Posts Tagged NATO

ABD’nin Karadeniz ve Romanya planı

Romanya’daki seçim, ABD’nin müdahalesi nedeniyle bir NATO ve Karadeniz meselesine dönüştü. O nedenle de en çok Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Romanya’da Cumhurbaşkanlığı seçimi aslında 24 Kasım 2024’te yapıldı. İlk turu, bağımsız aday Calin Georgescu önde tamamladı. 

Georgescu Batıcı değildi, hatta NATO karşıtıydı. ABD ve AB, mekanizmanın dişlilerini harekete geçirdi: Romanya Anayasa Mahkemesi seçimi iptal etti!

NATO eksenli Romanya seçimi

Seçimin yeni turu 4 Mayıs 2025’te yapıldı. Ama öncesinmde ABD ve AB, mekanizmanın dişlilerini yeninden harekete geçirdi: İptal edilen seçimin birincisi Georgescu’nun adaylığı Romanya Merkez Seçim Komisyonu tarafından reddedildi! 

Georgescu, adaylığının reddedilmesinin ardından yaptığı açıklamada, Avrupa’nın “diktatörlük” altında olduğunu belirterek, “Romanya’da demokrasi düşerse tüm demokrasi dünyası da düşer” dedi.

4 Mayıs’taki ilk tur seçimi, Georgescu’nun desteklediği George Simion yüzde 40’ın üzerinde oy alarak önde tamamladı. 18 Mayıs’ta ikinci tur var ve Simion’un rakibi, yüzde 21 oy alan NATO yanlısı Nicusor Dan. 

ABD resmi belgesinde Karadeniz

ABD’nin Romanya’daki seçime, seçim iptal ettirecek denli yüklenmesinin nedeni, Karadeniz ve NATO için Romanya’yı stratejik planlamasının merkezine almış olmasıdır. 

ABD’nin Karadeniz stratejisi, 2024 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na göre, “Rus saldırganlığını caydırmayı, seyrüsefer özgürlüğünü, kritik altyapıyı savunmayı ve bölgesel devletlerin dayanıklılığını güçlendirmeyi” amaçlıyor. 

ABD’nin Karadeniz’de seyrüsefer özgürlüğünü amaçlaması, haliyle Montrö Sözleşmesiyle çelişiyor. Zira Montrö’ye göre ABD gemilerine Karadeniz’de sınırsız özgürlük yok, 21 günlük sınırlı bulunma hakkı var.

ABD Romanya’yı askerileştiriyor

ABD açısından Romanya, resmi belgelerinde de ifade edildiği gibi, Karadeniz ve Doğu Avrupa için kritik önemde. Nitekim bu nedenle uzun süredir Romanya’yı askerileştiriyor. 

1) Romanya, ABD silahları olan F-35, F-16, Patriot füze bataryaları, HIMARS fırlatıcıları, Piranha zırhlı araçları ve Abrams tankları için büyük yatırım yaptı.

2) Karadeniz yakınındaki Mihail Kogalniceanu Hava Üssü, ABD ve NATO operasyonları için kritik bir üs haline getirildi. Üste 1840 ABD askeri bulunuyor. Bu üssün, Romanya’nın taahhüt ettiği 2.5 milyar avroluk modenizasyondan sonra, Avrupa’nın en büyük NATO üssü olması planlanıyor.

3) Romanya, ABD Aegis Ashore Balistik Füze Savunma Sistemi’ne ev sahipliği yapıyor. Bu sistem, Kürecik Radarı’yla başlayan ABD/NATO savunma halkalarından biri. Sistemin bulunduğu Deveselu Askeri Üssü’nde 250 ABD askeri var.

ABD’nin Romanya merkezli enerji planlaması

ABD için Romanya aynı zamanda enerji ve doğal kaynaklar demek. 

4) Yakın gelecekte, Romanya’nın Avrupa’nın en büyük doğalgaz üreticisi olacağı hesaplanıyor. Bu amaçla Halliburton, Oceaneering ve Transocean gibi ABD şirketleri Romanya’da işbirlikleri yapıyor.

5) Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump’ın, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’ye zorla imzalattığı “ABD-Ukrayna Yeniden Yapılandırma Fonu” da Romanya’nın ABD için önemini artırmış durumda. Ukrayna doğal kaynak gelirlerinin yüzde 50’sinin aktarılacağı fon, 3 ABD’li ve 3 Ukraynalı tarafından yönetilecek. Ukrayna’ya kara ve denizden komşu olan Romanya’da bulunan şirketler ve onların Romanya’da kullandığı altyapı, ABD’nin doğal kaynak sömürüsünde önemli bir işlev görecek.

ABD için demokrasi bir tramvaydır

Görüldüğü üzere ABD için Romanya pek çok nedenle kritik önemde. Öyle olduğu için de “demokrasi” ayaklar altına alınıyor, ABD’nin çıkarlarına aykırı gördüğü kişinin kazandığı seçim iptal ettiriliyor, yeniden aday olması önleniyor. Yani “liberal kapitalist” ABD için demokrasi bir tramvaydır, çıkarının bittiği yerdeki durakta inilir!

Ancak, ABD’nin de yapabileceklerinin sınırı var. ABD’nin istemediği adayın desteklediği istemediği ikinci aday seçimin ilk turunu kazanmış durumda. Şimdi ikinci tur için çok boyutlu iç ve dış mücadele sürüyor.

Bakalım ABD işi daha da ileriye götürebilecek mi yoksa Romanya’nın bağımsızlıkçı kanadı ABD’yi frenleyebilecek mi? Daha da önemlisi, bağımsızlıkçılar seçimi kazandığında, ABD’nin 20 yılda inşa ettiği düzeni değiştirmeye mi çalışacak, yoksa taviz verebilecek ABD’yle uzlaşacak mı? 

Derslerle dolu bu sürecin Türk siyaseti tarafından yakından izlenmesinde sayısız yarar var.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
6 Mayıs 2025

, , , , , ,

1 Yorum

NATO’nun geleceği

ABD ve AB’den gelen son açıklamalar, NATO’nun geleceğinin belirsizliğine işaret ediyor. ABD’de NATO’dan çıkmak tartışılıyor, AB’de ise NATO’suz savunma planları yapılıyor. Bunu şimdiden “çok kutuplu dünya inşasının” en önemli başarısı olarak kaydedebiliriz. 

Zira NATO, emperyalist ABD’nin küresel liderliğinin askeri aygıtı olarak halkların, gelişmekte olan ülkelerin, Atlantik kampı dışındaki ülkelerin ve toplamda Küresel Güney’in düşmanıydı. Hatta NATO, bünyesindeki özel Amerikan araçları ile “hükümetleri/devletleri kontrol altında tutmaya çalıştığı” için, pek çok üyesinin de fiilen düşmanıdır.

ABD ile AB arasında 5. madde krizi

Kuşkusuz NATO’nun dağılması çok hızlı olmayacaktır ama Fransızların benzetmesiyle söylersek “beyin ölümü” başladı bile. İşte ABD ile AB’yi karşı karşıya getiren Ukrayna sorunu da bu beyin ölümünü ilerletiyor. Artık konu şu aşamaya gelmiş durumda:

ABD Başkanı Donald Trump, “NATO üyelerinin ABD’yi savunacağını sanmıyorum” diyor. Ama ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “Ukrayna’da olası bir barışı koruma misyonu NATO’nun 5. maddesi kapsamına girmez” demesi de ABD’nin NATO üyesi Avrupalıları Ukrayna’da savunmayacağı anlamına geliyor.

ABD’nin NATO’dan çıkmasını isteyen Kongre üyelerinin açıklamaları, ABD’siz savunma dönemine geçildiğini belirten Avrupalı siyasetçiler, kısacası Atlantik’in her iki yasasında NATO’nun geleceğine dair olumsuz beklentiler artmış durumda.

AB’nin yeni savunma yol haritası

AB liderleri NATO’nun geleceğinin belirsizliği nedeniyle toplanıp, ”Avrupa’nın daha egemen, kendi savunmasından daha sorumlu bir yaklaşımla, stratejik bağımlılığı azaltacak bir genel savunma hazırlığı yapma” kararı aldılar. AB liderleri bunu, şimdilik sonuç bildirgesine “NATO’yu tamamlayıcı nitelikte” diye işlediler.

Ama daha dikkat çekeni ise sonuç bildirgesindeki “AB, benzer şekilde düşünen AB dışı ortaklarla birlikte çalışmanın önemini vurgular” cümlesiydi.

Avrupa’nın güvenlik taşeronluğu

İşte AKP hükümetinin bir süredir yükselttiği AB bayrağı, Avrupa’daki bu görüşlere dayanıyor. 

Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” sözleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” demesi ve AKP medyasında adım adım “Ukrayna’ya barış misyonu içinde Türk askeri gönderilmesi” fikrinin işlenmesi, iktidarın ABD ile AB arasındaki çelişmeden yararlanma niyetini ortaya koyuyor.

Ancak AB’nin savunmasını üstlenme misyonu, son tahlilde “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesi anlamına gelir ki bu iç politikada ciddi bir kırılma doğuracaktır. 

Avrupa Siyasal Topluluğu

Öte yandan Brüksel’in “AB dışı ortaklarla çalışma” vurgusu, elbette Türkiye’nin AB üyeliğine göz kırpması anlamına gelmiyor. O nedenle AKP’nin Atlantik cephesindeki sorunlardan yararlanarak AB üyesi olmak istemesi, hâlâ bir hayalden fazlası değildir.

Zira “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” düşünenler, “Avrupa ordusunun kurulmasını“ isteyenler ve “stratejik özerklik ile ABD’den bağımsızlaşmayı” savunanlar, bu amaçla “Avrupa Siyasal Topluluğu”nu oluşturuyorlar. İngiltere gibi AB’den ayrılan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye gibi AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” gördükleri bir NATO üyesini dahil edecekleri daha geniş bir siyasi platform… 

Aynı anlayış, aynı görev

Günün sonunda Türkiye açısından asıl sorular şunlardır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Avrupa savunmasını Türkiye’nin üstlenmesi ulusal çıkarlarımızla uyumlu mudur?

Çünkü AB liderlerinin belirlediği savunma stratejisi şöyledir: “Rusya ve Belarus’un oluşturduğu tehditler göz önüne alındığında AB’nin doğu sınırlarının savunulması, AB’nin tümünün güvenliği içindir.”

Buradan hareketle, Avrupa’nın savunmasını üstlenmek demek, AB’nin belirlediği tehdit kapsamında, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi demektir. Bu pratikte AB’nin doğu sınırını korumak için Türkiye’nin Rusya’ya güneyden cephe açması anlamına gelir.

Bu da dönüp dolaşıp aynı görevin kabulü anlamına gelmektedir, zira Türkiye’nin NATO üyeliği de esas olarak “Avrupa’nın zaman kazanması için Türkiye’nin SSCB’yi oyalamasına” dayanıyordu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Beyaz Saray’ın sopası: Rutte

NATO’nun bir eşitler kulübü olmadığını, bir ABD örgütü olduğunu, ABD’ye rağmen NATO’da kararlar alınamayacağını, Avrupalı NATO Genel Sekreterlerinin aslında Brüksel’in değil Washington’un adamı olduğunu yıllardır yazarım, anlatırım. 

Ama bir NATO Genel Sekreteri’nin kendisini bu kadar açık şekilde “Beyaz Saray’ın sopası” olarak sunduğunu ilk kez görüyorum! 

Washington Avrupalıların ensesinde olacak

ABD-AB çelişkilerine sahne olan 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupalı NATO üyelerinden savunma harcamalarını artırmalarını isteyen bir konuşma yaptı. Rutte, yeni harcama oranının, mevcut yüzde 2 hedefinin “çok üzerine çıkacağını” söyledi. 

Konuşmasının asıl çarpıcı kısmı ise Avrupalıların taahhütlerinin ABD tarafından izleneceğine dair olan kısmıydı: “Attığınız adımlar, takip edilip izlenecektir. Telefonun karşı tarafında olacağım ve eğer beni dinlemezseniz, taahhüdünüzü yerine getirmediğinizde eminim Washington’da çok iyi bir adam sizi arayacaktır.” (AA, 15.2.2025).

Böylece eski Hollanda başbakanı olan yeni NATO Genel Sekreteri, parçası olduğu AB’nin liderlerini doğrudan Trump ile tehdit etmiş oldu! (Bu arada görevi Rutte’ye devreden Norveçli eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Münih Güvenlik Konferansı’nın başına geçti.)

Batı’daki demokrasi erozyonu

Aslında Rutte’nin sözleri bile 61. Münih Güvenlik Konferansı’nın ruhunu anlamamıza yetiyor. Konferanstan önce yayınladıkları “Çok Kutupluluk” başlıklı 151 sayfalık rapora uygun olarak, konuşmalar, ABD ile AB arasındaki çelişmelerin derinleştiğine işaret ediyor. (Bu geniş raporu 11 Şubat’ta cgtnturk.com sitesinde “Putin Münih’e Döndü” başlığıyla geniş bir şekilde inceledim.)

AB liderleri, ABD’nin vergi baskısını yanıtsız bırakmayacaklarını vurgularken, ABD adına konuşan Başkan Yardımcısı DJ Vance ise muhataplarını resmen azarladı. Vance özetle Avrupa’da demokrasinin ve ifade özgürlüğünün zayıfladığını söyledi.

Kuşkusuz kimin söylediğine bakmaksızın değerlendirirseniz, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da ifade özgürlüğü ile demokrasinin erozyona uğradığı bir gerçek. Rusya karşıtlığının Tolstoy ve Dostoyevski sansürüne kadar gittiği, sosyal medya mesajlarının gözaltılara dönüştüğü, Filistin’e desteğin kimi üniversitelerde antisiyonizm olarak değerlendirilip yasaklandığı bir süreç yaşandı, yaşanıyor. Bu durum elbette sadece Avrupa’yla sınırlı değil, alası ABD’de yaşandı, yaşanıyor.

Avrupa’nın asıl sorunu

ABD ile AB arasında yaşanan ve Münih Güvenlik Konferansı’nda iyice gün yüzüne çıkan çelişmeler, örneğin Ukrayna için barış masasında AB’nin olup olmayacağı, örneğin NATO üyelerinin savunma harcama oranlarının artırılması, örneğin ABD’nin vergi tarifeleri, son tahlilde gelip Çin’i ilgilendirmektedir. 

Esasında ABD ile AB arasındaki bu tartışma, bir bakıma AB’nin stratejik özerk olup olmayacağı konusu ve yeni Transatlantik ilişkilerin nasıl olacağı sorunudur ama son tahlilde ABD’nin Çin’le rekabetine dairdir. Burada ilginç olan Avrupalı siyasetçilerin Trump’a karşı çıkarken aslında “eski tür Amerikancılık” yapmaya devam etmeleridir ve Rusya’yla barış isteyen Avrupa sanayi burjuvazisi ile bu siyasetçilerin çıkarlarının çelişmesidir.

Çin’den ABD’ye “karşılığını alırsın” yanıtı

Bu nedenle 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin mesajları kritik önemdedir. ABD’ye büyük güç rekabetinden kaçınması gerektiği mesajını veren Wang Yi, özetle Washington hangi yola seçerse Çin’in o yola uygun konumlanacağı uyarısını yaptı. 

ABD’ye “zorbalık uygulamaya ve çevrelemeye kalkarsan karşılığını alırsın” diye seslenen Wang Yi, şu deyişle hem Çin’in “büyük sabrına” işaret etti hem de Çin’in ABD’yi kağıttan kaplan gördüğüne: “Çincede bir deyiş vardır. Bırak güçlü olan yapacağını yapsın, tepelerde esen hafif yel gibi kayıtsız ol. Onlar ne kadar haşin olursa olsun, nehri aydınlatan parlak ay gibi yerinde kal. Rüzgar ne yönde eserse essin, hep sakin ve sarsılmaz ol.” (AA, 14.2.2025)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği için Türkiye’ye AB havucu

Yunan Kathimerini gazetesi, “Kıbrıs’ın NATO’ya Katılımı Planı” başlıklı özel haberiyle duyurdu: Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Washington’a yaptığı ziyarette, ABD Başkanı Joe Biden ile Beyaz Saray’da “NATO üyeliği” planını el aldı.

Peki böylesi bir konu, Türkiye’nin vetosunu aşarak nasıl hayata geçirilebilecek? Planın ayrıntılarına bakılırsa, Türkiye’nin önüne yine AB havucu uzatılacak.

İnceleyelim:

ABD’den üç stratejik hedef talebi

Kathimerini’nin haberine göre plan şu: 

Güney Kıbrıs’ın öncelikle “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacak. Böylece NATO-Güney Kıbrıs ilişkisinin kurumsallaşması amaçlanacak.

Bu süreçte Türkiye’nin vetosunu önlemek için a) Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, b) Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak, Güney Kıbrıs bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak.

Güney Kıbrıs bu süreçte ABD’den “üç stratejik hedef”i yerine getirmesini talep edecek:

1) ABD’den savunma donanımı: Güney Kıbrıs bu amaçla yıllık silah ambargosu muafiyetinin beş ya da en azından üç yıla uzatılmasını istiyor.

2) Rum Milli Muhafız Ordusu askerlerinin ABD’de eğitilmesi: ABD ile Güney Kıbrıs arasında daha önce yapılan anlaşmaya göre zaten milli muhafızlar ABD’deki iki akademide dört yıllık programlara katılabiliyordu. Rumlar bunun artırılmasını istiyor. ABD olumlu bakıyor.

3) ABD’nin, Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize etmesi: Bu konuda adımlar atılmış durumda zaten. Örneğin yakın zamanda ABD helikopter üssü açıldı. Ayrıca Baf’taki Andreas Papandreu Üssü’nün modernize edilerek ABD için kalıcı üsse dönüştürülmesi gündeme geldi.

Planın asıl sahibi kim?

Her ne kadar plan Güney Kıbrıs’ın diye sunuluyorsa da, son bir kaç yıllık gelişmeler dikkate alınırsa, planının asıl sahibinin Washington olduğu görülecektir. 

Nitekim Yunan gazetesi Kathimerini plandan bahsederken, “Washington tarafından zaten kabul edilmiş, birbirine bağlı birçok aşamadan oluşan” demektedir.

Zaten plan ilk kez 30 Ekim’de Biden-Hristodulidis arasında görüşülmüş değil. Planın ABD Dışişleri Bakanlığındaki görevinden ayrılmadan önce Victoria Nuland’la ele alındığı bilgisi var. ABD’nin turuncu darbelerinde aktif rol alan “operasyonel diplomat” Nuland, 9 ay önce görevinden ayrılmıştı.

Kaldı ki ABD’nin son iki yıldır Güney Kıbrıs’la yaptığı savunma ve güvenlik anlaşmaları da aslında bu planın parçalarıdır.

Bu arada planın yeni NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye de hızla aktarıldığı bilgisi var. 

ABD’nin yeni demir perde stratejisi

Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği, Güney Kıbrıs’ın ya da Yunanistan’ın talebinden çok, ABD’nin stratejisinin gereğidir. 

Çünkü ABD Avrupa ile Asya’nın arasına “yeni demir perde” indirmeye çalışıyor. Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e inen bu demir perdede Yunanistan ve Kıbrıs önemli bir konumda. ABD’nin son yıllarda Yunan anakarası ile adalarına çok sayıda üs açmasının nedeni bu… 

Perde Arktik Okyanusu’ndan başlıyor, zira bu okyanus, buzulların erimesiyle yeni küresel güç mücadelesinin önemli merkezlerinden biri olacak. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği esas olarak bu nedenleydi.

Perde Arktik Okyanusu’ndan sonra Baltık Denizi’ne iniyor. ABD burayı bir NATO gölü yapmaya ve Rusya’nın çıkış alanını daraltmaya çalışıyor.

Ardından Ukrayna merkezli Doğu Avrupa geliyor: Daha Ukrayna savaşından önce İngiltere, Ukrayna ve Polonya arasında kurulan “üçlü ittifak”ı anımsayın.

Perde daha sonra Batı Karadeniz’e iniyor. ABD ve NATO’nun son yıllarda Bulgaristan ve Romanya’ya ağırlık vermesi, Karadeniz’de yeni üsler açmalarını sağlaması bu nedenledir. Ayrıca ABD Montrö Sözleşmesi’ni delerek Karadeniz’e sınırsız girmeyi ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üyeliğini sağlayarak, Karadeniz’i bir NATO gölü yapmayı hedefliyor.

Yeni demir perde ardından Yunanistan topraklarını, Ege’yi, Girit’i içererek Kıbrıs’a uzanıyor. 

Ve en önemlisi, perde Kıbrıs’tan İsrail’e bağlanıyor!

Ankara yeniden taviz verir mi?

Başta da işaret ettiğimiz gibi Türkiye’nin vetosunu önlemek için yine AB havucu uzatılıyor. AB’yle müzakerelerde tıkanan bazı başlıkların açılması, Güney Kıbrıs’ın bazı vetolarının kaldırılması ve Kıbrıs için yine bir “çözüm” sürecinin başlatılması gibi konular var. 

Peki Ankara bu havucu yine yer mi? 

Tam bu noktada soralım: Ne oldu da Türkiye ile Yunanistan arasında yine bir bahar havası başlatıldı? Ne oldu da “benim için Miçotakis bitmiştir, bir daha görüşmem” diyen Erdoğan Atina’ya gidip Miçotakis’le görüştü? Hangi sorun çözüldü de Ankara Atina ile “iyi dostluk ve komşuluk bildirisi” imzaladı? 

Çünkü ABD 11-12 Temmuz 2023’te, NATO’nun Vilnius Zirvesi sırasında, Erdoğan’a Miçotakis’le “normalleşme kapısı” açtı. Ve anımsayın, Erdoğan Vilnius’tan kısa bir süre sonra aynen şöyle dedi: “Samimiyetimizi Annan planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023). Bunun “gerekirse yine taviz verilebileceği” anlamına geldiği açık!

Ve bitirirken önemle anımsatalım: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, birkaç gün önce geniş bir gazeteci grubuyla basın toplantısı yaparak, Türk dış politikasının hedeflerini ortaya koydu. Yunanistan konusunda söylediği ise ilginçti, Anadolu Ajansı metninden aktarıyorum: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselelerin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).

Dolayısıyla önümüzdeki soru(n) şudur: Daha önce Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin önünü açan Ankara, şimdi de NATO üyeliğinin önünü açar mı? 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Kasım 2024

, , , ,

Yorum bırakın

Zelenski’nin Ukrayna’yı mahvetme planı

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski de, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da yaklaşan ABD seçiminden azami yararlanma hamleleri sergiliyorlar. 

Zelenski bu amaçla bir “zafer planı” açıkladı. Beş maddeden oluşan ve üç gizli eki olan plan, içeriği itibariyle, bir zafer planı değil fakat Ukrayna’yı mahvetme planıdır.

Barış girişimlerini baskılama planı

Zelenski’nin planını açıklaması elbette sadece yaklaşan ABD seçiminden yararlanmak amaçlı değil, bir önemli nedeni de Avrupa’da yükselen “artık barış masası kurulmalı” sesleridir. 

O sesler yükselirken, Zelenski “zafer planı” açıklayarak ABD-İngiltere’nin “son Ukraynalı kalana kadar uzun savaş” stratejisini sürdüreceğini ortaya koyuyor ve böylece barış seslerini boşa düşürmeyi amaçlıyor. 

Beş maddeli o plan

Zelenski’nin zafer planı şu beş maddeden oluşuyor: 

1) NATO üyeliği: Ukrayna’nın NATO’ya şartsız davet edilmesi.

2) Savunma: Savaşı Moskova kapılarına kadar götürebilmek için daha fazla silah sağlanması ve verilen silahların kullanımına dair tüm kısıtlamaların kaldırılması. Müttefiklerle ortak savunma anlaşmaları yapılması.

3) Caydırıcılık: Ukrayna’da nükleer olmayan bir stratejik caydırıcılık paketi oluşturulması.

4) Stratejik ekonomik potansiyel: Lityum, titanyum gibi kritik Ukrayna madenlerinin ABD ve AB ile ortak kullanımı ve enerji üretimi konusunda özel anlaşmalar yapılması. 

5) Savaş sonrası dönem: Ukrayna savaş sonrasında Avrupa’nın güvenliğinde kritik rol üstlenecek. Ukrayna savaşa her an hazır bir ordu ile Avrupa’yı koruyacak. Avrupa’daki bazı ABD güçlerinin yerini Ukrayna birlikleri alabilecek. 

Zelenski ülkesini peşkeş çekiyor

Maddelerden de görüleceği üzere bu plan bir zafer planı değil, savaşı uzatma planıdır, NATO’yu Rusya ile doğrudan çatışmaya itme planıdır, Ukrayna halkını felakete götürme ve Ukrayna’yı mahvetme planıdır. 

Dahası, Zelenski aynı zamanda bu plan ile Ukrayna’yı doğrudan ABD ve AB’ye peşkeş çekmektedir; Ukrayna’nın değerli madenlerini, doğal kaynaklarını Washington ve Brüksel’e pazarlamaktadır, hatta basına yansıyan gizli eklere göre pazarlamaktan öte yönetim ve mülkiyetini Batılılara vermektedir; Ukraynalıları zengin Avrupa’nın jandarması ve bekçisi yapmak istemektedir.

Zelenski’nin nükleer şantajı

Zelenski’nin NATO’yu doğrudan Rusya’yla savaşa iten tutumu elbette Avrupa’da NATO üyesi Macaristan başta bir çok ülkeden onay alamayacaktır. Ancak iç politikada sıkışan Macron yönetimi için, üzerinde iç politikaya ayar verecek bir dış politika alanı oluşturmaktadır. 

Nitekim Fransa’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Benjamin Haddad, Parisien gazetesine verdiği demeçte, Ukrayna’nın NATO’ya davet edilebilmesi için Fransa’nın ortaklarını ikna etmeye çalıştığını söyledi. 

Asıl vahimi ise Zelenski’nin Avrupalılara şantaja da yönelmiş olması. Zelenski NATO üyelerine seslenerek, Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilmemesi halinde nükleer silah geliştireceklerini söyledi.

Ülkelerini mahveden liderler listesi

Sonuç olarak bu plan uygulanırsa, bir devlet başkanının emperyalist ülkelerin çıkarları uğruna halkını ve ülkesini nasıl mahvettiğinin 21. yüzyıldaki örneği olarak tarihe geçecektir. 

Ancak bir halkın da 20. yüzyıldaki örneklerden hiç ders çıkarmadığının göstergesi olacaktır aynı zamanda…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

İran’ın “ölçülü” yanıtı

İran, 13 Nisan’dan sonra 1 Ekim’de de doğrudan İsrail topraklarını füzelerle vurdu. İran’ın yanıtını, ABD ve İsrail’in durumunu ve Türkiye’nin tutumunu madde madde inceleyelim:

1) Tahran’ın yanıtı yine ölçülüydü: Hem İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun savaşı bölgeselleştirme tuzağına düşmeyecek ölçüde, hem İsrail’in dokunulmazlık efsanesini delecek ölçüde… 

NATO tedrisatının sonuçları

2) Ancak Tahran’ın yanıtı yine ilki gibi Türkiye kamuoyunda farklı siyasal ajandalar çerçevesinde yorumlandı. Türkiye’de üç kesim İran karşıtlığında ittifak yapıyor: Sünni Siyasal İslamcı kesim, Kemalistlerin NATO’cu kanadı ve liberaller… 

3) Sosyalistlerin büyük bir kesimi, antiemperyalist ve ezilen halklardan yana tutumları nedeniyle ABD-İsrail eksenine karşı direnen tüm kuvvetleri destekliyorlar. Kemalistlerin NATO’cu kanadı ile liberaller ise ABD-İsrail cephesinde konumlanıp, sosyalistleri “nasıl olur da dinci rejimlere, İslamcı örgütlere destek verirsiniz” diye suçlamaya kalkıyorlar. 

4) Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu iddia eden albayın, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü, İran füzelerinin havai fişek olduğunu iddia eden generallerin varlığı, NATO tedrisatının yıkımının aslında ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.

Propaganda savaşı

5) Bu çok cepheli savaş, aynı zamanda bir propaganda savaşıdır, kamuoyunu ve akılları hedef alır. Örneğin İran’ı Rusya’ya füze desteği veriyor diye suçlayan Atlantik cephesi, o füzeler İsrail’e atılınca “işe yaramadığını” propaganda ediyor.

6) Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinden sonra İran’ın İsrail’e yanıt veremeyeceğini, İranlı mollaların “tavuk” ve “ördek” olduğunu iddia edenler, “İran İsrail’i vuramaz” diyenler, İran 1 Ekim akşamı füzelerini atınca, bu kez “İsrail’in demir kubbesi füzeleri önledi” diye propaganda yapmaya başladılar. Füzelerin bir bölümünün demir kubbeyi deldiği anlaşılınca, “ama boş tarlaya düştü” dediler. Askeri tesislere, havalimanlarına düştüğü anlaşılınca, “ama tahribat yaratmadı” dediler. Yarattığı anlaşılınca, “ama kimse ölmedi” dediler…

Pentagon’un saptaması

7) ABD ve İsrail için, İran’ın füze kapasitesi kendini ispatlamış durumdadır. Sesten yedi kat hızla 1200 km yol kat eden ve en önemlisi uyduyla yönlenebilen bu füzeler, mesajı alması gerekenlere vermiş görünüyor. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “İran’ın bir kapasitesi olduğu açık ve bunu doğrudan İsrail’e saldırmak için kullanmaya istekli olduklarını gösterdiler. Bu nedenle İsrail’in savunulması konusunda yakın istişarelere devam edeceğiz” dedi. 

Pentagon’un da saptadığı gibi füzeler etkili oldu. Füzeler sivilleri değil, İsrail’in askeri ve güvenlik tesislerini hedef aldı. Batı basınında çıkan fotoğraflar, Tahran’ın istediği sonucu aldığına işaret ediyor. Unutulmamalı: Silahlı politika olarak savaşın temel hedefi çok insan öldürmek değil, düşmanının iradesini teslim almaktır. 

Erdoğan’ın mesajının anlamı 

8) İktidar cephesi “İsrail’in hedefinin İran olmadığını, asıl hedefinin Türkiye olduğunu” savunuyor. Bu sözler ya Sünni Siyasal İslamcılığın mezhepçi bakışı nedeniyle, ya İran-Hamas ilişkisinden duyulan rahatsızlık ve o ilişkiyi devralmak için ya da bölgedeki tabloyu fırsata çevirerek kendi “nüfuz bölgesi kurma ve genişletme faaliyetlerine“ gerekçe üretmek için söyleniyor olmalı…  

9) Peki savaş bölgeselleşir mi? Elbette bu risk hâlâ var. Netanyahu iktidarını korumak, yargılandığı davalardan kurtulmak, 7 Ekim başarısızlığını kapatabilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışmayı sürdürecek; 5 Kasım’da ABD’de yapılacak seçimi ve mevcut geçiş dönemini, kendisi için bir fırsat görüyor. İran ise Netanyahu’nun bu tuzağına düşmemek için Rusya’nın da işaret ettiği gibi “sorumlu ve kayda değer” bir tutum almayı sürdürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Askeri Komite’de görüş birliği yok

ABD ve İngiltere, “uzun savaş” gereği, Ukrayna’da savaşın düzeyini yükseltmeye çalışıyor. Kursk saldırısı bunun gereğiydi. Şimdi de Ukrayna’ya yüksek hassasiyetli uzun menzilli füzeler vermeye çalışıyorlar. 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu çabanın “NATO’nun savaşa doğrudan taraf olması anlamına geldiğini” belirterek, Washington ve Londra’yı uyardı. Bu tür silahlarla saldırıya uğradığında, Moskova, bunu Ukrayna’nın değil, NATO’nun saldırısı olarak değerlendirecek ve ona göre hareket edecek. 

Putin bunun neden NATO saldırısı sayılacağını da açıkça ortaya koydu: 

1) Ukrayna’nın elinde bu silahları yönlendirecek uydu yok. Ukrayna bu füzeleri ancak Batı uydularının yardımıyla kullanabilecek.

2) Askeri personel desteği verilmeden, Ukrayna’nın bu tür silahları kullanabilmesi olası değil.

NATO’da birlik sağlanamadı 

ABD Başkanı Joe Biden’ın Beyaz Saray’da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmenin ana konusu da Ukrayna’ya desteğin sürdürülebilmesiydi. 

NATO Askeri Komitesi de önceki gün yine bu gündemle Prag’da toplandı. Toplantı sonrası basına konuşan NATO Askeri Komitesi Başkanı Oramiral Rob Bauer, iki konuya işaret etti: 

1) Rus topraklarını hedef alacak uzun menzilli silahlar kullanmak Ukrayna’nın hakkı. Ancak ABD buna henüz onay vermedi.

2) NATO ülkeleri, Ukrayna’ya gönderdikleri silahlara sınırlama getirme konusunda egemenlik hakkına sahiptir.

Bu iki açıklama şu anlama geliyor: Ukrayna’ya verilen füzelerle Rus topraklarının vurulabilmesi konusunda NATO’da birlik sağlanamadı, itiraz eden ülkeler var. ABD bu nedenle onay veremiyor.

Harris aynı stratejiyi sürdürecek mi?

Peki Biden yönetimi, üç aylık ömrü kalmasına rağmen, neden dünyayı ateşe atacak böylesi bir kararı zorluyor?

1) Çünkü Donald Trump seçimi kazanırsa, Ukrayna savaşını 24 saatte bitireceğini belirtiyor. Trump’ın yardımcı adayı James David Vance, seçimi kazanınca Rusya’yla masaya oturacaklarını, mevcut sınırı tescil ettireceklerini, ihtilaflı bölgelerin silahtan arındırılacağını, Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmayacağını, daimi tarafsız statü verileceğini söylüyor.

Bu, Rusya’nın Ukrayna’da savaş çıkmaması için Aralık 2021’de ABD ve NATO’ya sunduğu anlaşmanın zeminiydi aslında. Ancak Rusya’nın bu saatten sonra, bunu yine bir anlaşmanın zemini olarak kabul edip etmeyeceği ise artık şüpheli…

2) Çünkü Kamala Harris’in seçimi kazanması durumunda, Biden yönetiminin mevcut Ukrayna stratejisini tamamen sürdürüp sürdürmeyeceği kesin değil. Harris’in başkan seçildiğinde Ukrayna politikalarını gözden geçirebileceği belirtiliyor.

ABD mali sermaye sınıfı da işte bu riskler nedeniyle Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisinden geri dönüş yapılamamasını sağlayacak kadar ileri gidebilmeye çalışıyor. Biden yönetiminin kalan son haftaları, bu amaçla değerlendirilmeye çalışılıyor. Kursk saldırısının istenilen sonucu getirmemesi nedeniyle, şimdi yeni bir yol daha denemek istiyorlar.

Türkiye ne yapmalı?

Ancak bu yol çok riskli. Rusya Devlet Başkanı Putin’in “açık uyarısı”, herkesin üzerinde uzun uzun düşünmesini gerektiriyor. Zira NATO’nun yeni kışkırtıcılığı nükleer riski artıracaktır. Bundan en fazla zarar görecek ülkelerin başında da ne yazık ki ülkemiz geliyor. 

Türkiye bu nedenle ABD’nin NATO’daki o çabalarına engel olmaya çalışan Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerle birlikte çalışmalı ve güç birliği yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

BRICS meselesi

Binlerce yıldır uygarlığa lokomotiflik yapan kuvvetler sürekli yer değiştiriyor. Kuvvetler yükseliyor, düşüyor, yerini yeni kuvvetler alıyor. Batı’nın üstünlüğüyle geçen 500 yıllık döngü sona eriyor. Bunu saptayan son Batılı devlet adamlarından biri Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa’ydı: “ABD seçimlerinden sonra kim kazanırsa kazansın farklı bir dünya olacak. Rusya ve Güney Afrika, Brezilya, Türkiye’deki yükselen güçlerin konumlanışı da aynı olmayacak. Hindistan da aynı olmayacak. Yeni bir tarihi döngünün başlangıcındayız.”

Evet, yeni gerçek budur; yeni bir tarihi döngü başlıyor. Asya, Küresel Güney’e liderlik ederek yükseliyor. Dolayısıyla siyasal ve ekonomik analizleri bu gerçeğe göre yapmalıyız. BRICS meselesine de böyle bakmalıyız.

İktidarın pazarlıkçı yaklaşımı

İktidar, BRICS’e yaklaşımını “utangaç, pazarlıkçı ve ikili” bir şekilde yürütüyor. Resmi bir başvuru var mı yok mu, tam belli değil. Bloomberg’e konuşan Türk yetkili var diyor, Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Uşakov var diyor ama AKP hükümeti “var” demiyor!

Aslında sadece bu durum bile iktidarın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilişkilerini stratejik bir anlayışla değil, taktik bir bakışla yürüttüğünü gösteriyor. Özetle ŞİÖ’yle ilişkiyi NATO’yla, BRICS’le ilişkiyi AB’yle pazarlıkta bir kart olarak kullanmaya çalışıyorlar. 

Haliyle kendi tabanlarının da kafası karışıyor. Üstelik birbirlerinin muadili olmayan kurumları karşı karşıya getiren denklemler kurarak, “şurdan ayrılmadan buraya giremeyiz” gibi sonuçlar çıkarılmasını sağlıyorlar.

Ana muhalefet iktidardan daha geride 

Ana muhalefet partisi ise bu konuda ne yazık ki iktidardan bile daha geri mevzide. AB kapısında beklenilmesini istiyor, tabanını “Ya AB ya ŞİÖ” diyerek Batıcılığa teslim olmaya zorluyor. 

Ana muhalefet partisi liderliğinin iddia ettiği gibi Atatürk hep Batı’yı işaret etmiş değil, dolayısıyla BRICS’e “yönümüz hep Batı, değiştiremeyiz” diye karşı çıkmalarının hiçbir tarihsel geçerliliği yoktur.

Atatürk Batı’yı değil, “çağdaş uygarlık seviyesini” işaret etti. Ve büyük devrimci Atatürk, çağdaş uygarlığın yerinin sürekli kalıcı olmadığını en iyi bilenlerdendi.

Kuzey-Güney mücadelesi

Durum şudur: Ticaretin ve ekonominin merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı, siyasetin merkezi de kayıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor. 

Küresel Güney, Küresel Kuzey’in (Atlantik’in) dünya egemenliği için oluşturduğu düzeni adım adım zorluyor. Atlantik kuvvetleri ise bu süreci engelleyebilmek için yaptırımlar uyguluyor, darbeler ve suikastler düzenliyor, rezervlere el koyuyor, petrol çalıyor, savaşlar kışkırtıyor. 

Elbette nafile! Küresel Güney düzeni iki yönlü zorluyor: 1) Kurallarını ABD’nin yazdığı düzende reform istiyor. 2) ABD’nin dünya egemenliğini sürdürmek üzere kurduğu kurumların karşısında kendi kurumlarını inşa ediyor.

Türkiye’nin konumu

İşte BRICS bu düzeni zorlama sürecinin en önemli organizasyonlarından biridir. Çünkü BRICS’in iki temel hedefi var: Uluslararası düzenin ve mali sistemin demokratikleştirilmesi. Yani belli başlı ülkelerin kararlar aldığı ve uyguladığı değil, daha çok ülkenin eşit ilişkilerle kararlar aldığı ve uyguladığı bir düzen. 

BRICS bu amaçla Küresel Güney ülkelerinin uluslararası düzende söz sahibi olmasına çalışıyor, örneğin BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesini savunuyor. BRICS, doları egemen kılan mali sisteme karşı işbirliği yapıyor; dolar yerine ulusal paralarla ticareti yükseltiyor, IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına Yeni Kalkınma Bankası’nı koyuyor.

Sonuç olarak Küresel Kuzey/Batı dönemi bitiyor, Küresel Güney/Doğu dönemi başlıyor. ABD ve AB’nin bu gerçeği görerek önlemler almaya çalıştığı şartlarda, nesnel olarak bir Küresel Güney ülkesi olan Türkiye’nin kendisini bu yüzyılda da yine Atlantikçi (Küresel Kuzeyci) sanarak yanlış konumlanması, bu kez Batıcılara rağmen mümkün olmayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2024

, , , , , , , , , , , , ,

3 Yorum

Türkiye neden BRICS üyesi olmalı?

ABD merkezli Bloomberg, Türkiye’nin BRICS’e katılmak için resmen başvuruda bulunduğunu iddia etti. Haber resmi makamlarca ne kabul edildi ne de yalanlandı. 

Doğrusu böyle bir girişim sürpriz olmayacaktır. Zira Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üç ay önce Çin’e yaptığı ziyarette açıkça Ankara’nın bu yöndeki görüşünü paylaşmıştı: “AB ile Gümrük Birliği’ne sahip Türkiye, BRICS gibi farklı platformlarda çeşitli ortaklarla yeni işbirliği fırsatları arıyor.”

Nitekim Fidan Çin ziyaretinin ardından da Rusya’ya davet edilmiş, BRICS+ üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları toplantısına katılmıştı.

AKP’nin sorunu

Fidan’ın açıklamasından da ve Erdoğan’ın bu hafta yaptığı “Bazılarının iddia ettiği gibi Avrupa Birliği (AB) ile Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz” açıklamasından da görüleceği üzere Ankara, BRICS ve ŞİÖ’ye ilgisini Batı’da bulunduğu platformlara alternatif olarak görmüyor, Batı’yla mevcut ilişkilerinin üzerine eklemek istiyor. 

Bunun Türkiye vb. ülkeler için genel, AKP hükümeti için özel gerekçesi var. 

Türkiye için genel gerekçe şu: Yeni bir dünya kuruluyor, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor. Çok kutupluluk ülkelere çok taraflılık fırsatı sağlıyor, ülkelerin önünde geniş manevra alanı oluşturuyor, dış politikada daha geniş bir açı sunuyor. Haliyle pek çok ülke hem ABD ve AB’yle, hem de Çin ve Rusya’yla çok taraflı ilişkiler kurarak çok taraftan kazanıyor. Tipik örneği Suudi Arabistan’dır. 

AKP hükümeti için özel gerekçe şu: İktidar, çok kutupluluğun sağladığı bu çok taraflılığı, öncelikle Batı’yla ilişkilerinde pazarlık etme fırsatı olarak görüyor, Çin ve Rusya’yla işbirliğini Batı’daki konumunu güçlendirecek bir araç olarak kullanmaya çalışıyor. Haliyle bu durum Ankara’nın her zaman çok taraftan kazanmasını sağlamadığı gibi çok tarafa taviz vermesine de yol açabiliyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin genel gerekçesi ile AKP’nin özel gerekçesi bazen çakışıyor bazen çelişiyor. İşte BRICS konusunda açık ve net ilerlenemeyişin nedeni de bu.

ABD ve AB için Türkiye

İktidar yukarıda özetlediğim gerekçeyle Doğu’yla ilişkisini kör topal götürüyor ancak ana muhalefetin konuyu ele alışı çok daha sorunlu.

AKP ŞİÖ ve BRICS’i en azından ABD ve AB’yle ilişkilerinde konumunu güçlendirecek bir pazarlık konusu görürken, CHP tersine, BRICS ve ŞİÖ’ye göz kırpılmasına bile karşı!

Ancak çok kutuplu dünyanın inşa oluşu, iktidar olursa, ana muhalefetin de bu konuya bakışını mutlaka değiştirecektir. 

Çünkü Türkiye’nin Batı kampındaki konumu 75 yıldır ikinci sınıftır:

1) ABD/NATO için Türkiye a) SSCB saldırısına karşı korunacak ülke değil, Avrupa’nın zaman kazanması için SSCB’yi oyalacak bir kuvvetti; b) ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için SSCB’yi Toroslarda durdurmaya çalışacak bir kuvveti.

2) AB için Türkiye hiçbir zaman olası bir birlik üyesi değildi. AB stratejilerinde Türkiye Avrupa sınırları  ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak görülüyor. AB ile imzalanan Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye zararı kimi hesaplamalara göre 500 milyar dolar civarında. Brüksel, Ankara’nın Gümrük Birliği’ni güncelleme istediğine de karşı.

Modern bir köprü fırsatı

3) BRICS Küresel Güney ülkelerinin bir çeşit ekonomi kulübü. Küresel Kuzey’in ekonomi kulübü olan G7’nin alternatifi sayabiliriz. 

G7, en gelişmiş yedi Batılı kapitalist ülkenin platformudur. Kararları daha çok altı ülke değil, ABD almaktadır elbette. G7’nin kararları, bu ülkelerin dışında Batı kampındaki hemen her ülkeyi bir şekilde bağlamaktadır. Haliyle özellikle son zamanlarda, pek çok ülkeyi sıkıntıya sokmaktadır. Örneğin G7’nin (ABD’nin) Rusya’ya yaptırım kararı, pek çok Avrupa ülkesini ve elbette Türkiye’yi de sıkıntıya soktu. 

Türkiye G7 ülkesi değil ama G7’nin kararlarını uygulayarak zarara uğruyor. Oysa BRICS’te hem böyle “tek ülkeye uyma zorunluluğu” gibi bir durum yok hem de nesnel olarak Türkiye’nin yeri Küresel Güney olduğu için de çıkarları da buradadır.

4) BRICS ekonomileri hızla büyüyor, dahası BRICS+ ile genişliyor. Dolayısıyla BRICS dünyanın en önemli ekonomi platformu olacak. Bunu gören 40’tan fazla ülke, şimdiden BRICS’e üye olabilmek için başvurmuş durumda. 

5) BRICS’in en önemli avantajlarından biri, Çin’in başlattığı ve neredeyse dünyanın dörtte üçünün katıldığı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir. Türkiye, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile bağlayan bu büyük uygarlık projesinde coğrafi konumu nedeniyle kritik önemdedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Asya-Avrupa ve Asya-Afrika arasında “modern bir köprü” olmasının yolu Kuşak ve Yol ile BRICS’ten geçmektedir.

6) Türkiye’nin “Küresel Kuzey” kulüplerindeki ilişkileri ABD’ye bağımlılık doğuruyor ama “Küresel Güney” kulüplerinde böyle bir durum yok; üyeler çıkarlarına göre esnek hareket edebiliyor. 

Sonuç

Özetle Türkiye AB üyesi kabul edilmemekte, Batı’nın Doğu önündeki tamponu muamelesi görmektedir. Dolayısıyla AB Türkiye’nin önünde zaten gerçek bir seçenek değildir. 

Ama Türkiye’nin çok kutupluluk şartlarında çok taraflı kazanç elde edebilmesi için Küresel Güney platformları gerçek bir seçenektir. Ve mutlaka değerlendirilmelidir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Eylül 2024

, , , , , , , , ,

2 Yorum

Erdoğan’ın NATO’da Gazze başarısızlığı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, beş uçak ve geniş heyetiyle Washington’a giderken şöyle diyordu: “NATO liderler zirvesinde Gazze’de Filistin halkına yönelik katliamları gündeme taşıyacağız.” (AA, 9.7.2024).

Sonuç mu? Elbette ABD’nin patronu olduğu NATO’da bu mümkün değildi. Nitekim açıklanan 38 maddelik sonuç bildirgesinde ne İsrail’in İ’si, ne Filistin’in F’si, ne de Gazze’nin G’si vardı. 

38. maddenin sonunda 2026 zirvesinin Türkiye’de yapılacağı yazılıydı. Demek ki AK-medya için yine de bir “başarı öyküsü” haberi vardı! Bir de Erdoğan’ın açığı kapatmak için zirve sonrasında yaptığı basın toplantısında söyledikleri…  Örneğin “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik” diyordu, oysa şikayet eden tek başına Güney Afrika’ydı ve AKP aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Örneğin “İsrail yönetiminin NATO’yla ortaklık ilişkisini sürdürmesi mümkün değildir” diyordu, oysa İsrail’in NATO ortaklığında Ankara’nın onayı vardı, İsrail’in NATO’yla işbirliği mekanizmalarına katılmasında AKP’nin oluru vardı! 

ABD fermanıyla hareket eden örgüt

Türkiye’nin NATO içinde ne kadar “değerli” olduğunu propaganda eden renk renk düzen siyasetçileri, Türkiye’nin NATO’da ne denli etkili olduğunu “pazarlayan” bıyıksız ve badem bıyıklı diplomatlar, Türkiye’nin NATO’da ABD’yi dengelediğini “savunan” liberal ve siyasal İslamcı akademisyenler, NATO üyelerinin eşit olmadığını, ABD’nin NATO’nun patronu olduğunu, ABD’nin tek oyunun diğer tüm üye ülkelerin oylarının toplamından daha ağır olduğunu anlamışlar mıdır sizce? 

Elbette gerçeği onlar da biliyor ama NATO’nun propagandasını, pazarlamasını ve savunmasını yapmak en temel işleri. O nedenle Türk milletine yalan söylemeyi sürdürecekler.

Tabii istisnalar da var. Örneğin AKP’li Mehmet Metiner o gerçeği çırılçıplak ortaya koydu: “NATO ABD’nin silahlı sopasıdır. ABD başkanları ne ferman buyurursa ona göre hareket eden askeri ittifakın adıdır. Gerisi kamuflajdır. Hatta kandırmacadır.” (Yeni Şafak, 12.7.2024). Kuşkusuz Metiner’in partisi o kamuflajı ve aldatmacayı en çok yapan partidir.

“NATO tehdit ama yine de NATO’da olmalıyız” yanlışı

Metiner’in yazısının asıl üzerinde durulması gereken kısmı ise şöyle: “NATO dünya barışını asıl tehdit eden bir ABD silahlı aparatıdır. Türkiye’nin başkaca şansı olmadığı için bulunmak mecburiyetinde olduğu bu askeri ittifak son kertede Türkiye’nin de ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından bir tehdit unsurudur. Rusya’ya ve Çin’e boyun eğdirebilirlerse bütün dünya ABD imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve askeri anlamda sömürgesine dönüşecektir.”

Öncelikle şunu belirtelim: ABD’nin Rusya ve Çin’e boyun eğdirebilmesi mümkün değil. Tersine hegemonyası zayıflayan ABD, boyun eğdirebilmenin değil, mevcut düzenini “kendi bölgesinde” koruyabilmenin stratejisini izliyor. 

Ve gelelim tartışılması gereken noktaya: Evet, Metiner haklı, bu gerçeğe gözler kapatılsa da, son kertede NATO Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından tehdittir. Ancak Metiner “Türkiye başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” görüşünde ise büyük yanlış içerisindedir. Öyle ki bu yanlış, yazısındaki tüm doğruları götürecek önemdedir. 

Başka şans elbette var

Tersine, Türkiye’nin başka şansı var, Türkiye NATO’da olmak zorunda değil. Hele de 38 maddeli sonuç bildirgesinden sonra NATO’da olmak Türkiye için artık daha büyük bir yüktür. Çünkü NATO’nun Washington’daki bu son zirvesinden çıkan temel sonuç şudur: ABD, NATO’daki müttefiklerini Rusya ve Çin’e karşı cepheye sürmeye çalışıyor. 

“Başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” olduğunu iddia ettikleri Türkiye’nin ABD tarafından Rusya ve Çin’e karşı pozisyon almaya zorlanması, Ankara’nın intiharı olur!

II. Dünya Savaşı’nın ardından “başka şans yok” söylemiyle izlenen Atlantikçilik siyaseti dün de yanlıştı; çünkü Türkiye’nin “bağlantısızlık” gibi başka bir şansı vardı. “Başka şans yok, NATO’dan çıkamayız” söylemi bugün daha da yanlıştır; çünkü yine “bağlantısızlık” var, hele de “çok kutupluluk” şartlarında geniş manevra alanları var, “NATO’daki gibi fiilen egemenliğinizi devretmek zorunda kalmadan” siyasi ve ekonomik ortaklıklar kurabileceğiniz platformlar var, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var, BRICS var, yükselen Asya var, bölgesel birlik olanakları var… 

Yeter ki “NATO göz bağı” çıkarılabilsin!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 2024

, , , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın