Posts Tagged İsrail

ABD’den Donroe ile İsrail’e nefes

ABD’nin Güney Amerika üzerinde tam hegemonya kurma stratejisinden İsrail de kazanıyor. Washington, uluslararası alanda yalnızlaşan İsrail’e, Güney Amerika ülkeleri üzerinden nefes aldırmaya çalışıyor. 

Trump yönetiminin “Yeni Montroe Doktrini” ya da sevdikleri isimlendirmeyle “Donroe Doktrini”, binlerce kilometre öteden İsrail’e destek sağlıyor.  

İsrail’den Kolombiya’ya karaküp operasyonu

Yeni Kolombiya hükümeti, Suriye’deki Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını açıkladı. Oysa önceki Kolombiya hükümeti, İsrail’in Gazze soykırımına karşı çok net bir karşı duruş sergilemiş ve İsrail’in tecriti için dünya çapında etki göstermişti. Nitekim eski Başbakan Gustavo Petro, yeni yönetimin kararını kınayarak, “Kolombiya halkı halen Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu kabul etmiyor” dedi. (AA, 16.8.2026)

Görevi boyunca İsrail’i karşı etkili tutum alan Petro, 21 Haziran’daki seçimleri, İsrail yanlısı Abelardo de la Espriella’ya kaybetmiş, seçime müdahaleyi şöyle anlatmıştı: “Bautista kardeşlere bu şaibeli algoritmaları ve diğer destekleri sağlayan şirket ‘Black Cube’ adındaki İsrailli bir özel istihbarat şirketidir. ‘Balart’ ise Abelardo’nun oldukça lekeli olan imajını temizlemek için kendisine milyonlarca dolar ödenen ve Trump’ı, Abelardo’yu desteklemeye ikna etmekle görevlendirilen lobicilik şirketidir.”

Peru İran’la ilişkilerini kesti

Peru hükümeti, ABD ve İsrail’in saldırısı altındaki İran’la diplomatik ilişkilerini kesme kararı aldı. 

Peru, İran’ı “Ortadoğu’daki çatışmaları kışkırtmakla” suçluyor: Peru Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre Peru Hükümeti İran’ı “nükleer tesislere yönelik uluslararası denetimleri engellemekle” ve “Hürmüz Boğazı’ndaki uluslararası ticareti aksatmakla” suçluyor. Her ikisi de Peru’dan önce ABD ve İsrail’in suçlaması tabii ki. 

Peru’ya göre 12 bin kilometre öteden Ortadoğu’ya gelip İran’a saldıran ABD ile İsrail değil ama topraklarını savunan İran suçlu! 

Venezuela’da çifte ihanet 

Venezuela ve İsrail, bu ay yaptıkları anlaşmayla konsolosluk hizmetlerini yeniden başlatma kararı aldılar. 17 yıl sonra gelen bu kararın ardında elbette emperyalist ABD vardı. 

İsrail, 2008 yılının sonunda Gazze’ye “Dökme Kurşun Operasyonu” düzenlemiş ve binlerce Filistinliyi katletmişti. O tarihte İsrail’in bu saldırısına karşı dünyada onurlu tavır gösteren liderlerin başında Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez geliyordu. Chavez, Ocak 2009’da İsrail’le diplomatik ilişkileri kesti. Ardılı Maduro da İsrail’e karşı bu onurlu tutumu sürdürdü. 

Ne zaman ki emperyalist ABD Maduro’ya karşı alçakça bir operasyon yaptı ve onu New York’a kaçırdı, Karakas’ın tutumu değişti. Maduro’ya ihanet edenler bir yandan Trump’ın isteklerine teslim olup Venezuela’nın petrol rezervlerini ABD’nin enerji şirketlerine peşkeş çekerken, bir yandan da İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatma kararı aldılar. 

Arjantin’de İsrail’in en önemli dostu 

İsrail’in en önemli dostlarının başında Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei geliyor. Öyle ki İsrail’e verdiği destek nedeniyle özel bir ödül bile aldı!

Arjantin’in İsrail’e desteği, ABD’de yapılan Futbol Dünya Kupası finaline bile yansıdı. Netanyahu finalde İspanya’yla mücadele eden Arjantin’e videolu destek yayınladı. Zira İspanya’nın Sosyalist Başbakanı Sanchez, İsrail’in Gazze soykırımına karşı en etkili tutum alan Avrupalı liderdi. 

Milei’nin İsrail’e desteğini sıralamaya bu sütun yetmez. Milei’nin seçim kampanyası sırasında İsrail bayrağı taşımasından, Arjantin’in Tel Aviv Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma sözü vermesine kadar uzun bir destek listesi var.

ABD’den İsrail için UCM çağrısı

Öte yandan ABD, İsrail yönetimini mahkum eden Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı da Güney Amerika ülkelerinden destek arıyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Güney Amerika ülkelerine, UCM’den ayrılmaları çağrısı yaptı. (AA, 13.8.2026)

UCM’nin yargıçlarına baskı uygulayan, ABD’ye giriş yasağı getiren, hatta haklarında operasyonel haber yaptıran Washington yönetimi, birkaç ülkenin UCM’den ayrılmasının İsrail’e nefes aldıracağını umuyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Suriye’de iki nüfuz alanı sorunu

İsrail’in 18 Ağustos’ta Ebu Zuhur üssünü vurması, yeni bir aşamaya işaret ediyor. Zira İsrail daha önce üç kez benzer şekilde başka üsleri vurmuştu. Bunun farkı, artık kuzeye doğru yönelmesi ve Türk sınırına 70 km mesafedeki üssü hedef almasıydı. 

İsrail, saldırılarını “Türk askeri yerleşmesine izin vermeyeceğiz” diye gerekçelendiriyor. Ankara ise buna “gayriciddi iddia” diyerek tepki gösteriyor. Ankara’ya göre İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Türk askeri varlığına izin vermeyeceğiz” sözleri , İsrail’in Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan saldırılarına meşruiyet arayışının ürünü. 

İsrail’in Şara’dan beklentisi

Türkiye’nin vurulan üsse yerleşmek istediğine kaynaklık yapan açıklamalardan biri de Suriyeli yetkililerden gelmişti: “Türk heyeti İsrail saldırısından önce üssü ziyaret etti.” Bu açıklama Şam’da ikili bir tutum olduğuna işaret ediyor. Zira Şam yönetiminin, üslerin ve askeri havalimanlarının yeniden aktif hale getirilmesini istediği biliniyor. Bunun Türkiye tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceği konusu elbette Şam’ın kararıdır ancak uluslararası hukuk açısından İsrail’in “Türk askeri yerleşmesini” önlemek amacıyla Suriye üslerini vurması, egemenlik ihlali ve suçtur. 

Bu durum Şara’nın ABD, İsrail ve Türkiye üçgenindeki sıkışıklığıyla da ilgilidir. Esad’ın devrilmesine ve Şara’nın iktidar olmasına katkı sağlayan İsrail, karşılığını istiyor. İsrail, Şara’nın 27 Kasım 2024’te başlattığı harekat sırasında Suriye üslerini vurarak, HTŞ’nin ilerlemesini kolaylaştırmıştı. Şara iktidar olduktan sonra İsrail ve Suriye, ABD’nin arabuluculuğunda bir güvenlik anlaşması yapmıştı. İsrail’e göre o anlaşma, “mevcut statükonun korunmasını” yani üslerin yeniden askerileşmemesini içeriyor.

ABD ne istiyor?

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Irak-Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in üs saldırısının ardından yaptığı açıklamada “Türkiye’nin İsrail saldırısı konusunda önceden uyarılmadığını” belirtti. Türkiye ve İsrail’in geçen yıl Azerbaycan’da vardığı mutabakat, askeri adımlarda bilgilendirmeyi içeriyor. İsrail’in ihlal ettiğinin açıkça görüldüğü o mutabakatın yerine ya da onu bütünlemek üzere, ABD şimdi “üçlü (Türkiye, İsrail ve Suriye) çatışmayı önleme mekanizması kurulmasını” öneriyor. 

ABD’nin stratejik planda istediği, Suriye’nin egemenliği mi, yoksa İran’ın nüfuzundan çıkarılan Suriye’nin Türk ve İsrail nüfuz alanlarına paylaştırılması mı? Asıl mesele bu… 

İsrail’in ne istediği ortada. Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek işgal ettiği Golan Tepelerini genişleten, yeni işgal ettiği topraklarda üsler kuran, Dürzilerin hamiliğine soyunarak onlara “fiili özerklik” sağlayan İsrail, Suriye’nin güneyinin “askersizleştirilmesini” istiyor. 

İsrail’in amacı

İsrail’in bu yayılmacı siyasetini son olarak en somut şekilde ortaya koyan isim, İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter oldu. Leiter Jerusalem Post’a verdiği demeçte, Ocak 2026’da Paris’te Suriye’yle yapılan “statükonun korunması” anlaşmasının, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in ilerlememesini içerdiğini belirtiyor. Leiter’e göre İsrail Suriye’de sadece 78 mil karelik güvenlik bölgesine sahip, Türkiye ise daha fazlasına… 

İsrail Büyükelçisinin bu açıklaması, yukarıda sorduğum sorunun yanıtına işaret ediyor: Evet, ABD ve İsrail, stratejik planda, Suriye’nin Türk ve İsrail nüfuz alanları olarak paylaşılmasını istiyor. 

Esad’ın devrilmesinin en sorunlu sonuçlarından biri de bu elbette. 

YPG ve Öcalan’ın mesajları

Burada asıl üzerinde durulması gereken, bunun, “Kürt açılımının jeopolitiği”yle olan ilgisidir: YPG/SDG’nin Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan, Türk basınına verdiği röportajda, “Şam yönetiminin sıcak bölgede kendilerine görev vermesi hâlinde İsrail’e karşı savaşmaya hazır olduklarını” söyledi (Türkiye Gazetesi, 17.8.2026). Öcalan ise DEM heyetiyle 20 Temmuz’da yaptığı görüşmede, “Türk-Kürt ittifakının hedefinin İran olduğunu” savundu. 

Zıt görünümlü bu iki açıklama aslında birbirini “Türkiye’ye tuzak” bağlamında bütünlemektedir. Ulusal çıkarlar açısından asıl sorun da budur.

Meseleyi İsrail’in “partiler üstü” yayılmacılığından kopararak 27 Ekim’de yapılacak seçime indirgemek, ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etme stratejisini doğru okuyamamak ve bunun gereği olan “İran’ı çevreleme koalisyonu” hatasına düşmek, büyük maliyetler doğurur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Irak’ta Ukrayna hücresi

Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.

Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.

Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?

Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak: 

– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)

– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)

– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)

– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)

– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)

Ankara-Tahran uyumu

Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)

Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.

Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme

ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.

ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Hazar’da ortak cephe olasılığı

Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım: 

1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.

2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir. 

Ankara’daki NATO zirvesinin önemi

ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi. 

Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.

Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri

İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde: 

– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir. 

– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.

Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?

Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi. 

Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor. 

Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir. 

ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri

Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.

İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Barrack’ın Türkiye’ye çizdiği rota

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a üçlü görev verdi. Trump, Suriye Özel Temsilciliği görev süresi dolan Barrack’ı bu kez Ankara Büyükelçiliğine ek olarak hem Suriye Özel Temsilcisi hem de Irak Özel Temsilcisi olarak atadı.

Bu üçlü görevlendirmenin amacının ne olduğu, Barrack’ın ilk mesajından anlaşılıyor. 

Barrack’ın dört msajı

Barrack’ın o ilk mesajının önemle analiz edilmesi gerekiyor. Vurguları şöyle: 

– Barrack, Anadolu ile Levant’ı “aynı bölge” olarak tarif ediyor.

– Barrack, Türkiye, Irak ve Suriye’yi “aynı eksenin parçaları” olarak niteliyor.

– Barrack, ABD’nin bu üç ülkeyle ilgili politikasını şu sözlerle tarif ediyor: “Bu üç ülkeyi dengelemek, Amerikan temas ve kaldıraç noktasında tek, tutarlı bir odak gerektirir.”

– Barrack, Trump’ın hedefinin “bu üç ülkenin dağınık çıkarlarını birbiriyle uyumlu hale getirmek olduğunu” belirtiyor. 

Elbette ABD tüm bunları, bu üç ülkenin çıkarları için değil, ABD’nin çıkarları gereği istiyor!

Trump’ın “İsrail’le normalleş” mesajı

Barrack’a döneceğiz. Ama ABD Başkanı Trump’ın geçen haftaki bir mesajını anımsamalıyız:

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

Gerçi Türkiye’nin teknik olarak İsrail’le bir Abraham Anlaşması imzalamasına gerek yok, o anlaşma İsrail’i tanımayan ülkelerin İsrail’le anlaşması için tasarlanmıştı. Türkiye zaten İsrail’i tanıyor. 

Burada Trump’ın mesajının Ankara’yı ilgilendiren boyutu şu: Washington, Gazze Soykırımı nedeniyle en alt seviyeye düşürülen Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden yükseltilmesini, normalleşleştirilmesini istiyor. 

Çünkü Washington’a göre diğer bölge ülkelerinin İsrail’le normalleşmesini kolaylaştıran etkenlerden biri de  Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini düzeltmesidir.

Akdeniz-Hazar-Körfez üçgeninde ABD stratejisi

Yeniden Barrack’a dönebiliriz. 

Tom Barrack diplomat kökenli olmayan ama yetkileri ve yetenekleri bakımından Ankara’ya son dönemde gelen en güçlü ABD Büyükelçisidir. Hatta bugüne kadar Türkiye karşıtı açıklamalarını “en rahat” yapabilen ABD Büyükelçisidir.

Barrack Güney Kafkasya’daki Zengezur Koridoru’nda da var, Körfez ülkeleriyle ilişkilerde de; Lübnan’da Hizbullah’un silahsızlandırılması çalışmasında da var, Suriye’ye hizalama operasyonunda da… 

Özetle Doğu Akdeniz, Hazar ve Körfez üçgeninde kapsamlı bir biçimlendirme çalışması yürütüyor. 

Asıl amacı mı?

ABD’nin Hazar-Akdeniz hattı planı

Trump yönetimi, “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etmeye çalışıyor. İran’ı saldırının nedenlerinden biri bu: o düzenin karşısındaki kuvveti zayıflatma.

Böyle bir düzenin inşası, Türkiye’nin tutumuna da bağlı. İşte Trump’ın amacı Türkiye’yi “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni inşasın” razı etmek; bunun gereklerini Ankara’nın önüne koymak. İşte “iktidara meşruiyet” mesajı da, “monarşi” mesajı da, “Osmanlı millet sistemi” önerisi de bu amacın parçasıdır. 

Barrack’ın bir kaç kez, ısrarla, “göreceksiniz, ileride Türkiye ile İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e kadar, işbirliği yapacak” demesi bir rotadır. Trump’ın Türkiye’ye “İsrail’le normalleş” mesajı da bunun içindir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Haziran 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Anlaşmaya Abraham kaması

Trump yönetimi,  görüleceği üzere İran’a yeniden savaş açamıyor ama İran’ı kendi istediği şartlarda masaya da oturtamıyor. Bu birincisi Washington yönetimi tarafından 15 günlük ateşkesin sürekli uzatılmasına ve ikincisi de Pakistan arabuluculuğunda taraflar arasında sürekli yeni anlaşma taslaklarının gidip gelmesine neden oluyor. 

Şu anda üzerinde bugüne kadar en fazla uzlaşılabilen “14 maddelik bir mutabakat muhtırası” var. Son rötuşları yapılan bu “mutabakat muhtırası”nın kabul edilmemesi için İsrail ve ABD’deki İsrail lobisi tüm kozlarını oynuyor.

Tahran’dan Trump’a “İsrail’in yıkıcı müdahalesi” uyarısı

Tahran yönetimine göre 14 maddelik mutabakat muhtırası, “savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesi”, “Hürmüz Boğazı ve deniz haydutluğunun önlenmesi” konularına odaklanmış bir metin. İran Dışişleri Bakanlığına göre mutabakat muhtırasının sonuç vermesi durumunda, “60 gün içinde nükleer mesele de dâhil olmak üzere muhtırada yer alan konular” tartışılacak…

Bu aslında İran’ın başından beri savunduğu “aşamalı müzakere” prensibine gelindiğini ortaya koyuyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu olası uzlaşmayı, İsrail ve lobisi engellemeye çalışıyor. 

Tahran yönetimi de buna dikkat çekiyor: “ABD’nin karar alma süreçlerinde bir karmaşa bulunmaktadır; Siyonist rejimin burada yıkıcı müdahalesi için zemin hazırdır.”

Trump: “Bölge önce İsrail’le anlaşsın”

İşte Trump’ın dosyasından çıkan “önce Abraham anlaşması” şartı, İsrail ve lobisinin yeni engelleme girişimidir. Trump’ın “büyük bölge barışı” gibi sunduğu şart şöyle: 

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

ABD’nin “Filistin’e ihanet edin” şartı

Bu Trump’ın iddia ettiği gibi “bir bölge barışı” girişimi değil, pratikte ABD-İran anlaşmasına sokulmuş kamadır. Zira Trump’ın görüştüğü ülkelerin çoğunun “sırf İran’la anlaşma karşılığında” İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması olası değildir. 

Çünkü ABD’nin bu şartı, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” şartıdır. 

Oysa bu ülkelerinden en azından bir  kısmı açısından İsrail’le Abraham Anlaşması’nın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin Devletini tanımasıdır. Bunun üzerinden atlayarak sırf ABD İran’la anlaşsın diye İsrail’le anlaşmak, Abraham anlaşmasına imza atacak liderlerin siyasi intiharı olur.

İran açısından kabul edilemez

Kaldı ki ABD-İran savaşının nedenlerinden biri de Filistin meselesidir, İran’ın Filistinlilere desteğidir, İran’ın İsrail’in Gazze soykırımına karşı fiili karşı duruşudur. 

Nitekim İran, ABD’yle mutabakat muhtırasının merkezine sadece “ABD’nin İran’a saldırısının son bulmasını” değil, bölgedeki tüm saldırıların sonlandırılmasını koyuyor. İsrail’in Lübnan başta bölge ülkelerine saldırının sona erdirilmesi, Tahran’ın imzalayabileceğini bir anlaşma metninin esasını oluşturuyor. 

Dolayısıyla Trump’ın mutabakata Abraham şartı koyması, İran açısından da Trump’ın isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından da kabul edilemez.

Trump İran’la anlaşma istiyorsa, ki iddia ettiğinin tersine Washington Tahran’dan çok daha istekli, o zaman “made in İsrail” şartlarını kenara koyarak, geçen hafta dile getirdiği “ben ne dersem Netanyahu onu yapacak” sözünü siyasete yansıtmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD-İsrail-BAE ekseni

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) OPEC ve OPEC+ grubundan ayrılması ne anlama geliyor? BAE’nin kararı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’i nasıl etkiler? 

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız ve BAE’nin kararının ekonomi-politik, petropolitik ve jeopolitik düzeylerdeki anlamını ve etkisini inceleyeceğiz.

Ekonomi-politik anlamı

ABD/İsrail’in İran’a saldırısının sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin başında BAE geliyor. BAE borsaları savaşta 120 milyar dolar değer kaybetti. BAE’nin ekonomideki payı yüzde 13 olan turizm sektörü çöktü; uçuşlar, otel rezervasyonları iptal oldu. Dubai, finans merkezi olarak kaçışlara sahne oldu. Rafinerisi vuruldu.

BAE’nin bu kayıpları telafi edebilmesi için daha çok petrol satması gerekiyor. OPEC kotaları nedeniyle günlük 3.2 milyon varil üreten ama üretim kapasitesini günlük 5 milyon varile çıkaran BAE, 1.5 milyon varil sevkiyat kapasiteli Habşan-Füceyre (Abu Dhabi Crude Oil Pipeline) boru hattını kullanarak, Hürmüz Boğazı’na takılmadan, ek petrolünü Umman Denizi’ne ulaştırıp satmak istiyor.

Petropolitik anlamı

BAE, OPEC’in üçüncü, OPEC+’ın dördüncü büyük petrol üreticisi. OPEC+’da Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretimle birinci, Rusya 9,5 milyon varille ikinci, Irak 4.3 milyon varille üçüncü ve BAE 3,2 milyon varille dördüncü sırada.

OPEC+’nın toplam günlük üretimi 45 milyon varil. Dünya toplamı ise 105 milyon varil. Dolayısıyla OPEC+’nın toplam petrol üretimindeki payı yüzde 43. Yani OPEC ve OPEC+ için tam bir kartel diyebilmek bir süredir mümkün değil. Ama yine de Rusya ve Suudi Arabistan ikilisinin işbirliği ile üretimi ve fiyatları belli ölçülerde kontrol edebiliyor.

Bundan en çok rahatsız olan ülke ABD. OPEC+ grubu dışı petrol üreticisi olan ABD, uzun süredir OPEC+ grubundan petrol üretimini artırmasını istiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ise fiyatların düşmemesi için üretimi artırmıyor. Bu konuda geçen yıllarda ortaya çıkan çelişme, ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkilerini gözden geçirme baskısı talebine kadar derinleşmişti.

BAE’nin üretim fazlası var ama OPEC kotası nedeniyle satamıyor, depoluyor. İşte BAE OPEC’ten ayrılarak istediği kadar üretme ve satma olanağına kavuşmak istiyor. 

Jeopolitik anlamı

BAE’nin kararının bir de jeopolitik anlamı var. BAE bölgedeki en ABD/İsrail yanlısı ülke durumunda:

– BAE, İsrail’le İbrahim Anlaşmalarını ilk imzalayan ülkelerin başında geldi. İki ülke gittikçe Ortadoğu’da bir eksene dönüşüyor. 

– BAE, İsrail dışında Somali’den çıkan Somaliland’a destek veren ikinci ülke.

– BAE Sudan’daki iç savaşta İsrail yönetimiyle paralel politika izledi. 

– BAE ile Suudi Arabistan arasındaki çelişmeler gittikçe artıyor. İki ülkenin Yemen’de farklı vekilleri var ve bu nedenle karşı karşıya geldiler. 

– BAE ile Suudi Arabistan, ayrıca Ortadoğu’da finansa ve petrole dayalı merkez olma rekabeti içinde. 

Özetle BAE, Ortadoğu’da ABD/İsrail politikalarına en yanaşık ülke durumunda ve ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde etkili bir pozisyon almak istiyor.

Önemli olan Moskova-Riyad işbirliği

Petrol üretimindeki yüzde 43’lük payı nedeniyle OPEC+, geçmiş yıllardaki gibi etkili değil. Kaldı ki OPEC’in 2016’da OPEC+ olarak genişleme kararı da yeni petrol üreticilerinin ortaya çıkmasıyla etkisinin azalmasındandı. 

OPEC 1973’te İsrail’e destek veren ABD başta bazı ülkelere uyguladığı petrol ihraç etmeme kararıyla oyun değiştirme gücüne sahipti ama artık o çapta bir gücü yok. Ancak yüzde 43 üretim hâlâ oyunun en etkili aktörü olmasını sağlıyor. 

BAE’nin OPEC’ten ayrılması elbette örgütün bu gücünü olumsuz etkiledi ama buradan hareketle OPEC’in dağılması şu koşullarda söz konusu değil. Dahası, Rusya ve Suudi Arabistan işbirliği sürdükçe, örgütün ABD baskısına karşı manevra alanının genişlemesi sürer. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Hürmüz savaşının 7 etkisi

ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.

Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkansız.”

Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a Kasım’da seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek.

Ve ABD tabloyu değiştiremezse, bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:

Dolardan çıkış ve yuanın rolü

1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek. 

İşte ABD İran’ı aşamayınca, dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.

ABD’nin güvenlik şemsiyesi sorunu

2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu. 

3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.

Atlantikte ayrışma

4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.

5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır. 

İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Bir çok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.

İsrail saldırganlığı gemlenecek

6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak. 

ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak. 

Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.

7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Sharett’in günlüğü

Lübnan’ın güneyini işgal eden İsrail askerleri Mossad’ın uzun süredir tehdit ettiği El Ahbar muhabiri Emel Halil’i takip edip, sığındığı evde öldürdü.  

Bu haberi görünce sosyal medyada şöyle yazdım: “İsrail bir devlet değildir, terör örgütüdür. Bu başından beri böyledir. Filistinlilere terör uygulayan siyonist örgütlerler,  İsrail kurulurken ordu, emniyet ve istihbarat kurumlarına dönüştüler.”

Teröristler sıra sıra başbakan oldu

Ufuk Ötesi köşesinin takipçileri anımsayacaktır. 17 Mayıs 2021’de bu köşede “İsrail ve Terör” başlıklı bir yazı yazmıştık. İsrail devletinin terör örgütleri üzerine inşa olduğunu örnekleriyle incelemiştik:

İlk Siyonist terör örgütü Haganah’tır, “savunma” demektir, 1920’de “sendika” olarak kuruldu. Ancak 1936’dan itibaren “askeri örgüt”oluşturdu. Diğer örgütlerle birlikte 1948’de İsrail’in resmi ordusuna dönüştü. David Ben Gurion, İzak Rabin, Ariel Şaron gibi İsrail başbakanları Haganahçıydı.

Haganah’ın Kudüs komutanı Avraham Tehomi, 1931’de ayrılıp kendi örgütünü kurdu: Irgun. 1943’te Irgun’un liderliğine, daha sonra İsrail başbakanı olacak Menahem Begin getirildi. Irgun da Haganah gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Stern, 1940’ta Abraham Stern tarafından kuruldu. İsrail başbakanlığı yapacak olan İzak Şamir, bu örgütün önemli liderlerindendi. Bu örgüt de diğerleri gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Bu üç örgüt dışında Şatiron, Lohmei gibi daha küçük ölçekli başka Siyonist terör örgütleri de vardı ve hepsi İsrail’in “güvenlik aygıtına” dönüştüler.

Başbakanların terör faaliyetleri

Bu örgütler, 1 Ekim 1945’te işbirliği kararı aldılar ve “kaçak Yahudi göçlerini önlemekle görevli” İngiliz askerlerine karşı bazen birlikte bazen tek tek terör saldırıları düzenlediler:

Örneğin 31 Ekim -1 Kasım 1945 gecesi Filistin’deki demiryolu ağının 153 noktasını bombaladılar; 27 Aralık 1945’te 10 polisi öldürdüler; 20 Şubat 1946’da Hayfa radar istasyonunu havaya uçurdular, 25 Nisan 1946’da 7 İngiliz askerini öldürdüler; 18 Haziran 1946’da 6 İngiliz subayını kaçırdılar.

Örneğin Menahem Begin komutasındaki Irgun, 22 Temmuz 1946’da İngiliz subayların kaldığı Kral Davud Oteli’ni bombaladı, 92 kişiyi öldürdü.

Bu örgütler, aynı süreçte Filistinlilere terör saldırıları da düzenlemeye başlamışlardı. Çapları gittikçe büyüyen bu terör saldırılarından biri, örneğin Irgun ve Stern’in birlikte 9 Nisan 1948’de Deir Yasin’e saldırıp 254 Filistinliyi katletmesiydi.

Pappe’nin maskesini indirdiği yalan

Ilan Pappe adını duymuşsunuzdur. İsrailli tarihçi ve akademisyendir. İsrail ve Filistin konusunda çok önemli kitapları vardır. Onlardan biri “İsrail Hakkında On Mit” ismini taşıyor (Nika Yayınevi, 2018).

Pappe, kitabında maskesini düşürdüğü yedinci mit şu: “İsrail Ortadoğu’daki tek demokrasidir.” Pappe bunun bir yalan olduğunu belirtiyor. Dahası, bazı akademisyenlerin, “İsrail demokrasiydi, 1967’den sonra aşındı” tezine de karşı çıkıyor, İsrail’in 1967’den önce de demokrasi olmadığını örneklerle gösteriyor. 

Pappe, İsrail devletini bir “askeri terör devleti” olarak niteliyor. İsrail’in Filistinlileri topraklarından çıkartabilmek yaptığı terör eylemlerini listeliyor; örneğin 1956’da 49 Filistinli köylünün nasıl katlediğini anlatıyor.

İsrail’in Kutsal Terörü

Size bir başka kitaptan daha bahsetmeliyim: Livia Rokach’ın “İsrail’in Kutsal Terörü” adlı kitabı… Şimdilerde baskısı var mı bilmiyorum, elimdeki baskı, Belge Yayınları tarafından 1984’te yapılmış. Kitap, Moshe Sharrett’in özel günlüğünü inceleyerek İsrail’in terörünü belgeliyor. 

Moshe Sharett İsrail’in ilk dışişleri bakanı, 1948-56 arasında dışişleri bakanlığı yaparken, aynı zamanda 1953-55 arasında ek olarak başbakanlık görevini üstlendi. Sharret görevi sırasında hangi kararların nasıl alındığını belgeleyen bir “siyasi günlük” tutmuş. Bu günlüğün yayınlanmasının nasıl engellenmeye çalışıldığı başlı başına bir konu ama sonuçta 1979’da yayınlandı. 

Sharett’in günlüğü özetle İsrail “güvenlik aygıtının”, David Ben-Gurion, Arik Sharon ve Moshe Dayan’ın örtülü askeri opeasyonlarını, terör eylemleriyle Arap ülkelerinde nasıl istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını, Güney Lübnan, Batı Şeria ve Gazze’yi yutmak için nasıl komplolar düzenlediğini sergiliyor.

Kısacası, İsrail’in bir “terör örgütü” olduğunun belgesi aslında bu günlük.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

‘ABD iyi, İsrail kötü’ koalisyonu

Uygulamalarından ve açıklamalarından hareketle AKP-MHP koalisyonunu “ABD iyi ama İsrail kötü” koalisyonu diye de niteleyebiliriz. 

AKP’yle başlarsak… 

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde (STRATCOM) yaptığı konuşmada, “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya, Amerikan vatandaşları da dahil, bunun bedelini ödüyor” dedi. 

Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı da olan Fuat Oktay, konuşmasının devamında şöyle dedi: “Türkiye olarak temel pozisyonumuz çok nettir: Bu savaş adil değildir, İsrail’in savaşıdır ve Körfez’e yayılmamalıdır. Bu savaşı durdurmak ve ateşkes sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”

AKP’nin bu tutumu, hükümet olarak imzaladıkları Riyad bildirisine de yansıdı zaten.

ABD’yi değil, İsrail’i suçlamak

AKP’nin koalisyon ortağına gelirsek… 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen haftaki TBMM Grup Toplantısında savaşı yorumlarken şöyle dedi: “İsrail’in ABD yönetimine nüfuz etmesi, istikamet çizmesi büyük tehlikedir.”

Bahçeli de esas olarak Fuat Oktay gibi bu savaşı ABD’nin değil, İsrail’in savaşı olarak görüyor. İsrail’in ABD yönetimini yönlendirerek bu savaşa soktuğunu ifade ediyor. 

Kısacası AKP de MHP de ABD’yi değil, İsrail’i suçluyor.

ABD için İsrail’in kullanım değeri

Oktay ve Bahçeli’nin tezinin doğru olmadığı ortada. İran’a saldırının asıl sahibi ABD’dir. ABD içinde buna itiraz edenlerin olması gerçeği değiştirmez. ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye saldırılarına da itiraz edenler, istifa eden yöneticiler vardı ama o savaşlar, sonuçları itibariyle görüldü ki ABD’nin savaşıydı. 

İsrail – ABD ilişkisi, Türkiye’de ve bölgemizde özellikle ters yorumlanmaktadır. Çünkü bölge hükümetleri, ABD’yle ilişkilerini bu yöntemle “aklamaya” çalışmaktadır. ABD’ye itiraz edemedikleri için İsrail’i suçlarlar hep… 

İsrail ve Yahudi lobisi elbette Washington’da etkilidir ama bunu ABD’yi kontrol eden bir ilişki olarak tarif etmek doğru değildir, tersi doğrudur. ABD için İsrail, Ortadoğu stratejisini uygulamada kullandığı bir ileri karakoldur. Öyle olduğu için de İsrail’i her şartta korumaya çalışır, öyle olduğu için de karakolun sınırlarının genişlemesini destekler.

ABD olmasa İsrail Filistin’i işgal edemezdi

ABD’nin İran dahil bölge politikalarının İsrail’e de yaraması, bu politikaların asıl sahibinin İsrail olduğu anlamına gelmez. 35 yıldır süren tüm bu saldırılarının temel amacı son tahlilde dünya egemenliğidir. Peki 9 milyonluk İsrail mi dünya egemenliği yürütebilecek ki bu politikaların asıl sahibi o olsun?

ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik sponsorluğu olmasa, İsrail varlığını bile sürdüremezdi. ABD’nin desteği olmasa, İsrail’in değil İran’a saldırması, Gazze’yi bile işgal etmesi mümkün olmazdı. Gerçek budur. Ama bu gerçek ABD’yle işbirliği yapan iktidarlara sıkıntı yaratmaktadır. Çünkü bölge halkları Gazze’deki soykırıma karşıdır ama bölge iktidarları soykırımın sponsoruna ses edemeyecekleri için sadece İsrail’i kınarlar. Sonuç? ABD’yle işbirliği yürüttükleri için İsrail’in soykırımını engelleyemediler!

ABD’nin bölgeden atılabilmesi

Bu “ABD’ye ses edemeyip İsrail’e kızma” ve “ABD’nin suçlarını İsrail’e yazma”, bir bölge politikasıdır. Ne yazık ki Suud hanedanından Körfez’deki emirliklere ve Ankara’ya kadar böyledir bu… 

Böyle olduğu için de ne Filistin devletinin tanınmasını sağlayabildiler ne de İsrail’in genişlemesini önleyebildiler. Böyle olduğu için de ABD’nin ne Irak ve Afganistan’a ne de Libya ve Suriye’ye saldırılarını önleyebildiler. Tersine bu saldırılardan yararlanmaya çalıştılar. 

İran’ın emperyalist ABD karşısındaki bugünkü direnişi, bu kısır döngüyü de kırabilme potansiyeli taşımaktadır. ABD bölgeden çıkarılmadan, hiçbir bölge halkına gerçekten özgürlük yoktur çünkü… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın