2 yalan, 2 gerçek
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/09/2025
Çin’de Uygurca yasak mı? Çinliler Uygur Türklerinin ibadet etmesini mi engelliyor? Bu iki temel sorunun yanıtı için Çin’deydik.
Bu ziyaret, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi için Çin’e giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretiyle denk geldiği için, kimileri sosyal medyadan özel spekülasyon üretti, yalan söyledi, baştan yanıtlayayım: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağıyla gitmedik, tarifeli uçakla gittik. Zaten Erdoğan’ın gittiği yer ile bizim gittiğimiz yerler, bambaşka coğrafyalar.
Davet, Çin’in İstanbul Başkonsolosluğu aracılığıyla bizzat Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi hükümetinden geldi. Heyeti, koordinatörlüğünü yaptığım Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi oluşturdu ve heyetin ziyareti Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın desteğiyle gerçekleşti.
Yine bir başka yalana da baştan yanıt vereyim: Heyette bulunanlar hiçbir Çinli yetkiliden hiçbir hediye almadılar, kendi paralarıyla eşlerine dostlarına Uygur işi küçük hediyeler aldılar.
Türk heyeti
Heyette alfabetik sırayla Aydemir Güler, Ceyda Karan, Erkin Öncan, Nur Batur, Merdan Yanardağ, Tuba Emlek, Uğur Pideci, Ümit Zileli, Yavuz Alogan, Yavuz Selim Demirağ, Zeynep Gürcanlı ile yayıncı Haluk Hepkon ve Türk Halk Müziği sanatçısı Muharrem Temiz vardı. Heyete Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın başkan ve yardımcısı Hasan Çapan ile Eda Lermi ve Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi Koordinatörü olarak ben eşlik ettim.
Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi’nde Urumçi, Turfan ve Kaşgar’ı gezdik. Hem resmi program sırasında, hem de program dışı şehirde, çarşıda küçük gruplar halinde gezerken başta belirttiğim iki temel soruya yanıt aradık.
Gerçek 1: Uygurca yasak değil
Uygurca yasak değil. Uygur dili, Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesindeki iki resmi dilden biridir.
Çin paralarında, sağ üst köşede, paranın sayısal göstergesinin altındaki paranın değerinin yazılı olduğu bölümde, Çince dışında Uygurca da vardır. Resmi parasında Uygurca kullanan bir devletin, Uygurcayı yasaklaması zaten eşyanın tabiatına aykırı.
Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesine indiğiniz andan başlayarak, bölgede yol tabelalarından dükkan tabelalarına kadar her yerde iki dil görürsünüz.
Uygurlarla konuşmaya başladığınızda, bir süre sonra farklı söylense de ortak kelimeleri anlamaya başlarsınız. Örneğin Kaşgar’dan Urumçi’ye dönüşte, yanımda oturan öğrenci, uçak kalkmadan önce, muhtemelen ailesine bilgi veriyordu. Bagajının “19 kilo, 800 gram” tuttuğunu söyledi. En net sayılar anlaşılıyor zaten, çünkü aynı. Urumçi-Kaşgar arası uçuşlarda, üç dilde anons yapılıyor. Uygurca anonsu sosyal medyada paylaşmıştım ve gayet anlaşılır bulundu.
Bu arada bölgede Uygurca yayın yapan bir çok gazete ve TV var. Bunlardan Xinjiang Gazetesi’ne bir röportaj verdim.
Parada, tabelada, yani kamusal ortamda var olan Uygurcayı göremeyen iyi niyetli Türk milliyetçileri, muhtemelen Uygurcanın Arap alfabesiyle yazıldığını bilmiyor!
Gerçek 2: Cami var, ibadet serbest
Camiler var, üstelik çok estetikler ve bakımlılar. Camilerde ibadet serbest. İslam Enstitüsünde derslere girdik, izledik, kitapları inceledik. Aslında zor bir eğitim, çünkü Çince ve Uygurcaya ek, Arapçayı da öğreniyorlar. Kuran, üç dille de mevcut. Camilerde imam olmak üzere eğitim gören bu gençlerin her ihtiyacı karşılanıyor, üstüne harçlık da alıyorlar. Kaldıkları yurtları, yemekhaneleri, spor salonları, derslikleri üst seviyede.
Bu arada, Uygurların kullandığı isimlere bakılırsa, İslam etkisi Türk etkisinden daha fazla. Zira denk geldiğim isimlerin yüzde 99’u, din eksenli isimler; çoğu Arap, bir kısmı da Fars kökenli isimler.
Peki heyetimizdeki gazetecilerden en çok hangisinin ismiyle karşılaştık Xinjiang’da? Akşamları program dışı gezerken uğradığımız dükkanlardaki esnafla, müşterileriyle, oturduğumuz mekanlarda yan masalarımızdaki insanlarla, çevirip yer, yol, fiyat sorduğumuz insanlarla sohbetlerimizden ortaya çıkan sonuç şu: Merdan!
Ziyaret 12’den vurdu
Gözlemlerini sosyal medyadan paylaşan Türk gazeteciler, Çin’in Uygurlara “zulmünü” perdelemekle suçlandı. Ancak diğer yandan şu iki “zıt” özel spekülasyon / yalan da sosyal medyadan servis edildi: Bazıları “Erdoğan’ın Türkiye’ye 3 milyon Uygur getirme operasyonu için Uygurları şirin gösterme görevimiz olduğunu” iddia etti. Bazıları da “Uygurlara verilen haklar üzerinden Türkiye’deki Kürt açılımını desteklemek amacıyla” Çin’de olduğumuzu iddia etti.
Kısacası bu kadar birbirine zıt, bu kadar birbiriyle alakasız spekülasyon, yalan ve suçlama, çok önemli bir şeye işaret ediyor: Türk gazeteci heyetinin ziyareti çok etkili oldu ve amacını 12’den vurdu.
Peki bu ziyarete saldırılar neden yoğundu? Uygur ayrılıkçılığının kaynağı neresi? ABD bu meseleyi neden kaşıyor? Meselenin jeopolitikle ilgisi ne? Xinjiang’da yaşayan Uygurlar, bu kışkırtmalara nasıl bakıyor? Yazmayı sürdüreceğim.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Eylül 2025
Çözümün önündeki iki engel
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 30/08/2025
Açılıma karşı olduğunu söyleyeni hemen sıkıştırmaya çalışıyorlar: “Barışa karşı mısın yani?”, “PKK silah bırakmasın mı yani?”
Açılıma karşı olmak, barışa karşı olmak anlamına elbette gelmiyor, hele PKK’nin silah bırakmasından memnun olmamak anlamına hiç gelmiyor. Bu tür propagandalar, açılımcıların üçkağıtçılığıdır.
Peki açılıma neden karşıyım?
1) Aynı aktörler, beşinci (2007-2009, 2010-2011, 2012, 2013-2015, 2025) kez açılım yapıyor. Farklı sonuç alınması olası mı? Problemin kaynaklarının probleme çözüm bulması olası mı?
2) İktidarın meselesi hiçbir zaman Kürt sorununa çözüm olmadı. Tersine, açılımlar taktik amaçlarla yapıldığı için, hatta daha büyük sorunlar doğurdu. (Son açılımın sonucundaki hendek savaşını anımsayın.)
3) İktidarın açılımcılığı, sorun çözmenin değil, iktidarını sağlamlaştırmanın, Türkiye’yi ABD’nin Ortadoğu düzeniyle uyumlaştırarak dış desteği sürdürebilmenin aracıydı. İktidarın açılımcılığı, aynı zamanda ulusal-devleti aşındırmada müttefik cephesi inşa etme taktiğiydi.
Açılımın ABD’nin yeni düzeniyle ilgisi
4) Son açılım ise içeride yeniden cumhurbaşkanı olabilmenin yolunu açabilme ve dışarıda ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay alabilmenin yoludur.
İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve İran’a saldırdığı ve Suriye’de Esad rejiminin yıkıldığı zeminde, ABD yeni bir Ortadoğu düzeni inşa etmeye çalışıyor. İsrail merkezli bu düzenin temel hedefi İran’dır. ABD ve İsrail, İran’ı Azerbaycan-Ermenistan hattı üzerinden kuzeyden, Türk-Kürt-Arap ittifakı ile batısından kuşatmak istemektedir.
İktidarın açılımı Türk-Kürt-Arap söylemiyle, Safeviye karşı Yavuz-Kürt İdris ittifakına atıfla, Suriye’deki gelişmelere paralel şekilde ve içeride Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları gibi Lübnanvari bir idari yöntem alıştırmasıyla ele alıyor olması, esasa işaret etmektedir.
Kısacası açılımın aktörlerinin esas amacı, ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni inşasına uygun şekilde hazırlanmaktır.
Türk ve Kürt ırkçılığı
Bu köşede sürece dair yazılar yazdım, Youtube kanalımda geniş yayınlar yaptım. Aynı yazıya, aynı yayına iki uçtan gelen “zıt suçlamalar”, çözümün önündeki iki engel grubun kim olduğuna işaret ediyor.
Örneğin kendimi “Kürt kökenli Türk vatandaşı” diye tanımlamama Kürt ırkçısı “Kürt kökenli diye bir şey yok, ya Kürtsün, ye değilsin” diye, Türk ırkçısı da “Kürt kökenli diye bir şey yok, bu ülkede yaşıyorsan Türksün” diye tepki gösteriyor. Yani “Kürt kökenli Türk vatandaşlığım” Kürt ırkçısını da Türk ırkçısını da rahatsız ediyor.
Boy, budun, klan, kavim, kabile, etnisite, ulus tarihsel olarak çeşitli toplum düzenleri içindeki sosyolojik kategorilerdir. Çağımızın ana sosyolojik kategorisi ulustur. Hatta feodalite aşılırken, devrimlerle önce ulusal devletler kurulmuş; uluslar onu izlemiştir. (Massimo d’Azeglio’nun “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız” sözü, bu tarihselliğin özüdür)
Ulusal devletler inşa olurken, tarihsel, toplumsal, ekonomik vb. nedenlerle, içlerindeki en büyük/güçlü/ileri olan etnik grup, ulusal devlete rengini vermiştir. Örneğin Frankların Fransa’ya rengini vermesi, diğer etnik grupların Fransız olmasını engellememiştir. Çünkü ulusal kimlikler, siyasal ve kültürel kimliktir, çatı kimliktir, etnik kimlik değildir.
Bizim coğrafyamızda da Türk etnik grubu tarihsel nedenlerle Türk devrimine rengini vermiştir. Buna ah vah etmenin bir anlamı yok. Türk, Kürt, Çerkes başta 24 etnisite, Türk ulusal kimliği adı altında birleşmiştir. (Şartlar başka türlü olsaydı, devrime Kürtler rengini verseydi, “Türk kökenli Kürt vatandaşı” olunacaktı bugün örneğin.)
Bu konuları tartışmayı sürdüreceğiz ama kısa bir izin istiyorum. Bugünden itibaren 15 kişilik bir gazeteci grubu olarak Çin’in Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesine bir inceleme gezisi yapacağız. Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi hükümetinin davetlisi olarak, Çin’in İstanbul Başkonsolosluğu, Türkiye-Çin Dostluk Vakfı ve Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi koordinasyonunda yapacağımız bu gezi, gündemimiz açısından da yararlı bir gözlem olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ağustos 2025
İngiliz anahtarı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/08/2025
Macaristan Başbakanı Viktor Orban mektubunda şöyle diyordu: “Beş gün önce, Alaska‘da Trump ve Putin arasındaki tarihi görüşmeden hemen önce, Ukrayna, Rusya’daki Drujba petrol boru hattına İHA saldırıları düzenledi. Bu boru hattı, ham petrol ithal etmek için başka bir yolu bulunmayan Macaristan ve Slovakya’ya petrol tedarik ediyor.”
Trump’ın Orban’a yanıtı şöyle oldu: “Viktor, bunu duymak hoşuma gitmedi. Bundan dolayı çok kızgınım. Slovakya’ya da söyle. Sen benim büyük dostumsun.” (Sputnik, 22.8.2025)
Ukrayna’ya asker gönderme çatışması
Trump’ın Putin’le görüşmesinden hemen önce, Zelenski’nin bir nevi son çırpınışıydı bu sabotaj. Ukrayna’nın İHA’lar ile Drujba petrol boru hattına düzenlediği saldırı, kuşkusuz, ne sürecin gidişatını değiştirebilir ne de adı geçen ülkelerin tutumunu…
Macaristan da Slovakya da başından beri bu meselede AB içinde daha dengeli tutum izleyen ülkelerdi. O nedenle bu sabotaj, Ukrayna’nın iki ülkeyi kızdırmasından öteye gitmeyecektir.
Peki o zaman neden yapıldı? Bu soruya doğru yanıtı bulabilmek, sabotajın arkasındaki asıl kuvveti çözümlemeye bağlı.
Daha önceki sabotajlarda, Kuzey Akım’a saldırılarda asıl fail ABD’ydi. Bu kez İngiltere görünüyor. Zira “Rusya’ya karşı Ukrayna savaşını sürdürebilme” çizgisinin sahibi Londra. Londra’nın bu sabotajla maksadı ise daha çok AB içindeki “Ukrayna’ya asker gönderme” tartışmasıyla ilgili.
Londra’nın Gönüllüler Koalisyonu
Anımsayacaksınız, Trump’ın başkan seçilmesinin ve Ukrayna-Rusya savaşında farklı pozisyon alacağını ilan etmesinin hemen ardından İngiltere öne çıkmış ve ABD’nin yeni tutumuna karşı, “Geniş Avrupa’dan” Gönüllüler Koalisyonu oluşturmuştu. Ve Londra, Ankara’yı da bu koalisyona dahil etmişti.
Ankara’nın önüne konulan havuç ise Türkiye’nin Avrupa Güvenlik Mimarisinin bir parçası olmasıydı. İktidar buna dünden hazırdı ve Erdoğan, “Türkiye olmadan Avrupa’nın güvenliği sağlanamaz” iddiasını savunuyordu.
Oysa bu Türkiye’ye tuzaktı ve tuzağa düşüldüğünde, AB’ye jandarmalık anlamına gelecekti. Çünkü Türkiye AB üyesi olmayacaktı ama Avrupa’nın güvenliğini sağlayacaktı!
Macron-Erdoğan görüşmesi
Tuzak sürüyor. Şimdi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron üzerinden çağrı geldi; Türkiye’den “Ukrayna’ya asker göndermesi” istendi.
İngiltere ve AB, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savunma hattı ilan ediyor, AB’nin bazı ülkeleri asker göndermiyor ama AB üyesi olmayan Türkiye, Ukrayna’ya asker göndermek istiyor!
Evet, istiyor ne yazık ki… Milli Savunma Bakanlığı, bu tartışmalar ilk başladığında, yaptığı “önce kapsamı bir belli olsun” özetli açıklamasıyla, Ukrayna’ya asker göndermeye yeşil ışık yakmıştı zaten.
Işık hakikaten de yeşildi. Karşılığında Türkiye’ye uçak satışına izin verilmesi türünden ön anlaşmalar vardı. Türkiye’nin gayriresmi AB toplantılarına davet edilmesi türünden “ıslak diplomasi” vardı.
İngiltere’nin sabotajcısı
Yeniden sabotaja dönersek, Zelenski, Alaska Zirvesinden hemen önce Macaristan ve Slovakya boru hatlarını vurarak, Ukrayna’ya güvenlik garantisinin nasıl sağlanacağı konusunda çatışmaya “İngiliz anahtarı” sokmuş oluyor.
Konu bazı AB ülkelerinin Ukrayna’ya kesinlikle asker göndermeyeceğini söylemesiyle sınırlı değil sadece. İngiliz basınının yazdığına göre masada dört ayrı seçenek var. Dört seçenek de İngiltere’nin asli rolüne işaret ediyor öncelikle. Ama aynı zamanda bu türden sabotajlara başvurmaları, dört seçenekle de bir sonuç alamayacaklarını gösteriyor.
ABD olmadan, İngiltere ve AB’li ortaklarının Ukrayna’da savaşı sürdürebilme şansı yok. Zelenski boynundaki ipin ucunu Washington’dan Londra’ya vererek ne kaybettiklerini geri alabilir artık, ne de kendisine sağlam bir siyasi gelecek çizebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ağustos 2025
Ukrayna için en sağlam güvenlik garantisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/08/2025
ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı Alaska Zirvesi’nin ardından, Ukrayna Devlet Başkanı Vlodimir Zelenski ve Avrupalı liderler ile NATO ve AB şeflerini Beyaz Saray’da topladı.
Fotoğraflara bakınca “topladı” kelimesi hafif kalıyor. Çünkü görüşmeler daha çok Atlantik şefinin, vasal muamelesi yaptığı müttefiklerine “neler yapılacağını dikte etmesi” havasında geçti.
Rusya’nın Ukrayna’nın ne kadarını işgal ettiğini gösteren haritanın Oval Ofis’te sergilenmesi bile tek başına olanları ve olacakları anlatmaya yetiyor aslında.
Barışın üç başlığı
Trump ve Putin’in üzerinde uzlaştığı ve Trump’ın şimdi Avrupalılara dayattığı “barış anlaşması” temelde üç başlıktan oluşuyor..
Bu başlıklar 1) toprak tavizi, 2) savaşın ana nedeninin ortadan kaldırılması ve 3) güvenlik garantileri şeklinde…
1) Toprak tavizi:
a) Ukrayna Kırım iddiasından vazgeçecek. Avrupa da bunu kabullenecek.
b) Ukrayna, büyük kısmı Rusların egemenliğine geçen Donbas’ı bırakacak.
2) Savaşın ana nedeninin ortadan kaldırılması:
a) Ukrayna NATO’ya girmeyecek. (Trump’ın, ABD, NATO ve SSCB anlaşmalarına atıfla bunu ifade etmesi kritik önemde.)
b) Ukrayna zamanla AB’ye girebilir. (Rusya başından beri Ukrayna’nın AB üyeliğine değil NATO üyeliğine karşı çıkıyordu zaten.)
Güvenlik garantileri meselesi
3) Güvenlik garantileri:
a) ABD Ukrayna’ya güvenlik garantisi olarak uçak ve hava savunma sistemi ağırlıklı 90 milyar dolarlık silah satacak.
b) Ukrayna’nın güvenlik garantisi olarak alacağı bu silahların finansmanını Avruplılar karşılayacak.
c) İngiltere, Almanya ve Fransa güvenlik garantisi kapsamında Ukrayna’ya asker gönderecek. (ABD Ukrayna’ya kesinlikle asker göndermeyecek.)
Avrupa’nın ABD’siz yapabileceği bir şey yok
Avrupalılar açısından gerçek şu ki ABD’nin olmadığı bir Ukrayna savaşını sürdürebilmeleri mümkün değil. Dolayısıyla ABD askerlerinin olmadığı şartlarda İngiltere, Almanya ve Fransa askerlerinin varlığı, Rusya açısından büyük sorun anlamına gelmiyor. Kuşkusuz Rusya onların da varlığını kolay kolay kabul etmeyecektir.
Avrupalı liderler de bunun farkında ve o nedenle NATO’nun 5. maddesine benzer, ABD’nin de desteğini alacak bir güvenlik garantisi peşindeler. Bu nedenle İngiltere’nin öncülüğünde kurulan Gönüllüler Koalisyonunu sürece aktif katmak istiyorlar. (Bu Türkiye’nin de kısmen sorumluluk alması anlamına geliyor.)
Ukrayna’nın vasallığı sorunu
Ukrayna için en sağlam güvenlik garantisi, Ukrayna’nın NATO üyesi olmayacağının garanti edilmesidir. Savaşın ana nedeninin ortadan kalkması, Ukrayna için en büyük güvenlik garantisidir.
Avrupalıların Ukrayna’daki askeri varlığı, Ukrayna için güvenlik garantisi anlamına gelmeyecektir, tersine Ukrayna’yı Avrupa’nın sömürgesi haline getirecektir.
ABD iki yıl boyunca Ukrayna’ya verdiği yardımların karşılığında nasıl “nadir element” anlaşması yaparak bu ülkenin madenlerine kısmen el koyduysa, Avrupalı ülkeler de zamanla finansmanını sağladıkları silahların karşılığını Ukrayna’dan çıkaracaktır.
Avrupa Ukrayna’yı tampon olarak görüyor, AB liderleri açık açık “Ukrayna ordusu Avrupa’nın ilk savunma hattıdır” diyor. Bu anlayış Ukrayna’nın güvenliğini garanti etmez, tersine Ukrayna’yı vasallaştırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2025
Alaska’daki CCCP’nin anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/08/2025
Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Alaska’ya CCCP yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tişörtüyle gitmesi, amaçlandığı gibi fazlasıyla dikkat çekti ve tartışıldı.
Batılılar bunu daha çok, Rusya’nın SSCB topraklarına göz dikme mesajı olarak yorumladılar. Bunun gerçekçi olmadığı ortada. Konu zaten Alaska’nın kendisiyle ilgili de olamazdı, çünkü Alaska Rus Çarlığı tarafından ABD’ye verildi, hiç SSCB toprağı olmadı. Öte yandan kişisel olarak Lavrov’un ya da Putin hükümetinin sosyalist bir Rusya hedefinin olmadığı da ortada.
CCCP’nin tek bir anlamı var bana göre: Rusya ABD’ye, SSCB dönemindeki gibi küresel sorunlarda belirleyen konumda olduğunun mesjını verdi.
ABD ile Rusya uzlaştı
Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, CCCP’yle verilen mesaja uygun olarak, hem ABD ile Rusya arasında bir uzlaşmaya hem de küresel sorunların başında gelen Ukrayna konusunda bir anlaşma arayışına sahne oldu. Bu yönüyle Alaska zirvesini “ABD-Rusya uzlaşısı tamam, Ukrayna anlaşması pişiriliyor” diye özetleyebiliriz.
Öyle ki Trump, ABD-Rusya uzlaşısının kabul edilmemesi halinde sorumluluğun Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde olacağının işaretlerini verdi. İngiltere ve AB rahatsız ancak ABD’nin olmadığı bir Ukrayna savaşını sürdürebilmeleri hiç gerçekçi değil. Dolayısıyla günün sonunda onlar da ABD-Rusya uzlaşısını kabul etmek zorunda kalacaklar.
Dombas karşılığı barış
Trump, “Putin’le bir çok konuda anlaşmaya vardıklarını, geriye çok az mesele kaldığını” açıkladı. Ancak bunların ne olduğu resmi olarak belirtilmedi.
Ancak iki ABD’li yetkilinin Washington Post’a yaptığı sızdırma, ABD’nin İngiltere ve AB’ye mesajı gibi okunabilir. Habere göre Putin’le Aslaska zirvesi yaptıktan sonra Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’yi telefonla arayan Trump ona şöyle dedi: “Halihazırda Rusya’nın kontrolünde bulunan bölgelere ek olarak Donbas’ın tamamının Rusya’ya bırakılması karşılığında savaş sona erecek.”
Önceki ABD yönetiminin çıkarları için kullandığı ve şimdiki ABD yönetiminin yeni çıkarları gereği kenara ittiği Zelenski’ye verilen ültimatomdur bu aslında. Süresi dolan ve seçim baskısı altındaki Zelenski’nin Berlin-Londra hattına güvenerek yapabilecekleri sınırlı…
Dünya güvenliği konusu
ABD ile Rusya uzlaşısında, masada ekonomik çıkarların da olduğu anlaşılıyor. Nitekim görüşmenin ikinci aşamasında liderlere ekonomi kurmayları da eşlik etti. Sızan bilgilere göre iki lider Arktik Okyanusunda işbirliği yapmayı kararlaştırdı ve ABD’nin Alaska’daki enerji operasyonları için Rusların nükleer enerjili buzkıran gemilerini kullanmasında anlaştı.
Alaska zirvesinde kimin daha çok taviz elde ettiği ve kimin daha çok taviz verdiği elbette tartışılmaya devam edecektir. Ama Alaska Zirvesinin asıl kazananının Putin olduğu tartışma götürmez durumda.
Zira ABD’nin diplomatik kuşatma uyguladığı, tecrit etmeye çalıştığı Putin, tecriti doğrudan ABD topraklarında geçersiz kılmış oldu. Buna ek olarak Putin’in Alaska’ya davet edilmesi, ABD’nin Rus ekonomisini çökertme planının da başarısızlığının kabulü anlamına geliyor.
Putin bu avantajla Trump’tan üç talepte bulundu: 1) Ukrayna krizinin temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasını istedi. 2) Rusya’nın meşru endişelerinin dikkate alınmasını istedi. 3) Avrupa ve dünya güvenliğinde adil bir dengenin sağlanmasını istedi.
İşte, daha önce sık sık ifade ettiği Avrupa güvenliği meselesine Putin’in şimdi “dünya güvenliğini” eklemesi, CCCP tişörtüyle verilen mesajın somut haliydi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ağustos 2025
Topuklu efe meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/08/2025
CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun bir törenle AKP’ye katılması, AKP’nin CHP’li belediyeleri “silkeleme” operasyonunda önemli bir dönemeç oldu.
Zira Çerçioğlu yakın zamanda AKP medyası tarafından “yolsuzluk” iddiası ile hedef alınan bir isimdi. Bu bakımdan Özgür Özel’in durumu “Ya içeri tıkıl, ya AKP’ye katıl” diye özetlemesi gerçekçi görünüyor.
Bu durumda: Dayanaksız ve zayıf yolsuzluk iddialarıyla suçlanan CHP’li belediye başkanları “başımız dik” diyerek “içeri tıkılmayı” bir görev gibi görürken, kuvvetli yolsuzluk iddiasıyla suçlanan Çerçioğlu, hızla operasyonu yapanların safına katıldı.
‘Belediyecilik aşkı’ sorunu
Olayın ilk anından beri CHP’lilerin üzerinde uzlaştığı yorum şu: “Topuklu efe” Çerçioğlu, topukladı!
Tamam, söz güzel, olayı da anlatıyor ama şu özgeçmişte bir tuhaflık yok mu?
Özlem Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliği yaptı, tam 4 dönemdir de belediye başkanı. 2002’de milletvekili, 2007’de yine milletvekili. Dönemi bitirmeden 2009’da belediye başkanı seçildi, 2014’te yine belediye başkanı, 2019’da yine belediye başkanı, 2024’te yine belediye başkanı.
Asıl bu tabloyu oluşturan nedenler üzerinde durulması gerekmiyor mu? 4 dönem belediye başkanlığının ve 2 dönem milletvekilliğinin, vatandaşa hizmet aşkı olmadığı, başka bir aşk olduğu ortada. O aşk, en hafifinden “koltuk aşkıdır” ve asıl mücadele edilmesi gereken de budur.
Çünkü bu kadar uzun süren bir belediye başkanlığı, elbette istisnaları vardır ama altındaki kadronun kökleşmesinin de katkısıyla, yolsuzluk riski doğuran sorunlu bir mekanizmaya dönüşecektir.
İki dönem kuralı ve adayların ön seçimle belirlenmesi ilkesi, yolsuzlukla mücadelenin yollarındandır.
AKP’ye yeni kambur
Öte yandan Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliğini yaptığı ve 4 dönemdir de belediye başkanlığını yürüttüğü partisinden ayrılığını, “parti içinde yaşadığı sorunlar“ olarak açıkladı ve “çözülemeyeceği nedeniyle” artık CHP’de kalamayacağını ilan ederek AKP’ye geçti. Bağımsız kalmak yerine iktidar partisine geçme kararına bakılırsa bu sorun, CHP’de çözülemeyip ancak iktidar partisinde çözülebilecek türden bir sorun olmalı!
Ve AKP medyasının düne kadar “yolsuzluk kraliçesi” gördüğü Çerçioğlu, AKP’deki rozet takma töreninde yaptığı konuşmaya “Cumhurbaşkanımın himayesinde artık Aydın’a daha çok hizmet edeceğim” diyerek başladı. Çerçioğlu’nun kime, neye, neden hizmet edeceğini elbette Aydınlı CHP’liler biliyordu ve iki gündür tepkileri sürüyor.
Ve yine medyaya yansıdığına göre, halka hizmet propagandasının altında, gerçekte “şirket kurtarma” operasyonu var!
Bu arada AKP medyasının manşetlerden yolsuzlukla suçladığı bir ismin, AKP’nin kuruluş yıldönümünde “AK” Parti rozeti takması, kimi AKP’lilerin içine sinmiş görünmüyor. Tutuklanan onca CHP’li belediye başkanı için hâlâ sağlam bir yolsuzluk iddianamesi oluşturulamamışken, AKP medyası tarafından en güçlü yolsuzluk iddiasıyla suçlanan bir CHP’linin artık AKP’li olması, elbette hazmetmesi zor bir durum!
‘Topuklu efe’ reklamcıları
Diğer yandan Aydınlıların Çerçioğlu’na “topuklu efe” dediği de yoktu aslında. Bu sıfat, Ertuğrul Özkök gazeteciliğinin eseriydi ve Çerçioğlu’na bu sıfatı Hürriyet gazetesi yakıştırmıştı. Ama Hürriyet yakıştırdıktan sonra, ne yazık ki medyada kimi isimler Çerçioğlu’nu “topuklu efe” diye övdü, onun belediyeceğilinin reklamını bu sıfatla yaptı.
Ve dün “topuklu efe” reklamı yapanlar, o övgüleri düzenler kendileri değilmiş gibi, bugün “topuklayan efe” diye tepki gösteriyorlar. Ne bir özür, ne bir özeleştiri!
Yetmemiş gibi bir de “siyasette ahlak” dersi vermeye kalkıyorlar.
Türkiye’nin bir sorunu da bu işte: Anasından “akil adam olarak doğanlar” sorunu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ağustos 2025
Öcalan aktif siyasete hazırlanıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2025
Öcalan’ın “PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme” çağrısında bulunduğu 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasının Kürtler açısından en önemli mesajı şuydu: “Ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olmamaktadır.”
Peki vazgeçilen ayrı devlet, federasyon, idari özerklik hatta kültürel özerklik yerine ne önerdi Öcalan? “Devlet ve toplumla bütünleşme” dedi.
PKK’nin silah bırakması, kendini feshetmesi, ayrı devletten, federasyondan, idari özerklikten, kültürel özerklikten vazgeçmesi ve “devlet ve toplumla bütünleşmek” istemesi, elbette çok çok olumlu bir gelişmedir.
Peki “demokratik entegrasyon” dedikleri bu “devlet ve toplumla bütünleşme” nasıl gerçekleşecek?
Demokratik entegrasyondan kim ne anlıyor?
Bir kere demokratik entegrasyonun aktörler tarafından aynı şekilde anlaşılmadığı görülüyor. Örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.
Oysa “kolektif hakların tanınması”, bütünleşmeden ziyade “ayrı olarak tanınmaya” işaret ediyor. Diğer PKK ve DEM aktörleri de “demokratik entegrasyonu”, kendi bakış açılarına göre formüle ediyorlar. Ve çoğu, meseleyi Öcalan’ın 27 Şubat’ta ortaya koyduğu “devlet ve toplumla bütünleşme” perspektifinin çok dışında anlamış görünüyor.
Peki sorun gerçekten de takipçilerinin Öcalan’ı anlama sorunu mu acaba? Yoksa “demokratik entegrasyon”, sürecin ilerleyebilmesi için muğlak bırakılmaya çalışılan bir konu mu aslında?
Öcalan’ın Londra örneği
30 Mayıs tarihli “düzeltilmeden” sızdırılmış İmralı notları, konuya bir ölçüde açıklık getiriyor.
DEM heyetinin de kafası karışmış olmalı ki Öcalan’a soruyorlar: “Yani entegrasyon öz yönetime dayanıyor, değil mi?”
Öcalan’ın yanıtı şöyle: “Demokratik kurumlaşmaya dayalı. Kurumlar demokratik olacak. Sempatizanlarımız hangi kurumlaşmada yer alırlarsa mutlak güç olurlar. Kayyum atama, asla olmaz. (…) Londra belediyesi seçimle geliyor. Güvenliği ve her şeyi belediye başkanlığına bağlıdır. İskoçya örneğini verelim. Yerel meclis, milli takımı ve birçok özgün mekanizması var ama 300 yıldır Britanya ile birlikte yaşıyor.”
Görüldüğü üzere Öcalan’ın 30 Mayıs’ta örneklerle anlattığı türden entegrasyon/bütünleşme ile 27 Şubat’ta söylediği çok farklı.
Özerklik değil yerel demokrasi
Mesele bu zaten. Sürecin her iki tarafı, AKP-MHP tarafı da PKK-DEM tarafı da “örtük amaçlara” sahip, her iki taraf da “perdeleme” yapıyor ve her iki taraf da şeffaflıktan uzak. Süreci, tıpkı öncekiler gibi, hendek savaşı benzeri daha kötü sonuçlara gebe bırakma potansiyeli de işte buradan kaynaklanıyor: Tarafların örtük hedefleri.
Örneğin Öcalan düzeltilmeden sızdırılmış 21 Nisan tarihli İmralı notunda aynen şöyle söylüyor: “Burada strateji şu olmalı: Türkiye federasyondan çok çekiniyor. Bilerek özerklik demiyorum, yerel demokrasi diyorum. Ama bu da dünyanın her tarafında özerkliktir. Londra örneği böyledir, önemlidir. Seçilen belediye başkanı dışında ayrıca vali yoktur. Yerel polis, yerel yapılar belediyeye bağlıdır.”
Devam ediyor Öcalan meseleyi açmaya: “Yeni paradigma böyle şekilleniyor. Federasyonla vb. ilgisi yok. Bunun demokratik toplumun sınırlarıyla alakası var. Topluma alan tanıyacağız. Hem yasalarda hem anayasada sıkı ifadesi olacak.”
Bahçeli ve Öcalan
Şu günlerde çok tartıştığımız TBMM Komisyonunun da esas amacının ne olması gerektiğini 30 Mayıs’ta belirtmiş Öcalan: “Bahçeli dedi ki ’Gelsin Meclis’te konuşsun, DEM Parti’ye önderlik etsin. Umut hakkı uygulansın’ Bunları gözeterek komisyon çalışması başlatılsın.”
Yani Öcalan doğrudan Meclis’te siyaset yapmaya hazırlanıyor. Zaten yine bu görüşmede yeni parti kuracağını da söylüyor: “DEM’i de yeni bir kongreye götüreceğim. Demokratik Cumhuriyet Partisi çerçevesinde örgütleyeceğim.”
Kısacası, yola Necip Fazıl toplantılarında birlikte başlayanlar, yolu birlikte tamamlama niyetindeler özetle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2025
Trump koridoru
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/08/2025
Azerbaycan ve Ermenistan liderlerinin Beyaz Saray’da, Donald Trump’ın huzurunda imzaladıkları “barış için yol haritası”, iki ülkenin barış anlaşmasından çok, ABD’yi Kafkaslara sokmanın yol haritasıdır.
ABD, Azerbaycan ve Ermenistan liderlerinin imzaladığı 7 maddelik metnin 3. maddesine göre Zengezur koridorunun Trump koridoruna dönüşmesi, Güney Kafkasya için kama, Azerbaycan ve Ermenistan için kelepçe anlamına gelmektedir. Aliyev ve Peşinyan’ın bu kama ve kelepçe için Trump’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesi ise tarihsel bir ayıp olarak şimdiden kayıtlara geçmiştir.
Astana ve 3+3 platformlarına sabotaj
1) Dar anlamda Azerbaycan’ı Nahçıvan’a, geniş anlamda Çin’den başlayarak Orta Asya ve Kafkasya’yı Türkiye’ye bağlayan Zengezur koridorunun Trump koridoruna dönüşmesi, 3+3 Platformu’na sabotajdır.
Bölge sorunlarını Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsü ile Türkiye, İran ve Rusya üçlüsünün birarada çözmesi esasına dayalı platform, 90’larda Tahran, yeni dönemde Ankara tarafından önerilmiş ve hayata geçmesi için de ilk adımlar atılmıştı.
2) Türkiye, İran ve Rusya üçlüsünün oluşturduğu Astana Platformu, ne yazık ki ABD-İsrail ikilisinin Esad’ı devirip Şara’yı iktidar yapma operasyonuna AKP’nin destek vermesi ile ciddi yara almıştı. ABD, başından beri rahatsızlığını ilan ettiği bu platformu, Trump koridoru ile rafa kaldırmak istiyor.
Oysa Astana Platformu, Suriye’de işbirliği yapmanın ötesinde, Azerbaycan’ın 30 yıl sonra işgal altındaki topraklarına kavuşabilmesini kolaylaştırması bakımından da kritik önemdeydi.
Kuşak ve Yol’a Amerikan düğümü
3) ABD, Ermenistan topraklarından geçecek bu koridoru 100 yıllığına işletme hakkını alarak, Kafkasya’nın Kuzey-Güney hattına kama sokmuş oldu. Washington bu koridorla Rusya ve İran arasına girmiş oldu.
4) ABD sadece Rusya-İran hattını değil, daha geniş planda, Avrasya stratejisi gereği Çin, Rusya, İran işbirliğini hedef almaktadır. Zengezur koridoru Orta Koridor’u birleştirecek, Orta Koridor da Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’un parçası olacaktı. ABD Zengezur’u Trump koridoru yaparak Kuşak ve Yol’a Kafkasya’da düğüm atmak istiyor.
Amaç: Türkiye-Azerbaycan-İsrail ittifakı
5) ABD Büyükelçisi Barrack, Trump’ın güncellenmiş BOP’u anlamına gelen Ortadoğu haritasını ülke ülke sayarken, Azerbaycan ve Ermenistan’ı da dahil etmişti. Dolayısıyla Trump koridoru, Trump BOP’unun gereğidir.
Trump’ın BOP’u ise İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni içindir. ABD, bu düzende Türkiye ile İsrail’in birlikte hareket etmesini istemektedir. İsrail-Azerbaycan ilişkilerinin stratejik düzeye çıkarılması, bu amacı kolaylaştırmak içindir.
Peki ABD bölgede neden Türkiye-İsrail-Azerbaycan ittifakı istemektedir? Cumhur İttifakı bu süreçte neden Safevilere karşı Yavuz-Kürt İdris ittifakını anımsatmaktadır? Bu süreçte neden “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” planı yeniden raftan indirilmiştir?
Çünkü Trump’ın BOP’unun hedefi İran’dır.
Emperyalist barışın köprüsü
6) SSCB yıkıldığında, ABD, Türkiye’yi Orta Asya’ya açılan kapı görmüştü. Türkiye’nin NATO’cu kanadı FETÖ okullarıyla Orta Asya’yı ABD’ye açmaya çalışıyor, ulusalcı kanadı ise kapatmaya çalışıyordu. O mücadele sürüyor.
ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay almak isteyen, o düzenle uyumlu olarak iktidarını sürdürmek isteyen AKP-MHP ittifakı, Trump koridoru’ndan memnun. Atlantik’e bağlanarak Türk milliyetçiliğini ülkücülüğe dönüştürenler için Trump koridoru elbette “Orta Asya’ya uzanan Amerikan Turancılığı” diye kabul görecektir!
7) Aliyev’in Washington’da ifade ettiği üzere Trump koridori aynı zamanda bir enerji koridorudur ve sadece Azeri petrol ve gazı için değil, Hazar bölgesi petrol ve gazı için de köprü görevi görecektir.
Anlaşmaları yapılmaktadır: Azerbaycan ve Hazar enerjisi bir yandan Karadeniz üzerinden Ukrayna’ya, diğer yandan da Türkiye üzerinden Suriye’ye akacaktır. Hatta Suriye’ye akış başladı. Sonrası için asıl merkez İsrail’dir. Çünkü ABD İsrail’i Körfez, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in enerji merkezi yapmak istemektedir.
Kısacası Trump koridoru, “emperyalist barışın” köprüsüdür ve asıl büyük savaş için kurulmaktadır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ağustos 2025