Posts Tagged ABD

HAKKANİ ÖRGÜTÜNÜ CIA KURDU

28 Eylül günü Ufuk Ötesi’nde olguları alt alta sıralamış ve “ABD Pakistan’ı kaybediyor” sonucuna ulaşmıştık. Gelişmeler gün geçtikçe bu yönde ilerliyor.

PAKİSTAN ABD’YE MEYDAN OKUDU

30 Eylül günü Pakistan devletinin en üst düzey 50 yetkilisi bir araya gelerek ABD ile ilişkileri masaya yatırdı. Toplantıdan şu
önemli sonuçlar çıktı:

1.) ABD’nin Pakistan’a yönelik suçlamaları kınandı.

2.) ABD’nin yaptırımlarına karşı rest çekildi.

3.) Pakistan’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün korunmasında kararlılık ilan edildi.

4.) Başbakan Yusuf Rıza Gilani, “Pakistan, ordusuyla gurur duyuyor ve ulusal güvenliği sağlamak konusunda sahip olduğu kapasiteye güveniyor” diyerek ABD’nin olası saldırısına meydan okudu.

İslamabad yönetiminin üst düzey 50 liderinin bu toplantısı, katılan isimler bakımından da, “ABD saldırısına karşı birlik mesajı” olarak yorumlandı.

Süreci bu noktaya getiren son ve en önemli iki gelişme, eski Afganistan Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani’nin öldürülmesi ve ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıydı. Washington, saldırının Hakkani örgütü tarafından yapıldığını açıkladı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, daha da ileri giderek, saldırıdan Hakkani örgütünü kontrol ettiğini iddia ettiği Pakistan askeri istihbaratı ISI’yı sorumlu tuttu.

HAKKANİ PAKİSTAN’I SUÇLUYOR

Hakkani örgütü ise ABD’nin iddialarıyla ilgili BBC’ye dikkat çeken açıklamalar yaptı ve Pakistan’ı suçladı.

Örgütün lideri Siraceddin Hakkani, hem Burhaneddin Rabbani suikastını hem de Kabil’deki saldırıları reddetti. Daha da ilginci, Siraceddin Hakkani Kabil’deki saldırıların “Pakistan’daki yapılar tarafından düzenlendiğini” iddia etti! Hakkani örgütü bu suçlamayla da yetinmeyip, Pakistan devletini İslami değerlere özen göstermeye çağırdı.

ABD, Taliban’ın silah bırakmasının hedeflendiği Yüksek Barış Şurası’na başkanlık eden Burhaneddin Rabbani’nin ölümünden Hakkani’yi sorumlu tutmuş, Hamid Karzai yönetimi de, 20 Eylül’deki bu suikast üzerine, Taliban’la müzakereleri sona erdireceklerini açıklamıştı.

Sonuç olarak Hakkani örgütünün “yaptığı” ya da “ona mal edilen saldırılar” Afganistan – Pakistan hattında önemli gelişmelere neden oluyor…

HAKKANİ ABD’NİN ADAMIYDI

Peki, kimdir bu Hakkani örgütü? Ne zaman ve nasıl kurulmuştur? Kime hizmet etmiştir?

Hakkani örgütü, SSCB’nin Afganistan’ı işgaline karşı, CIA tarafından Celaleddin Hakkani’ye kurduruldu. Celaleddin Hakkani, o dönemde CIA’nın en güvendiği komutandı. ABD, şimdi suçladığı ISI üzerinden, Hakkani örgütüne yıllarca silah sevk etti.

ABD, Afganistan’ın Paktia bölgesindeki Cadran aşireti üyesi olan Celaleddin Hakkani ve adamlarını, Pakistan’ın Kuzey Veziristan bölgesine yerleştirdi. Hakkani, SSCB’ye karşı saldırılarını buradan düzenledi.

SSCB işgali bittikten sonra Celaleddin Hakkani Taliban hükümetinde bakanlık yaptı.

ABD, 2001’de Taliban’ı hedef alarak Afganistan’a saldırdığında, Celaleddin Hakkani Taliban lideri Molla Ömer’e destek verdi. Örgütün başında artık Celaleddin’in oğlu Siraceddin Hakkani var.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD PAKİSTAN’I KAYBEDİYOR

Barrack Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla Washington’un dış politikasında görülmeye başlayan en önemli değişiklik, Afganistan konusunu Pakistan’a dayanarak çözme kararıydı. Orta Asya’daki bu yeni dış politika, resmi olarak “Af-Pak” diye adlandırıldı ve güncellenmiş BOP’un ağırlık merkezi ilan edildi.

Ancak Afganistan’da bataklığa saplanan ABD’nin Pakistan’a dayanarak bile o bataklıktan çıkamayacağı ilk yıl içinde ortaya çıktı. Dahası, ABD Afganistan’da başarı elde edemediği gibi adım adım müttefiki olan Pakistan’ı da yitirdi.

ABD BİN LADİN’İ BIRAKTI MI?

ABD – Pakistan ilişkilerinde dönüm noktası, Washington’un Usame Bin Ladin’i öldürmesiydi. Ancak ABD’nin Ladin’in
cesedini denize atması, ölümünü kuşkulu kıldı. Üstelik Taliban yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarından önce ABD’ye, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in yargılanmasını önerdiği ancak Washington’un bunu reddettiği ortaya çıkmıştı. Bu haber, aslında Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin iki yıl önce açıkladığı,  “11 Eylül’den üç ay sonra Ladin’i yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” bilgisini de teyit ediyordu.

PAKİSTAN’DAN ABD’TE ÜS YASAĞI

Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs’ta öldürülmesiyle başlayan bu yeni süreçte iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Gelişmeleri kısaca anımsayalım:

Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da yaptığı açıklamayla, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.

ABD Pakistan’a yıllık olarak yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.

ABD PAKİSTAN İSTİHBARATINI SUÇLADI

Washington yaz boyunca ilişkileri onarmaya çalıştı. Ancak 13 Eylül’de ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı, Washington
ile İslamabad’ı yeniden karşı karşıya getirdi.

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, Senato alt komitesinde, Pakistan askeri istihbarat örgütü ISI’nın başta Hakkani örgütü olmak üzere birçok terör örgütüyle bağlantısı olduğunu iddia ederek İslamabad’ı suçladı. Org. Mullen’e ilk yanıt 22 Eylül’de Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik’den geldi. Malik, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.

Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney ise gerilimi daha da tırmandırdı. Carney, Hakkani örgütünün Kabil’deki ABD büyükelçiliğine saldırının sorumlusu olduğunu belirtip, örgütün Pakistan’dan yönetildiğini iddia etti.

Pakistan Dışişleri Bakanı Hena Rabbai Khar ise Washington’un “ne Pakistan devleti ne de halkıyla arasını açmakta hiçbir fayda kazanamayacağını, eğer böyle bir girişimi gerçekleştirmeyi seçerlerse, bunun kendilerine pahalıya mal olacağını” söyledi. Pakistan Dışişleri Bakanı Khar ABD’nin suçlamaları sürdürmesi halinde, İslamabad’ı bir müttefik olarak kaybedeceği uyarısında da bulundu.

ÇİN KALKANI

Pakistan’ı ABD karşısında başı dik politika izlemeye iten en önemli etken, kurduğu bölgesel ittifaklardır. İslamabad’ın en önemli
dayanağı Pekin’dir. Pekin’in “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız” demesi, İslamabad’a büyük güvence oluşturdu.

İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları,
F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için 250 adet sipariş veren Pakistan, ayrıca 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için de anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.

Tüm bu askeri gelişmeler dışında Washington’u endişelendiren bir başka konu da, Pakistan’ın Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdiği kuşkusuydu…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

İRAN’IN İKİ TESPİTİ

PKK-PJAK’a karşı operasyon yürüten İran, iki önemli tespit yapıyor:

1.) İran Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Bölümü Başkanı General Ali Şadmani, PKK-PJAK’ın ayakta kalma sebinin, Irak’ta onlara sağlanan güvenli ortamdan kaynaklandığını belirtiyor. General Şadmani, PKK-PJAK’ı ABD-İsrail-AB üçlüsü tarafından yaratılıp beslenen bir örgüt olarak tanımlıyor.

2.) PKK’nin “Türkiye, İran, Irak ve Suriye” dörtlüsünü hedef aldığını belirten General Şadmani, PKK’nin kökünün kurutulabilmesi için bu dörtlünün yakın işbirliği yapması gerektiğine dikkat çekiyor. Ancak Şadmani, Türkiye’nin ABD, İsrail ve NATO ilişkileri nedeniyle bu işbirliğinin akim kaldığını vurguluyor.

PKK’nin ABD’nin sağladığı güvenli ortamda büyüdüğü ve Türkiye’nin ABD ilişkileri nedeniyle PKK’ye karşı bölgesel ittifak oluşturulamadığı tespitleri, bölge açısından hayatidir.

ABD PKK’Yİ NASIL BÜYÜTÜYOR?

Tahran’ın tespitlerini biraz daha derinleştirelim ve Washington’un PKK’yi nasıl büyüttüğüne mercek tutalım:

1.) İran’ın da tespit ettiği gibi ABD Irak’ta güvenli bölge tahsis ederek PKK’yi büyütüyor: PKK’nin 2003 sonrasında çeşitli konularda “belirleyici kuvvet” pozisyonuna gelmesi, Aydınlık’ın da çok defa altını çizdiği gibi “ABD bölgeye ne zaman gelse, PKK büyüyor” gerçeğiyle ilgilidir.

2.) ABD silah yardımı yaparak PKK’yi büyütüyor: En son geçen hafta İran Kara Kuvvetleri Harekat komutanı General Ali Arateş, ABD’in Erbil’deki konsolosluğu aracılığıyla, geçen ay PKK’ye çok sayıda 120 mm’lik havan topu ve el telsizi verdiğini saptamıştı.

ABD’nin 1991’den beri PKK’ye silah sağladığını, TSK de, Jandarma Genel Komutanı seviyesinde saptamıştır.

3.) ABD, PKK’yi CIA’nın sağladığı “para trafiği” denetçiliği üzerinden besledi ve büyütüyor: Zaman zaman kimi PKK’lilerin çeşitli ülkelerde yakalanması, istihbarat örgütlerinin birbirleriyle mücadelesinin sonucudur. ABD’nin de zaman zaman kimi örgüt üyelerini uyuşturucu ticareti nedeniyle deşifre etmesi de, örgütü denetim altında tutma amacıyla ilgilidir.

4.) ABD, siyasal statü sağlayarak PKK’yi büyütüyor: ABD’nin PKK’ye Brüksel’den Oslo’ya kadar pek çok başkentte sağladığı siyasi olanaklar, örgüte uluslararası meşruiyet sağlamaya yöneliktir.

5.) ABD, BOP eşbaşkanlığı üzerinden PKK’yi büyütüyor: Tayyip Erdoğan’ın “ABD’nin Büyük Orrtadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapma” taahhaüdü 2005 yılında Diyarbakır Açılımı ile 2009 yılında da Kürt Açılımı ile ivme kazandı.

Öcalan’la yürütülen pazarlıklar, ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devletini Türkiye’ye genişletme süreciyle ve Diyarbakır’ı “Büyük Kürdistan”a başkent yapmayla ilgilidir.

6.) ABD, TSK’nin elini tutarak PKK’yi büyütüyor: TSK’nin Kuzey Irak’tan çıkartılması için yapılan çuval operasyonuyla ve “2 sayfa 9 maddelik” sözleşmeye konulan maddeyle eli bağlanan TSK, sınır ötesi operasyonlardan uzak tutuluyor. Kamuoyunun baskısıyla 2008 yılında kapılan kara harekatı sırasında, ABD ve AKP ikilisin TSK’ye yaptığı “çabuk çık” baskısı belleklerdedir.

Türk Ordusu Ergenekon soruşturmalarıyla budanarak da, PKK’ye karşı eli bağlanıyor.

7.) ABD, Türkiye’yi bölge ülkeleriyle karşı karşıya getirerek PKK’yi büyütüyor: Türkiye’nin AKP üzerinden İran ve Suriye’ye karşı izlediği politikalar, bir bölgesel ittifakın oluşmasını engellemektedir. Bu da PKK’ye karşı mücadeleyi zayıflatmaktadır.

BOP İÇİNDE MÜCADELE DEĞİL MÜZAKERE EDİLİR

İşte MİT – PKK, daha doğrusu AKP – PKK 5. Oslo görüşmesi, bu tespitler ışığında daha da anlamlıdır: Türkiye ya İran ve Suriye ile biraraya gelerek PKK’yi bitirecektir, ya da İran ve Suriye’ye düşmanlık yaparak PKK’yle müzakere yürütecektir.

ABD projelerine eşbaşkanlık yaparak, PKK ile mücadele değil ancak müzakere edilir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Eylül 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN YENİ SURİYE PLANI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un kendisine “yeni eşbaşkanlık” görevini vermesinden hemen sonra  Mısır, Tunus ve Libya’yı ziyaret etti.  Erdoğan her üç ülkede de Suriye yönetimini hedef aldı.

Erdoğan, Mısır’da, “Suriye’de alevi – sünni çatışmasından kaygı duyduğunu” söyledi, Tunus’ta “Esad’ın kaybedeceğini” dile getirdi, Libya’da “halk kazanacak” dedi!

Erdoğan’ın Suriye’de olmayan bir tehlikeden “kaygı duyduğunu” söylemesi, “öldürülenlerin sünni, öldürenlerin alevi” olduğunu iddia etmesi, şüphesiz bir kışkırtmadır. Ama aynı zamanda ABD’nin yeni planının da işaretidir.

Peki nedir bu plan ve hangi şartların sonucu ortaya çıkmıştır?

ABD NEDEN SALDIRAMADI?

Önce şunu saptayalım: ABD’nin Suriye’ye saldırı olasılığı ortadan kalkmamakla birlikte oldukça zayıfladı.

Çünkü:

1.) ABD’nn BM’den Suriye’ye karşı Libya’dakine benzer bir karar çıkartması mümkün görünmüyor. BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip daimi üyelerinden Çin ve Rusya, Suriye’ye değil yaptırım, kınama kararı bile çıkmasına izin vermeyeceklerini açıkladılar.

2.) Diğer BRIC üyeleri, Brezilya ve Hindistan da, Suriye’ye açık destek verdiler.

3.) İran, ön cephe olarak Kuzey Irak’ta inisiyatifi ele geçirdi.

4.) Borcu olmayan Suriye, kendi kendine yetebilen ekonomik yapısı nedeniyle, yaptırımlara karşı oldukça dayanıklı. Bu durum iç cepheyi sağlam tutuyor.

5.) Suriye muhalefeti, hem Antalya hem de İstanbul toplantılarında, tüm taahhütlere rağmen birleştirilemedi. Tersine, muhalefetin içinde yer alan kimi unsurlar, Beşar Esad yönetiminin başlattığı reform sürecinden yararlanıp, yasal parti kurdular.

6.) “Katliam var” diye sınıra yığılan ve Türkiye’de çadırkentlere yerleştirilen Suriyeliler, Esad’ın kucaklayan tavrı nedeniyle zaman içinde ülkelerine döndüler. Böylece, “katliamdan kaçanları” korumaya yönelik bir NATO operasyonunun gerekçesi oluşamadı.

SÜPERNATO PARMAĞI OLARAK ERDOĞAN

İşte ABD, Suriye’ye saldırabilmek için yeni bir gerekçe oluşturmanın hazırlığındadır. Erdoğan’ın “alevi – sünni çatışmasından kaygı duyduğunu” söylemesi, bu hazırlığın işaretidir.

Plan tipik bir NATO yöntemidir, SüperNATO uygulamasıdır:

Plana göre “öldürülen sünniler”, “öldüren alevilere” karşı kışkırtılacak, ayaklanacak, elinde silah bulunan aleviler sünnileri katledecek, sünniler kendilerini savunabilmek için silaha sarılacak ve gelişmeleri “iç meselesi” sayan komşusu, yaşanan katliama daha fazla seyirci kalamayıp, Suriye’ye müdahale edecek.

Suriye de normal şartlarda, kendisine müdahale eden komşusuna karşı duracaktır.

İşte ABD bu aşamada NATO’nun “birimize saldırı, hepimize saldırıdır” anlamına gelen 5. maddesini işleterek, Suriye’ye müdahale edecektir.

Malatya’daki AKP kalkanı da, bölgeye yayılacak savaş esnasında İsrail’i koruyacaktır!

SURİYE’NİN ABD İÇİN ANLAMI

Başta da söylediğimiz gibi Erdoğan bu planda, kendisine verilen yeni “eşbaşkanlık” görevi gereği rol almaktadır.

Clinton’un ilan ettiği bu eşbaşkanlık, ABD adına Büyük Ortadoğu’daki halk hareketlerine engel olacak, müdahale edecek, istikamet verecektir. Görevin tarifi böyledir.

Yeni eşbaşkanlık, ABD’nin kendi nüfuz alanlarındaki halk hareketlerini engelleyebilmek için, bölgede kendisine karşı olan ülkelerde “ayaklanma” çıkartabilmek ihtiyacı üzerine kuruldu. Çünkü Mısır’ı kaybetmemek, ancak Libya’ya saldırarak mümkündür!

ABD bölgeyi kaybetmemek için de Suriye’ye saldırmaya ihtiyaç duyuyor.

Yalnız ABD’nin ihtiyaçlarından ziyade, zorlukları belirleyici…. Bu nedenle, ilk plan gibi bu plan da işlemeyecek görünüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

KARAYILAN DA KUVVETE MEYLEDER

PKK’nin 2 numarası Murat Karayılan, Füze Kalkanı’nın Türkiye’ye yerleştirilmesinin, İran’a saldırı hazırlığının ilk adımı olduğunu belirtti. İran’a karşı uluslararası konseptte taraf olmak istemediklerini söyleyen Karayılan, PJAK’ın silahlı mücadeleden çok siyasal faaliyetlere ağırlık vermesini istedi.

Karayılan’ın sözleri, bu köşede ilk kez 23 Ağustos’da dile getirdiğimiz “İran Karayılan’ı bir süre alıkoyup, bölge olitikalarına baskıladı” iddiamızı somutladı!

ARAYA GİREN DOSTLAR

Karayılan’ın Fırat Haber Ajansı’na yaptığı son açıklamanın şu bölümü oldukça dikkat çekiyor:

“Daha önceden planlanan bir konsept temelinde İran Devleti’nin 16 Temmuz’da Kandil’e dönük başlayan harekatını çeşitli açılardan değerlendirmek mümkündür. Biz bunu daha önce de anlattık. O zaman 12-13 gün süren bir çatışma yaşandı. Daha sonra bazı dostlar araya girdi, birtakım görüşmeler yapıldı. O görüşmeler belli bir sonuca ulaşmadı. Bu sefer daha farklı kesimler aracı olmak üzere araya girdiler. Onların da sürdürdüğü görüşmeler nihayetinde belli bazı yerlerde tıkandı.”

Karayılan, aslında mevcut sorunun kendilerini de ilgilendirmediğine işaret ediyor: “Esasen sorun, İran-Irak arasında tartışmalı olan bazı stratejik tepelerdir. (…) PJAK ya da PKK kalkıp da İran-Irak sınırını mı düzeltecek? Böyle bir sorunu olamaz.”

Ateşkese değinen Karayılan, rolünü şöyle tarif ediyor: “KCK olarak bu ateşkesi hem destekliyoruz hem de bizzat geliştirilmesinde rol almış bulunuyoruz.”

Ve Karayılan İran’a yönelik tutumlarını da şu sözlerle ortaya koyuyor: “Biz hareket olarak İran’a karşı çatışmalı vaziyette olmak istemiyoruz.

Karayılan PJAK’ın silah bırakacağını da belirtiyor: “Biz bundan sonra PJAK’ın aslında silahlı mücadeleden ziyade siyasal, örgütsel faaliyetlere ağırlık vermesinin daha doğru olacağını düşünüyoruz.”

KUVVET NEREDE, PKK ORADA

Kuşkusuz Doğu Perinçek’in de belirttiği gibi PKK bir karttır. Emperyalizmin, bölgede kullandığı bir kartıdır.  Ancak yine Perinçek’in de daha önce belirttiği gibi “kuvvet nerede, Öcalan oradadır.”

Bu tezin dayanağı, ABD’nin bölgedeki varlığının PKK açısından sonucudur: ABD, 1991’de bölgeye girdiğinde PKK büyüdü. TSK 1995-1998 sürecinde Kuzey Irak’a girdiğinde PKK geriledi. ABD 2003’te yeniden bölgeye girdiğinde, PKK daha da büyüdü.

Ancak ABD bölgeden çıkacak. Savaşarak da olsa çıkacak!

İran’ın 2006 yılında Hizbullah üzerinden İsrail’i yendiği günden bu yana Tahran’ın bölgedeki etkisi büyümektedir. İran gün
geçtikçe inisiyatif alanını genişletmektedir. Öyle ki, ABD ile Irak’ın kuzeyinde “savaşa” tutuşmuştur.

İşte bu şartlarda, Karayılan da kuvvete meyletmektedir.

Karayılan’ın şu sözleri bu bakımdan önemlidir: “Böyle bir çatışma ne İran devletine hizmet eder, ne de PKK’ye hizmet eder. Böyle bir çatışmadan daha çok ABD ve Türkiye faydalanmış olur.

ÇATIŞMA ALANI: KUZEY IRAK

Stratejik savunmadaki ABD’nin bölgesel hamle yapabilmesinin tek şartı, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirebilmesidir. Suriye, Füze kalkanı, Predator  gibi konular Ankara ile Tahran’ın arasını açmaktadır. Ancak iki başkent arasındak ipleri daha da gerecek konu, Kuzey Irak’tır; Kuzay Irak’ta kimin nasıl komunlanacağıdır.

Kuzey Irak’taki tüm gelişmeleri bu açıdan okumak gerekiyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

FÜZE KALKANI YALANLARI 2: AKP İSRAİL’E KALKAN!

Dün, füze kalkanında “komuta bizde olacak” ve “İran hedef değil” yalanlarını incelemeştik. Bugün de “İsrail’in kalkandan yararlanmayacağı” yalanına göz atacağız.

Öncelikle belirtelim ki, ABD’nin “radarı Çek Cumhuriyeti’ne, füzeleri de Polonya’ya yerleştirme” projesinden vazgeçmesinin tek nedeni Rusya’nın tepkisi değildi. Bu karar değişikliğinde Rusya’nın tepkisi kadar, ABD’nin projeyi NATO üzerinden yürüterek, Irak’ta bozulan transatlantik ortaklıkları onarma niyeti ve İran’ın gelişen bölgesel ağırlığının etkisi vardı.

ABD’nin ‘güneydoğu’ sopası!

Nitekim 18 Eylül 2009 tarihli Wikileaks belgesinde de görüleceği gibi değişiklik bizzat Pentagon’dan kaynaklanmaktadır. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, büyükelçilere gönderdiği notta bu değişikliği belirtmektedir: “Başkan, Savunma Bakanı Gates ve Genelkurmay Başkanlığı’nın, (…) İran’dan yönelebilecek tehditlere karşı iyileştirilmiş bir füze savunma sistemi kurulması yönündeki ortak tavsiyesini kabul etmiş bulunuyor.”

Bu değişiklik nedeniyle Türkiye’ye baskı yapıldığı da yine Wikileaks belgelerinde yer alıyor: ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e “füze savunma sisteminin radarlarını Türkiye’ye konuşlandıracağız, aksi takdirde Türkiye’nin doğusunu bu savunma kalkanının dışında bırakırız” şeklindeki tehdidi Washington’un niyetleri açısından iyi okunmalıdır.

İran füzelerinin menzili

Dün de kısmen belirttiğimiz gibi NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’den başlayarak pek çok yetkilinin resmi açıklamasında ve Madeleine Albright başkanlığındaki 12 kişilik heyetin, Lizbon Zirvesi için hazırladığı resmi NATO dökümanında görüleceği üzere kalkan, İran’dan gelecek tehdide yöneliktir.

Peki İran’ın balistik füzeleri hangi NATO ülkelerini hedef alabilir? NATO ülkesi diyoruz, çünkü NATO kalkanı teknik olarak sadece NATO ülkelerini korumalı?!

İran’ın balistik füzelerinin menziii 2500 km. Bu durumda, İran’ın balistik füzelerine maruz kalabilecek hangi NATO ülkeleri var? Bu menzilde sadece Türkiye var. Bir de bölgedeki ABD üsleri. Peki İran Türkiye’ye tehdit mi? Elbette değil. Tersine iki ülke ortak tehdide karşı müttefikliğe zorunlu!

Peki bu durumda NATO’nun füze kalkanı kimi koruyacak? Elbette İsrail’i! Daha doğrusu ABD’nin bu bölgedeki çıkarlarını; hem İsrail’i, hem de Kuzey Irak’ı…

İşte ABD’nin bir NATO projesi olarak sunduğu “füze savunma sisteminin”, “savunma” ayağı budur.

Ve işte bu nedenle de AKP, tüm anti-İsrail görüntüsüne rağmen, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki durumundadır. AKP’yi buna mecbur eden de ABD ile imzaladığı sözleşmelerdir!

Kaldı ki, AKP’nin sadece kalkan kararı değil, diğer bölge siyasetleri de İsrail’e savunma oluşturuyor: AKP’nin Suriye politikası, en çok hangi ülkeyi memnun etti? Suriye’nin bölgedeki düşmanı kim? Türkiye – Suriye karşıtlığı hangi ülkenin bölgesel çıkarlarına uygun? İsrail!

Savunma değil, Saldırı kalkanı

ABD’nin İsrail’i ve Kuzey Irak’ı korumasına, kalkanın “savunma” ayağı demiştik. Kalkanın bir de “saldırı” ayağı var elbette, ki bu da işin esası. Kalkanın “saldırı” ayağının hedefi, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir.

Şöyle de söyleyebiliriz: Kalkan, İran saldıracağı için değil, İran’a saldırabilmek için kurulmaktadır. ABD’nin -İsrail’in güvenliğini alarak- İran’a saldırabilmesi için de Türkiye’nin cepheye sürülmesi gerekmektedir.  

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 4: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un kitabında, bölgeden değil de Atlantik’ten bakan değerlendirmeleri, soruna çözüm noktasında sıkıntı yaratıyor. Şöyle ki, PKK ile mücadele konusunda örgüte “Irak’ın kuzeyinde sağlanan güvenli bölgenin”
hedef alınması gerektiği doğru görüşünü savunan Başbuğ, bu bölgeyi kimin sağladığına verdiği yanlış yanıt nedeniyle gerçek çözümü ıskalamaktadır:

“Türkiye’nin; Irak’ın kuzeyindeki güvenlikli bölgelerin PKK tarafından kullanılmasına engel olması ve buradaki PKK varlığına
son vermesi, yürüttüğü terörle mücadelenin başarılı olması için olmazsa olmaz koşuldur. Irak yönetiminin, PKK terör örgütüne Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgeleri gönüllü veya gönülsüz olarak sağlaması her şeyden önce uluslararası hukuka aykırıdır. Irak yönetimi ilk önce, buna karşı tedbirler almakla yükümlüdür.” (s.224)

Genelkurmay Başkanı’nın, Irak’ın kuzeyinde PKK’ye güvenli alan yaratılmasından Washington’u değil de Bağdat’ı sorumlu tutuyor olması, analiz eksikliğiyle ya da kafa karışıklığıyla açıklanabilir mi?

‘PKK’yi PKK sonlandıracak!’

Biz Başbuğ’un şu “saptamasıyla” birleştirerek, böyle isimlendirelim şimdilik: “PKK terör örgütünün sonlandırılmasında etkin rol oynayacak birçok aktör vardır. Bunlardan en önemli olanlar; Türkiye, ABD, Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak hükümeti ve PKK’nin kendisidir.” (s.225)

PKK’nin PKK’yi nasıl sonlandırabileceği üzerinde durmayacağız ancak ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi ile PKK’ye karşı mücadele konusunda Başbuğ’a göre bir uzlaşma var mı, bakalım:

“Türkiye, terörle mücadelede PKK terör örgütünü en azından marjinalize hale getirmek istiyorsa, Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgelere bir şekilde son vermelidir. Bu amaçta, Türkiye, ABD, Merkezi Irak Hükümeti ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin aynı noktada olduğu söylenebilir. Ancak, bu amacın nasıl sağlanacağı konusunda farklılıklar vardır. Türkiye dışında kalanlar, sorunun barışçı yollarla çözümünü düşünmektedir.” (s.229)

Umarız, Genelkurmay Başkanlığı ile Başbuğ aynı görüşte değildir. Çünkü PKK konusunda Washington ile Erbil’in Ankara ile aynı görüşte olduğunu sanmak ancak ikilinin Ankara’dan farklı olarak sorunun barışçıl şekilde çözülmesinden yana olduğunu telaffuz etmek, sorunu teşhis bile edememek demektir.

Silahlı saldırıya karşı barışçı çözüm isteyende hâlâ “samimiyet” aranıyorsa, bu artık gafletten de ötedir çünkü…

K. Irak tehdit değil mi?

İlginçtir, Başbuğ, ABD’nin bölgeden çekilmesiyle Kuzey Irak’ın istikrarsızlaşabileceğinden yakınmaktadır:

“ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra, PKK Irak’ın kuzeyindeki silahlı gücünün varlığını sürdürmeye devam ederse, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin kontrolü altındaki bölgenin istikrarının koruması güç olabilir.” (s.226)

Kuzey Irak’taki yapı, Başbuğ için PKK’den daha mı az tehdittir? Türk devletinin “Kuzey Irak’ta kurulacak bir devleti savaş nedeni sayan çizgisi”, TSK saflarında da bu derece tahribata uğramış mıdır?

1 Mart tezkeresi

“Dışarıdan bakış”, Başbuğ’un 1 Mart tezkeresine değerlendirmesine de yansımaktadır: “Tezkerenin, 1 Mart 2003’te TBMM’de kabul edilmesi için gerekli olan oyun sağlanamamasıyla, Türkiye PKK terör örgütünü marjinalize edebileceği bir diğer fırsatı, bir defa daha kaçırmıştır.” (s.218)

“Tezkere eğer kabul edilse idi, uzun süre Irak’ın kuzeyinde bulunacak TSK ile PKK’nin marjinalize edilebilmesi mümkün olabilecekti.” (s.219)

Şükür ki, bu hatalı analiz, o dönemde Türk ordusunda hâkim değildi!

Hilmi Özkök’ü ve İlker Başbuğ’u bu yanlış analize sürükleyen hata, ABD’nin PKK’yle ilişkisini “görmemekten” kaynaklanmaktadır. İkili, ABD’yi PKK’nin hamisi olarak görmediği için, Pentagon’un TSK’ye PKK’yi bitirme izni vereceği yanılsamasına da düşmektedirler!

YARIN: Çözüm: Liberal demokrasi(!)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 3: ABD, PKK’nin neresinde?

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Bağbuğ, 1984 ile 2010 arasındaki süreci, PKK açısından şöyle sınıflandırmış: “1985 – 1991 dönemi PKK’nin gücünü pekiştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı, 1991 – 1992 dönemi çatışmaların sokaklara taşındığı, 1992 – 1993 dönemi örgütün kontrolü ele geçirmeyi hedeflediği, 1993 – 1995 dönemi dengelerin değiştiği, 1995 – 1998 dönemi örgütün düşüşe geçtiği, yeni yolların arandığı, 1998 – 1999 dönemi Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve 1999 – 2010 dönemi örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı dönem olarak adlandırılabilir.” (s.89).

PKK büyüyor mu, küçülüyor mu?

Başbuğ’un benimsediği bu sınıflandırmanın da “yerel” olmadığını, A. Marcus’a ait olduğunu belirtelim öncelikle. Ama bizi ilgilendiren daha ziyade 1999 – 2010 dönemini “PKK’nin kendisini kurtarmaya çalıştığı” bir dönem olarak nitelenmesi!

Başbuğ, A. Marcus’un görüşlerini kabul ediyor ama selefi E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu 2005 yılında dile getirdiği “PKK militanlarının sayısı, Abdullah Öcalan dönemindeki seviyeye ulaştı” şeklindeki “resmi saptamaya” itibar etmiyor anlaşılan!

TSK’nin en üst makamında bulunan bir ismin, ABD’nin bölgeye yerleştiği dönemde PKK’nin güçlendiği gerçeğini görmeyip, “örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı” yanılsamasına kapılması, acıdır!

ABD’nin bölgedeki varlığının PKK’yi güçlendirdiği gerçeğini görmeyen Başbuğ, bu nedenle kitabında sık sık hatalı tahliller yapmaktadır. Örneğin Başbuğ, “PKK’nin 2003 yılında yeniden eylemlere başlamasını ve 2004 yılında tırmandırmasını, örgüte katılımların azalmasına” (s.106) bağlamaktadır.

Başbuğ’a göre PKK, ABD bölgeye geldiği için değil azalan katılımı artırmak için 2003’te harekete geçiyor!

ABD PKK’ye destek vermiyor mu?

Başbuğ, Filistin’in, Suriye’nin, SSCB’nin, Rusya’nın, İran’ın, hatta bazı Avrupa devletlerinin de PKK’ye destek verdiğini söylüyor ama ABD ve İsrail’i görmüyor!

Hadi Başbuğ, resmi kayıtlara da girmiş olan “CIA’nın PKK’ye 125 milyon dolar para yardımını” bilmiyor, gazetelerde bile yer alan ABD’li yetkililer ile PKK liderlerinin toplantı fotoğraflarını görmüyor…

Peki, Başbuğ, komutanlarının sık sık dile getirdiği “ABD uçakları, PKK kamplarına mühimmat yardımı atıyordu” şeklindeki saptamalarını da mı dikkate almıyor! Başbuğ, askeri istihbaratın tespit ettiği “MOSSAD’ın PKK’yi eğitme” bilgilerine de mi itibar etmiyor!

Umarız, ABD gerçekliğine körlüğün ne sonuçlar doğurduğu, en azından “PKK’ye destek verenlerin arasında artık TSK’nin de sayıldığı” şu psikolojik savaş şartlarında anlaşılır! Çünkü görülmüştür ki, siz “ABD’nin PKK’ye destek verdiğini ilan etmezseniz, o sizin Ergenekon örgütü olarak PKK’ye destek verdiğinizi” söyler ve söylüyor, söyletiyor!

PKK neden büyüdü?

Başbuğ, 1988-1992 sürecinde, PKK’nin neden büyüdüğünü 3 etkene bağlıyor: Birincisi Halepçe katliamı ve sonraki mülteci akınları nedeniyle; ikincisi BM’nin kararı çerçevesinde Irak’ın kuzeyinde tesis edilen huzur operasyonu nedeniyle ve üçüncüsü Irak ordusunun kuzeyden kaçarken silah ve araçlarını bölgede bırakması nedeniyle… (s.215)

Böylece Başbuğ, PKK’nin büyümesinin iki nedenle Irak’tan, bir nedenle de BM’den (ABD değil!) kaynaklandığını savunmaktadır.

Başbuğ, “ikinci Irak savaşı” sonrasında PKK’nin güç kazanmasında bile ABD’yi direkt etken olarak göstermemekte, PKK’yle mücadele konusunda Türkiye’nin ABD’yi ikna edememesinden yakınmaktadır:

“ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelerine ikna ettirilmesiyle, alınacak etkili tedbirlerle ve gerek duyulması halinde icra edilecek operasyonlarla Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığı en azından marjinal hale getirilebilirdi.” (s.216)

Başbuğ ilerleyen sayfalarda, PKK’nin Irak’ın kuzeyindeki varlığını “ABD için” tehdit olarak bile algılamaya başlamaktadır: “PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki var oluşundan doğan sorunun sonlandırılması, ABD menfaatleri açısından da önemlidir.” (s.227)

YARIN: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

AKP ve PKK karşıt değil, bütünleyendir

Başbakan Erdoğan’ın “bıçak kemiğe dayandı” sözleri, bazı kesimlerde 9 yıllık unutkanlık yaratıp, her nasılsa beklenti oluşturdu!

En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: AKP ve PKK birbirine karşıt değil, birbirinin bütünleyenidir! Son tahlilde her ikisi de Washington’a uyumlu olmak durumundadır. Çünkü ABD’nin ana stratejisinde, birbirlerini tamamlayarak ilerlemektedirler.

İki örnekle açalım:

Evet + boykot = çözüm

AKP Kürt açılımını başlattıktan kısa bir süre sonra KCK davası başlamıştı. Ancak bu dava bile “stratejik müttefikler”i iki yıldır karşı karşıya getirmedi!

12 Eylül halk oylaması öncesinde, AKP “evet”, BDP “boykot” demişti. Görünürde karşıt gibi duran bu yaklaşımların aslında bütünleyen olduğunu, halk oylamasına kısa bir süre kala BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş şu sözlerle formüllendirmişti:
“Evet + boykot = çözüm.”

Hiç bir formül, AKP ile PKK’nin nesnel konumlanmalarını bu kadar net ortaya koyamaz!

Öcalan’a özgürlük kampanyası

Bu bütünleyen olma durumunu anlamamızı kolaylaştırak bir başka süreç de, AKP’nin hem Kandil’le hem de İmralı’yla yürüttüğü
“mutabakat” sürecidir.

Mutabakatı, biz değil taraflar söylüyor! Erdoğan-Gül ikilisi ABD Başkanı Obama’nın isteğiyle hem “Kürt Açılımı”nı hem de İmralı ve Kandil görüşmelerini başlatmıştı.  Görüşmelerin 12 Eylül 2010 halk oylamasından önce müzakereye, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri sonrasında da mutabakata dönüştüğü bilgisi gazete arşivlerindedir.

Öcalan son olarak, mutabakat konularının işlerliği ve rolünü sürdürmesi için de “özgürlüğünü” şart koştu.

Cemaat: Öcalan muhatap değil partner

Öcalan’ın dayattığı şartla birlikte her iki taraf da harekete geçti:

DTK, 5. Genel Kurulu’nda yeni dönem stratejisini “özgür önderlik, özgür kimlik, demokratik özerklik” olarak belirledi; “Öcalan’a özgürlük inisiyatifi” kurdu.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dahil omak üzere her şeyi tartışmalıdır.” dedi.

Öcalan’ın şartına destek öncelikle cemaatten geldi. Mümtaz’er Türköne, Öcalan’ın önünün açılmasını istedi: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”

Cemaatin etkin yazarlarından İhsan Dağı da koroya katıldı: “Devlet hâlâ ‘işi Öcalan’la bitirmek’ niyetindeyse, sevgili Mümtaz’er’in dile getirdiği ‘önünü açmak’tan fazlasını yapacaktır. Çünkü muhatabınızın hakikaten ‘muhatap’, sorunu çözücü, işinizi kolaylaştırıcı bir ‘muhatap’ olmasını istiyorsanız ona ‘destek’ de olursunuz böyle bir konuma ulaşması için. Artık muhatabınızla ‘partner’ olmuşsunuzdur. Devletin Öcalan’la ilişkisinin geldiği nokta budur.”

Ankara değil, Washington görüşmesi

Öcalan’la görüşme konusuna gelince… Kategorik olarak devletin Öcalan’a görüşmesine elbette itiraz etmiyoruz. İtirazımız, görüşmenin Ankara adına değil, Washington adına yapılıyor olmasına; devletin “ikinci bir otoriteyi” masanın diğer tarafı olarak kabul etmesine ve Öcalan’ın “partner” rolüne!

Ya Suriye’ye saldırı, ya PKK terörü

Peki bu durumda 12 şehit verdiğimiz son PKK saldırısını nasıl açıklayacağız?

Savaş lordluğuna soyunan Milliyet’in çizgisi bu konuda önümüzü açıyor. Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Tezkan, PKK saldırısının Suriye’nin işi olduğunu iddia ediyor!

ABD, AKP’ye baskı uygulayarak Türkiye’yi Suriye’ye saldırtabilmek için her yola başvuruyor! Dayatma ortada: Ya Suriye’ye saldıracaksın, ya da iç savaşla uğraşacaksın deniliyor!

Son olarak şunu da belirtelim. Bölgedeki savaşın cephesi, İran’ın batı topraklarını, Irak’ın kuzeyini, Türkiye’nin güneydoğusunu ve Suriye’nin kuzeyini kapsıyor. Bu durum, Kuzey Irak’a girmekle Suriye’ye girmek arasındaki farkı azaltıyor.

Bu konuyu daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

İran’ın Kandil operasyonunun anlamı

“Karayılan yakalandı mı, yakanmadı mı” bulmacasının yaratığı sis perdesini aralayıp, İran’ın Kandil operasyonunu incelemeliyiz. Çünkü Tahran’ın bu hamlesi, Karayılan’ı yakalamaktan ve törerle mücadele etmekten öte anlamlar taşıyor:

Bağdat’ı Washington’dan koparıyor

1..) Tahran’ın Kandil operasyonu, Bağdat’ı  Washington’dan koparıyor. İran inisiyatif aldıkça, ABD geriliyor; ABD geriledikçe, Bağdat’ın önü açılıyor.

Bu güç değişiminin iki önemli sonucu oldu: Birincisi, İran-Irak-Suriye-Lübnan güzergâhlı 5 bin 600 km’lik bir doğalgaz boru hattı anlaşmasının imzalanmasıydı. İkincisi ise Bağdat’ın “ABD’nin Irak’tan asker çekmeye yanaşmayan yeni tutumuna” yüz vermemesiydi. Maliki hükümeti, Pentagon’un baskısına direndi. Sadr, 2011 Aralık’ından sonra tek bir ABD askeri istemediklerini “ölüm tehdidiyle” birlikte ilan etti.

Tahran ile Bağdat’ın eksen oluşturan ilişkileri özellikle son bir yılda ivmelendi: ABD’nin Allavi seçeneğine karşı Maliki hükümetinin kurulması için güçbirliği yapıldı. İki ülke arasında hacmi 30 milyar doları bulacak anlaşmalara imzalar atıldı. Irak Genelkurmay Başkanı’nın ağzından “bölge güvenliği için İran’la stratejik işbirliği” yönelimi ilan edildi.

ABD toprağına müdahale

2..) Tahran’ın Kandil’e, yani Kuzey Irak’a müdahalesi, fiilen ABD toprağına müdahaledir! Çünkü Kuzey Irak, ABD’nin 1991’de fiilen kurduğu kukla devletinin coğrafyasıdır.

Türkiye o coğrafyaya AKP hükümetinin Washington’a çıpalı siyasetleri nedeniyle uzun zamandır giremiyor, terörle sınır ötesinde mücadele edemiyor. Son olarak artan kamuoyu baskısı neticesinde, 2008 yılında ancak sınırlı ve süreli olarak girilebilmişti.

TSK’nin her operasyon ihtiyacı belirdiğinde, AKP yandaşları “ABD ne der” yapay endişesini kamuoyuna pompaladı!

Yapay diyoruz çünkü ABD, İran’ın Kandil operasyonuna doğru düzgün tepki bile veremedi. Washington, Tahran’a, “sınır sorunlarını silahla değil, Bağdat’la müzakere ederek çöz” demekten öteye gidemedi. Çünkü ABD siyasi, askeri ve ekonomik olarak baş aşağı gitmektedir. Korkulacak kuvvet değildir!

BOP’a yanıt

3..) İran’ın Kandil operasyonu, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne yanıttır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel hedefi, ABD’nin fiilen kurduğu Kürt devletini, Türkiye’ye doğru genişletmek ve resmileştirmektir.

Türkiye bu plana AKP öncesinde kararlılıkla direniyor, hatta Ankara-Tahran-Şam ekseni oluşturarak, fiili mücadele örgütlüyordu. Türkiye’ye AKP darbesiyle birlikte, bu eksen de yavaş yavaş silindi.

İşte Tahran, Kandil operasyonuyla ABD’nin Kürt devletine ve Büyük Ortadoğu Projesi’ne müdahale etmektedir. Operasyon, tek başına bu nedenle bile Türkiye’nin yararınadır!

Suriye’ye saldırı hazırlığına yanıt

4..) İran’ın Kandil’e operasyonu, ABD’nin Suriye’ye saldırı hazırlığına yanıttır.

Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la görüştüğü saatlerde İran’ın Fars Haber Ajanı’nda yer alan bir açıklama dikkat çekciydi. İran Devrim Muhafızları Ana Karargahı’ndan üst düzey askeri bir istihbaratçıya ait olduğu belirtilen isimsiz açıklamada, “ABD ve Türkiye’nin Suriye’ye saldırması halinde, İran’ın Kuzey Irak’ı Afganistan’a çevireceği, ABD ve Türkiye’nin bölgedeki askeri ve ticari üslerini hedef alacağı” belirtiliyordu. İranlı üst düzey askeri yetkili, “Kandil başta olmak üzere PKK/PJAK denetimindeki bölgenin, İran devleti için Suriye’ye açılan bir kapı olduğunu, bu nedenle Kandil konusunda ısrarcı olduklarını” vurguluyordu.

AKP pazarlıkta, İran Kandil’de

5..) İran’ın Kandil operasyonunun bizi en çok ilgilendiren yönü ise AKP’nin tutumudur. Erdoğan-Gül ikilisinin, ABD Başkanı Barrack Obama’nın isteğiyle 2009 yılında başlattığı “Kürt Açılımı” Kandil’le pazarlık noktasına kadar geldi.

2009 yılında Kandil’le ve Öcalan’la ayrı ayı yürütülen görüşmeler önce müzakereye sonra da mutabakata dönüştü. Öcalan, son olarak “Barış ve Anayasa Konseyleri” kurulması konusunda mutabakata vardıklarını da açıkladı.

Kandil’le süren pazarlıkların da gelip düğümlendiği nokta “Öcalan’ın özgürlüğüdür.”

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dâhil olmak üzere her şeyi tartışmalıdır.” diyebilmektedir.

Cemaat de, Mümtaz’er Türköne’nin ağzından pazarlığa açık destek vermektedir: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”

AKP-Cemaat ittifakına göre yanıt belli: Asılmayacağına göre serbest bırakılmalı!

İran-ABD savaşının ismi: Kandil

Sonuç olarak İran ordusunun Kandil operasyonu, İran-ABD savaşının şimdiki ismidir! Bu savaşta yükselen kuvvet İran, inişe geçen kuvvet ise ABD’dir.

Irak ve hatta Mübarek’siz Mısır, bu değişime uygun konumlanmakta ve ABD yerine İran’a yaklaşmaktadır.

İran-Irak-Suriye ekseni, Lübnan ve Mısır’ı da kapsayarak Libya’ya kadar uzanmaktadır.

ABD Suriye’ye saldırsa da, saldırmasa da, bu coğrafyada yenilecektir. Artık mesele, ABD’nin yenilgisine ortak olmamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ağustos 2011 

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın