Posts Tagged Erdoğan

BRICS meselesi

Binlerce yıldır uygarlığa lokomotiflik yapan kuvvetler sürekli yer değiştiriyor. Kuvvetler yükseliyor, düşüyor, yerini yeni kuvvetler alıyor. Batı’nın üstünlüğüyle geçen 500 yıllık döngü sona eriyor. Bunu saptayan son Batılı devlet adamlarından biri Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa’ydı: “ABD seçimlerinden sonra kim kazanırsa kazansın farklı bir dünya olacak. Rusya ve Güney Afrika, Brezilya, Türkiye’deki yükselen güçlerin konumlanışı da aynı olmayacak. Hindistan da aynı olmayacak. Yeni bir tarihi döngünün başlangıcındayız.”

Evet, yeni gerçek budur; yeni bir tarihi döngü başlıyor. Asya, Küresel Güney’e liderlik ederek yükseliyor. Dolayısıyla siyasal ve ekonomik analizleri bu gerçeğe göre yapmalıyız. BRICS meselesine de böyle bakmalıyız.

İktidarın pazarlıkçı yaklaşımı

İktidar, BRICS’e yaklaşımını “utangaç, pazarlıkçı ve ikili” bir şekilde yürütüyor. Resmi bir başvuru var mı yok mu, tam belli değil. Bloomberg’e konuşan Türk yetkili var diyor, Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Uşakov var diyor ama AKP hükümeti “var” demiyor!

Aslında sadece bu durum bile iktidarın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilişkilerini stratejik bir anlayışla değil, taktik bir bakışla yürüttüğünü gösteriyor. Özetle ŞİÖ’yle ilişkiyi NATO’yla, BRICS’le ilişkiyi AB’yle pazarlıkta bir kart olarak kullanmaya çalışıyorlar. 

Haliyle kendi tabanlarının da kafası karışıyor. Üstelik birbirlerinin muadili olmayan kurumları karşı karşıya getiren denklemler kurarak, “şurdan ayrılmadan buraya giremeyiz” gibi sonuçlar çıkarılmasını sağlıyorlar.

Ana muhalefet iktidardan daha geride 

Ana muhalefet partisi ise bu konuda ne yazık ki iktidardan bile daha geri mevzide. AB kapısında beklenilmesini istiyor, tabanını “Ya AB ya ŞİÖ” diyerek Batıcılığa teslim olmaya zorluyor. 

Ana muhalefet partisi liderliğinin iddia ettiği gibi Atatürk hep Batı’yı işaret etmiş değil, dolayısıyla BRICS’e “yönümüz hep Batı, değiştiremeyiz” diye karşı çıkmalarının hiçbir tarihsel geçerliliği yoktur.

Atatürk Batı’yı değil, “çağdaş uygarlık seviyesini” işaret etti. Ve büyük devrimci Atatürk, çağdaş uygarlığın yerinin sürekli kalıcı olmadığını en iyi bilenlerdendi.

Kuzey-Güney mücadelesi

Durum şudur: Ticaretin ve ekonominin merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı, siyasetin merkezi de kayıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor. 

Küresel Güney, Küresel Kuzey’in (Atlantik’in) dünya egemenliği için oluşturduğu düzeni adım adım zorluyor. Atlantik kuvvetleri ise bu süreci engelleyebilmek için yaptırımlar uyguluyor, darbeler ve suikastler düzenliyor, rezervlere el koyuyor, petrol çalıyor, savaşlar kışkırtıyor. 

Elbette nafile! Küresel Güney düzeni iki yönlü zorluyor: 1) Kurallarını ABD’nin yazdığı düzende reform istiyor. 2) ABD’nin dünya egemenliğini sürdürmek üzere kurduğu kurumların karşısında kendi kurumlarını inşa ediyor.

Türkiye’nin konumu

İşte BRICS bu düzeni zorlama sürecinin en önemli organizasyonlarından biridir. Çünkü BRICS’in iki temel hedefi var: Uluslararası düzenin ve mali sistemin demokratikleştirilmesi. Yani belli başlı ülkelerin kararlar aldığı ve uyguladığı değil, daha çok ülkenin eşit ilişkilerle kararlar aldığı ve uyguladığı bir düzen. 

BRICS bu amaçla Küresel Güney ülkelerinin uluslararası düzende söz sahibi olmasına çalışıyor, örneğin BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesini savunuyor. BRICS, doları egemen kılan mali sisteme karşı işbirliği yapıyor; dolar yerine ulusal paralarla ticareti yükseltiyor, IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına Yeni Kalkınma Bankası’nı koyuyor.

Sonuç olarak Küresel Kuzey/Batı dönemi bitiyor, Küresel Güney/Doğu dönemi başlıyor. ABD ve AB’nin bu gerçeği görerek önlemler almaya çalıştığı şartlarda, nesnel olarak bir Küresel Güney ülkesi olan Türkiye’nin kendisini bu yüzyılda da yine Atlantikçi (Küresel Kuzeyci) sanarak yanlış konumlanması, bu kez Batıcılara rağmen mümkün olmayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2024

, , , , , , , , , , , , ,

3 Yorum

Türkiye neden BRICS üyesi olmalı?

ABD merkezli Bloomberg, Türkiye’nin BRICS’e katılmak için resmen başvuruda bulunduğunu iddia etti. Haber resmi makamlarca ne kabul edildi ne de yalanlandı. 

Doğrusu böyle bir girişim sürpriz olmayacaktır. Zira Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üç ay önce Çin’e yaptığı ziyarette açıkça Ankara’nın bu yöndeki görüşünü paylaşmıştı: “AB ile Gümrük Birliği’ne sahip Türkiye, BRICS gibi farklı platformlarda çeşitli ortaklarla yeni işbirliği fırsatları arıyor.”

Nitekim Fidan Çin ziyaretinin ardından da Rusya’ya davet edilmiş, BRICS+ üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları toplantısına katılmıştı.

AKP’nin sorunu

Fidan’ın açıklamasından da ve Erdoğan’ın bu hafta yaptığı “Bazılarının iddia ettiği gibi Avrupa Birliği (AB) ile Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz” açıklamasından da görüleceği üzere Ankara, BRICS ve ŞİÖ’ye ilgisini Batı’da bulunduğu platformlara alternatif olarak görmüyor, Batı’yla mevcut ilişkilerinin üzerine eklemek istiyor. 

Bunun Türkiye vb. ülkeler için genel, AKP hükümeti için özel gerekçesi var. 

Türkiye için genel gerekçe şu: Yeni bir dünya kuruluyor, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor. Çok kutupluluk ülkelere çok taraflılık fırsatı sağlıyor, ülkelerin önünde geniş manevra alanı oluşturuyor, dış politikada daha geniş bir açı sunuyor. Haliyle pek çok ülke hem ABD ve AB’yle, hem de Çin ve Rusya’yla çok taraflı ilişkiler kurarak çok taraftan kazanıyor. Tipik örneği Suudi Arabistan’dır. 

AKP hükümeti için özel gerekçe şu: İktidar, çok kutupluluğun sağladığı bu çok taraflılığı, öncelikle Batı’yla ilişkilerinde pazarlık etme fırsatı olarak görüyor, Çin ve Rusya’yla işbirliğini Batı’daki konumunu güçlendirecek bir araç olarak kullanmaya çalışıyor. Haliyle bu durum Ankara’nın her zaman çok taraftan kazanmasını sağlamadığı gibi çok tarafa taviz vermesine de yol açabiliyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin genel gerekçesi ile AKP’nin özel gerekçesi bazen çakışıyor bazen çelişiyor. İşte BRICS konusunda açık ve net ilerlenemeyişin nedeni de bu.

ABD ve AB için Türkiye

İktidar yukarıda özetlediğim gerekçeyle Doğu’yla ilişkisini kör topal götürüyor ancak ana muhalefetin konuyu ele alışı çok daha sorunlu.

AKP ŞİÖ ve BRICS’i en azından ABD ve AB’yle ilişkilerinde konumunu güçlendirecek bir pazarlık konusu görürken, CHP tersine, BRICS ve ŞİÖ’ye göz kırpılmasına bile karşı!

Ancak çok kutuplu dünyanın inşa oluşu, iktidar olursa, ana muhalefetin de bu konuya bakışını mutlaka değiştirecektir. 

Çünkü Türkiye’nin Batı kampındaki konumu 75 yıldır ikinci sınıftır:

1) ABD/NATO için Türkiye a) SSCB saldırısına karşı korunacak ülke değil, Avrupa’nın zaman kazanması için SSCB’yi oyalacak bir kuvvetti; b) ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için SSCB’yi Toroslarda durdurmaya çalışacak bir kuvveti.

2) AB için Türkiye hiçbir zaman olası bir birlik üyesi değildi. AB stratejilerinde Türkiye Avrupa sınırları  ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak görülüyor. AB ile imzalanan Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye zararı kimi hesaplamalara göre 500 milyar dolar civarında. Brüksel, Ankara’nın Gümrük Birliği’ni güncelleme istediğine de karşı.

Modern bir köprü fırsatı

3) BRICS Küresel Güney ülkelerinin bir çeşit ekonomi kulübü. Küresel Kuzey’in ekonomi kulübü olan G7’nin alternatifi sayabiliriz. 

G7, en gelişmiş yedi Batılı kapitalist ülkenin platformudur. Kararları daha çok altı ülke değil, ABD almaktadır elbette. G7’nin kararları, bu ülkelerin dışında Batı kampındaki hemen her ülkeyi bir şekilde bağlamaktadır. Haliyle özellikle son zamanlarda, pek çok ülkeyi sıkıntıya sokmaktadır. Örneğin G7’nin (ABD’nin) Rusya’ya yaptırım kararı, pek çok Avrupa ülkesini ve elbette Türkiye’yi de sıkıntıya soktu. 

Türkiye G7 ülkesi değil ama G7’nin kararlarını uygulayarak zarara uğruyor. Oysa BRICS’te hem böyle “tek ülkeye uyma zorunluluğu” gibi bir durum yok hem de nesnel olarak Türkiye’nin yeri Küresel Güney olduğu için de çıkarları da buradadır.

4) BRICS ekonomileri hızla büyüyor, dahası BRICS+ ile genişliyor. Dolayısıyla BRICS dünyanın en önemli ekonomi platformu olacak. Bunu gören 40’tan fazla ülke, şimdiden BRICS’e üye olabilmek için başvurmuş durumda. 

5) BRICS’in en önemli avantajlarından biri, Çin’in başlattığı ve neredeyse dünyanın dörtte üçünün katıldığı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir. Türkiye, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile bağlayan bu büyük uygarlık projesinde coğrafi konumu nedeniyle kritik önemdedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Asya-Avrupa ve Asya-Afrika arasında “modern bir köprü” olmasının yolu Kuşak ve Yol ile BRICS’ten geçmektedir.

6) Türkiye’nin “Küresel Kuzey” kulüplerindeki ilişkileri ABD’ye bağımlılık doğuruyor ama “Küresel Güney” kulüplerinde böyle bir durum yok; üyeler çıkarlarına göre esnek hareket edebiliyor. 

Sonuç

Özetle Türkiye AB üyesi kabul edilmemekte, Batı’nın Doğu önündeki tamponu muamelesi görmektedir. Dolayısıyla AB Türkiye’nin önünde zaten gerçek bir seçenek değildir. 

Ama Türkiye’nin çok kutupluluk şartlarında çok taraflı kazanç elde edebilmesi için Küresel Güney platformları gerçek bir seçenektir. Ve mutlaka değerlendirilmelidir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Eylül 2024

, , , , , , , , ,

2 Yorum

CHP’nin “ya AB ya ŞİÖ” yanlışı

Ne oldu da Brüksel beş yıl sonra Türkiye’yi AB Dışişleri Bakanları Gayriresmi toplantısına davet etti? 

Yanıtı davet sahibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell veriyor. Her ne kadar davet edilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Kıbrıs konusuyla bağ kurulmaksızın müspet yaklaşım sergilenmesi Türkiye ile AB’nin ortak menfaatine hizmet eder” dese de, Borrell açıkça belirtti: “Türkiye Dışişleri Bakanı’nı toplantımıza davet etmemizin tüm sorunlara ancak özellikle Kıbrıs’a bir çözüm aramak için diyalog sürecini yeniden başlatmanın ilk adımı olmasını umalım.”

Kıbrıs, Ukrayna’da Türkiye’ye duyulan ihtiyaç, sığınmacı sorununda Türkiye’nin tamponluğunun sürdürülebilmesi, ABD’nin NATO stratejisinde Türkiye’ye verilen yeni roller… AKP bu durumu iktidarını sürdürebilmek için bir fırsat olarak görüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan o nedenle “Türkiye’nin stratejik hedefi AB üyeliğidir” diyor.

Özel’in kurduğu yanlış denklem

Asıl vahimi ise CHP’nin tutumu. Zira AB’nin bir masal olduğunu, Türkiye’nin AB kapısında Atlantik cephesinin ihtiyaçları için tutulduğunu, ne kapıdan içeri alındığını ne de kapıdan ayrılmasına izin verildiğini, bunca yıldan sonra sıradan yurttaşlar bile görüyor ama CHP liderliği görmüyor!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynen şöyle söylüyor: “Türkiye, tarihinin dönüm noktasında. Yapılacak ilk seçim bir yönüyle yeniden referandum olacak. Bu sefer referandum, zengin müreffeh Avrupa’nın bir parçası, hukukun üstünlüğünün kalkınma getirdiği bir Türkiye mi? Yoksa Şanghay İşbirliği Örgütünde olduğu gibi güçlü liderlerin, yoksul halkların olduğu bir Türkiye mi?”

CHP bu anlayışla Türkiye’yi AKP’ye mahkum etmeye devam eder ne yazık ki! Dünyanın gerçeklerinden bu kadar kopuk, küresel gelişmelere bu kadar aykırı, tarihsel ilerleyişe bu kadar ters bir denklem, yüzyıllık bir partinin en hafifinden entelektüel birikimine haksızlık!

Hepsi bir yana, Türkiye’yi yönetecek bir liderin en azından gerçeklik zemininde olması gerekmez mi? Türkiye’nin önünde Özel’in işaret ettiği gibi “ya AB ya ŞİÖ” ikilemi mi var? AB Türkiye’yi üye yapmak istiyor da bizim mi haberimiz yok!

Erdoğan’ın şansı!

CHP liderliği bir süredir şu tezi işliyor: “Türkiye, AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ABD’yle sorunlar yaşıyor, AB’den uzaklaşıyor, Türkiye’nin eksenini kaydırıyor.” 

Erdoğan’ın şansı da bu işte. Ana muhalefeti gerçeklikten kopmuş bir ülkede, her türlü kötü yönetimine rağmen, iktidarda kalabilmeyi sürdürebiliyor.

ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi, Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarına karşı konumlanması, AKP’den kaynaklı değil; Washington’un çıkarlarıyla ilgili. Türkiye’nin AB’den uzaklaşması ya da AB’nin Türkiye’yi kapıda tutması AKP’den dolayı değil, AB’nin Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında tampon bölge görmesiyle ilgili.

Türkiye, bugünkü noktaya AKP Doğuculuk yaptığı için değil, Batıcılık yaptığı, ABD’nin projelerini uyguladığı, AB’nin uyum programını yerine getirdiği için geldi. 

Batıcılık yarışı

Tersine, bunları saptayarak kurucusunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine uygun hareket etmesi gerekirken, CHP sürekli iktidarı “Türkiye’nin Batı’yla arasını bozmakla” suçluyor! Oysa AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı, en Avrupacı partisidir. 

CHP, AKP’nin Batıyla pazarlık için zaman zaman Doğuyla işbirliğine yönelmesindeki yanlışlığa itiraz edeceğine, Washington ile Brüksel’e “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor ne yazık ki…

Bir kez daha uyaralım: CHP’nin AKP’yle mücadeleyi, dün olduğu gibi bugün de “ben daha Batıcıyım” diyerek sürdürmeye çalışması, eline geçen birinci parti olma fırsatını tepmesi anlamına gelecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2024

, , , , , , ,

3 Yorum

Baron sopası nasıl kırılır?

S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir. Evet, kesinlikle şu anda ABD ve Avrupa’nın geliştirdiği füze savunma sistemlerinden çok daha iyidir ama bundan ötesidir.
S-400 askeri anlamda, silah envanterini çeşitlendirebilmek demektir. ABD merkezli Atlantik cephesine 75 yıldır sürdürülen silah bağımlılığına karşı bir hamledir. Zira 75 yılda görüldü ki ABD, İngiltere ve Almanya, verdikleri silahları isterlerse terörle mücadelede kullandırtmayabiliyor ya da Kıbrıs gibi stratejik konular nedeniyle ambargo uygulayarak yedek parçasını sağlamıyor, yenisi vermiyor.
S-400 siyasi anlamda, Türkiye’nin ABD stratejilerine eklemlenme çizgisinin dışına çıkabilmesinin adıdır. Çünkü ABD Türkiye’yi tehdit eden çeşitli terör örgütlerini desteklemekte, çıkarları ve stratejisi için Türkiye’yi komşularıyla düşmanlaştırmakta, Akdeniz ve Karadeniz’de Ankara’ya karşı konumlanmaktadır. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyabilmek için “çizgi dışına” çıkması zorunluluktur.
S-400 AKP için pazarlık kartıdır
Özetle S-400, bağımlılığı zayıflatma, bağımsızlığı güçlendirme hamlesidir. Sorun şu ki S-400 Türkiye’yi yöneten iktidar için bu anlama gelmemektedir. Doğru S-400’ü Rusya’dan AKP hükümeti almıştır ancak yukarıda özetlediğim nedenlerle değil, “müttefiki ABD’yle” daha sıkı pazarlık yapabilmek için!
Çünkü Erdoğan “Neo-Abdülhamit”tir; kendisine bölgede alan açabilmek için Rusya’yla işbirliği yapar, bunu ABD’yle pazarlığında kullanır, ABD ve Rusya’yı ise AB ile dengelemeye çalışır.
İşte Ankara’nın “S-400’leri kutulara koyalım, ABD’den F-35 alalım” yoklaması bu nedenledir. Doğa Öztürk’ün önceki gün Cumhuriyet’te manşetten verilen bu haberinin yalanlanmaması, zaten AKP hükümetinin son uygulamalarıyla da uyumludur.
Dolar tehdidi
Erdoğan’ın politikalarını bir stratejinin taktikleri olarak değerlendirmek mümkün değildir. Erdoğan’ın dış politikaları da, iç politikaları da öncelikle “iktidarda kalabilmek” içindir.
Örneğin Mayıs 2023 seçiminden bu yana hangi politikaları öne çıkıyor? Mehmet Şimşek’in uygulayıcılığında neoliberal ekonomi, Mavi Vatan ve Doğu Akdeniz’de geri adım, ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarına kısmi uyum, Suriye’yle normalleşmeye fren, sığınmacı politikasına devam, yeniden “AB stratejik hedefimizdir” söylemleri, İsrail’i korumaya gelen ABD savaş gemileriyle ortak tatbikat vb.
Peki bu geri adımlar neden? Çünkü ekonomi-politikaları ile Türkiye’yi krize soktular, iktidarda kalabilmek için yeni borçlara ihtiyaçları var.
New York bankerleri ve Londra tefecilerinden borç bulabilme programı uygulayan AKP hükümeti, içerideki kimi sermaye grupları kavgası nedeniyle, zaman zaman baronların sözcülerinin sopalarıyla hizada tutulmaya çalışılmaktadır. Uluslararası faiz baronlarının sözcülerinden Timothy Ash’in şu son mesajı bu nedenledir: “Şunu netleştirelim: Şimşek istifa ederse veya görevden alınırsa, son bir yıl içinde görülen 20 milyar dolardan fazla portföy girişinin tamamı çıkacaktır. Bu da hızlanan dolarizasyon, büyük döviz rezervi kaybı, yeniden büyük bir devalüasyon anlamına gelir. Sistemik bir kriz (bankalar, ödemeler dengesi ve kamu borcu) çok olası olacaktır.”
Devletçilik ve karma ekonomi
Atatürk’ün “tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlıklık ile mümkündür” saptaması, geçen yüzyıldaki tüm antiemperyalist büyük devrimcilerin ortak saptamasıdır.
Türkiye’nin esas meselesi de budur. Türkiye’nin devletçilik ilkesinden sapmasıyla Atlantik cephesi içinde bağımsızlığının aşınması aynı süreç içindedir.
Türkiye, 21. yüzyılda tam bağımsız olacaksa, baron sopalarına maruz kalmak istemiyorsa, ABD stratejilerine eklemlenen vassal ruhlu hükümetlerden kurtulmak ve yeniden devletçiliği yükseltip kamu-özel karma ekonomi sistemi uygulamak zorundadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2024

, ,

2 Yorum

Yeni anayasa ile Türkiye’yi anayasasızlaştırma

AKP yöneticileri ilan etti: Ekim’de “yeni anayasa” için düğmeye basıyorlar. Bu durumda temel soru şu: Muhalefet AKP’nin “yeni anayasa” baskısına direnebilir mi? Nasıl direnir?

Sorumuzu yanıtlamadan önce AKP’nin “yeni anayasa” hedefinin nasıl bir aldatmaca olduğunu ve aslında Türkiye’yi nasıl anayasasızlaştırdıklarını ortaya koyalım.

Anayasa karşıtlığı ortaklığı: AKP-MHP

– Türkiye’nin şu anda yeni anayasaya ihtiyacı yok, Anayasa’ya uyan, Anayasa Mahkemesinin kararlarını uygulayan yürütmeye / hükümete ihtiyacı var.

– AKP’nin “12 Eylül Anayasası yerine yeni anayasa” sloganı gerçeği yansıtmıyor. Çünkü AKP Hükümeti, Anayasa’nın 177 maddesinin 134’ünü zaten değiştirdi. YÖK başta 12 Eylül’ün anayasadaki asıl izlerine ise hiç dokunmadılar. 

– AKP Hükümetinin her anayasa değişikliği, gerçekte anayasasızlaştırma hamlesidir. Bahçeli’nin “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” sözleri, bu sürecin özetidir: “Erdoğan için” anayasa yapılırken, Türkiye anayasasızlaştırılmaktadır.

– Erdoğan-Bahçeli ortaklığı, fiilen bir “anayasa karşıtlığı ortaklığı”dır. Erdoğan “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyebilmekte, Bahçeli ise kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını isteyebilmektedir. Son örneği geçen hafta TBMM’de yaşandı; Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararı okunmadı, uygulanmadı.

Yeni rejim için yeni anayasa

– Türkiye’nin şu anda yeni anayasa ihtiyacı yok ama Erdoğan-Bahçeli rejiminin yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Çünkü dörtte üçünü değiştirdikleri anayasa, inşa etmeye çalıştıkları rejime engeller çıkarıyor, yasallık sağlamıyor. 

– Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok ama Erdoğan’ın yeni bir anayasaya hemen ihtiyacı var. Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanlığı yapmakta olan Erdoğan’ın dördüncüsü için şansı ve siyasi gücü yok. O nedenle “yeni anayasa” ile kendisine yeniden başkanlık yolu açmak istiyor. 

Erdoğan’ın soğutma taktiği

Erdoğan, 31 Mart 2024 seçiminde ağır mağlubiyet aldı, partisi ikinciliğe geriledi. Normal şartlarda birinci olan parti, halka dayanarak erken seçim talep eder vu mevcut tabloyu lehine kullanırdı. 

CHP bunu yapamayınca, üstelik kendi ayağıyla bir “normalleşme” tuzağına düşünce, Erdoğan 4,5 ayı “CHP’yi yumuşatma ve normalleştirme, siyasi mağlubiyeti soğutma” fırsatı olarak kullandı. Nitekim bunu açıkça da söyledi: “Bizim siyasette yumuşama, muhataplarımızın ifadesiyle normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır.”

CHP normalleşti; birinci parti gibi davranmıyor, 22 yıldır olduğu gibi ikinci parti rolünde izliyor.

Ne yapmalı?

CHP, AKP’nin “yeni anayasa” tuzağını bozmak ve Türkiye’yi anayasasızlaştırmasını önlemek istiyorsa, birinci parti gibi davranmak zorundadır.

İktidarın yoksullaştırdığı, ötekileştirdiği, dışladığı, her gün hakaret ettiği geniş kitle, şu anda CHP’den daha ileride. 

CHP bu kitleyle eylem yaptıkları yerlerde, traktörlerle kapattıkları yollarda, ürünlerini döktükleri tarlalarda, ağaçlarına ve suyuna sahip çıktıkları doğada, sokaklarda, meydanlarda birleşebilirse “Erdoğan için yeni anayasa”yı önleyebilir. CHP yumuşamak yerine bu kitlenin sertleşme eğilimiyle birleşebilirse, AKP-MHP’nin “Türkiye’yi anayasasızlaştırma” sürecini bozabilir. 

Dahası, erken seçimi dayatarak iktidar bile olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Güler-Flake barikatı

Ankara ile Şam’ın normalleşmesi geciktikçe fatura ağırlaşıyor. Faturanın büyüklüğünü anlamamız için sormamız gereken soru şu: Ankara ile Şam neden normalleşmeli?

1) İlk yanıtı Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım “tersinden” versin: Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı. Başbakan Yıldırım da 2916’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu. 

O zaman yanıt açık: Sığınmacılar Türkiye’yi “istila etmesin” ve Türkiye “huzur içinde olsun” diye Ankara ile Şam normalleşmeli.

Mesele elbette sadece AB’yle yapılan geri kabul anlaşması değil. Daha önemlisi şu: “Yerli ve milli” burjuvazi, devlet teşvikiyle ucuza Suriyeli çalıştırarak, bir taşla birkaç kuş vuruyor. Hem sığınmacıyı ucuza sömürüyor, hem karşılığında AKP hükümetinden sigorta vb katkılar alıyor, hem de sığınmacıyı Türk emekçisine karşı “sopa” olarak kullanıp, az zam vermeye gerekçe yapıyor.

Hem karada hem denizde ihtiyaç

2) Atlantik koalisyonunun Beşar Esad yönetimini yıkmaya çalışmasından önce, Suriye’nin kuzeyinde bir PKK/PYD devleti sorunu yoktu. AKP hükümetinin en aktif şekilde yer aldığı o koalisyonun çabaları sonucunda Suriye ordusu geri çekilmek zorunda kaldı, boşluğu ABD destekli PYD doldurdu. Bu durum uzunca bir süre AKP’yi hiç rahatsız etmedi, hatta Ankara’ya davet ettikleri PYD liderine “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’a karşı bizimle hareket edin” denildi. 

ABD ve vekilleri Esad’ı deviremedi ama ABD’nin Suriye’deki varlığı, PYD’nin pozisyonunu korumasını sağlıyor. O zaman baştaki sorumuzun yanıtı açık: Bu tablonun değişmesi için Suriye ordusunun, Suriye topraklarının tümünde egemen olması gerekiyor. Bunun için de Ankara ile Şam’ın normalleşmesi gerekiyor. 

3) Türkiye ABD-AB sponsorlu Doğu Akdeniz enerji-politik güç mücadelesinde yalnızlaştırıldı. Bu yalnızlık, Doğu Akdeniz’in önemli ülkesi Suriye’yle işbirliği yaparak aşılır.

Normalleşmeye fren şartları

Özetle Ankara ile Şam’ın normaleşmesi gerekiyor ve gecikme, faturanın maliyetini artırıyor. Ancak AKP hükümeti, özel ajandası nedeniyle normalleşmeyi “stratejik hedef” olarak değil, dışarıda Astana ortağı Rusya’nın talebi, içeride sığınmacı politikasına yükselen itiraz nedeniyle “taktik hedef” olarak görüyor. Böyle olduğu için de süreç bir ileri iki geri, iki ileri bir geri şeklinde yerinde sayıyor.

Son olarak Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, normalleşmenin önündeki “asker çekme” engeli için 12 Ağustos’ta şu üç şartı açıklayarak frene bastı: 1) Yeni anayasanın kabulü, 2) Seçimin yapılması, 3) Sınırların güvence altına alınması.

Özellikle ilk iki madde açıkça bir ülkenin içişlerine müdahale anlamına gelir ki, Erdoğan son normalleşme mesajlarında “Suriye’nin iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz olamaz” diyordu. 

Peki bu çelişkiyi nasıl açıklayacağız o zaman? 

İki ordu işbirliği mümkün

1) ABD Dışişleri Bakanlığı 17 Temmuz’da resmen ilan etti: “Türkiye ile Suriye’nin  normalleşmesine karşıyız.” ABD’nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake de diplomasi muhabirlerine yaptığı açıklamada, normalleşmeye kesinlikle karşı olduklarının altını çizdi. (Cumhuriyet, 15.8.2024).

2) Elbette “normalleşmeyi Erdoğan istiyor ama Güler-Flake karşı çıkıyor” durumu yok. Güler-Flake barikatı Erdoğan’a değil, Türkiye’ye kuruyor. Çünkü Erdoğan da normalleşmeyi “gerçekten” istemiyor. Çünkü ÖSO nüfuz alanı özel ajandası için hâlâ hayal kurmayı sürdürüyor. Çünkü “iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz yok” diyorsa da, gerçekte Suriye topraklarındaki bir bölgeye kaymakam, jandarma komutanı, fakülte dekanı atayarak, “fiili egemenlik” yürütüyor.

Halbuki Türk ordusunun Suriye ordusu ile işbirliği içinde hareket ederek hem adım adım çekilmesi hem de önünü açtığı Suriye ordusunun kendi topraklarında egemenlik kurmasını kolaylaştırması mümkün… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2024

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Saray zencileri

Erdoğan, sosyal medya yasaklarına karşı çıkanları “ev zencisi” ilan etti ve “Batıdan daha Batıcı olan ev zencilerinin tek amacı sahiplerine hoş görünmektir” dedi. 

“Ev zencisi”, Malcom X’in “tarla zencileri” dışındaki, evlerde “daha iyi şartlarda” çalışan hizmetçi zenciler için kullandığı nitelemeydi.

Erdoğan böylece muhalefeti ev zencisi, kendisini de tarla zencisi ilan etmiş oluyor. 

Siyahı beyaz, beyazı siyah sunma rejimi

Yeni bir durum değil. Erdoğan en başından beri karşısındakilere “Beyaz Türkler” diyerek kendisini hep “siyah” tarafta konumlandırmıştı. Bu Erdoğan’ın siyaset yapma tarzıdır; hem toplumu ikiye bölerek bir tarafı yanında konsolide etmeye çalışıyor hem de kavramları tersyüz ederek gerçek konumunu perdeliyor.

Örneğin “ananı da al git” diyerek azarladığı çiftçi Beyaz Türk oluyor ama Erdoğan Siyah Türk!

Örneğin “Kahrolsun emperyalist ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi” diye slogan atan solcular Beyaz Türk oluyor ama “Ben ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanıyım” diyen Erdoğan Siyah Türk!

Örneğin dereceyle üniversitelere giren, babası emekçi olduğu için üç kuruş bursla zar zor okuyan öğrenciler Beyaz Türk oluyor ama “türban yasağı” sorunu olmadığı halde ABD’de okumak zorunda(!) kalan Bilal Erdoğan Siyah Türk!

Örneğin Türkiye’nin en birikimli akademisyenleri tek maaşla Beyaz Türk oluyor ama AKP kadrosu olarak özel ve kamuda bir kaç maaş birden alanlar Siyah Türk!

Erdoğan’a biat edenler

Erdoğan, Beyaz Saray’ın Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanı olarak başladığı iktidar yolunda, artık kendi sarayının beyaz efendisidir. O nedenle Türkiye’nin “ev zencileri” meselesinden ziyade, “saray zencileri” meselesi vardır. 

Peki kimdir saray zencileri? Kendi siyasi yolunda ilerleyerek iktidar olamayınca, en sert şekilde muhalefet ettiği Erdoğan’a biat ederek kısa yoldan iktidarın parçası olanlardır saray zencileri…

En başa MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi yazmak gerekir. Bahçeli’nin 2014 yılından önce Erdoğan için söylediklerini buraya elbette yazamayız. Çoğu hakaret davası konusu olan o sözler “siyasi biat” ile unutuldu; Bahçeli eriyen partisini AKP trenine vagon yaparak iktidarın ortağı oldu. 

Örneğin partisi ile bir gelecek görmeyen Numan Kurtulmuş, “Harun gibi gelip Karun’laştı” diyerek suçladığı Erdoğan’a biat etti ve AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı oldu. 

Örneğin “Erdoğan’dan hesap sormazsam namerdim” diyen ama partisi ile bir gelecek görmeyen Süleyman Soylu, biat etti ve Erdoğan’ın İçişleri Bakanı oldu.

Liste soldan sağa o kadar uzun ki… Erdoğan’ın siyasi savcılığını yaptığı kumpas davalarda hapis yatıp sonra AKP’den milletvekili olan mı dersiniz, Erdoğan’ın kürsüde azarladığı ama sonra biat edip büyükelçi olan mı dersiniz, kendisini “Erdoğan’a en sert muhalefet eden gazeteci” diye pazarladıktan sonra AKP milletvekili olan mı dersiniz, saymakla bitmez… 

Hepsi “Erdoğan’ın yakasına yapışacağız” diyordu, saray zencisi olup paçasına yapıştılar!

Hepimiz tarla zencisiyiz

Gelelim asıl meseleye… Asıl sorun halkın yüzde 90’ının artık “tarla zencisi” durumunda olmasıdır. Bir istisna olması gereken “asgari ücret”, biraz üstünde maaş alanlarla birlikte artık ücretlilerin çoğunluğudur. Milyonlarca emekli, asgari ücretten, yani en az ücretten bile daha azıyla yaşamaya çalışmaktadır. Pırıl pırıl gençler, en iyi üniversitelerde okuduktan sonra “beyaz yakalı” sıfatıyla iki asgari ücret maaşa çalışmaktadır.

Şimdi bu çoğunluk Beyaz Türk ama saray ve etrafındaki bir avuç zengin azınlık Zenci/Siyah Türk öyle mi? Geçiniz. Sakıp Sabancı’nın sömürdüğü işçilerini uyutmak için uydurup yıllarca anlattığı fakirlik öyküleri bile daha inandırıcı! 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2024

, , , , ,

1 Yorum

MOSSAD’ın AKPxCHP operasyonu

İsrail istihbaratçılığı CIA’nın, CIA istibaratçılığı da Nazi istihbaratçılığının üzerinde şekillenmiştir. Yani İsrail, emperyalist ABD’den, ABD de Nazilerden öğrenmiştir. Böylece kirlilikte birbirlerini aşmışlardır… 

Bu mirasın günümüzdeki versiyonu şu: İsrail’in Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye’yi öldürmesi, İran’ı bir açmazda bırakıyor. Çünkü İsrail bu saldırısıyla İran’ı savaş tuzağına çekmeye çalışıyor. İran yanıt vermezse, İsrail öldürmüş ve kazanmış oluyor. İran yanıt verirse, İsrail onu savaş tuzağına çekerek ve ABD ile karşı karşıya getirerek yine kazanmış oluyor. 

İran nisan ayında bu açmaza düşmemek için çok akıllıca hareket etmiş ve hem savaş çıkarmayacak küçüklükte ama hem de İsrail’in dokunulmazlığını delecek büyüklükte ölçülü bir yanıt vermişti. Ama o durumda da CIA ve MOSSAD ile bölge ülkelerindeki aparatları devreye girmiş; İran’ın doğru düzgün yanıt veremediğini, kağıttan kaplan olduğunu, acizlik gösterdiğini propaganda etmişti.

Katz’ın tuzağı

İsrail bu açmazlı-tuzaklı operasyonlarını sadece sahada İran’a değil, diplomaside de Türkiye’ye uyguluyor. Ve ne yazık ki amacına ulaşabiliyor. Ribbentrop’tan çok Goebbels’ten öğrendiği anlaşılan İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, üstelik aynı tuzağı iki kez kurarak istediği sonucu alabiliyor. 

İlkinde Katz, CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu mesajına ekleyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldı. Katz’ın istediği oldu ve sosyal medyada AKP’liler İmamoğlu’nu hedef aldı, İsrail’in Erdoğan’a karşı İmamoğlu’nu desteklediğini savundu, CHP’yi Filistin’in mücadelesinin karşısında gösteren yayınlar yaptı. İmamoğlu ise Katz’a, Erdoğan’ı da savunan bir yanıt vererek, tuzaktan kurtulmaya çalıştı. 

Aynı tuzağa ikinci kez düşüldü

İlkinin başarılı olduğunu gören İsrail Dışişleri Bakanı Katz, göstere göstere aynı tuzağı ikinci kez kurdu. Bu sefer İmamoğlu’na ek olarak, Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile CHP Gençlik Kolları’nın sosyal medya hesabını da ekleyip yine Erdoğan’ı hedef alan bir mesaj paylaştı. 

Ve AKP, sırf CHP’ye karşı fırsat doğdu diye, aynı tuzağa bir daha atladı. AKP’li hesaplar yine sosyal medyada İmamoğlu ve Yavaş’ı İsrail’in “adamları” gibi gösteren yayınlar yaptılar, yine CHP’yi Filistin karşıtı gösteren propagandalara başvurdular. Daha vahimi bu kez AKP Gençlik Kolları da resmi olarak tuzağa atlayıp CHP Gençlik Kollarına karşı harekete geçti, mesajlar attı. Özetle sırf CHP’ye karşı fırsat diye İsrail’in istediğini yaptılar.

Sonuçta ne oldu peki? İsrail, muhalefet ile iktidarı istediği gibi karşı karşıya getirdi. İktidar, tuzağı fırsat görüp muhalefetin İsrailci olduğunu propaganda etmeye çalıştı. Muhalefet de tuzağa düşmemek için Erdoğan’ın arkasına dizildi.

AKP’nin mahkeme propagandası

Aslında gerçek ne peki? Birini anlatalım:

Güney Afrika, kimsenin yapmadığını, yapamadığını yaptı ve Gazze’de soykırım başladığında İsrail’i “soykırımcı” diye Uluslararası Adalet Divanı’na şikayet etti. İsrail Şubat 2023’te “mahkemeyi tanımadığını” açıkladı ama nafile. Mahkeme Ocak 2024’teki ilk ara kararında İsrail aleyhine kararlar aldı, devamı da geldi.

Kısacası “ABD’ye rağmen mahkeme bir şey yapamaz” denilirken, mahkeme çok kutupluluğun da rüzgarıyla önemli işlere imza atmaya başladı. Bunun üzerine AKP hükümeti mayıs ayında, “davaya müdahil oluyoruz” propagandasına geçti.

Hatta geçen ay Washington’da yapılan NATO zirvesi sırasında, Erdoğan basın toplantısında şunu bile söyledi: “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik.” (AA, 12.7.2024).

Doğru değildi, Güney Afrika tek başına şikayet etmişti ve Türkiye, aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Daha doğrusu “müdahil oluyoruz” demişti ama olmamıştı! Çünkü, daha yeni, 3 Ağustos günü, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Cüneyt Yüksel, “Türkiye, İsrail’e karşı soykırım davasına müdahil olmak için resmi başvurusunu birkaç gün içinde yapacak” diyordu (AA, 3.8.2024).

Tabana “İsrail’i Güney Afrika’yla birlikte mahkemeye şikayet ettik” diyorlardı ama gerçekte aylardır davaya müdahil bile olmamışlardı. Ancak sonunda dün Lahey’de müdahillik başvurularını yapabildiler!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

Erdoğan’ın piramidi

Tayyip Erdoğan iktidarı boyunca bir “AK-piramit” oluşturmaya çalıştı ve bunda da önemli ölçüde başarılı oldu. Zaten başarılı olabildiği için de hâlâ belli bir oy oranını koruyabiliyor. 

Peki nedir bu piramit? 

Cennetle kandırılan yoksullar

En altta, tabanda, yoksullar var: O yoksullara kömür, makarna vb yardımlar yapılıyor, yeşil kartlar dağıtılıyor ve ölmeyecek kadar yaşaması sağlanıyor. Tüm bu “yardımlar” da Erdoğan’ın lütfu gibi sunuluyor. Böylece yoksullara “yardımın sürmesi için AKP’ye oy vermeye devam etmesi gerektiği” söylenmiş oluyor. 

Peki yoksullar buna nasıl rıza gösteriyor? Hegemonya-rıza ilişkisinde bir çok parametre var elbette ama toplumumuz açısından öne çıkanı din. Yoksullara diyanet, tarikat ve cemaat eliyle her gün şu propaganda yapılıyor: Sabredin, cennette ödüllendirileceksiniz!

Evet, bu propagandayı her gün çeşitli yollarla yapıyorlar. En tipik örneklerden biri, Cübbeli Ahmet Hoca’nın sözleridir: “Fakirler, zenginlerden 500 sene evvel cennete girecekken nasıl zengin olmak istenir?”

Böylece piramidin altındakiler, üstündekilerin zenginliğini sorgulamamış olur!

Seçilmişler

Piramidin ortasında, çeşitli katmanlar halinde orta sınıflar vardır. Bunlar özetle, piramidin üstünde yer alanların lütfu üzerinden iş, aş, ev sahibidirler. Liyakatları ile değil, AKP teşkilatlarının oluruyla kamuda, özelde, belediyede iş sahibi olurlar. Böyle olunca da ne altındaki yoksulların dertleriyle dertlenirler, ne de üstündekilerin zenginliklerini sorgularlar. 

Piramidin üst kısmında ise çeşitli katmanlar halinde zenginler vardır. En alt katmandakiler, vakıf-belediye vb yollarla geliri artırılan, 20 yıl önce oturduğu Fatih’ten İstanbul’un yeni semtlerindeki lüks sitelere taşınanlardır. Bir üstündeki daralan katmanda, kamu ve özelde aynı anda birkaç koltuk sahibi yapılan seçilmişler vardır. Üstünde de ihale yoluyla zenginleştirilen, klasik İstanbul sermayesinin karşısına konumlandırılan “yeni zengin sınıf” vardır.

Altı Katlı Piramit: AKP

Bu piramidin özelliği şudur: Yukarıdan aşağıya “lütufla”, aşağıdan yukarıya “rıza” oluşturulur. Bu piramit anlaşılmadan ne Erdoğan’ın belediyelerden borç tahsil etme hamlesi anlaşılır, ne de “sermaye düşmanlığına fırsat vermem” sözleri… 

Erdoğan AKP’nin 20 yıl yönettiği, borçlandırdığı, Sayıştay’ın uyarılarına rağmen borç tahsili yapılmasını engellediği belediyeler muhalefete geçince, borçların tahsilini anımsadı! Çünkü o borçlar, AK-piramidin alt ve ortasının inşasında oluştu. Çünkü şimdi “bazı” belediyeler o akışı “kısmen” bozuyor.

Erdoğan’ın “sermaye düşmanlığına fırsat vermem” demesi ise piramidin tepesiyle ilgili. Erdoğan hem “yeni zengin sınıfı” oluşturarak, hem de klasik zengin sınıfı gözeterek ve memnun ederek bir sistem kurdu. O sistemin sürebilmesi, iktidarının sürebilmesinin dayanağı. O nedenle son on yılda bu sınıfın 7.5 milyar TL’lik vergi borcunu sildi, o nedenle OHAL’i “grevlere karşı” patronların çıkarı için kullandı, o nedenle ülke ekonomisini krize sokmak pahasına finans kapitali (mali sermayeyi) besledi, Kur Korumalı Mevduat yoluyla hazineden bankalara para akıttı. 

Kısacası AKP düzeni, “Altı Katlı Piramit” düzenidir. Muhalefet piramidin en tepesindeki “beşli çetelerle” uzlaşarak değil, o çetelerle mücadele ederek düzeni bozabilir. Ve en üst kattakilerle mücadele ettiği ve geliri katlara adil dağıtabileceğini gösterebildiği oranda alt kattakileri kazanabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2024

, , , , , ,

2 Yorum

Askeri üsse karşı mescit

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yıl töreninden dönüşte, uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlarken çok vahim bir karşılaştırma yapıyor…

Gazeteci, KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın açıklamasını anımsatıyor önce: “Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. ABD ve AB ile anlaştıkları haberleri çıktı ve yalanlanmadı.”

Gazeteci, ardından Arıklı’nın “Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşarak deniz üssü kurma zamanı geldi” beklentisini de aktararak soruyor: “Deniz ve Hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu?” 

Erdoğan’ın bu net soruya yanıtı ise şöyle: “Ada’da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhalde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askeri üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz” (AA, 21.7.2024)

Böylece Kıbrıs konusunda Türkiye’nin en vahim politikalarını izleyen ve son yıllarda düzelttiği iddia edilen Erdoğan, “Yunan deniz üssüne karşı Türk mesciti” politikasıyla kırık dolu Kıbrıs karnesine bir kırık daha eklemiş oldu!

Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya kalktılar

Üstelik Erdoğan’ın Kıbrıs’daki hataları, telafi edilecek taktik hatalar da değil, stratejik düzeyde hatalardı. Karşılığı, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla 1 Mayıs 2004’te AB’ye katılması oldu. Böylece Kıbrıs meselesi, garantörler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin meselesi olmaktan, fiilen AB’nin meselesi olmaya dönüşmüş oldu. 

Özetle AKP’nin Annan Planı’nı desteklemesi, stratejik düzlemde bir hataydı ve bedeli ağır oldu. O süreçte Annan Planı’na karşı Rauf Denktaş çırpınıyor, Türkiye’deki havayı değiştirmek için toplantılara katılıyordu. Başbakan Erdoğan ise ne yazık ki Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya bile kalkmıştı, “Ne anlatacaksan git Kıbrıs’ta anlat” demişti. 

Bakmayın bugün iktidarın 50. yıl ve Denktaş söylemlerine… O yıllarda AKP-FETÖ-liberaller Denktaş’a karşı birleşmişti. Öyle ki Denktaş’ın adını Ergenekon iddianamesine bile koymuşlardı!

Toprak verme ve asker çekme tavizi

Şimdilerde unutuldu ama o yıllarda toprak vermeye bile hazırlardı. Örneğin 2004 yılında, ABD’de, Harvard Üniversitesinde şöyle diyordu Başbakan Erdoğan: “Adanın şu an yüzde 36’sı KKTC’nin yaşam alanıdır. Belli bir oranda toprak verebiliriz. Biz garantör ülke olarak tavsiye ederiz. KKTC bu yaklaşımı gösterir” (Hürriyet, 31 Ocak 2004).

Sırf AB’den müzakere tarihi alabilmek için, KKTC’den Türk askerini bile çekmeye hazırlardı! Örneğin o süreçte Erdoğan, KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ile 5 bin Türk askerini çekme formülünü bile görüşmüştü (Barkın Şık, Milliyet, 14.6.2004).

AKP’nin Kıbrıs’taki teslimiyetçi politikasını anlamak için Batılı diplomatların anılarına bakmak bile yeterli aslında. Örneğin İngiliz diplomat Peter Westmacott’un, kitabında, “başta Türk limanlarının ve havaalanlarının açılmasını öngören Ankara Protokolü’nün imzalanması olmak üzere, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü nasıl tek taraflı ödünler vermeye ikna ettiklerini ve Türkiye’ye verilen sözlerin ne kadar havada kaldığını” yazması ibretliktir (E. Büyükelçi Süha Umar, Cumhuriyet, 15.9.2021).

Erdoğan yeni tavizlere açık

Peki Erdoğan Kıbrıs politikasındaki tüm hatalarından döndü mü? 15 Temmuz’dan sonra Kıbrıs konusunda değiştiği söyleniyor. Öyle mi peki? 

6-7 Temmuz 2017’de Crans-Montana’da hangi tavizlerin verildiğini KKTC’li gazeteci Sabahattin İsmail açıklamıştı. Daha geçen yıl Erdoğan “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” demişti (AA, 24.7.2023). 

Erdoğan, gerekirse yeni tavizler verebileceğini açık açık söylüyorken ve “askeri üsse karşı mescit” politikası açıklıyorken, elbette hiçbir şeyin garantisi yoktur. Dahası ana muhalefet partisinin Kıbrıs politikası da bundan pek ileride ve olası tavizleri frenleyebilecek nitelikte değildir ne yazık ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın