Archive for category Politika Yazıları

İSRAİL’LE KÖPRÜLER NEDEN ATILDI?

Üst yönetimi hariç hemen her AKP’linin mahcubiyet duyduğu en önemli konu, izlenen İran ve Suriye politikasıdır.

Eleştirileri “füze kalkanı aslında İran’ı hedef almıyor” ve “NATO üyesi olduğumuz için mecburuz” savunması ile geçiştirmeye ve inanmadan dile getirdikleri “Beşar Esad da halkını katlediyor” sözleriyle savuşturmaya çalışıyorlar…

Sonra nafile deyip kabulleniyorlar, ama her halükarda “AKP’nin İran ve Suriye politikasının, İsrail’in işine yaradığı” gerçeğine itiraz etmekten geri durmuyorlar.

Çünkü en büyük “gerçekleri”, Erdoğan’ın İsrail’e “one minute” dediği hayali…

YUMUŞATICI MİSYON

Biz de bıkıp usanmadan, Davos’da “one minute” ile sahnelenen oyunun gerekçesini anlatıyoruz yeniden.

İran’dan rol çalacak, bölge liderliğine oynayacak, Arapları arkasına alacak bir ülkenin önce Filistin davasına sarılması, sonra da İsrail’e kafa tutması gerektiğini belirtiyoruz.

Esad’ın daha iki yıl önce Erdoğan tarafından “kardeş” ilan edilmesinin de oyunun bir parçası olduğunu, Tahran’ın yalnızlaştırılması için müttefiki Şam’ın kucaklanması gerektiğini vurguluyoruz.

AKP’nin Lübnan, Ürdün ve Suriye ile kurduğu “Ortadoğu Birliği”nin İran’a karşı olduğunu anımsatıyoruz.

Sonra Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinin, Obama’nın mektubuyla İran’a yakınlaştığını, uranyum takası için anlaşma aradığını belirtiyoruz. İkilinin, ABD adına İran’ı masada tutmaya çalıştığını, misyonlarının Washington’da “yumuşatıcı” ve “kolaylaştırıcı” diye isimlendirildiğini söylüyoruz.

En çok karşı oldukları kişi olan Çevik Bir ile liderlerinin “madalya kardeşi” olduğuna, bir tek ikisinin ABD’deki Yahudi kurumlarından madalya aldığına dikkat çekiyoruz.

Suriye sınırındaki mayınların neden İsrail şirketine verilmeye çalışıldığını soruyoruz.

Ve hepsinden önemlisi, siyasi ilişkiler güya kötüyken, nasıl olup da ticari ilişkilerin 2009’dan bu yana katlana katlana büyüdüğünü sorguluyoruz.

Ve tün bunları, 1 Şubat 2009’da “Davos’da drama” dediğimiz günden bu yana ısrarla dile getirdiğimizi belirtiyoruz.

GÖLGE CIA BELGESİNDE ERDOĞAN

Sonra belgeler ortaya çıkıyor: Wikileaks’in yayımladığı ABD kriptoları, CIA’nın bilgi notları… Son olarak da “gölge CIA” denilen Stratfor’un ele geçirilen yazışmaları…

Örneğin Stratfor CEO’su George Friedman’ın imzasını taşıyan bir yazışmada, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in notları yer alıyor. Ve o notlara göre Başbakan Erdoğan Kissinger’la görüşmesinde ona “bir noktada İsrail’le köprüleri atıp, İslam dünyasına yaklaşacağını” söylüyor.

O noktanın, iki nokta üst üste olduğunu, birinin Davos’ta “one minute”, diğerinin de Gazze yolunda Mavi Marmara olduğunu biliyoruz.

Ve iki noktadan çok ünlem geliyor aklımıza, hani Obama’nın Erdoğan’a “sen model ortaksın” dediği ünlem.

ÇAĞRI

Cezayir’deki kara lekeyi 50 yıldır silememişken alnımızdan… Ve Irak’ta, Libya’da yeniden lekelenmişken alnımız, en çok tabandaki AKP’lilere sesleniyoruz şimdi: Alnımıza bir de Suriye ile İran’da leke sürmelerine izin vermeyin diye…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2012

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

28 ŞUBAT’IN ZAAFLARI

Fethullah Gülen’in 28 Şubat’ın neresinde olduğunu incelediğimiz yazıyı olumlu bulanların yanında, itiraz edenler de oldu.

Gülen’in 28 Şubat 1997 kararlarından 45 gün sonra, 16 Mart 1997’de Kanal D ekranlarından Erbakan hükümetine şöyle seslendiğini anımsatmıştık: “Erbakan bu işi beceremedi, eline, yüzün bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”

28 Şubat sürecinde Refah-Yol iktidarının görevi bırakmasını isteyen, türbanın “teferruat” olduğunu söyleyen Gülen’in aslında Çevik Bir’ci olduğunu; Bir’in de 28 Şubat’ta “Truva atı” olduğunu belirtmiştik. ABD’nin Genelkurmay Başkanı yapamadığı Çevik Bir’i, daha sonra Cumhurbaşkanı adayı ilan etmesine dikkat çekmiştik.

ÇİÇEK’İN REFAHYOL KARŞITI OYU

Bazı okurlarımız, 28 Şubat’ın neredeyse tek mağdurunun Fethullah Gülen olduğunda ısrarcılar. Diğer mağdurlardan Abdullah Gül’ün bugün Cumhurbaşkanı, Cemil Çiçek’in TBMM başkanı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın da Başbakan olduğunu belirten okurlarımız, Gülen’in bugün bile Genelkurmay’ın baskısı nedeniyle ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kaldığını söylüyorlar.

Gülen mağdur mu gerçekten? İnceleyeceğiz…

Ama önce bugün devletin protokolünde ikinci sırada yer alan Cemil Çiçek’in, 28 Şubat’ta Refah-Yol hükümetine karşı nasıl konumlandığını anımsatalım.

Fethullah Gülen’in “Refah-Yol hükümeti görevi bırakmalıdır” çağrısı yapmasından 1,5 ay sonra TBMM’de hükümetin düşürülmesi için gensoru önergesi verildi. 271’e karşı 265 oyla, yani 6 farkla Refah-Yol hükümeti düşmekten kurtuldu.

Peki, o gün TBMM’de Refah-Yol’un düşmesi için “evet” oyu kullananlar arasında kimler vardı? Bugün devletin iki numarası olan Cemil Çiçek!

CEVİK BİR – CEMAAT BULUŞMASI

Gelelim Fethullah Gülen’in 28 Şubat’taki mağduriyet meselesine…

Odatv çok iyi bir iş yaptı ve Zaman yazarlarından Faruk Mercan’ın “Fethullah Gülen” kitabını inceledi. Böylece bugün kendilerini demokrasi havarisi ilan edenlerin ve 15. yılında 28 Şubat’a toplu taarruza geçenlerin tarihteki rollerini de kayda geçirmiş oluyoruz.

Fethullah Gülen’in 28 Şubat’çı olmayıp, Çevik Bir’ci olduğu şeklindeki saptamamızı güçlendiren bir olguyla karşılaşıyoruz kitapta… Bugün kendilerinde, o tarihlerde Genelkurmay binasının önünden geçenleri bile suçlama hakkı görenlerin, Genelkurmay Karargâhı’nda Çevik Bir’le baş başa görüştüğünü öğreniyoruz.

Evet, 23 Aralık 1997 günü Zaman gazetesinin sahibi Alaattin Kaya, Genelkurmay Karargâhı’na gidiyor ve Çevik Bir’le baş başa görüşüyor. Ne görüşüyor? Bilmiyoruz…

Ama bildiğimiz bir başka gerçeği de Faruk Mercan kitabında şu sözlerle saptıyor: “28 Şubat sürecinde imam hatip liselerinin orta kısımları kapatılırken, Gülen’in öncülük ettiği 150 civarındaki kolejden bir tanesi bile kapanmadı.”

GÜLEN DAVASINDA ‘HUKUK ÇİZGİSİ’

Faruk Mercan’ın kitabından devam edelim. Nuh Mete Yüksel’in Gülen’e açtığı dava bildiğiniz gibi onun mağduriyetini savunanların sarıldığı bir silah.

Bakın Mercan, kitabında bu konuda ne söylüyor: “Yüksel davanın sonlarına doğru son çare olarak, Gülen aleyhine bazı belgeler almak umuduyla Genelkurmay Başkanlığı’na başvurdu. Ancak Genelkurmay, Gülen davasına doğrudan taraf olmadı. Nitekim Genelkurmay’ın bu tutumu, Gülen için verilen beraat kararının ana gerekçelerinden biri oldu. Genelkurmay, Gülen karşıtı devrimci grupların bütün baskılarına rağmen, Gülen davası boyunca ‘hukuk çizgisi’ içinde kalmaya özen gösterdi.”

İşin ilginci, Genelkurmay’ın davaya gönderdiği ve Fethullah Gülen’in avukatlarının lehlerine kullandığı belgenin altında, bugün Ergenekon sanığı olan Erdal Şenel’in imzası var!

Meğer bugün F tipi operasyona uğrayan TSK’nin “ille de hukuk” yaklaşımı, o tarihlerde de “hukuk çizgisi” adı altında sergileniyormuş!

ÇIKARILACAK DERSLER

Faruk Mercan’ın kitabı aslında 28 Şubat’ın neden tam bir başarı sağlayamadığına da işaret ediyor. Cumhuriyetçi bir hareketin NATOcu unsurlarla başarı kazanamayacağını, bu unsurların Cumhuriyet karşıtlarıyla birleşeceğini ve hareketi zaafa uğratacağını gösteriyor.

1999’daki ve 2001’deki kırılmalar yani “AB aday üyeliği” ve Batı’ya bağımlı ekonominin krize açıklığı, Atlantikçilerin 28 Şubat’ı bastırmasının dayanağı olmuştur.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Mart 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD İLE ÇİN’İN SAVUNMA BÜTÇELERİ

Savunmasına rekor bütçe ayıran Çin haberlerini okumuşsunuzdur. Dünya medyası, Pekin’in ilk kez 100 milyar doların üstüne çıkan bütçesini, ABD’nin Pasifik’i merkez alan yeni savunma stratejisine bağladı.

Çin’in 107 milyar dolarlık savunma bütçesi, kuşkusuz ABD’yle ilgili. Ancak Çin, savunma bütçesini zaten son 10 yıldır düzenli artırıyordu.

ABD, Çin’in savunma bütçesinin büyüklüğü kadar, askeri alandaki “ilkleri” nedeniyle de endişeli: Pekin, ilk uçak gemisini, ilk insansız uçağını, ilk insansız helikopterini başarıyla test etti ve uydu vuracak kapasiteye sahip füzelerini geliştirdi.

ABD – ÇİN MAKASI HIZLA DARALIYOR 

ABD ile Çin’in savunma bütçelerinin son 20 yıldaki karşılaştırması, aslında iki ülkenin nasıl ilerlediğini de ortaya koyuyor.

Her ne kadar Çin’in “savunma bütçesini” 107 milyar dolara çıkardığı belirtiliyorsa da, gerçekleşen “askeri harcamalar” biraz daha fazla görünüyor. Bu konuda tüm dünyanın temel aldığı “Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü”nün verilerine başvuracağız biz de…

ABD’nin 1990 yılındaki askeri harcaması tam 503 milyar dolar. Aynı yıl Çin’in askeri harcaması ise sadece 17 milyar dolar. Yani 22 yıl önce ABD, Çin’in tam 30 katı oranında askeri bütçeye sahipti.

5 yıl sonra, yani 1995 yılında ABD’nin askeri harcaması 392 milyar dolara düşerken, Çin’in askeri harcaması 20 milyar dolara çıkıyordu. Yani ABD’nin savunma bütçesi, Çin’in 20 katına iniyordu.

2000 yılında, ABD’nin askeri harcaması biraz daha düşüyor ve 375 milyar dolara geriliyordu. Çin ise savunmasını 32 milyar dolara çıkarıyordu. ABD ile Çin’in askeri harcama oranı, 12 kata kadar geriliyordu.

2005 yılında, ABD’nin askeri harcaması artıyor ve 552 milyar dolara çıkıyordu. Çin’in askeri harcaması da artıyor ve 65 milyar dolara çıkıyordu. İki ülke arasındaki oran 9 kata düşüyordu.

2010 yılında ise ABD 687 milyar dolarlık askeri harcama yaparken, Çin 114 milyar dolara kadar çıkıyordu. Ve iki ülkenin askeri harcama oranı da böylece 6 kata kadar düşüyordu.

2013’te ise ABD 525 milyar dolar, Çin ise 107 milyar dolar ayırıyor savunma bütçesine… Bu hedeflerin gerçekleşmesi halinde bile, iki ülkenin savunma bütçesi oranı 5 kata kadar düşmüş oluyor.

ÇİN ABD’Yİ 2020’DE YAKALIYOR

Tüm bu rakamları biraz daha sadeleştirirsek eğer; ABD 23 yıl önce Çin’in tam 30 katı büyüklüğünde bir savunma bütçesine sahipken, bu oran önümüzdeki yıl 5 kata kadar geriliyor.

Tüm bu oranları göz önüne alır ve verili koşulları da aynı kabul edersek, savunma harcamaları bakımından Çin’in ABD’yi 2020 – 2025 yılları aralığında yakalayacağını söyleyebiliriz.

PASİFİK’TE HESAPLAŞMA HAZIRLIKLARI

Yıllar önce, “toplam ekonomik büyüklük” bakımından Çin’in 2025 yılında kendisini yakalayacağını saptayan ABD, hesapları güncelledi ve takvimi biraz daha erkene çekti…

Washington’un Büyük Ortadoğu’yu taşeronlarla çözmeye soyunup direkt Pasifik’e yönelmesinin en önemli nedeni, iki ülke arasındaki makasın her alanda hızla daralmaya başlaması elbette…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Aralık 2011

, , ,

Yorum bırakın

ÇİN’İN SURİYE HAMLESİ

ABD’nin doğrudan bir cephe açmayıp, sahaya Türkiye’yi sürmek istediği Suriye’ye, Asya’dan yeni bir destek hamlesi daha geldi.

Batı’ya, Suriye’ye saldırı meşruiyeti sağlamamak için Rusya’yla birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde barikat kuran Çin, altı maddelik bir plan önerdi.

Çin Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’de krizin siyasal diyalog yoluyla ve barışçıl şekilde aşılmasında ısrar ettiğini ve bu konuda yorulmadan çaba harcayacağını” belirterek, şu önerileri yaptı:

ÇİN’DEN ABD’YE TÜZÜK ANIMSATMASI!

1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı.

2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı.

3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir.

4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli.

5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir.

6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.

ASYA AĞIRLIĞINI KOYUYOR

Pekin’in Washington’u uyararak, Suriye’ye müdahaleye izin vermeyeceğini ilan ettiği ve Esad ile muhalifleri diyaloga çağırdığı bu plan, Çin’in meseleye ağırlığını koyacağı anlamını taşıyor.

Batı’ya müdahil olma şansı bırakmadan sorunun içeride halledilmesini savunan bu plan, kuşkusuz toplamda Doğu’nun yani Asya’nın planı olarak değerlendirilmeli.

Önceki gün aktardığımız, İran Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Ankara’ya sunduğu “Türkiye muhaliflerle, İran da Esad yönetimiyle yakın. Tarafları Ankara – Tahran ekseni masaya oturtsun” önerisini de, bu planın bir parçası olarak görebiliriz.

ESAD’IN ASKERİ BAŞARISI

Suriye konusunda Batı’nın eli zayıflarken, Asya’nın eli güçleniyor. Çin – Rusya – İran hattının sağlam durması kadar, Esad’ın içeride izlediği akıllı askeri strateji de bu denge değişimini olumlu etkiliyor.

Esad, Batı’nın Libya’da uyguladığı, “bir bölgeyi ele geçirip, oradan ilerlemek” stratejisine asla geçit vermedi. Anımsanacağı gibi Batı önce Dera’yı ele geçirmeye çalıştı; Esad bastırdı ve şehri teslim etmedi. Ardından Hama’da ve son olarak da Humus’ta yaşandı bu durum.

Batı’nın “bu kez kesin düşer” diye çok umut beslediği Humus’un alınamaması ve Batı destekli muhalif askeri birliğin çekilmek zorunda kalması, Suriye’ye müdahale arzulayan dış güçlerin endişesini büyüttü!

AKP’YE ASYA’DAN ALTIN FIRSAT

Batı’nın “doğrudan savaş ilanı olamayınca, rejim muhaliflerini silahla donatmak ve iç savaş çıkartmak” hedefinin başarısı, “tampon bölge” ya da “insani koridor” oluşturmaya bağlı.

Batı, bunun Türkiye sınırından yapılmasını istiyor, Ankara ise “koridor Akdeniz’den açılsın” diyerek zaman kazanmaya ve tehlikeyi savuşturmaya çalışıyor.

AKP Suriye’de batmak istemiyorsa, Asya’nın yarattığı bu fırsatı iyi değerlendirmeli!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

AMERİKA’NIN ARDINDAN

ABD’nin önemli stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski, üst düzey bir Çin yetkilisinin üst düzey bir ABD yetkilisine “Fakat Amerika lütfen hızlı çökmesin” dediğini aktarıyor Foreign Policy’deki “Amerika’nın ardından” başlıklı son makalesinde…

Böyle bir Çinli yetkili var mıdır, bu sözleri söylemiş midir, bilinmez. Ama Brzezinski’nin bu sözlere dayanarak Amerika’nın çöküşüne dünyanın sevinemeyeceğini iddia ettiğini, bu son makalesiyle öğrenmiş oluyoruz.

Brzezinski, “SSCB’nin 1991’de çökmesi üzerine ABD’nin üstlendiğine benzer bir role, yeni, işbirlikçi bir düzenin liderliği rolüne hazır tek bir güç olmayacak 2025’e kadar” diyor ve Pekin’in, Amerika’nın hızla çökmemesini istemesini, Çin’in hazırlıksızlığına bağlıyor.

‘RUSYA GENİŞLEYECEK’

Ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski, Amerika’nın ardından nasıl bir dünya oluşacağına dair öngörülerde bulunmuş “Amerika’nın ardından” başlıklı makalesinde… Ve Brzezinski “olacakları” her biri birer felaketmiş gibi sunarak, aslında Çin dışındaki büyük ülkeleri Amerika’yla sonsuz işbirliğine zorunlu olduklarına ikna etmeye çalışıyor haliyle…

Ertuğrul Aydın’ın Dünya Bülteni için Türkçe’ye çevirdiği makalesinde Brzezinski, Amerika’nın ardından olacakları şöyle sıralıyor:

1. “Rusya eski Sovyet Cumhuriyetlerine kesinkes göz koyacaktır.”

‘AVRUPA 3’E BÖLÜNECEK’

2. “Henüz birbirine iyice tutunmamış olan Avrupa’nın ise çeşitli yönlere doğru çekiştirilmesi muhtemeldir: Almanya ve İtalya ticari çıkarlardan dolayı Rusya’ya doğru; Fransa ve güvensizlik içindeki Orta Avrupa siyasi bakımdan daha sıkı bir Avrupa Birliği tarafına doğru; İngiltere ise çökmekte olan ABD’yle özel ilişkilerini muhafaza ederken AB içinde dengeleri manipüle etmeye doğru çekiştireceklerdir.”

3. “Diğerleri ise daha büyük bir hızla kendi bölgesel kürelerini şekillendirmeye koyulacaklardır: Türkiye, eski Osmanlı coğrafyasında, Brezilya Güney Yarımküresinde…”

4. Brzezinski’ye göre “Çin’in önemli komşuları olan Hindistan, Japonya ve Rusya, ABD’nin küresel totem direğindeki sıfatını Çin’in almasına hazır değil.”

Bu nedenle her üç ülke, “Çin’i dengelemek amacıyla, zayıflayan ABD’nin desteğini bile arayabilir.” diyor Brzezinski ve şöyle bir felaket tablosu çiziyor: “Netice olarak ortaya çıkan bölgesel mücadele, Çin’in komşularındaki benzer ulusçu eğilimlere bakınca, daha da yoğunlaşabilir. Bunun ardından Asya’da ağır bir uluslararası gerilim doğacak, 21. yüzyıl Asya’sı 20.yüzyılın şiddet dolu ve kana susamış Avrupa’sına benzemeye başlayacaktır.”

‘İSRAİL SAVUNMASIZ KALACAK’

5. Brzezinski, ABD’nin zayıf güçlerin güvencesi olduğunu, bu ülkeleri bölgesel güçlere karşı koruduğunu iddia ederek, Amerika’nın ardından Gürcistan, Tayvan, Güney Kore, Belarus, Ukrayna, Afganistan, Pakistan, İsrail ve Büyük Ortadoğu ülkelerinin, tehlikeye düşeceğini ve savunmasız kalacağını belirtiyor.

6. Brzezsinki’ye göre Amerika’nın ardından “deniz güzergâhları, uzay, internet ve çevre gibi küresel müşterekler de aşınmaya uğrar.”

7. Brzezinski son olarak ABD’nin zayıflamasının şu sonuca yol açacağını beliriyor: “Zayıflayan bir ABD’nin daha ulusçu, ulusal kimliği söz konusu olduğunda daha çok savunmacı, ülke güvenliği konusunda daha paranoyak, başkalarının kalkınması uğruna kaynak feda etmeye daha az gönüllü olması muhtemeldir.”

‘ABD, ABD’NİN ÇÖKÜŞÜNE HAZIRLANMALI’

Zbigniew Brzezinski, makalesinin sonunda ABD’nin, şimdiden “Amerika’nın ardından” olacaklara kendisini hazırlamasını istiyor:

“Fakat bugün Amerika’nın çöküş rüyasını görenler sonunda buna muhtemelen üzülecekler. Ve Amerika’nın ardından dünya gittikçe karışık ve karmaşık olacağından dolayı Amerika’nın, dış politikası için yeni bir stratejik vizyon izlemesi yahut küresel kargaşaya tehlikeli bir şekilde sürüklenmeye karşı kendini  hazırlaması zorunludur.”

ABD’NİN YENİLMEZ OLMADIĞINI SAPTAMAK

Brzezinski, ülkesinin gidişatını görüp, önlemler üretmeye çalışıyor haliyle… Amerika’nın çıkarları için dünyayı felaketlerle bile tehdit ediyor.

Umarız, bırakın Amerika’nın çökeceğini, henüz Amerika’nın zayıflamaya başladığını, sendelediğini, gerileme eğilimine girdiğini bile değerlendiremeyen kesimler, Brzezinski gibi ABD’ye dünya egemenliği için program oluşturan stratejistlerin bu makalelerinden, Türkiye adına yararlı sonuçlar çıkarırlar.

Çünkü Amerika’nın asıl gücü, yarattığı “yenilmez” hayalidir… Amerika’nın yenilmez olmadığını bilmek ve gerilemeye başladığını saptamak, Amerikan gücüne karşı çıkmada geniş kesimleri harekete geçirecektir ancak.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

ANKARA – TAHRAN EKSENLİ ÇÖZÜM MODELİ

İran Dışişleri Bakanlığı heyetinin 7 Şubat’ta Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM’da yaptığı Suriye konulu toplantıyı değerlendireceğiz bugün…

Jalal Namını, Mustafa Dolatyar, Jalal Kalantarı ve Reza Nacafı’dan oluşan İran Dışişleri Bakanlığı heyeti bir yandan Atlantikçiliği nedeniyle AKP’yi iğneliyor ama bir yandan da Türkiye’ye Asya’da altın fırsatlar olduğu mesajını veriyor.

Tipik Fars diplomasisine işaret eden bu mesajlara geçmeden, öncelikle heyetin Suriye konusundaki saptamalarına dikkat çekelim.

ESAD YIKILIRSA İLK KURBAN TÜRKİYE OLUR

İran Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye bölümü direktörü olan Mustafa Dolatyar, “Asıl büyük sorunların Esad devrildikten sonra ortaya çıkacağını” belirterek Ankara’yı ve bölgeyi uyarıyor.

Jalal Namını, Beşar Esad’ın bir kişi olarak sadece sistemin bir parçası olduğunu belirtiyor ve “eğer sistem yıkılırsa, Suriye’nin Balkanlaşacağını kesin olarak söyleyebiliyoruz” diyor.

Jalal Namını, ORSAM yetkililerine “Diyelim ki yarın Esad devrildi, ne olacak? Türkiye’ye ne olacak? Irak ve bölgenin geri kalanına ne olacak?” diye soruyor ve yanıtı da kendi veriyor: “Eğer yıkılırsa ilk kurban Türkiye olacaktır. İstikrarsızlığın ilk durağı Türkiye olacaktır.”

Ve Jalal Namını, muhataplarına Suriye’nin Balkanlaşması senaryosunun İsrail için en iyi ama Türkiye için en kötü senaryo olduğuna dikkat çekiyor.

‘NEREDE AKP’NİN USTALIK ESERİ?’

Gelelim İran heyetinin AKP’nin uygulamalarına yaptığı eleştirilere…

Jalal Namını, “Türkiye’nin, Batılıların on yıllar boyunca bölgede inşa ettiği oyun alanında oynamaya başladığına “dikkat çekiyor öncelikle ve Erdoğan’ın ustalık dönemini iğneliyor: “Bazen Türkiye dış politikasındaki ustalık eserini nasıl oldu da yok etmeye karar verdi diye merak ediyorum.”

Suriye konusunda birçok boyutun söz konusu olduğunu belirten Mustafa Dolatyar ise AKP’nin meseleye tek boyuttan yaklaşmasını şu sözlerle eleştiriyor: “Ama Başbakan Erdoğan’ın parti grubu konuşmasını dinlerken hikâyenin sadece duygusal boyutuna yönelen bir yaklaşım gördüm. Bu tür bir yaklaşım bizi sorunların çözümüne götürmez.”

‘TÜRKİYE – İRAN – ÇİN – RUSYA İTTİFAKI’ ÖNERİSİ

Peki, İran meselenin nasıl çözüleceğini düşünüyor?

Jalal Namını, AKP’nin oynadığı oyun alanının Batılıların inşa ettiği oyun alanı olduğunu belirtiyor ve “biz kendi bölgesel oyunumuzu kurmalıyız” diye sesleniyor.

Jalal Kalantari soruna bölgesel çözüm gerektiğini savunarak, uyarıyor: “Denizaşırı aktörlere ve onların projelerine fırsat vermemeliyiz. Bence uluslararası çözümde yer almak Türkiye’nin dış politikasının ilkelerine de aykırı olacaktır. Uluslararası çözüm demek ABD’nin çıkarları doğrultusunda bize dayattıkları bir çözüm demektir.”

Jalal Kalantari bu uyarının ardından Asya’daki altın fırsata dikkat çekiyor: “Size komşumuz ve kardeşimiz olarak açık olmak gerekirse, İran ve Türkiye arasında Suriye’de büyük bir işbirliği alanı vardır. Doğal olarak, Çin ve Rusya gibi bazı uluslararası aktörler de Suriye sahnesinde aktif olmaya çalışmaktadır. Bu tür bir durum Türkiye ve İran açısında fırsatlar yaratmaktadır.”

TÜRKİYE MUHALİFLERİ, İRAN DA ESAD’I MASAYA OTURTUR

Peki, komşu Türkiye ve İran’ın Suriye’de nasıl bir işbirliği olabilir?

Bu soruyu da Mustafa Dolatyar şöyle yanıtlıyor: “Türkiye bu konuda avantajlıdır, muhalif gruplarla bağlantısı var. Bizim de Beşar Esad ile bağlantımız mevcut. Bir girişim başlatarak bu iki grubu bir araya getirebiliriz. İran ve Türkiye bu girişimde birbirlerini tamamlarlar.”

Jalal Kalantari, Suriye konusunda “Türkiye ve İran’ın samimi bir şekilde etkileşimi için fırsat olduğunu” belirtiyor ve ekliyor: “Ruslar ve Çinliler de katkı sunabilir. Fakat çözüm yerli bir çözüm olmalıdır. Suriye için bölge çıkışlı bir çözüm gerekmektedir.”

DÖRTLÜ ÇÖZÜM MODELİ

Kısacası Tahran, Ankara’ya Suriye düzleminde Esad ve muhalifleri bir araya getirerek, bölge düzleminde de Çin ve Rusya’ya dayanarak, Batı’yı devre dışı bırakmayı teklif ediyor.

Hem içeride hem de dışarıda dörtlü işbirliği diyebileceğimiz bu modelin, bölgenin kan gölüne dönmesini engelleyecek en somut ve uygulanabilir model olduğu söyleyebiliriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mart 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

PUTİN: ABD ‘MUTLAK YENİLMEZ’ DEĞİL

4 Mart seçimleriyle yeniden devlet başkanlığına hazırlanan Rusya Başbakanı Vladimir Putin, yazdığı makalelerle yeni dönemde izleyeceği politikanın işaretlerini veriyor.

Hatta Putin, makalelerinin toplamında Moskova’nın yeni dönemde Washington’un karşısına hangi stratejiyle çıkacağını da belirtmiş oluyor. Bugün, Putin’in doktrinin köşe taşlarını oluşturan çeşitli görüşlerini inceleyeceğiz.

MOSKOVA, LİBYA’DAKİ HATAYI TEKRARLAMAYACAK

Vladimir Putin, Moskovski Novotsi gazetesi için kaleme aldığı dış politik yaklaşımıyla ilgili makalesinde, öncelikle “ABD’nin ‘mutlak yenilmez’ olmadığına” dikkat çekiyor:

ABD ve müttefiklerinin güvenlik konseptlerinin Rusya’nınkiyle çeliştiğini vurgulan Putin ABD’nin başarılı olamacağını ilan ediyor: “Amerikalılar kendi mutlak yenilmezlik anlayışlarını sağlama alma saplantısı içindeler. Bu bir ütopya. Teknolojik ve jeopolitik açıdan başarılması mümkün değil. Sorun şurada yatıyor. Birinin mutlak yenilmezliği, diğerlerinin mutlak yenilmesi anlamına gelir. Bu yaklaşımla aynı fikirde olmak mümkün değil.”

Putin bu sözleriyle aslında yeni dönemde ABD’nin karşsında aktif bir tutum sergileyeceklerini ilan etmiş oluyor.

Nitekim Putin, makalesinde bu ilanı şu sözlerle somutluyor: “Moskova, NATO’nun hava saldırılarıyla Muammer Kaddafi karşıtlarına yardım ettiği Libya’daki olayların benzerinin tekrarına izin veremez. Bu deneyimden aldığımız ders yüzünden Suriye’deki iç sürece askeri müdahale sinyali gibi algılanabilecek her türlü BM Güvenlik Konseyi kararına karşıyız.”

RUSYA’NIN ABD’YE YANITI ASİMETRİK OLACAK

Rusya’nın yeni dönemde ABD’ye karşı aktif bir tutum sergileyeceğini, Putin’in füze kalkanına karşı nasıl yanıt vereceğiyle ilgili sözlerinden de anlıyoruz.

Putin, ABD füze kalkanının kendilerini doğrudan tehdit ettiğini belirterek, “Rusya’nın ‘ABD Füze Savunma Sistemi’ne askeri – teknik yanıtı, etkin ve asimetrik olacak.” diyor.

PUTİN’İN SİLAHLANMA ATAĞI

Peki Rusya bu yanıtları hangi kuvvetle verecek?

İşte Vladimir Putin, çeşitli makalelerinde bu sorunun yanıtını da veriyor. Öncelikle ülkesinin “hiçbir surette stratejik caydırıcılık potansiyelini güçlendirmekten vazgeçmeyeceğini” vurguluyor Putin ve ordunun envanterine 10 yılda sokacağı silahları sıralıyor: 400 modern kıtalararası nükleer füze, 600 savaş uçağı ve 2 bin 300 modern tank!

Putin bu büyüklükte bir silah gücü için de “on yılda 23 trilyon ruble (770 milyar dolar) tahsis edildiğini” belirtiyor.

ABD’Yİ YENME MODELİ

Vladimir Putin, “asıl amaçları arasında, Kuzey ve Uzak Doğu’da ‘okyanus’ deniz kuvvetlerinin yeniden kurulması” olduğunu da belirtiyor.

Bu aynı zamanda Pasifik’i merkez alacağını ilan eden ABD’ye, burada da yanıt verileceği anlamına geliyor.

Nitekim Putin, ABD’ye karşı başarılı olacak modeli de şu sözleriyle saptıyor:

“Çin’in dünyadaki sesi kendine daha fazla güvenen şekilde artmakta ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Çünkü Pekin adil bir dünya düzeni kurulması konusundaki vizyonumuzu paylaşıyor. Çin ile Rusya uluslararası arenada birbirini destekleyeme, acil bölgesel ve uluslararası sorunların çözümü için uluslararası mercilerdeki işbirliğini sürdürmeye devam edecektir.”

Putin’in sözleri, aslında, yeni bir dünya kurulmaya başlandığını gösteriyor… Mesele, bu dünyada bizim de yer alıp alamayacağımız artık!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Mart 2012

,

Yorum bırakın

KAHİRE 19 AMERİKALIYI TAKAS EDİYOR

Washington, Mısır’ın tutukladığı Amerikalıları kurtarmak için Kahire ile takas yapmayı kabul etti. Anlaşmaya göre Mısır’ın elindeki 19 Amerikalı ile ABD hapishanelerindeki 50 Mısırlı takas edilecek. Washington’un vatandaşları karşılığında teslim edeceği tutuklular arasında, “Kör İmam” olarak tanınan Şeyh Ömer Abdurrahman da bulunuyor.

Ancak Mısır’da ABD’nin elinin zayıf olduğunu düşünen ve sadece 50 Mısırlı karşılığında değil, ABD hapishanelerindeki tüm Mısırlıların serbest bırakılması karşılığında anlaşma yapılmasını isteyenler de var.

Peki, ABD’nin eli neden zayıf? Ya da takas anaşması Msıır için ne giterecek, ne götürecek? Gelin 2 ay önceye gidelim ve gelişmeleri anımsayalım:

ABD ÖRGÜTLERİNE OPERASYON

19 Aralık 2011’de Mısır askeri polisi 17 Sivil toplum Örgütü (STÖ) bürosuna baskın yaptı ve çok sayıda belgeye el koydu. İçlerinde Amerikan Ulusal Demokrasi Enstitüsü NDI, Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü (IRI) ve Özgürlük Evi ile Alman Konrad Adenauer Vakfı’nın da bulunduğu STÖ’lerden alınan belgeleri inceleyen Mısır yargısı, 19’u Amerikan vatandaşı olmak üzere toplam 44 kişinin yargılanmasına karar verdi.

İşin ilginci ABD Ulaştırma Bakanı Ray La Hood’un oğlunun da aralarında olduğu üç kişi, yargı sürecinden kaçmak için ABD’nin Kahire Büyükelçiliğine sığındı.

WASHINGTON’UN TEHDİTLERİ İŞE YARAMADI

ABD’nin Mısır’daki bazı STÖ’leri kanunsuz şekilde finanse ettiğinin saptanması Washington ile Kahire arasında büyük bir krize yol açtı.

Washington, Kahire’yi 3 milyar dolarlık askeri yardımı kesmekle tehdit etti. Ancak Kahire bu tehdide rağmen geri adım atmadı ve dosyayı işleme soktu.

Şubat ayında bazı ABD’li senatörler, STÖ yetkililerine dava açılması halinde ABD ile Mısır arasındaki bağların kopacağı tehdidini savurdu. Cumhuriyetçi Senatörler John McCain ve Kelly Ayotte ile bağımsız senatör Joe Lieberman bir açıklama yayımlayarak “Mısır hükümetiyle mevcut kriz, bizim uzun süreli ortaklığımızı tehlikeye sokacak seviyeye yükseldi” uyarısında bulundu.

Senatörler Kahire’nin davayı durdurmasını ve vatandaşlarının serbest bırakılmasını istedi. Senatörlere göre Mısır yönetimindeki ABD karşıtları, iki ülke arasındaki gerginliği tırmandırmak için kamuoyunu tahrik ediyordu.

KAHİRE GERİ ADIM ATMADI

Mısır Başbakanı Kemal Ganzuri tüm bu tehditlere rağmen Amerikan STÖ’lerine yönelik soruşturma ve kovuşturmanın süreceğini belirtti. Ganzuri, 8 Şubat’ta yaptığı basın açıklamasında, “kanunların uygulanacağını ve geri adım atmayacaklarını” ilan etti.

Mısır’ın önde gelen gazetelerinden El Ahram 16 Şubat’ta konuyu “yabancı finans iç çatışma hedefliyor” başlığıyla manşetine taşıdı. Gazeteye göre ele geçirilen belgelerden, ABD’nin Mübarek devrildikten sonra STÖ’lere yüklü finans sağladığı ortaya çıkmıştı.

İlk duruşma 26 Şubat’ta yapılacaktı. Ancak Washington, tehdit üslubunu bir kenara bırakıp Kahire’yle müzakere yolları aradı. ABD’li yetkililer Mısır hükümetine 19 Amerikalı karşılığında ellerinde bulunan tutuklu Mısırlılardan aynı sayıda takas etmeyi teklif etti.

Mübarek sonrası çok yapılı bir iktidarın bulunduğu Mısır’da, ABD’nin takasa yönelmesi, bu yapılardan Müslüman Kardeşler’in de işine geldi. Zira Müslüman Kardeşler bu vesileyle önemli kişileri kurtaracak, Washington da karşılığında Müslüman Kardeşler’i denetimini daha da ilerletecekti. Zira, Müslüman Kardeşler de üç kanatlı bir yapı sergiliyordu.

Bu karşılıklı çıkarlar temelinde ABD ile Mısır’daki iktidar bileşenleri içinde önemli bir konuma sahip Müslüman Kardeşler arasında anlaşmaya varılmış oldu.

Mısır, duruşmayı önce 26 Nisan’a ertelediğini açıkladı ve ardından da ABD elçiliğinden,  tutuklu tüm Mısırlıların envanterini çıkarmasını istedi.

Kahire yönetimi, yapılan müzakereler sonrasında da Kör İmam başta olmak üzere ABD’de tutuklu 50 Mısırlı karşılığında, 19 Amerikalıyı takas etmeyi kabul etti.

ABD’NİN MISIR İHTİYACI

Aslında kriz tam olarak aşılmış sayılmaz. Zira ABD’nin Mübarek devrildikten sonra Mısır’ı karıştırmaya çalıştığı saptanmış oldu bir kere… Bu durum “Mübarek’î verip, rejimi kurtarmaya” çalışan Washington’un aslında bu konuda başarılı olamadığını da ortaya koyuyor.

İran ve Suriye konularında istediği hamleleri yapamayan Washington, asıl şimdi Ortadoğu’da Mübarek’in Mısır’ına ihtiyaç duyuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mart 2010

Yorum bırakın

MGK BİLDİRİSİ VE SURİYE’NİN AÇMAZI

Suriye konusunda söylediklerimizin, karşı kampın kıdemlisi Cengiz Çandar tarafından da teyit edilmesi, tezlerimizi güçlendirdi.
Çandar, kendi cephesinin eksiklikleri olarak şöyle özetlemiş o tezleri: Tunus’taki toplantıdan anlamlı bir sonuç çıkmadı, sonuçlar beklenenin altındaydı. İstanbul’daki toplantı da Tunus gibi olacaksa, Türkiye bölge politikasında “patinaj” yapmış olur. Rejim muhaiflerinin dostları arasında uyumsuzluk var. Esad’ı destekleyenler ise uyumlu ve net. ABD, Suriye konusunda kaçak dövüşüyor, muhalif güçlerin silahlandırılmsına bile omuz silkiyor. ABD, Suriye’de bir iç savaşa angaje olmak istemediği gibi bölgesel aktörlerle eşgüdüme de ayak sürüyor. Türkiye ortak bir askeri müdahale dışındaki seçeneklere karşı. Ankara, ne tek başına müdahaleye, ne tampon bölgeye, ne de insani koridorlara tek başına talip değil. Türkiye açmazda. Suriye’nin bölünmesi Kürtlere otonomi sağlar ve hatta Irak Kürtleri ile konfederal bir yapı gündeme gelebilir. Türkiye buna karşı. Suriye rejiminin düşmesi, Irak’ın parçalanması Türkiye’yi endişelendiriyor.
Çandar, Ufuk Ötesi okurlarının yabancısı olmadığı bu tezlere karşı Washington’un sopasını da gösteriyor yazısının sonunda: “Ama, Türkiye’nin Suriye politikası, yakında, Türkiye’nin iç politikasının da yeniden düzenlemesini gerektiren sonuçlar üretirse, buna kimse şaşırmamalı…”
ABD’NİN OLANAKLARININ SINIRI
Son MGK toplantısının sonuç bildirgesinde ifade edilen “Suriye’de devam eden şiddet, yıldırma ve toplu kıyım eylemlerine uluslararası toplumun seyirci kalmaması gerektiği vurgulanmıştır” cümlesi ile snırdaki kışkırtmalar haklı bazı endişelerin oluşmasına neden oldu. “Yoksa Türkiye Suriye’ye saldıracak mı?” sorusu, dünün en çok karşılaştığımız sorusuydu.
Bu konuda fikrimizin değişmesini gerektiren bir gelişme göremiyorum. Kısa vadede ne ABD’nin, ne de yerine Türkiye’nin Suriye’ye saldırması mümkün görünmüyor.
Bir kere ABD’nin, karşısında konumlanan büyük güçleri aşacak olanakları henüz mevcut değil. Çin, Rusya, İran bloğu tavizsiz yerinde duruyor.
MGK’NİN SURİYE KARARININ ANLAMI
MGK’nin aldığı karar, kuşkusuz kabul edilemez! Suriye’ye emperyalist bir müdahalenin parçası olmak, Türk Ordusu’nun görevi değildir.
Önemli olan MGK’de alınan böyle bir kararın pratikte ne anlam taşıdığıdır. TSK’nin ortak görüşü olarak daha önce “Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir” diyen bir Genelkurmay Başkanı’nın saf değiştirmesi, bir kere bünyede artık kabul görmeyeceği anlamına gelir. Org. Necdet Özel’in ordusunu karşısına alacağını sanmıyoruz.
İKİLİ OYUN
Diğer yandan, MGK kararıyla eşzamanlı olarak TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “Suriye konusunda kimse bize gaz vermesin” demesi ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın “Türkiye, Suriye’ye karşı askeri operasyonu düşünmez” sözleri, tipik bir AKP taktiği olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin Suriye’ye sürmeye çalıştığı AKP’nin zaman kazanmaya çalıştığı açık. İktidarının dayanağı olan akitleri ile Suriye’ye saldırının iktidar kaybıyla sonuçlanacak maliyeti arasında sıkışan Erdoğan’ın ikili adımlar atması sürpriz değil.
MGK kararı ve sınırdaki kışkırtmalar, büyük hedefe ulaşmanın araçları değil, tersine AKP’nin büyük hedefe ayak sürerkenki taktikleridir.
Elbette bu türden kışkırtmaların yoğunlaşması, müdahale isteyen kuvvetlere “meşruiyet” alanı açabilir, o ayrı bir konu…
MALİYETLERİN BÜYÜKLÜĞÜ
Erdoğan açısından en önemli sıkıntı şu gerçektir: Suriye’ye saldıran bir Erdoğan’ın Türkiye’de iktidarda kalması ve 2014’te “başkan” olması mümkün değildir!
TSK açısından en önemli handikap ise şu gerçekçi denklemdir: Suriye’de rejimin düşmesi ve Irak’ın bölünmesi, Türkiye’nin de parçalanmasıdır.
Sopanın büyüküğüne rağmen maliyetler, Erdoğan’ın boyunu aşmaktadır.
Üstelik “toplam maliyetler” de, hâlâ ABD’nin boyunu aşmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

ERGENEKON TERTİBİ, 28 ŞUBAT’A OPERASYONDUR

Bugün iktidarda olanların 28 Şubat düşmanlığı elbette anlaşılabilir, zaten açıkça 28 Şubat’ın kendilerine karşı yapıldığını belirtiyorlar.

Ancak 28 Şubat’ın bir ABD – İngiltere – İsrail operasyonu olduğunu savunan kimi milliyetçi – ulusalcı kesimleri anlamak mümkün değil. Hatta bir bölümü, 28 Şubat’ın sırf AKP’yi doğurmak için yapıldığını bile iddia edebiliyorlar.

28 Şubat’ın aslında ne olduğunu ortaya koyan en önemli olgu, ABD’nin Türk Ordusu’nu nasıl değerlendirdiğidir. Çünkü bu, 28 Şubat’ın, Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle aynı şey olup olmadığını ortaya koymaktadır.

TÜRK ORDUSU’NUN ‘HİZADAN ÇIKMASI’

Türk Ordusu Mart 1995’te ABD’nin kendi toprağı ilan ettiği Kuzey Irak’a girerek, Washington’la karşı karşıya gelmiştir. Bu süreç aslında 1986 yılında, Pentagon’un “Kürt Senaryosu”nu TSK’ye dayatmasıyla başlamıştı. 1991’de Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay’ın Bush – Özal planını reddederek Irak’a girmemesi ve istifa etmesi, ABD’nin Kürt Planı’nı açığa çıkaran ve karşısına Kale Planı’nı koyan Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in katledilmesi, sürecin önemli kırılmalarıydı.

1995’de Pentagon’un kukla devletine müdahale eden Türk Ordusu’nun artık ABD’nin resmi ve yarı resmi kurumlarında “ hizadan çıktığı” saptanıyordu.

Ve Türk Ordusu, bu tarihten itibaren milli devletini savunmak için Atlantik’le köklü bir karşı karşıya gelme sürecine girdi.

28 ŞUBAT, ATLANTİK’LE MÜCADELEDİR

İşte 28 Şubat da, milli devletin savunulması için Atlantikçilikle hem dışarıda hem de içeride mücadeledir. 28 Şubat bu nedenle  – dindarlara değil – batı destekli irticaya yani “haçlı irticaya” karşıdır, Susurluk’la ortaya çıkan çetelere karşıdır, mafyalaşmış ekonomiye karşıdır… Özal’ın başlattığı, Çiller’in hızlandırdığı özelleştirme pogramının bile bu süreçte bir ölçüde kesintiye uğraması ve ancak AKP döneminde yeniden atağa geçmesi anlamlıdır.

Türk Ordusu ilk kez 28 Şubat’la bilikte silah envanterini çeşitlendirme stratejisini kabul edip NATO standartları dışı silah alımına yönelmiştir, Türkiye’nin bugün övündüğü Milli Gemi ve Milli Tank projeleri 28 Şubat ikliminde ortaya çıkmıştır.

28 Şubat, Türk devletinin NATO konseptleri gereği kenara attığı bölge merkezli dış politikaya dönmesi demektir.

28 Şubat’ı din düşmanlığı ve İran düşmanlığı gibi okuyanlara anımsatalım: 28 Şubat’çılar o gün ABD’ye karşı İran ve Rusya’yla ittifak önerirken, 28 Şubat karşıtları bugün İran’a karşı ABD radarı kuruyor, ABD’yle birlikte Suriye’ye müdahale etmek istiyor!

ÇEVİK BİR İLE TAYYİP ERDOĞAN’IN ÖDÜL KARDEŞLİĞİ

Ancak Türk Ordusu’nun 28 Şubat’da homojen olduğunu, yekpare olduğunu elbette iddia etmiyoruz. 28 Şubatçılık esas olarak  Genelkurmay Başkanları Org. İsmail Hakkı Karadayı ile Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun çizgisidir.

Bugün, 28 Şubat’a karşı olanların, Org. Çevik Bir’in uygulamaları üzerinden saldırıya geçmesi anlamlıdır. Çünkü ABD’nin Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmak için Genelkurmay Başkanı yapmaya çalıştığı Çevik Bir, 28 Şubat içinde Truva atıydı. 28 Şubat’ı Amerikancı bir darbeye dönüştürmek istedi.

Önü kesilen Çevik Bir, daha sonra Atlantikçi sermayenin Cumhurbaşkanı adayı olarak da Türkiye’nin karşısına çıktı!

Kaderini Washington’a bağlayan Fethullah Gülen’in de 28 Şubat’ta Erbakan’dan görevi bırakmasını istemesi, türbanı “teferruat” ilan etmesi gibi çıkışları da Çevik Bir’ciliğindendir.

Bir tek Çevik Bir ile Tayyip Erdoğan’ın ABD’deki Yahudi kurumlarından ödül almış olması ise başlı başına bir öneme sahiptir.

ERGENEKON OPERASYONUNUN ANLAMI

Çok önemli bir olayı daha anımsatalım. 28 Şubat kararlarından 8 ay sonra, Genelkurmay Başkanlığını 1998’de Org. İsmail Hakkı Karadayı’dan teslim alacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, 5 Kasım 1997 günü KKTC’deki Toros tatbikatında bir suikasttan kılpayı kurtuldu. Seken kurşunla Albay Vural Berkay öldü.

ABD’nin Türk Ordusu içinde kendine uygun isim arayışları sonraki yıllarda da sürdü.

Aslında 28 Şubatçıların ve Türk Ordusu’nun Washington tarafından nasıl değerlendirildiği 2003 yılına ait Wikileaks’in yayımladığı bir ABD belgesinde var. ABD, Hilmi Özkök’ün temsil ettiği Atlantikçiler üzerinden, subayların ana gövdesini oluşturan Milliyetçiler ile Avrasyacılar’ı Genelkurmay’dan temizlemek ve etkisizleştirmek istiyor.

İşte Ergenekon operasyonu, bu hedefin gerçekleştirilmesi içindir. Aksi takdirde ABD, kendi çıkarları için Türk Ordusu’nu komşularının üzerine süremez!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Şubat 2012

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın