedefler, Netanyahu’nun asıl amacını ortaya koyuyor: Gazze’yi Filistinlisizleştirmek!

İsrail’e merkezi rol

Plan bu ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze planıyla da uyumlu. İkili Gazze’nin geleceğini, İsrail’i bölgesinde merkezileştirme planına göre tasarlıyorlar. ABD yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor ve o düzende İsrail’e merkezi rol oynatmak istiyor. O rol için:

1) İsrail’in Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de ve hatta zamanla Ürdün’de genişlemesi hedefi var. 

2) İsrail’in ABD’yle birlikte İran’a basınç oluşturmak amacıyla Kafkasya’da aktif oyuncu yapılması planı var. (Zengezur koridorunun 100 yıllığına ABD’li bir şirkete verilmesi, Türkiye’nin Esad’ı devirme yanlışından sonra ikinci büyük bölgesel yanlışı olacak ne yazık ki.)

3) İsrail’in enerji merkezi yapılması: Körfez, Doğu Akdeniz ve Kafkasya petrol ve gazlarının önemli bölümünün İsrail’de toplanması. 

4) İsrail’in Hindistan-Körfez ile Kıbrıs-Avrupa hatlarının kesişimi yapılmasına çalışılıyor. 

ABD’nin İsrail işleri

İsrail’in bu misyona kavuşabilmesi için;

– ABD, Arap ülkelerinin İsrail’le İbrahim Anlaşmaları imzalamasını istiyor.

– ABD, Türkiye’nin yeni Ortadoğu düzeninde İran’a karşı İsrail’le birlikte hareket etmesini istiyor. Washington, İran-Ermenistan ilişkilerini bozmayı, Rusya’yla İran’ın arasına kama gibi girmeyi ve Kafkasya’da İsrail-Türkiye-Azerbaycan üçgeni kurabilmeyi amaçlıyor. (Açılımın eş zamanlı başlaması da bu nedenle.)

– İsrail’in tüm bu işler için Filistin topraklarında rahat edebilmesi, bunun için de Gazze’nin Filistinsizleştirilmesi isteniyor. ABD’nin Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmak istemesi de bu nedenle.

Geciken tanıma kararı

Yakın zamanda G7’nin dört ülkesi, İngiltere, Fransa, Almanya ve Kanada Eylül’de Filistin devletini tanıyacaklarını açıkladılar. Netanyahu’nun insanlık dışı yeni Gazze planı hayata geçerse, bu ülkelerin tanıyacakları gerçek bir Filistin devleti kalmayacak!

Bugüne kadar Filistin’i tanımayan, dahası İsrail’e bugüne kadar silah satan ve siyasi destek veren bu devletlerin fikir değiştirmesi, elbette doğru şeyi yapma arzularından kaynaklanmıyor. İki nedeni var:

1) Bu ülkelerde İsrail’e karşı ve haliyle İsrail’e destek veren hükümetlerine karşı kamuoyu tepkisi olağanüstü yükselmiş durumda. 

2) Trump yönetmiyle ticaret savaşı yaşayan bu “müttefik” ülkeler, Filistin’i tanıma kartı üzerinden ABD’yle mücadele etmeye çalışıyorlar.

Tarih not ediyor

Kısacası, ABD Başkanı’nın ifadesiyle “ileri karakol” olarak kullandıkları, Alman Başbakanı’nın ifadesiyle “kötü işlerini yaptırdıkları” İsrail, çağımızın en büyük soykırımını, dünyanın gözleri önünde yapmayı sürdürüyor. 

“Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı olmaya” çalışanların, sahada değil belagatta İsrail’e karşı sertleşenlerin, “Gazze’de çocuklar ölüyor” diye ağıt yakıp yeni silah anlaşması yapanların, zar zor İsrail’le ticareti kesenlerin bu soykırımda küçüklü büyüklü paylarını tarih not ediyor… 

Ve btirirken önemle belirtelim: Plan uygulamaya girdiğinde, Netanyahu beklemediği iç ve dış gelişmelerle karşılaşabilir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ağustos 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan’ın Misakı Milli’si

Biri 21 Nisan, diğeri 30 Mayıs tarihli iki İmralı Notu sızdırıldı. Bunu hangi kesimin ne amaçla sızdırdığı ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Çünkü Öcalan, DEM heyeti ve devlet yetkililerinin yaptığı bu görüşmelerin “düzeltilmemiş” ham hali, en azından görüşmede adı geçen kimi iç ve dış aktörler nezdinde sorun çıkaracak cinsten. 

İşin o boyutunu uzmanlarına bırakarak, İmralı Notlarındaki “Misakı Milli” konusunu ele alacağım.

Açılımın zokası

Biliyorsunuz, daha öncekiler de dahil her açılımda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” denildi. Bu son açılım da aynı hedefle, Misakı Milli denilerek yürütülüyor.

Kuşkusuz “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” konusu bir hayaldir, ama kurulmaktadır. Cumhur İttifakı’nın Suriye’de “nüfuz bölgesi” elde etme amacından tutun, Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmalarına kadar pek çok politikaları bu amaçladır. 

Ama “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi, aynı zamanda Türk ve Kürt milliyetçilerini projeye kaydetmenin zokasıdır. Türkiye’nin genişlemesi Türk milliyetçileri için, Kürt bölgesinin büyüyecek olması da Kürt milliyetçileri için zokadır.

Öcalan önce Suriye’yi işaret etti

Peki Öcalan bu konuda ne diyor? Aynen şöyle diyor 21 Nisan’da: “Misakı Milli, Türk-Kürt ittifakının özüdür. Bu ittifak birinci planda Suriye’de yürüyecek. Birinci plan bu. Türkiye’ye Türkiye katar bu. Suriye eşittir Türkiye kadar değerdir.”

Misakı Milli açısından birinci plan Suriye. Ya ikinci plan? Onun da Irak olduğunu biliyoruz.

Öcalan’ın Misakı Milli formülü; ABD Büyükelçisi Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisini, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ümmeti” çıkışını ve elbette Bahçeli’nin Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmasını bütünlüyor. 

Misakı Millicilik, bugün Osmanlıcılıktır

Misakı Millicilik elbette bazılarının kulağına hoş gelebilir. Ama Öcalan’ın, Barrack’ın, Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin bugün savunduğu Misakı Millicilik, Türkiye’cilik değildir; Osmanlıcılık ve İslamcılıktır!

Osmanlı imparatorluğunun dağıldığı süreçte, dağılmayı önleyebilmek için Osmanlıcılık denendi, İslamcılık denendi, olmadı, olamazdı. En sonunda Türkçülük denendi. 

Misakı Milli bu son sürecin direnme sınırıydı. Harbiye Nezareti ve Almanlar örneğin Mustafa Kemal’i dinleyip, I. Dünya Savaşı sırasında orduyu Halep-Cerablus hattına çekseydi; henüz daha diri durumdaki ordu düşmanı o hat üzerinde durdurabilirdi. Dolayısıyla sonrasında Misakı Milli ilan etmeye bile gerek kalmayacaktı. Ama Mustafa Kemal’i dinlemediler. 

Tarih, keşkeyle, şöyle olsaydıyla, böyle olsaydıyla ilerlemiyor ve elbette tarih geriye de gitmiyor. O günün koşullarında, belirlenen Misakı Milli sınırları içinde elde tutulabilecek azami topraklar elde tutuldu. Daha ilerisi için, Musul için savaşacak güç kalmamıştı. Parmak arası terlikle 28 gün askerlik yapanların bugün bol keseden atmasına benzemiyor işler. Düşünün firar eden asker sayısının fazlalığı nedeniyle, Sakarya savaşı tarihe subay savaşı diye geçti!

Bugün Misakı Millicilik, Türkiyecilik değildir 

Halep alınamadı, Musul alınamadı. Doğru, alınabilseydi Kürt sorunu üzerine yaşanılanlar belki de hiç yaşanmayacaktı. Ama o günün koşullarında mümkün değildi ve genç Türkiye biraz güçlenince, son sınır düzeltmesini Hatay ile yapıp, sınır konusunu kapattı. 

Bugün haritaları yeniden tartışma konusu yapmanın, Misakı Milli üzerinden toprak talep etmenin Türklere de Kürtlere de bir yararı yoktur. Tersine Türklere de Kürtlere de komşularıyla uzun yıllar sürecek kaçınılmaz kan davası demektir bu. Dahası, sorunları harita değişikliğiyle çözme eğilimi, sonrasında Türklerle Kürtleri de karşı karşıya getirecektir.

O nedenle bugün Misakı Millicilik yapmak Türkiyecilik değildir.

Türklerin de Kürtlerin de (ve diğer halkların da) çıkarı, Türkiye, Irak, Suriye ve İran gibi bölge ülkelerinin “Batı Asya Birliği” kurmasındadır. Dört ülke içindeki tüm ortak halklar için de en demokratik çözümdür bu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın