Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

TÜRKİYE NASIL SAVUNULACAK

Erdoğan, türbanın Cumhuriyet yıkıcılığının sembolü olarak Meclis’e girmesini, “Allah’ın emri” olarak açıklıyor.

Kuşkusuz AKP tepe yönetiminde, türbanın Kuran’da yer almadığını, Kuran’ın örtülmesini emrettiği bölgenin kadının saçlarının olmadığını, Kuran’ın kadından sadece “farj” bölgelerini “hımar” ile örtmesini emrettiğini mutlaka bilen vardır.

1 Kasım’da, yani hilafetin kaldırılmasına giden yolun en önemli virajı olan saltanatın kaldırıldığı günde, türbanı Meclis’e sokmayı “Allah’ın emri” saymak, sadece din istismarcılığının zirvesi değil, açıkça Cumhuriyetle hesaplaşmaktır!

Bugün türbanı Meclis’e “Allah’ın emri” diye sokanlar, yarın da “Allah’ın emri değil” diyerek milletin meclisinde kanun çıkarmayacak, “Allah’ın kanunları zaten var” diyecektir.

Yetinmeyecek, yarın da “madem türban Allah’ın emri, hepiniz takacaksınız” diyeceklerdir.

Meseleyi “kıyafet özgürlüğü” sananların bir kısmı, o gün geldiğinde türbanın “inanç özgürlüğü” değil, fakat “inanç baskısı” olduğunu anlayacaklardır!

O gün “yetmez ama evet” diyenler, “özgürlük” budalaları, “sahte demokrasi havarileri, bilcümle liberaller, sosyal demokratlar, sol maskeliler ise yine anlamayacak, hatta başka uçuk teoriler üreteceklerdir.

Sırf onlar uçukluk yapamasın bile diye, o günün gelmesini bugünden önleyecek tedbirler almalıyız. Peki ne?

CUMHURİYET KAN AĞLIYOR, KILIÇDAROĞLU ÇOK MUTLU!

Bakınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun türbanın Meclis’e Cumhuriyet yıkıcılığının sembolü olarak girmesi karşısından “bugün çok mutluyum” demesi, artık tüm Cumhuriyetçilerin daha radikal bir tedbire yönelmesini gerektiriyor.

Dün kısaca özetledik. 2006’da kapanmış bir konu olan türbanı, 2010’da Kemal Kılıçdaroğlu gündeme getirdi. Sadece türbanı değil, tarikatlara ve cemaatlere özgürlüğü, tekke ve zaviyelere yeniden açılma yolunu hep Kılıçdaroğlu ve ekibi açtı.

Ve nihayetinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, türban konusunda AKP’ye yardımcı olduğu için 29 Ekim resepsiyonunda kendisine teşekkür etti!

Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu CHP’nin Cumhuriyet’i savunamayacağı, tersine Cumhuriyet yıkıcılarına yardımcı olacağı, anlamamak isteyenler için de artık çok nettir. Dün belirttik: Kılıçdaroğlu’nun Yeni CHP’si, AKP’nin silahıyla sürekli Cumhuriyet’e ateş ediyor!

Peki, ne yapılmalı?

ADIM ADIM YAPILACAKLAR

Artık daha net şekilde saptayalım:

1. Tüm Cumhuriyetçi CHP’liler, bu sahneye alet olmaktansa, Atatürk’ün programını uygulamayı hedef edinmiş İşçi Partisi’ne gelmelidir.

2. CHP’nin devrimci, Atatürkçü, ulusalcı, solcu milletvekilleri İşçi Partisi’ne geçmeli ve grup kurmalıdır! İlk geçen kahraman olacaktır!

3. Bu iki doğal ve mecburi akış, emin olun CHP’ye en büyük iyilik olacaktır. Zira İşçi Partisi’ne bu katılım, güçbirliğine burun kıvıran CHP yönetimini bu hayati ihtiyaca mecbur edecektir!

4. Meclis’te grup kurarak tüm Türkiye’de çekim merkezi haline gelecek bir İşçi Partisi, sadece kalan sürede Meclis’i AKP-PKK bölücü ortaklığına dar etmekle kalmayacak, aynı zamanda kritik seçimli 18 ayı de Cumhuriyet lehine değerlendirecektir!

5. Büyümüş ve güçlenmiş bir İşçi Partisi, arkasında Haziran eylemleri bulunan halk hareketini de hükümet olma hedefine yönlendirebilecektir.

6. Ve en sonunda, merkezinde İşçi Partisi’nin bulunduğu devrimci ve Cumhuriyetçi bir milli hükümet kurulabilecektir!

Karar sizin!

Siz gelmeseniz de, biz biraz daha fazla zorlanacağız ama başaracağız! Atatürk’ün Türkiye’sini yıktırmayacağız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Kasım 2013

, ,

1 Yorum

CHP, AKP’NİN SİLAHIYLA CUMHURİYET’İ VURDU

“Düşmanın silahını elinden almak” cümlesi, Türkiye’nin iç politikasında özellikle ana muhalefet partisi tarafından sıklıkla kullanılır: “AKP’nin elinden turban kozunu almak”, “AKP’nin elinden darbe kozunu almak” vb.

Doğru, elbette “düşmanın silahını elinden almak” savaşta ve siyasette bir yöntemdir. Tabi silahı alıp etkisiz hale getirmek kaydıyla…

Peki, ana muhalefet partisi CHP öyle mi yapıyor? İnceleyelim:

TÜRBANI KAMUYA KILIÇDAROĞLU SOKTU

AKP’nin “silahlarından” biri türbandı: Erdoğan mevzi kaybederken türbanın altına girdi, yeni bir mevziye saldırırken türbanı bayrak gibi salladı.

Ama neticede o silahı en fazla 2006 yılına kadar kullandı ve bırakmak zorunda kaldı. Zira konu 2006’da hukuken kapanmıştı!

Sonra ne mi oldu?

Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin Genel Başkanı olduktan üç ay sonra “AKP’nin silahını elinden alacağım” diyerek rafa kaldırılmış bu konuyu, 12 Eylül halkoylaması sırasında “türbanı biz çözeriz” diyerek gündeme getirdi. (CNN Türk, 22 Ağustos 2010)

Ana muhalefetin bu hamlesi AKP’de, haliyle “CHP engeli kalktı” diye yorumlandı. Bunun üzerine YÖK, anayasayı da yok sayarak, “türban serbest” yönetmeliği çıkardı!

Böylece Kılıçdaroğlu türbanı çözmüş(!) ve sadece üniversitelere değil, ilköğretim okullarına bile girmesini sağlamıştı!

LAİKLİĞİ KILIÇDAROĞLU SULANDIRDI

Ardından Kemal Kılıçdaroğlu, bir başka silahı AKP’nin elinden almaya soyundu: Önce “Laiklik tehlikededir diyemem” dedi (Akşam, 22 Eylül 2010). Ardından “siyaset yapmayan tarikatlara ve cemaatlere saygılı” olduğunu ilan etti (Hürriyet, 24 Ocak 2011).

Bu arada Kılıçdaroğlu’nun CHP Parti Meclisi’ne aldığı Muhammed ÇakmakFethullah Gülen’e hayran olduğunu ilan ediyordu! (Akşam, 21 Aralık 2010) Çakmak’a göre laiklik, zaten postmodern çağa uygun değildi! (Zaman, 11 Mayıs 2011)

Tarikat ve cemaatlere saygılı Kılıçdaroğlu’nun Yeni CHP’sinde, tekke ve zaviyeler de savunulmaya başladı sonra. CHP milletvekili Bülent KuşoğluAtatürk’ün kapattığı tekke ve zaviyeleri “üretim yeriydi, eğitim ve kültür kurumuydu” diye övdü ve yeniden açılmasını savundu. (Zaman, 24 Nisan 2011)

CHP son olarak, tehlikede görmediği laikliğin tanımını, hazırladığı “Türkiye’ye Kılavuzluk Edecek Çağdaş Anayasa” taslağında da değiştirdi! (Radikal, 17 Mart 2011)

AKP BAŞINI, CHP GÖZÜNÜ ÖRTÜYOR

Yani CHP, doğrudur, AKP’nin silahını elinden almıştır. Ancak aynı amaçla ve aynı hedefi nişan alarak kullanmıştır: Cumhuriyet’i vurmuştur!

Nitekim Kılıçdaroğlu’nun bu hizmetleri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün takdirini aldı. Gül 29 Ekim resepsiyonunda CHP’nin türban tavrını şu sözlerle övdü: “Başörtüsü konusunda eski anlayışın değişmesinde CHP’nin de katkısı olduğunu ifade etmek isterim. Bu konu tabu olarak görülürdü. Onların da müspet anlamda katkısı olduğunu görmek gerekir.” (Aydınlık, 31 Ekim 2013)

Gül, Kılıçdaroğlu’nu bu sözlerle överken, CHP grubu kapalı toplanıyor ve Cumhuriyetçilerin gazını alacak kadar küçük bir tepki gösterileceğini ama esas olarak Meclis’e türbanın girmesine sessiz kalacaklarını ilan ediyordu!

Yani AKP başını, CHP de gözünü örtüyordu!

ASIL CUMHURİYET MAĞDUR

Kılıçdaroğlu ve kurmayları, AKP’nin silahlarıyla Cumhuriyeti vurma işini Atatürkçülere “mağduriyet” efsanesine dayanarak yutturuyor. Güya AKP, bazı mağduriyetler yaratarak, o mağduriyetlere yaslanarak sürekli oy alıyor ve kazanıyor.

Aslında bu mağduriyet meselesi bir psikolojik savaş malzemesidir ve Gladyo karargâhlarında üretilmiştir. CHP ise efsaneye aldanarak bu psikolojik savaş malzemesini kullanmaktadır.

Gerçek şudur: Mağdur değil, güçlü kazanır! Hele de bizimki gibi toplumlarda…

Mağdur olmakla seçim kazanılsaydı, AKP değil CHP kazanırdı.

Zira asıl mağdur, bugün Cumhuriyet’tir.

Mehmet Ali Güller
1 Kasım 2013
Aydınlık Gazetesi

Yorum bırakın

TKP’NİN CUMHURİYET’LE İMTİHANI

En baştan belirtelim: TKP’nin son dönemde Türk Bayrağına önem atfeden ve Cumhuriyet’i savunan bir çizgiye gelmiş olmasını takdirle karşılıyoruz.

Ama özellikle son 29 Ekim kutlamalarında ortaya çıkan tablo bize maalesef şu soruyu sordurttu: TKP, Cumhuriyet’i Cumhuriyet için mi, yoksa kendisi için mi savunuyor?

Somutlaştırarak yeniden belirtirsek: TKP Cumhuriyet’i ve Türk Bayrağı’nı Haziran Halk Hareketi nedeniyle mi savunuyor? Sırf Türk Bayraklı o büyük kitleden beslenebilmek adına mı bu çizgiye girdi?

Meseleyi açalım.

TKP: MİLLİYETÇİLİK DEĞİL YURTSEVERLİK

TKP içinde yeni çizgiye mutlaka direnilmiştir. Anlayabiliyoruz. Hatta Sol Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kemal Okuyan’ın “Marks da Cumhuriyetçiydi” diye yazmak zorunda kalmasını da anlayabiliyoruz.

Ama anlayamadığımız şeyler var. Örneğin Okuyan’ın “milliyetçilik” endişesi…

29 Ekim sabahı Karaköy vapuruna binmek için Kadıköy’e gittiğimde, daha metrodan çıkarken karşılaştığım şu pankart, ne demek istediğimi açıklayacaktır: “Milliyetçilik değil, yurtseverlik.”

“Elma değil armut” der gibi olmuş… Hani “vatansever değil yurtseveriz” dense bir anlamı olacak. Zira sol kulvarda böyle bir ayrım hep olmuştur. Hatta “milliyetçi değil ulusalcıyız” dense, teorik bakımdan yine olacak. Ama milliyetçi olmayıp yurtsever olmaya kalkmak, açık söyleyelim ve dostça belirtelim: Siyasi mizahtır.

Kuşkusuz Kemal Okuyan, pankarttaki iki kavramdan birinin diğerinin alternatifi olmadığını bilecek çaptadır. Ama bu pankartı üstelik belirleyici pankart olarak 29 Ekim kutlama alanının en başına asmak, dikkat çektiğimiz endişenin gereğidir.

İŞÇİ PARTİSİ KORKUSU

Kemal Okuyan, dün Sol’daki köşesinde de yer alan 29 Ekim konuşmasında bakın ne diyor: “Milliyetçilik fenadır, çok fena. Biz yurtseveriz. (…) Milliyetçi olmadığımız için Suriye’de haksız bir politikaya karşı durduk, Suriye halkını savunduk, savaşa izin vermeyeceğimizi söyledik.”

Okuyan’ın ve TKP’nin Suriye’yi emperyalizme karşı savunmasını elbette takdir ediyor ve “ne Sam ne Şam” diyen “sol” maskeli kesimden kalın bir çizgiyle ayrı durmasını önemsiyoruz. Ama TKP’nin “milliyetçi olmadığı için” Suriye’yi savunduğunu söylemesine üzülüyoruz. Zira biliyoruz ki, TKP ve önderliği Suriye’yi, milliyetçi olmadıkları için değil anti-emperyalist oldukları için savunuyor. Ama öyle ifade edemiyor!

Okuyan’ın böylesine “teorik bir çarpıtmaya” yaslanması ise şu sözlerine yansıyan endişeden kaynaklanmaktadır: “Türkiye’nin çıkarları, emekçi halkın çıkarlarıdır. Ulusal birlik safsataları, milli birlik projeleri, solla MHP’yi milliyetçilikte birleştirme çabaları, bunların hepsi halkı uyutma planlarıdır.”

Okuyan’ın bu satıları, kuşkusuz İşçi Partisi’ni hedef alıyor. TKP, yeni girmeye çalıştığı bir havuzdan elbette beslenmek ve rakip gördüğü partilerle rekabet etmek isteyecektir. Ama rakibinin siyasi projesini “halkı uyutma planı” diye sunmak, en hafifinden siyasi nezaketsizliktir.

CUMHURİYET YARIM SAVUNULMAZ!

Uzatmayalım ama TKP’ye ve önderlerinden Kemal Okuyan’a şu dostça uyarıyı da yapalım: Cumhuriyet yarım savunulmaz!

Açalım: 29 Ekim için toplandığınız alanda Atatürk heykeli var. Ve orada her 29 Ekim’de tören düzenlenir, çelenk bırakılır. Kaymakamlık zorunlu olarak ama parti ve kurumlar Cumhuriyet’e bakışlarına göre orada vardırlar. TKP’nin pankartlarının arasında, Atatürk’ün heykelinin önünde sabah yapılmış törenden kalma dört çelenk vardı: Kaymakamlık, CHP, İşçi Partisi, ADD…

Peki, TKP’nin çelengi neden yoktu? Cumhuriyet yarım savunulmaz!

Bakın çelengin olmaması, en az çelenklerin üstünde yer alan “sosyalist cumhuriyet” pankartının yanlışlığı kadar önemliydi.

Sosyalist bir cumhuriyet benim de, bizim de özlemimiz. Ama siyaset yapıyoruz ve siyaseti uçmadan, karada yapmalıyız. Sosyalist bir cumhuriyet günümüz Türkiye’sinde hem gerçekçi değildir hem de imamın cemaate cenneti hedef göstermesi gibidir!

Son söz: Hâlâ milli demokratik devrim şartlarındayız ve haliyle milliciyiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2013

, ,

1 Yorum

İSTİKLAL KIRMIZI ÇİZGİMİZ

Dün öğlen saatlerinde ajansların geçtiği haber şöyleydi: “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sebebiyle Taksim ve civarında eylem olabileceğini değerlendiren polis ekipleri, Taksim’de geniş güvenlik önlemi aldı.”

Cumhuriyet karşıtlığının vardığı son nokta işte budur: Cumhuriyeti yasadışı ilan etmek!

Devlet, karşı devrimin egemen olduğu devlet, Cumhuriyeti yasa dışı ilan etmiş ve onu kutlamaya kalkanlara karşı tedbir alıyor!

ERDOĞAN’IN KIRMIZI ÇİZGİSİ

Nitekim sabah saatlerinde Emniyet yetkilileri şöyle diyor: “Kesin talimat var. Hükümet için İstiklal Caddesi, kırmızı çizgidir. Yürütmeyeceğiz.

Ancak Mustafa Kemal’in askerlerinin de kırmızı çizgisi var: İstiklal asıl bizim kırmızı çizgimiz! Cumhuriyet en kalın kırmızı çizgimiz!

MİLLET ERDOĞAN’IN ÇİZGİSİNİ SİLDİ

Nitekim Türk milleti dün AKP hükümetinin kırmızı çizgisini dinlemedi ve ellerinde Türk Bayraklarıyla Tünel’den Taksim’e, Taksim’den Şişhane’ye, Şişhane’den Karaköy’e ve hatta Dolmabahçe’ye kadar sürekli yürüyerek kendi kırmızı çizgilerini uyguladı.

Polis AKP’nin emri gereği yer yer müdahale etti, gaz bombası attı, Cumhuriyeti kutlayan vatandaşları gözaltına aldı ama Erdoğan’ın kırmızı çizgisini koruyamadı!

Çünkü Taksim, İstiklal Caddesi, Tünel, Şişhane, Karaköy, Dolmabahçe hattı boyunca toplanan kitle milyonun üstündeydi.

ERDOĞAN’IN HAZİRAN KORKUSU

Erdoğan İstiklal Caddesi’ni ve Taksim’i kırmızı çizgi ilan etmeye çalışmakta, kendince haklıydı. Zira Haziran ayında görüldü ki, Taksim’de iktidar olan halk, Erdoğan’ın iktidarını fena salladı. Öyle ki, o günlerde AKP tepe yönetiminde “bu iş bitti” diyenler bile vardı.

İşte Erdoğan yeniden aynı durumu yaşamamak için emrindeki kolluk kuvvetlerine dayanarak İstiklal’i kırmızı çizgi ilan etmeye kalktı. Ancak başaramadı.

Çünkü Cumhuriyeti kutlama iradesi gösteren Türk milletinin karşısında asker, polis, zabıta barikat olamazdı! Nitekim olamadı!

MEYDANLARIN İRADESİNİ HÜKÜMET YAPMAK

Artık mesele bu iradeyi hükümet yapmaktır.

Önümüzdeki 18 ay bu bakımdan kritik önemdedir.

Türkiye ancak Haziran halk hareketinde bayrak sallayan ve 29 Ekim’de yeniden kararlılık gösteren bu iradenin iktidar olmasıyla uçuruma yuvarlanmaktan kurtulabilecektir!

29 Ekim’de Ankara Tandoğan’da, İstanbul İstiklal’de, İzmir Gündoğdu’da ve başta Malatya olmak üzere yurdun dört bir yanında ayağa kalkan Cumhuriyet iradesi ulusalcıların, milliyetçilerin, halkçıların, sosyalistlerin, devrimcilerin, Atatürkçülerin iradesidir.

Şimdi görev, bu iradenin bileşenlerini temsil eden partilerdedir: CHP; MHP ve İşçi Partisi geniş bir ittifakla bu Cumhuriyetçi vatansever iradeyi 18 ay içinde parça parça iktidar yapmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ekim 2013

Yorum bırakın

YENİDEN DEVRİM, YENİDEN CUMHURİYET

Cumhuriyet’in 90. yılına şu sorularla girdik: Cumhuriyet korunabilecek mi? Korunacak Cumhuriyet kalmadı da, yeniden inşa mı edilecek? Hatta Cumhuriyet yeniden inşa mı edilecek, yoksa yeni bir Cumhuriyet mi inşa edilecek?

Bu sorulara yanıt verebilmek, öncelikle Cumhuriyet’in karşı devrimlerle adım adım nasıl yıkıldığını saptayabilmekten geçiyor:

1923-1946: DEVRİMCİ CUMHURİYET

1923-1946 sürecini kabaca Cumhuriyet’in devrimci yılları olarak sınıflandırabiliriz. Kuşkusuz Mustafa Kemal’in ölümüyle birlikte, hatta birkaç yıl öncesinden de Cumhuriyet’in devrimciliği taşlaşmaya ve donmaya başlamıştı.

Mustafa Kemal’in en büyük sorunu olan devrimci kadroların azlığı, bu taşlaşmayı hızlandırdı.

Cumhuriyet’in yıkmak istediği büyük toprak ağalığı rejiminin dayandığı zümrenin, diğer gerici unsurlarla ittifak kurması ve CHP içinde bir etki alanı oluşturması ilk büyük karşı devrimin işaretleriydi. Bu karşı devrim ittifakı Mustafa Kemal’in ölümüyle birlikte atağa geçti: Batı’yla serbest ticaret anlaşmaları imzaladı, doğuyla ilişkileri askıya aldı, gericilikle uzlaştı…

1946-1980: CUMHURİYET’TE İÇ ÇARPIŞMA

Devrimci Cumhuriyet’in çok partili rejim adı altında bu karşı devrimci atağa boyun eğmesi, devrimin hedefindeki kurumlarla uzlaşmaya soyunması, Köy Enstitülerini feda etmesi gibi uygulamalar Batı destekli karşı devrimciliğin iştahını kabarttı.

Cumhuriyet karşıtı kuvvetler, devrimci Cumhuriyet döneminin sonunda artık CHP’den de kurtulup kendi iktidar araçlarını kurdular: Demokrat Parti.

Marshall yardımı, DP iktidarı dönemi, Kore savaşı ve NATO’ya üyelik ile Türkiye Cumhuriyeti ABD’nin denetimine girmiş oldu.

1980 yılına kadar süren bu süreçte Cumhuriyet ile Cumhuriyet karşıtlığı içeride çarpışmayı sürdürdü. Cumhuriyet her ne kadar 27 Mayıs’la bu sürece direndiyse de, Batı destekli Cumhuriyet düşmanlığı adım adım bu savaşı kazandı.

1980-2007: CUMHURİYET’İN TASFİYESİ

Cumhuriyet’in asıl tasfiyesi, iç çarpışma sonrasında, 24 Ocak 1980 kararlarıyla başladı. Cumhuriyet’in ekonomisi, serbest piyasaya açılarak emperyalizmin denetimine sokulacaktı. Cumhuriyet, özelleştirmeler yoluyla yok edilecekti!

Bunun için haliyle sopa gerekiyordu: İşte 12 Eylül rejimi, 24 Ocak kararlarını uygulayabilmenin gereğiydi.

Bu süreç, 2007 yılına kadar sürdü. Cumhuriyetin kültür kurumları ele geçirilip yozlaştırıldı, eğitim kurumları gericileştirildi, dış politikası Washington’a devredildi, ekonomisi talan edildi, insanı yabancılaştırıldı ve Kemalist devlet kalesi teslim edildi!

Bu sürece Kemalist devlet, son olarak 28 Şubat ile direndi ancak başarılı olamadı.

2007-2013: CUMHURİYET’İN YIKILMASI

Son darbe için 2002’de sandıktan çıkarılan AKP hükümetinin asıl hedefi, AB üyeliği palavrası üzerinden yıkıma direnebilecek büyük kuvveti esir almaktı. Türk Ordusu’nun kanatları AB üyeliği üzerinden yolundu, TSK adım adım küçültüldü, etkisizleştirildi…

Cumhuriyet kuvvetleri son bir kez de 2007’de alanlara çıkarak bu yıkıma engel olmaya çalıştı ancak o enerji “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye” denilerek heba edildi.

Ardından yıkım başladı: TSK’ye tertip, Türk Ordusu’nun milli kanadının tasfiyesi, komutanların tutuklanması, Kürt Açılımı, Ermeni Açılımı, Kıbrıs Açılımı, Cumhuriyet’in kalelerinin teker teker düşürülmesi, yargının ele geçirilmesi vb…

Yani Cumhuriyet, 2007’de yıkılmış oldu!

2013: YENİDEN DEVRİM, YENİDEN CUMHURİYET

Ancak Türkiye 2013’ün ortasında yeni bir devrimci sürece girdi yine…

19 Mayıs 2012’de Jön Türk gençliğinin yeni temsilcisi TGB’nin 250 bin genci Taksim’e çıkarması, silkinişi başlattı. Türkiye, 2013 Haziran’ın da büyük halk hareketine sahne oldu.

AKP hükümetini sallayan bu büyük hamle çok büyük kazanımlar sağlayarak ve her şeyden önemlisi korku duvarını yıkarak, toplumsal yasalar gereği şimdilik inişe geçti. Dalgalar halinde ilerleyecek olan halk hareketi, şimdi yeni ve daha büyük bir dalga için kuvvet biriktiriyor.

İşte bu devrimci süreç ve bu devrimci sürece önderlik edebilecek öncü örgütlerin kuvvet biriktirmesi, Cumhuriyet’in yeniden inşa edileceği bir dönemi başlatmış oldu.

Cumhuriyet yıkıldı ama cumhur, Cumhuriyet’i yeniden inşa edebilmek için seferber olmuş durumda…

Bugün Ankara Tandoğan’da, İstanbul Taksim’de, İzmir Gündoğdu’da toplanan siz milyonlar, işte bu tarihi görevi yerine getiriyorsunuz!

Bayramınız çok daha kutlu olsun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2013

Yorum bırakın

RİCCİARDONE CHP’DEN NE İSTEDİ?

İstanbul’un değişik semtlerinde CHP’nin “Korumakta kararlıyız” pankartları asılı…

Güçlü bir mesaj, samimi bir niyet ve önemli bir irade beyanı…

Ya pratik?

ADAY BÖLMEMELİ, BİRLEŞTİRMELİ

“Korumakta kararlıyız” pankartı iki gündür yazdığım Adana yazılarını aslında daha anlamlı kılıyor.

Adana’da Aytaç Durak krizi yaşandığını yazmıştım ilk gün. Çok sayıda ve parti içinde çeşitli konumda olan CHP’lilerle görüştüğümü ve aldığım izlenimin şöyle olduğunu belirtmiştim özetle: CHP’lilerin bir bölümü Aytaç Durak’ın, bir bölümü de mevcut belediye başkanvekili Zihni Aldırmaz’ın CHP’den aday olması gerektiğini savunuyor.

Yazım nedeniyle beni Zihni Aldırmaz’ı desteklemekle suçlayan CHP’li okurlar oldu. Hatta Aytaç Durak’ı savunduğumu iddia eden CHP’liler bile vardı.

Oysa her iki adaydan birini desteklemediğim gibi CHP’li de değilim.

Bu köşenin düzenli okurları bilir: Bilimsel sosyalistim, İşçi Partiliyim ve bu benim en önemsediğim kimliğimdir!

ADAY KAVGASIYLA CUMHURİYET KORUNMAZ

Aslında iki günün sonunda ortaya çıkan bu tablo CHP’nin uzun yıllardır içinde bulunduğu gerçeği özetliyordu: CHP, pratikte ülkenin kurucu partisi olan CHP değildi artık.

Aytaç Durak CHP’li değil. Üstelik bugüne kadar pek çok partinin üyesi oldu ama bir tek CHP’li olmadı. Zihni Aldırmaz da CHP’li değil. Ama her ikisi de CHP’nin Adana’da üstünde kavga ettiği isim durumundalar…

Yazılarımdan sonra telefonla arayan, e-posta atan CHP’lilerin bir bölümü Aytaç Durak’ın mutlaka CHP’den aday gösterilmesi gerektiğini, başka türlü AKP’yi yıkamayacaklarını savunuyor. Zihni Aldırmaz’ın Durak’tan devraldığı belediyeyi batırdığını iddia ediyorlar. Hatta daha vahimi, Aytaç Durak’çı CHP’liler bazı Adana ve Seyhan CHP yöneticilerini, Zihni Aldırmaz’dan ihale almakla suçluyorlar.

Zihni Aldırmaz’ın CHP’nin adayı olması gerektiğini savunanlar ise çok daha ağır şeyler iddia ediyorlar.

Arada “biz gerçek CHP’liyiz, ne Durak ne de Aldırmaz bizim adayımız değildir” diyenler de var ama azınlıktalar…

Gelin şimdi bu tabloyu, yazının başında yer verdiğim “korumakta kararlıyız” pankartındaki mesajla yan yana koyun!

Aday kavgası veren CHP, Cumhuriyeti nasıl koruyacak?

RİCCİARDONE İSTEDİ, KILIÇDAROĞLU ABD’YE GİDİYOR

Adana’da bunlar yaşanırken, Ankara’da daha vahim şeyler yaşanmaktadır…

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla bir otel odasında baş başa 2,5 saat görüşebiliyor!

Bu görüşmenin ertesinde;

1. Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yapmayacağı belirtilen ABD’ye ziyaretini artık yapacağı açıklanıyor.

2. Kılıçdaroğlu, haftalardır “ben gelmem, siz davet edin” diyen Mustafa Sarıgül’ü CHP’ye davet ediyor.

CHP CUMHURİYETİ KORUYABİLİR Mİ?

Kuşkusuz Ricciardone’nin Kılıçdaroğlu’nu sadece bu iki konuda ikna etmesi için 2,5 saat görüşmesi gerekmiyordu! Bu kadar zamana mutlaka başka şeyler de sığmıştır!

Peki, Francis Ricciardone CHP Genel Başkanı’ndan başka neler istemiş olabilir? Bazı tahminlerde bulunalım mı?

1. CHP-MHP-İP ittifakından uzak durun!

2. Süheyl Batum Anayasa Komisyonu’nda oyunbozanlık yapmasın. AKP’nin yeni Anayasa çıkarmasına yardımcı olun.

3. AKP-PKK müzakereleri biraz sıkıntıya girdi. Ulusalcı kesimlerin bu müzakereye karşı olmasının törpülenmesi CHP’nin sorumluluğundadır.

4. AKP’nin paketi mecburen eksik çıktı. CHP bu paketi geliştirmeli. Tıpkı türban, Dersim ve askerlik süresi konularında olduğu gibi başka konularda da AKP’nin yolundaki mayınları temizleyin.

Artık sormalıyız: Bu durumdaki bir CHP, Cumhuriyeti koruyabilir mi? Atatürkçülerin, Kemalistlerin, Ulusalcıların, Milliyetçilerin, Halkçıların, Solcuların yanıtını araması gereken soru artık budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ekim 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ADANA’DA CHP-MHP-İP İTTİFAKI MÜMKÜN MÜ?

Adana’daki siyasi atmosferi aktarmaya başlamıştık dün. CHP’deki Aytaç Durak krizini ve yerel Ekspres gazetesi salonunda atan siyasi nabzı özetlemeye çalışmıştık. Bugün de sürdürüyoruz…

Ancak bugün önce sokaklardayız…

ZİHNİ ALDIRMAZ ADAY OLACAK MI?

Adanalı genel olarak Büyükşehir Belediye Başkanvekili Zihni Aldırmaz’dan memnun. Aytaç Durak’tan sonra görevi vekâleten sürdüren Aldırmaz’ın yaptıkları, doğrusu benim de dikkatimi çekti.

Hatta Adana’ya gönül vermiş bir büyüğümüz durumu şöyle özetledi: “Zihni Aldırmaz’ın 3 yıllık başkanvekilliği, aslında Aytaç Durak’ın 20 yıldır bir şey yapmadığını göstermiş oldu!”

Peki, başarılı bulunan Zihni Aldırmaz yeniden aday olacak mı? İşte burası karışık görünüyor…

Zira Aldırmaz MHP’li. Fakat dün de dikkat çektiğimiz gibi MHP Adana’da adayını ilk saptayan parti ve o aday Zihni Aldırmaz değil.

Değişik siyasal partilerden insanlarla görüştüm. Çoğu da Zihni Aldırmaz’ın kendi partisinden aday olmasına sıcak bakıyor. MHP’liler Aldırmaz’ın şimdiki aday yerine daha doğru aday olduğunu savunuyorlar. CHP’liler Aldırmaz’ın CHP kökenli olmasa da CHP’ye yakışır bir siyasetçi olduğunu belirterek, adaylığına sıcak bakıyorlar.

Aslında bu durum ortaya ilginç bir sonuç çıkarıyor. Ama sona bırakacağız…

MHP, İTTİFAKA CHP’DEN DAHA SICAK

Adana’daki en dikkat çekici temaslarımdan biri, tesadüfen hem CHP’nin hem de MHP’nin sözü geçen etkili ikili ismiyle aynı ortamda bulunmam sırasında gerçekleşti. Haliyle “AKP nasıl yıkılır” sorusu etrafında şekillendi sohbet…

Ben daha önce bu köşede yazdığım CHP-MHP-İP ittifakının tek gerçekçi çözüm olduğu konusu üzerinde durdum. Yüzdeleri, yaratacağı sinerjiyi, AKP’nin belediyelerinin üçte ikisinin bu ittifaka geçeceğini anlattım…

Açık söyleyeyim şaşırdım: Zira CHP-MHP-İP ittifakının gerçekçiliğine, Adana’da MHP’li etkili isim, CHP’li etkili isimden daha sıcak baktı.

Görüşleri özetleyeyim: CHP’li etkili isme göre Türkiye bir uçurumda ve AKP karşıtı olan herkes CHP’ye gelmeli. Gerisi zaman ve enerji kaybı…

MHP’li etkili isim ise CHP’nin bu temennisinin gerçekçi olmadığını, AKP’ye karşı izlenecek tek çizginin, güçlü adayın etrafında birleşmekten geçtiğini savundu. Yani herhangi bir ilde MHP’nin adayı güçlüyse onu, CHP’nin adayı güçlüyse onu desteklemek gibi…

GÜÇLÜ ADAYDA BİRLEŞME

CHP’nin 20 yıldır bu çizgiyi izleyerek güç birliği formüllerine hep sırtını döndüğünü belirterek, MHP’li etkili ismin görüşleri üzerinde durdum.

Kategorik olarak “güçlü adayda birleşme” fikrini desteklediğimi ama bunun gerçekleşebilmesinin tek ölçütünün, genel merkez düzeyinde anlaşmaktan geçtiğini savundum.

Zira bu model yerelin inisiyatifine bırakıldığı zaman, yerel çelişmelerin etkisi önce çıkacak ve “güçlü adayda birleşme” büyük ölçüde gerçekleşmeyecekti.

Bu verimli tartışmayı, yolu sık sık İstanbul ve Devlet Bahçeli’yle görüşmek için Ankara’ya düşen etkili MHP’liyle sürdürmeye karar verdik.

ÜZERİNDE ANLAŞILACAK İSİMLER MUTLAKA VARDIR

Artık başta belirttiğimiz meseleye, yani Zihni Aldırmaz’ın hem MHP’de hem de CHP’de olumlu aday şeklinde değerlendirilmesinin ortaya çıkardığı somut sonuca gelebiliriz…

O sonuç şudur: CHP, MHP, İP için illerde her zaman üzerinde anlaşılacak, ortak paydası en büyük olan isimler mutlaka vardır!

Bakın aslında “CHP-MHP-İP ittifakı mümkün mü” sorusu bile bu sonuçta ortaya çıkmaktadır: Adana’da doğru ve güçlü adayda birleşilebilir! O aday edindiğim izlenimlere göre Zihni Aldırmaz’dır…

Benzer durum eminin başka illerde de geçerlidir.

Bakın bu tabloyu birkaç büyükşehirde hızla ortaya çıkarabilmek, parti genel merkezlerine “ittifak” baskısını artıracaktır. En kötü ihtimalle, kritik bazı büyükşehirlerde bu modelle AKP’li belediyeler yıkılabilecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ADANA’DA AYTAÇ DURAK KRİZİ

Bayramda Adana’daydım. İki kebap arası, haliyle sürekli siyasi temaslarla geçti.

Her ne kadar bir tek MHP’nin Büyükşehir Belediye başkan adayı netleştiyse de, Adana yerel seçim atmosferine girmiş durumda. Aday adayı afişleri sokakları süslemeye başlamış.

DURAK, CHP’DEN ADAY OLMAK İSTİYOR

CHP’nin İstanbul’da yaşadığı Mustafa Sarıgül krizinin bir benzeri Adana’da var: Aytaç Durak krizi.

Durak telefonla anket yapıyor. “Yeniden aday olayım mı”, “hangi partiden olayım” gibi sorularla Adanalıların görüşünü almaya çalışıyor. Siz bu anketi, Durak’ın aday olmak istediği partiye baskı aracı olarak da yorumlayabilirsiniz.

30 yıldır hemen her partiden belediye başkanı olan Durak, bu kez de CHP’den mi olacak? Bu yönde bazı duyumlar aldım.

Evet, Aytaç Durak CHP’den aday olmak istiyor. CHP’lilerin bir bölümü, kazanabilmek için bu adaylığı onaylıyor. Ama dosyaları nedeniyle karşı olanlar daha fazla…

Örneğin etkili CHP’lilerden biri bana şu iki haberi anımsatıyor:

‘RANTÇI’ DURAK, ‘ZAVALLI’ KILIÇDAROĞLU

1. Tarih 2 Kasım 2008. CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu Adana’da Kanal A televizyonuna çıkıyor. Kılıçdaroğlu’nun hedefinde dört dönemdir Belediye Başkanı olan ve şimdi de AKP’den yeniden aday olacak olan Aytaç Durak var. Kılıçdaroğlu, Durak’la ilgili yeni bir rant dosyasının bulunduğunu, bu dosyanın yolsuzluk sürecinin gelişimi açısından ibretlik olduğunu savundu.

2. Tarih 7 Ocak 2009. Yer Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu. Aytaç Durak basın toplantısı düzenliyor ve hedefinde Kılıçdaroğlu var: “Bana ‘yolsuzluk yaptı’ diyen Ankara’daki zavallının ağzına o lafı tıkarım.”

Bu iki haberi anımsatan CHP’li soruyor: Acaba Ankara’daki “zavallı”, Adana’daki “rantçıya” belediye başkanlığı adaylığı vizesi verecek mi?

Bakalım zaman ne gösterecek.

SİYASETİN NABZI EKSPRES’TE ATIYOR

Adana’da siyasi nabzın en iyi tutulacağı yerlerden biri Ekspres gazetesidir. Adana’nın en çok satan ve en etkili gazetesi olan Ekspres’in benim için ayrı bir yeri var. Çünkü gazetenin sahibi ve yöneticisi, çocukluk arkadaşlarımın babasıdır ve o nedenle Ekspres hep bir parçamız olmuştur.

Arkadaşım, aynı zamanda CHP İstanbul İl Genel Meclisi üyesi olan Koza Yardımcı’yla birlikte, işte bu duygularla, Ekspres’i ve babası Hakan Bülent Yardımcı’yı ziyaret ettik.

Tam tahmin ettiğimiz gibiydi ve siyasetin nabzı Ekspres’te atıyordu: Biz gazeteye gittiğimizde AKP’nin Yüreğir İlçe Başkanı Bahadır Balcılar ve Yardımcısı Gökhan Gürbüz, Hakan Bülent Yardımcı’yı ziyarete gelmişti. Biz çıkarken de MHP İl Başkanı Mustafa İzoğlu ve MHP’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayı Hüseyin Sözlü, ziyarete geliyordu. Arada başka partiler, başka aday adayları…

Adana gözlemlerimizi yarın da aktarmayı sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ekim 2013

, , , , , , , , ,

1 Yorum

BARZANİ-PKK ÇATIŞMASININ NEDENİ

ABD’nin bölgedeki ağırlığının güm geçtikçe zayıflaması ve başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’nun önemli sorunlarında bölge inisiyatifinin gelişmesi, Washington’un aktörleri açısından bir merkezkaç eğilim yaratmaya başladı.

O aktörlerin bir kısmı merkezkaç etkisiyle bölgeye doğru yanaşma eğilimi gösterirken, bir kısmı da tamamen savrularak aktörlükten enstrümanlığa “terfi” etmektedir!

Son günlerde bölgesel Kürt sorunu bağlamında gelişen ve Kürt örgütlerini karşı karşıya getiren gelişmeler, işte bu merkezkaç eğilim nedeniyledir. İnceleyelim:

KÜRT SORUNU MERKEZLİ GELİŞMELER

1. Son iki yıldır AKP’nin himayesine girerek adım adım Bağdat’tan uzaklaşan Mesut Barzani, son olarak Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yle anlaşma yoluna girdi. Zira artık ABD yoktu ve Maliki, Irak’ı birleştiriyordu. Maliki’nin Dicle Ordusu ile Barzani’ye “ezerim” mesajı vermesi, Erbil’i Ankara etkisinden çıkarıp, yeniden Bağdat’a yönlendirdi!

2. Barzani, Erbil’de toplanacak Ulusal Kürt Konferansı ikinci kez erteledi.

3. Suriye’deki Kürt örgütleri bölündü. Barzani’nin etkisindeki Suriye KDP’si, Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’nde ayrıldı. KDP’nin gerekçesi, Meclis’in İstanbul’da SUK ile anlaşmasıydı.

4. Erbil’de toplanan dört Suriye Kürt Partisi, Barzani’nin denetiminde birleşti.

5. Kuzey Irak’ta yapılan seçimlerde Barzani’nin partisi KDP’nin oyları arttı. 10 yıldır Kuzey Irak’ta faaliyet yürüten PKK’nin partisi PÇDK ise sadece üç bin küsur oy alabildi!

6. Erbil’de toplanacak Ulusal Kürt Konferansı’nın yapılamayacağı yönünde işaretler ortaya çıktı. Son olarak Kemal Burkay, bir araya geldiği Barzani’nin görüşünü açıkladı: Erbil, PKK’nin amaçları doğrultusunda gerçekleşecek Konferans’a izin vermeyecekti.

7. Barzani, Suriye PKK’si olan PYD’nin başı Salih Müslim’i Kuzey Irak’a sokmadı!

8. Erdoğan, yakın zamana kadar provokatör dediği ve Allawi-Haşimi ikilisine dayanarak yıkmaya çalıştığı Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye el uzattı. Erdoğan, diplomat kökenli milletvekili Volkan Bozkır’ı Bağdat’a göndererek, Maliki’yi Ankara’ya davet etti.

9. Öcalan’ın MİT üzerinden Erdoğan’a biat etmesiyle başlatılan AKP-PKK müzakereleri, hem Öcalan ile PKK’nin bir kanadını karşı karşıya getirdi hem de BDP’de kırılmalar yarattı. Bu süreçte Cemil Bayık en tepe yönetici oldu ve Öcalan’ın tersine bazı eğilimler gösterdi. Öcalan’ın seçimlere BDP yerine HDP ile girilmesini istemesi, BDP’yi böldü. Parti, “doğuda BDP, batıda HDP ile seçime girme” orta yolunu seçti. Selahattin Demirtaş’ın istifa hamlesi, Parti Meclisi’nin resti gibi etkenler ve hatta Altan Tan gibi BDP milletvekillerinin HDP’yi kadük ilan etmesi gibi çıkışlar, kırılmanın daha da derinleşebileceğine işaret ediyor.

ERDOĞAN, AYAKTA KALMAYA ÇALIŞIYOR

Peki, tüm bu gelişmeler ne anlama geliyor?

1. ABD’nin zayıflaması, Mesut Barzani’yi bölgeye yönelmeye itti. Barzani, Washington-Ankara hattına sırtını tamamen dönmedi fakat Bağdat’a doğru yanaştı.

2. Barzani bölgeselleşirken, Öcalan daha da Atlantikçileşti. İki yapı arasındaki çelişmeler arttı.

3. ABD’nin Suriye konusunda savaşsız çözüme mecbur kalarak Moskova’nın yol haritasına sarılması, Suriye’deki taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı zor durumda bıraktı. Katar manevralarla Suriye politikasını yumuşatmaya başladı. Suudi Arabistan ise ABD’ye rağmen eski pozisyonunu koruyacağını ve muhalefet üzerinden Esad’ı yıkmaya çalışacağını ilan etti. AKP ise Suriye konusunda Katar ile Suudi Arabistan arasında bir yerde kalarak durumunu korumaya çalışıyor.

4. Erdoğan, durumu korumayı esas alan bu çizgisini Irak’ta da uygulamak istiyor. Açık ki, Volkan Bozkır’ı Maliki’ye göndermesi, Ahmet Davutoğlu-Hakan Fidan ikilisiyle özdeşleşen çizginin tam karşısındadır. Erdoğan’ın, Davutoğlu-Fidan çizgisinin uçuruma sürüklediği hükümetini ve partisini koruyabilmek için, kendisini bölgeci adımlar atmaya teşvik eden kuvvetlere kulak açmış olduğu anlaşılıyor.

Bölge güçlenirken bölgeye el uzatmak, bakalım Erdoğan’ı ayakta tutabilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE, ABD İLE S.ARABİSTAN’I AYIRDI

Suriye’nin Batı’ya direnmesi ve Rusya ile birlikte 2,5 yılın ardından ABD’yi savaşsız çözüme mecbur etmesi, Washington ile müttefiklerini ayrıştırmaya devam ediyor.

Daha önce bu köşede Katar’daki değişimi ayrıntılarıyla incelemiştik. Özetlersek: Önce Katar Emiri Temmuz’da devrildi. Ardından yerine geçen oğlu, Ekim’de ülkesinin Suriye politikasını değiştireceğini Filistin Özerk Yönetimi aracılığıyla Beşar Esad’a iletti. Son olarak da yeni Emir, eski Emir olan babasını tutuklattı!

ABD’nin Suriye’deki üç aktöründen biri olan Katar, böylece diğer ikisi olan Türkiye ve Suudi Arabistan’dan ayrıştı.

Ama özellikle belirtelim: Katar güçlü bir manevrayla, aslında politikalarını ABD’nin Suriye ve İran’la girdiği yeni sürece uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

S. ARABİSTAN: ABD’YLE HAREKET ETMEYECEĞİZ

Peki ya Suudi Arabistan?

Suudi Arabistan, ABD’nin izlemek zorunda kaldığı yeni Suriye ve İran politikaları nedeniyle, Katar’ın tersine Washington’la sorun yaşıyor.

Nitekim Riyad’ın seçildiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliğini reddetmesi, Washington’a mesaj olarak yorumlanıyor.

Gerçi Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney, BMGK geçici üyeliğini kabul etmese de, Suudi Arabistan’la işbirliğini sürdüreceklerini açıkladı. Ancak ABD yönetiminin bu ılımlı mesajına rağmen, ipler oldukça gerilmiş görünüyor.

Zira ülkenin kontrolünü büyük ölçüde elinde tutan istihbarat şefi Prens Bandar, Washington-Riyad hattındaki sorunların çok daha büyük olduğuna işaret ediyor.

Wall Street Journall’ın haberine göre Avrupalı diplomatlarla görüşen Prens Bandar, Barack Obama’nın bölge politikasını protesto etmek için, Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması ve eğitilmesi konusunda artık ABD ile birlikte hareket etmeyeceğini, bunun yerine Ürdün ve Fransa’yla çalışacaklarını açıkladı.

KATAR İLE S.ARABİSTAN MISIR’DA DA AYRIŞMIŞTI

Böylece Katar ile Suudi Arabistan, Suriye konusunda farklı uçlara savrulmuş oldular.

Gerçi iki ülke Mısır’daki 3 Temmuz devrimi sırasında da ayrı düşmüşlerdi: Suudi Arabistan, Mısır’da Muhammed Mursi iktidarının yıkılmasını, geleneksel İhvan karşıtı politikaları nedeniyle desteklemişti. Katar ise Türkiye ile birlikte Mursi’yi desteklemiş, İhvan’ın devrime direnmesini istemişti.

O gün Mısır’da ayrışan iki ülke, şimdi Suriye’de de ayrışmış oldu.

Artık son durum şöyle: Katar ABD’nin değişimine ayak uydurarak ve hatta onu aşarak Suriye politikasını değiştirirken, Suudi Arabistan mevcut Suriye politikasında ısrar ediyor. Yani muhalifleri destekleyeceğini, silahlandırmayı sürdüreceğini ve hatta Fransa ile birlikte dış müdahalenin peşinde olacağını ilan etmiş oluyor.

TÜRİYE, KATAR İLE S.ARABİSTAN’IN ORTASINDA

Ya Türkiye?

AKP Hükümeti, ABD’nin üç taşeronu içinde ortada bulunuyor. Yani Türkiye, Katar’ın değişimiyle, Suudi Arabistan’ın mevcudu koruyan Suriye politikası arasında seyrediyor.

Ankara, bir yandan Katar’dan farklı olarak Esad’ı yıkma hedefini koruyor ama diğer yandan Suudi Arabistan’dan farklı olarak ABD’nin radikal grup ilan ettiği muhalif gruplara desteğini, en azında görünüşte adım adım kesmeye başlıyor.

Peki gidişat?

Cenevre-2 süreci Atlantikçi bölge politikalarını daha da zayıflatacak ve Suriye karşıtı blok daha da ayrışacak. Hatta Katar’daki gibi yönetim değişiklikleri de gerçekleşecek.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ekim 2013

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın