Posts Tagged Öcalan

ÖCALAN MODELİYLE YÖNETİM

Özel Yetkili Savcı’nın, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Oslo’da PKK ile görüşen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı şüfheli olarak ifadeye çağırması, enine boyuna tartışılıyor. AKP kurmaylarının “Cemaat, Erdoğan’ı ifadeye çağırdı” şeklindeki yorumları çarpıcı…

Cemaat – Polis – Özel yetkili savcılar ile AKP – MİT cepheleşmesinin daha da keskinleşeceği bir döneme, kuşkusuz gireceğiz.

Konu bir yanıyla ABD ile ilişkileri, bir yanıyla Suriye’de sahaya sürülmeyi ve bir yanıyla da Irak’ın kuzeyindeki yapının geleceğiyle ilgili… O nedenle çeşitli boyutlarını uzun süre bu köşeden inceleyeceğiz.

Bugün başlangıç oluşturması için, sizleri geriye, 2005 yılına götüreceğiz.

AKP ÖCALAN’DAN BRİFİNG ALIYOR

Tarih, 30 Kasım 2005. Özel bir savcı, Abdullah Öcalan’a soru sormak için İmralı’ya gider. Öcalan’la baş başa görüşen savcı, Kongra-Gel ve Zübeyr Aydar’la bir ilişkisi olup olmadığını sorar. Yanıtı ortada olan bir soru için, Savcı neden İmralı’ya gitmiştir ki?

Nitekim Öcalan da, yanıtı belli olan bu soru yerine, Savcı’ya tam 2,5 saat boyunca “Demokratik Konfederalizm” konusunda brifing verir. Öcalan da anlamıştır ki, AKP savcıyı bu konudaki görüşlerini öğrenmek üzere görevlendirmiş ve göndermiştir!

ÖCALAN’IN 25 EYALETLİ TÜRKİYE MODELİ

Zira Öcalan, Savcı’nın ziyaretinden bir süre önce bu kavramı ortaya atmış ve tartışılmasını istemiştir. Öcalan bu konuda 4 Mayıs 2005 günü avukatlarına şunları söylemiştir:

“Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur. Bir nevi Almanya’daki eyalet sistemi gibi. 81 il anlamsız. Kültürel, sosyal, anlamlı bir karşılığı yok. Yerel bölgelere dayalı bir Temsilciler Kongresi olabilir. 25 bölge ekonomik, sosyal, kültürel anlamı olan bütünlükler olmalı. Bu bir nevi konfederasyon olur. Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye Demokratik Konfederalizmini böyle tarif ediyorum.”

ÖCALAN, BAŞKANLIK SİSTEMİ İSTİYOR

Abdullah Öcalan 25 eyaletli Türkiye’nin de başkanlık sistemiyle yönetilmesi gerektiğini söyler:

“Türkiye Cumhuriyeti’ne reform gerekiyor. TBMM yerine iki organ öneriyorum. Aslında geçmişinde de var biraz, bir Cumhuriyet Senatosu öneriyorum. MGK yerine Güvenlik ve Savunma Konseyi, Anayasa Konseyi kurulmalı. Bir de yarı başkanlık benzeri, başkanlığın seçtiği hükümet. Halk nedir? İşte bu kongre, Türkiye’ye özgü Temsilciler Meclisi.”

AKP’NİN KALKINMA BAKANLIĞI

Şimdi burada duralım ve AKP’nin son seçimlerden sonra kurduğu yeni bir bakanlığı tanıyalım: Kalkınma Bakanlığı.

Cevdet Yılmaz’ın yönettiği bakanlığın en önemli birimlerinden biri Kalkınma Ajansları.

İnternetten sayfasına girdiğinizde karşınıza 25’e bölünmüş bir Türkiye haritası görürsünüz. Her eyaletin bir de ismi var.

Örneğin, BDP’nin özerk ilan ettiği(!) bölgede, 7 eyalet var: Kuzey Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Serhat Kalkınma Ajansı, Fırat Kalkınma Ajansı, Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Dijle Kalkınma Ajansı, Karacadağ Kalkınma Ajansı, İpek Yolu Kalkınma Ajansı.

BDP’nin AKP’ye bıraktığı bölgede de 18 Kalkınma Ajansı var!

ÖCALAN – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Öcalan’ın 4 Mayıs 2005 günü söylediklerini yeniden anımsayalım: “Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”

Bu tabloya bakarsak, memleketi Erdoğan’dan ziyade Öcalan yönetiyor!

Haklısınız, her ikisini de ABD yönetiyor!

Ama artık yolun sonuna geldiler. Çünkü gerileyen kuvvetler, ancak birbirine düşer!

“Yarı Başkanlık sistemi” ile yönetilecek konfederal yapının müstakbel aktör adayları arasındaki itiş kakışın nereye gideceğini de şimdiden söyleyelim:

Türkiye, yeni bir devrimin eşiğindedir!

Sıra bizde…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2012

, , , , ,

2 Yorum

ÖCALAN VE ŞEYH SAİT

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) hafta sonu yapılan 6. Olağan Genel Kurulu’nun sonuç bildirgesinde “Öcalan’ın siyaset yapabilmesi için önünün açılması ve koşullarının düzeltilmesi” istendi. Sonuç bildirgesinde, “Şeyh Sait neyse, Sayın Öcalan da halkımız için odur” ifadesine yer verildi.

BDP’li milletvekilleri, belediye başkanları ve delegelerin katıldığı Genel Kurulun kararı kuşkusuz eylemiyle de uyumlu. Zira hakkında sempozyumlar düzenlenen, anma törenleri yapılan Şeyh Sait’in en son Diyarbakır’da heykeli dikilmişti!

Peki, Şeyh Sait’le eşdeğer tutulan Abdullah Öcalan bu konuda ne düşünüyor?

‘İLK KÜRT İSYANLARI BATI’YA DAYANIYORDU’

Serxwebun dergisinin Haziran – 2000 tarihli 222. sayısında, Öcalan’ın Şeyh Sait konusunda ne düşündüğü, “PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan yoldaşın değerlendirmesi” başlığı altında yayımlanmıştı. Aktaralım:

“İsyanlar tarihi iyi bilinmeli ve doğru algılanmalıdır. Geçmişte yaşanan isyanlar ilkel milliyetçiliğe dayalıdır. Bazıları benim için ‘Kemalizme kayıyor’ diyebilirler. Kemalizm düşmanlığı Kürtlerin lehine değildir. İlk Kürt isyanları Batı’ya dayanıyordu. Söylemek istediğim şuydu: O dönemde hem Kürtler üzerinde hem de Türkler üzerinde emperyalizmin oyunu vardı. O zamanki isyanlara önderlik edenler bunu göremediler. Önderliklerin gerici yanlarını görmek gerekir. Bu oyun hâlâ devam ediyor.

“İsyan Kürt egemenlerinin yaklaşımıdır. Barzani ve Talabani’ye dikkat edilmeli. Kürt halkını da Kemalizmi de bu hale getiren isyanlardır. 1919-24 sürecini anlatan Doğu Perinçek’in kitabı okunmalı. Mustafa Kemal 1919’da Kürtlere bütün özgürlükleri tanıyacaktı. ‘Oyuna gelmeyin’ dedi. ‘Kürdistan Devleti kurma oyununa, Ermeni Devleti kurma oyununa gelmeyin’ dedi. Cumhuriyetle birlikte Kürtlerin bütün özgürlükleri tanınacaktı. Doğrudur, Atatürk stratejik açıdan yaklaştı. Bu 1924’e kadar sürdü.

‘ŞEYH SAİT KÜRTLERİ ATEŞE ATTI’

“Şeyh Said isyanı taviz koparma amacıyla Kürtleri ateşe atmıştır. Bu isyan Kürtler için büyük felaket oldu. Barzani ve Talabani böyle ortaya çıktı. Kürt, namusuyla oynandı, ateşe atıldı. Bush ve İngiltere öyle yaptı, ‘Kürtlere devlet vereceğim’ dedi. Bunların hepsi hikâyeydi. Sonuçta içinden çıkılmaz bir Kürt ve Kürdistan doğdu. Sonuç trajedidir. Bu tarihi açmak gerekiyor.

“1925 isyanı ve bastırma, iki taraflı şiddet, Cumhuriyeti ve Kemalizmi olumsuz etkiledi ve demokrasi kaybetti. 1924’e kadar Mustafa Kemal’in çizgisi önemlidir. Kürt isyanları devreye girince cumhuriyet tökezledi. Mustafa Kemal bilinçliydi; bu işbirlikçileri tanıdı.

“Cumhuriyet ideolojisine aykırı değil. Türkiye’ye en iyi yardım 1925 Musul-Kerkük oyununu bozmaktır. Türkiye’ye demokratik hizmet etmektir.

“1925’te isyan çıkarıp sahipsiz bırakanlar şimdi de işbaşındadırlar. PKK de HADEP de bunlara karşı uyanık olmalıdır.

ÖCALAN, ŞEYH SAİTLEŞTİ!

Peki, bu sözlerden tam 12 yıl sonra ne değişti? 12 yıl sonra bugün Şeyh Sait ve Öcalan neden aynılaştı?

Şeyh Sait tarihteki yerinde durduğuna ve yerini değiştiremeyeceğine göre, Şeyh Saitleşmekte olan Öcalan’dır!

Öcalan, “isyan çıkarıp sahipsiz bırakanların iş başında olduğunu” doğru saptamış ancak sahipsiz bırakanlara yani emperyalizme bağımlılıkta Şeyh Sait’i aşmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

BARZANİ VE TALABANİ’YE VERİLEN GÖREV

Mesud Barzani Türkiye’ye gelip AKP Hükümeti ile BDP’liler ise Irak’a gidip Celal Talabani ile görüştü anımsayacağınız gibi.

AKP’nin yandaş basına yaptığı servise göre, hükümet Barzani’yi ayağına çağırmış ve kızmıştı: “ya PKK’ye operasyonuma destek ver ya da ben yapacağımı bilirim!”

Oysa ne Barzani, TSK’nin operasyonlarına destek veriyordu, ne de ortada sınır ötesi bir kara operasyonu vardı. Sayfalarda sadece kara propaganda yer alıyordu…

AKP – PKK ARABULUCULUĞU

Peki, Erdoğan’ın Barzani’ye esip gürlediği söylenen bu ziyaretten aslında ne sonuç çıkmıştı?

Talabani’nin partisi KYB’nin sözcüsü Azad Cundiani şöyle özetlemiş: “Talabani ve Barzani, İran, Türkiye ve Kürdistan sınır bölgesindeki çatışmaları sonlandırmak için Türk hükümetiyle PKK arasında yürütülen arabuluculuk çabalarına öncülük ediyor.”

ÖZAL, DEMİREL VE ÇİLLER’İN DE ARABULUCULARI

Barzani ve Talabani’nin Türk hükümetleri ile PKK arasında arabuluculuk yapması yeni değil, Turgut Özal’a kadar dayanıyor. Özal, 1992 yılında Talabani’nin arabuluculuğuna sığınmıştı. Talabani 1993’te de Süleyman Demirel’in arabulucusu olmuştu.

Hatta Talabani, Öcalan’la görüşmeye giderken Özal’ın izniyle yanına, dönemin HEP Genel Başkanı Ahmet Türk’ü, milletvekilleri Sırrı Sakık, Feridun Yazar, Sedat Yurttaş ve Hatip Dicle’yi de almıştı.

Celal Talabani, 14 Mart 1995’te de bir mektupla Tansu Çiller’in taleplerini Öcalan’a iletti. Öcalan da kendi mektubuyla şartlarını sıraladı.

ERDOĞAN’IN RESMİ ARABULUCUSU

İkilinin arabuluculuk görevi, AKP Hükümeti döneminde neredeyse resmiyet kazandı.

Örneğin Talabani, 2006 yılında Murat Karayılan ile AKP Hükümeti’nin bağlantısının kurulmasında görev aldı.

Örneğin Talabani, 2009 yılında, Erdoğan ve Gül’ün “ricasını” PKK’ye ve oradan da Öcalan’a iletti.

Örneğin Mesud Barzani, 2010 yılında Abdullah Öcalan’dan aldığı mektubu, Ankara ziyareti sırasında görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a iletti.

Örneğin Talabani, 2 Kasım 2010’da, Öcalan’dan avukatları aracılığıyla gelen mektubu, AKP Hükümeti’ne iletti.

İkilinin burada özetlediğimiz kimi arabuluculuk görevleri aslında çok daha kapsamlı. Ayrıntıları, yeni çıkan “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli kitabımızda okuyabilirsiniz.

ABD’NİN ESAS AKTÖRÜ KİM?

Biz konunun başka bir boyutu üzerinde durmak istiyoruz ve şu soruyu soruyoruz: ABD’nin “Büyük Kürdistan” planının esas aktörü kim? Öcalan ve PKK mi, Barzani ve Talabani mi? Ya merkez neresi? Diyarbakır mı, yoksa Erbil ve Süleymaniye mi?

Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin mücadelesi bakımından önemli…

Pek çok açıdan yanıtı verilecek bu soruya bugün “arabuluculuk” bağlamında yanıt verelim: 1992 yılından bu yana, yani tam 20 yıldır Öcalan ile Türk hükümetleri arasında arabuluculuk yapan Talabani ve Barzani, sizce “görevleri” bakımından, Öcalan’dan daha önemli olabilir mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP ÖCALAN’I SERBEST BIRAKACAK

Recep Tayyip Erdoğan kontenjanından AKP Gaziantep Milletvekili olan Şamil Tayyar, yazdığı “Kürt Ergenekonu” kitabıyla gündemde. Ve Tayyar kitap satılsın diye, her gün bir gazetenin birinci sayfasında.

GÖZÜN AYDIN: PKK’Yİ MİT KURMUŞ!

Şamil Tayyar, PKK’yi MİT’in kurduğunu keşfetmiş! 31 Ekim tahrili Star gazetesinde böyle söylüyor. Doğrusu tebrik ediyoruz. Bu konuda Aydınlık’ın hacimli dosyalarını buradan hatırlatacak değiliz. Ancak Tayyar’ın ufkunu geliştirelim: MİT’e de ABD kurdurttu!

Bu keşfi yapan Şamil Tayyar, henüz oturduğu koltuğun anlamını kavrayamadı muhtemelen. Zira oturduğu makam haber yapma makamı değil, hesap sorma makamı. O nedenle bu keşfi yapan milletvekili Tayyar’ın, genel başkanına bağlı olan MİT’ten, PKK’nin kuruluşuna ilişkin bilgi sorması, dahası hesap sorması gerekir!

Biliyorum, mümkün değil diyeceksiniz. Ne de olsa Başbakan’ın özel temsilcisi olan MİT müsteşarı Hakan Fidan, zaten PKK ile pazarlık masasında!

Ancak Tayyar partisinin PKK ile pazarlıkta olduğunu atlayıp, yine PKK ile ilişkisi olduğu yalanını söyleyip, kurulmuş gibi, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’e saldırıyor. Bu yalanlardan ötürü Perinçek’e tazminat ödeme rekorları kıran gazetelerin, yine aynı yalanlara sayfa ayırması, görevlerinin gereğidir.

AKP İKTİDARI PKK’YLE PAYLAŞTI

Gelelim ikinci konuya. Şamil Tayyar yine milletvekili olduğunun farkında olmayarak şöyle konuşuyor: “Doğu ve güneydoğuda PKK vesayeti var, özgür düşünce, özgür ifade gelişmiyor. O nedenle orada diğer bölgelerdeki gibi bir uyanış olmuyor. Bu PKK vesayetinin kırılması lazım. Orada entelektüeli, siyasetçisi, aydını da vatandaşlarımız da maalesef özgür değil.”

İktidarın bir üyesi olan Tayyar, sizce de ülkenin bir bölümünde iktidar olmadıklarını itiraf etmiş olmuyor mu? Bu durumda AKP iktidarı PKK ile paylaşmış olmuyor mu? Daha da beteri, ülke paylaşılmış olmuyor mu?

PKK SİYASALLAŞACAK, ÖCALAN SERBEST KALACAK

Nitekim Şamil Tayyar, Öcalan’ı da zaman içinde serbest bırakacaklarını söylüyor: “Ben Abdullah Öcalan’ın kaderini PKK’nin belirleyeceğini düşünüyorum. Eğer PKK hesaplarını Türkiye’ye kan ve şiddet üzerinden ciro etmeye devam ederse Abdullah Öcalan oradan asla çıkamaz. Ama PKK tarihin akış yönünü iyi okur, iyi değerlendirir, barış sürecine katkıda bulunmak, silah bırakmak ve siyasallaşmak isterse ben buna zemin oluşturulacağını düşünüyorum. Oluşacak barış havasının Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki durumunu biraz daha netleştireceğini düşünüyorum. (…) Mandela 28 yıl hapishanede kaldı. Hayatı boyunca ırkçılığın çözümüyle ilgili talepleri kendi şahsına endekslemedi. Ama sorun çözüldüğünde o da dışarıdaydı. Eğer sorun çözülür, kan akmazsa o günün toplumsal şartları Türkiye’yi bu konuda bir yere taşır.”

Ülkenin bir bölümünün PKK kontrolünde olduğunu söyleyen bir AKP milletvekili, PKK’nin siyasallaşmasıyla, Öcalan’ın da serbest kalacağını söyleyebiliyor!

Kısmetse önce Diyarbakır’dan birinci sıra milletvekili yaparsınız! Sonra da…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Kasım 2011 

, , , , ,

1 Yorum

SINIR ÖTESİ YALANLARIN HEDEFİ

Biri Neçirvan Barzani’nin Türkiye ziyaretiyle ilgili, diğeri de TSK’nin sınır ötesi operasyon yapıp yapmadığıyla ilgili iki önemli gelişme yaşandı, yaşanıyor…

BARZANİ’DEN AKP’YE: ÖCALAN’I TANI

Önce Neçirvan Barzani geldi Türkiye’ye. Irak’ta hiçbir resmi görevi olmayan Barzani, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Hükümetten basına servis edildiğine göre, Barzani’ye “artık kınama değil, somut eyleme geçme vakti” denilmişti.

Nitekim ziyaretin hemen ardından, gazeteler TSK’nin 22 taburla sınır ötesi operasyona başladığını yazdılar. Üstelik Barzani’ye bastıran hükümet, peşmergelerin de operasyona destek vermesini sağlamıştı.

Genelkurmay bu haberleri yalanladı. Operasyonların ağırlıklı olarak yurt içinde sürdüğü, sınırın ötesinde yalnızca birkaç noktada operasyon olduğu açıklandı.

Bu arada Neçirvan Barzani’nin Türkiye ziyaretinin de servis edildiği gibi olmadığı ortaya çıktı. Barzani’nin ziyaretini izleyen Erbil Gazetesi’nden Sami Ergoşi, Barzani’nin AKP Hükümeti’ne tek adres olarak PKK’yi gösterdiğini yazdı. Yalanlanmayan habere göre Barzani, Erdoğan ve Davutoğlu’na şöyle söylemişti:

“Sorun, siyasi ve ulusal bir sorundur ve PKK olsun veya olmasın bu sorun mevcudiyetini koruyacaktır ki bu da mecburi bir soruna işaret ediyor. Çözüm için PKK görmezden gelinemez. Türkiye PKK ve Öcalan realitesini kabul etmeli ve tanımalı. Çözümün tek yolu siyasi diyalog ve PKK ile görüşmekle mümkündür. Savaş ve çatışmalarla geçen yıllar bunun bir çözüm yolu olmadığını ispatlamıştır. Çözüm için seçilecek tüm siyasi ve barışçıl yöntemler için bizler her türlü desteğe hazırız.”

TSK: TANKLAR SINIRI GEÇMEDİ

Öte yandan Genelkurmay’ın bir kere yalanlamasına rağmen, Türk Ordusu’nun terörle mücadele operasyonları yine farklı noktalara çekildi. Tankların Haftanin’e girdiği, şiddetli çatışmaların olduğu, 1400 teröristin öldürüldüğü duyuruldu.

Genelkurmay bu haberleri de yalanladı ve sınır ötesine tank geçmediğini belirtti. 1400 PKK’linin öldürüldüğü bilgisinin doğru olmadığı açıklandı.

1400 PKK’linin öldürüldüğünü yazan gazeteler ise bu kez, Haftani’e 1400 özel kuvvetler komutanlığına mensup bordo berelinin girdiğini yazdılar.

Nihayet gerçeğe yaklaşılmıştı…

ABD HEYETİ GELİYOR

Peki, hem tankların sınırı geçtiği hem de peşmergenin TSK’de operasyonel destek vereceği yalanları neden üretildi, neden servis edildi? Asıl yanıtı önemli olan soru budur. Çünkü üretilen her yalan haberin mutlaka bir hedefi vardır.

Ve esas mesele ABD sonrası Irak’ın kuzeyinin geleceğiyle ilgilidir. Çünkü iki ay sonra Irak’ta ABD askeri kalmayacak! ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Büyükelçi Alexander Vershbow başkanlığındaki ABD heyeti de Türkiye’ye bunun için geliyor…

Ve bu ziyaretten hemen önce, New York Times’tan, “Kürtler dışlanırsa AKP dış politikası yürümez” mesajı verilmesi, oldukça anlamlı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

PROTOKOLÜ, ERDOĞAN DA İMZALADI!

Tarafların açıklamalarından anlaşılan o ki, Silvan’la birlikte artan şiddetin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın Öcalan’ın üç
protokolünü imzalamaması…

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın hazırladığı “ikişer sayfalık üç protokol”le ilgili şu bilgileri veriyor: “Bunlardan biri ateşkes, diğer PKK’nin silahsızlandırılması, üçüncüsü ise yeni demokratik anayasa sürecinin genel ilkelerini kapsıyordu.”

Demirtaş, protokollerin muhataplarını da açıklıyor: “Bu protokollerin anayasayla ilgili olanında muhatap BDP’dir. Diğer ikisi için İmralı ve Kandil.”

BÖLÜNME ANAYASASI PROTOKOLÜ

Protokollerle ilgili bilgi veren bir başka isim de BDP’nin listesinden milletvekili seçilen Şerafettin Elçi. Elçi kendisiyle birlikte bazı üst düzey BDP’li milletvekillerinin de gördüğünü söylediği protokollerin içeriğine dair şu bilgileri veriyor: “Bu protokolün içinde, anadilde eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı.”

Elçi, protokolün Başbakan Erdoğan’a sunulduğunu ancak Erdoğan’ın imzalamadığını, şiddetin de bu nedenle arttığını söylüyor.

ÖCALAN’IN ERDOĞAN’DAN İSTEDİĞİ MESAJ

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, protokollerin muhataplarına iletilmesiyle ilgili daha detaylı ve kesin bilgiler veriyor: “Protokoller
PKK’ye iletildi. Onlar uygun gördükleri 2-3 değişiklik yaptı ve son maddesi PKK’nin silahsızlandırılması olan protokolleri kabul etti. Şimdi top Öcalan’la görüşen devlet heyetindeydi.”

Demirtaş protokollere ilgili çok önemli bir ayrıntı daha veriyor: “Heyet bu protokolleri hükümete iletirken Öcalan’ın bir isteği daha olmuştu. Eğer televizyonda Başbakan’dan, ‘Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür’ gibi bir demeç duyarsa Öcalan, bunu Başbakan’ın protokolleri kabul ettiğine dair bir mesaj olarak alacak ve örgütü bir hafta içinde belli sınıra çekecekti. Bunu taahhüt etmişti. Ama Başbakan’dan Öcalan’a işaret niteliği taşıyacak öyle bir mesaj gelmedi…”

Evet, Başbakan Erdoğan’dan böyle bir mesaj gelmemişti, o zaman… Ya sonrasında?

ERDOĞAN ÖCALAN’A İSTEDİĞİNİ VERDİ

Başbakan Erdoğan’dan “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajı alabildi mi Öcalan?

Önceki gün yazdık. Başbakan Erdoğan New York’ta, artan PKK saldırılarını şu sözlerle yorumlamıştı: “Terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız.” Erdoğan ayrıca “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” demişti. Yurda dönerken yolda da şöyle sesleniyordu Başbakan Erdoğan: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.”

PROTOKOLLERİ SİLAH İMZALATTI

Peki, bu durumda, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, Öcalan’ın beklediği “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajını vermiş olmuyor mu?

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, daha önce imzalamadığı protokollerin kabulü anlamına gelen bu mesajı vererek, protokolleri imzaladığını ortaya koymuyor mu?

Bitirirken altını çizelim: Silah bırakılması istenen PKK, protokolleri, silahı daha çok kullanarak imzalatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık 2011
29 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN ÖCALAN’LA YÜZDE 95 ÖRTÜŞÜYOR!

AKP’nin mavi havuzdaki yandaşları ikiye ayrıldı: Bir bölümü, “görüşmeyi kim sızdırdı” diyerek içeriği perdelerken, bir bölümü de görüşmeyi normalleştirme peşinde. Yeşil havuzdan yandaşlar ise hâlâ olayın şokundalar ve konuya henüz giremediler!

Biz görüşmeyi kimin sızdırdığını araştırmayı ilgililerine bırakıyor ve görüşmenin içeriğine bakıyoruz.

ERDOĞAN-ÖCALAN PAZARLIĞI

Ve o içeriğin tam merkezinde tek bir gerçek duruyor: PKK-MİT görüşmesinin kayıtları bir kez daha gösterdi ki AKP, PKK ile uzun süredir müzakere yapmaktadır. Daha doğrusu Erdoğan ve Öcalan, temsilcileri aracılığıyla pazarlık yapmaktadırlar. (Bakınız: AKP’nin PKK ile 19 müzakeresi, www.mehmetaliguller.com, 2 Kasım 2010)

Çeşitli kesimler konuyu hafifletmeye hatta müzakereyi, pazarlığı meşru gibi sunmaya gayret etse de Başbakan Erdoğan felaketin farkındadır ve bu nedenle görüşmeyi yine devlete yıkmaya kalkmaktadır.

BÜROKRAT DEĞİL BAŞBAKAN’IN ÖZEL TEMSİLCİSİ

Erdoğan, Tunus’ta, sızan PKK-MİT görüşmesiyle ilgili sorulara verdiği yanıtta, “Hükümet olarak İmralı ile görüşmeyiz. Ama devlet üzerine düşeni yapar” diyebiliyor hâlâ…

Oysa MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın PKK’li muhataplarına söyledikleri ortada:

“(Başbakanlık) Müsteşar yardımcısıyım ama sayın Başbakanımızın özel temsilcisiyim. (…) Olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli, daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hasıl olunca sayın Başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. (…) Sayın Başbakan bu noktada caddi olduğunu, samimi olduğunu, siyasi riski de yüklenmeye hazır olduğunu birkaç defa söyledi. (…) Hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti Türkiye’deki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye, realize etmeye çalışıyor. Bu noktada sayın Başbakan beni görevlendirdi.”

Kaldı ki, Erdoğan Tunus’ta gazetecilere “Emre Bey’i de (Eski MİT Müsteşarı), Hakan Bey’i de gönül rahatlığı içerisinde İmralı’ya gönderdik” demektedir. Gönderen hükümet giden devletse, görüşen devlet mi olur?

ERDOĞAN’LA ÖCALAN’IN VİZYON BENZERLİĞİ

Asıl vahimi, Başbakan’ın temsilcisinin PKK’li muhataplarına söylediği, Başbakan Erdoğan ile Öcalan’ın vizyonlarının yüzde 95 benzerlik taşıdığı şeklindeki saptamasıdır:

“Ben kendisine tüm çıplaklığıyla anlattım. İmralı’daki çözüm iradesini, olaya iyi niyetle yaklaşımı, sayın Öcalan’ın yıllar içerisindeki oluşturduğu düşünsel evrimi, ulaştığı sonuçları, ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun yüzde doksan – doksan beş oranında, kendi çizdiği viyonla nasıl örtüştüğünü de anlattım.”

HÜKÜMETTE GÖREV BÖLÜŞÜMÜ

Görüşmenin aslında Erdoğan ile Öcalan arasında bir pazarlık anlamı taşıdığını, görüşmede bulunan MİT Müsteşar Yardımcıs A.G.’nin şu sözleri de ortaya koymuyor mu:

“Geldiğimiz noktada, önümüzde işte hazırlığını yapmakta olan bir hükümet ortaya neyi koyacağını, neyi yapıp, neyi yapamayacağını işte hukukçulara vermiş. Adalet Bakanlığı ayrı bir çalışma yürütüyor. Daha sonuç raporu çıkmamış. Bilmem ne bakanına bir görev vermiş, çalış bakalım, raporunu çıkart demiş…”

BOP DEVLETİ’NİN PAZARLIĞI

Peki Erdoğan ile Öcalan neyin pazarlığını yapıyorlar? Sadece silah bırakmayı mı, barajın düşürülmesini mi, Öcalan’ın özgürlüğünü mü, KCK davasının düşürülmesini mi, ana dilde eğitimi mi, özerkliği mi?

Tümünün toplamı olarak, yeni BOP devletini ve onun yeni anayasasını müzakere ediyorlar!

O BOP devletinin ismi “Türk-Kürt Federe Devleti”dir ve ikinci ile üçüncü İsrail’dir!

İşte bu devletin pazarlığı yapılmaktadır.

Ki hükümetin özel temsilcisi olarak Hakan Fidan, aslında Öcalan’ı meşru bir önderlik olarak kabul ettiklerini konuşmasında sık sık belirtmektedir!

Öcalan’ı meşru gören bir hükümetin ise aldığı yüzde 50 oya rağmen meşru olmadığı ortadadır!

Mehmet Ali Güller
Ayd
ınlık Gazetesi
17 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ÖZERKLİĞE NASIL GELİNDİ?

13 şehit, Güneydoğu’da özerklik ilan edilmesi, ABD’nin ülkemize füze kalkanı yerleştirme girişimi, İran’la düşmanlık tohumları, Suriye ve Libya’ya karşı karargâh yapılmamız…

Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Asıl sorumlular kim?

Türkiye bu noktaya ABD’nin aşama aşama ilerlettiği süreçle geldi. ABD kimi zaman AKP’ye anlaşma imzalattırarak, kimi zaman PKK silahını kullanarak, kimi zaman da TSK’ya karşı operasyon yaparak Türkiye’yi teslim almaya çalıştı…

Anımsayalım:

2003: Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la “2 sayfa, 9 maddelik” gizli anlaşma imzaladı. Gül, bu anlaşmayı, daha sonra Vatan gazetesinden Sedat Sert’e açıkladı. Tabi bu anlaşma, TBMM’ye gelmediği için de anlaşmadan ziyade “hizmet sözleşmesi” anlamına geliyor.

2003: ABD, Tayyip Erdoğan‘la “9 üs” anlaşması yaptı. Bu anlaşma ile AKP, ABD’ye bölge inisiyatifi sağladı.

2003: BM İkiz sözleşmeleri, AKP ve CHP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. “Demokratik Özerklik” ilan eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), işte bu ihanet sözleşmelerini dayanak gösterdi.

2003: ABD, Türk askerine “çuval” geçirdi! Pentagon, açıkça TSK’yi hedef aldı ve Kuzey Irak’taki varlığını savaş nedeni saydı.

2004: Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Eşbaşkan yapıldı! Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olduğunu, tam 36 ayrı yerde itiraf etti.

2004: Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olur” dedi! Erdoğan’ın Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında dile getirdiği bu hedefin ardından, Diyarbakır uluslararası camianın Ankara’dan sonra programlarına aldığı ikinci diplomatik merkez oldu.

2004: Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Eyalet Yasaları, Belediyeler Birliği, Kalkınma Ajansları Yasası, Nitelikli Sanayi Bölgesi gibi TBMM hazırlıklarıyla, özerkliğin altyapısı hazırlandı.

2005: Tayyip Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı” başlattı. Ancak, bu açılımın başarılı olması AKP’nin önündeki milli set nedeniyle mümkün olmadı. Öncelikle o setin aşılması, yıkılması gerekiyordu…

2007: AKP’nin iktidara getirilmesi sürecinde başlatılan Ergenekon tertibi, uygulamaya sokuldu. TSK’ye, İşçi Partisi’ne, milli kesimlere uzun sürecek operasyona başlandı.

2008: Eyalet modeli tartışmaya açıldı.

2009: Abdullah Gül, “Kürt Açılımı”nı başlattı.

2009: Önce Gül, ardından Duvutoğlu, Kuzey Irak’ı “Kürdistan” olarak tanıdı.

2009: Öcalan‘la doğrudan görüşmelere ve müzakerelere geçildi.

2010: PKK/BDP önüne “Demokratik Özerklik” hedefi koydu.

2010: Tayyip Erdoğan, “Türkiye vatandaşlığı üst kimliği üzerinden ‘yeni Türkiye’ arayışında olduklarını” söyledi.

2010: AKP, Yargı’yı ele geçirdi! Tayyip Erdoğan referandum akşamı “federal meclis, federal konsey” dedi.

2011: Yeni-CHP, Yerel Yönetim Özerklik Şartı çekincelerini kaldırma sözü verdi.

2011: Tayyip Erdoğan – Abdullah Öcalan mutabakata vardı! Öcalan, “Barış Konseyi” ve “Anayasa Konseyi” üzerinde anlaştıklarını ilan etti.

2011: PKK özerklik ilan etti!

2011: ………….? Yeni anayasa.

Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / Sürmanşet
Odatv.com

, , , , ,

Yorum bırakın

AÇILIM’IN YENİ AŞAMASI: DEMOKRATİK ÖZERKLİK

ABD’nin AKP’ye uygulattığı ve nihai hedefi Irak’ın kuzeyindeki yapıyı da kapsayacak şekilde “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Kürt Açılımı”nda yeni bir aşamaya daha geçildi: Demokratik Özerklik!

ABD, ikinci bir İsrail devleti olarak inşa etmek istediği “Büyük Kürdistan” için önce Irak’ı parçalamış ve “Güney Kürdistan”ı kurmuştu; şimdi sırada “Kuzey Kürdistan” var!

ABD, Kuzey Kürdistan’ın inşası için hukuki planda Türkiye’ye “BM İkiz Sözleşmeleri”ni kabul ettirdi; askeri planda PKK’yı güçlendirmeyi ve TSK’ya karşı geliştirmeyi sağladı; kültürel planda toplumsal ayrışmanın zeminini yarattı; siyasal planda AKP üzerinden “Kürt Açılımı” uygulayarak, “Diyarbakır merkezli bölgesel özerkliğin” örgütsel inşasına harç sağladı.

“Belediyeler Birliği”nden, “Eyalet Modeli” tartışmalarına kadar yapılan ve geliştirilen her “çözüm”, bu siyasal hedefin aşamaları oldu.

Bu sürece direnecek kuvvetler de, başta TSK olmak üzere, bir dizi Ergenekon tertibi üzerinden adım adım etkisizleştirildi.

DİYARBAKIR, AKP-BDP İTTİFAKIYLA, DEMORATİK ÖZERKLİĞE MERKEZ OLUYOR

BDP’nin ilk kez, Öcalan’ın talebi üzerine, 19-20 Haziran 2010 tarihlerinde Diyarbakır’da yaptığı İl ve Belediye Başkanları toplantısında gündeme getirdiği “demokratik özerklik”, Türkiye’nin güneydoğusunu “özerk” hale getirmeyi hedefliyor.

Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlığını yaptığı Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından 19 Aralık 2010 tarihinde gündeme getirilen “demokratik özerklik” taslağında hedef şöyle çizildi:

“Demokratik Özerklik, Kürdistan toplumunu, hukuki, öz savunma, sosyal ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemektedir”. 1

BDP ve PKK’nın Demokratik Özerk Kürdistan diye hedeflediği oluşum, AKP’ye hükümet olabilmenin koşulu olarak sunulan hedefle birebir uyumludur:

“Şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya ‘Genişletilmiş Ortadoğu’, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız vardır”. 2

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “başarmamız gerek” dediği “Diyarbakır’ı merkez yapma” hedefi, işte BDP’nin dile getirdiği “Demokratik Özerk Kürdistan”ın merkezidir, başkentidir!

DTK, DEMOKRATİK ÖZERK YAPININ KONGRESİDİR

PKK ve BDP, DTK’nın bir model ve hedef olarak önüne koyduğu “Demokratik Özerklik” ile çok açık olarak, Ankara dışında ayrı bir otoriteyi, iktidarı hedeflemektedir:

“Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dahil olur. Demokratik Özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir. Ayrıca demokratik özerklik alanında farklı kimlikler de kendi sembollerini kullanır. Bu anlamda demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir. Yani Kürt halkının siyasi statüsünü ifade eder. Demokratik özerklik ile asıl karar yetkisi köy, mahalle, şehir meclisi ve delegelerinindir. Her topluluk söz, tartışma ve karar yetkisini halk meclisleri ile yerine getirir. Katılımcı, çoğulcu, doğrudan halk meclisini esas alır”. 3

DTK, bu hedefle, aynı zamanda kendisini TBMM’ye delege gönderen, özerk bölgenin meclisi, kongresi olarak belirlemiştir!

İlginçtir, DTK, Anayasa Mahkemesi DEHAP’ı kapatıp, Türk ve Tuğluk’u siyasal yasaklı ilan ettikten sonra, BDP’nin AKP’nin siyasal ve yasal desteğiyle kurduğu bir yapıydı. Öyle ki, siyasal yasaklı Aysel Tuğluk, avukat kimliği ile İmralı’da Öcalan ile görüşmüş ve AKP’ye aracılık yapmıştı!

PKK, DEMOKRATİK ÖZERK YAPININ ÖZ SAVUNMA GÜCÜDÜR

Demokratik Özerklik taslağında dile getirilen ve çok tartışılan “Öz savunma” konusu da, açık olarak, PKK’yı bu yapının askeri gücü yapmayı ilan etmektir:

“Doğada kendini savunmayan hiçbir canlı yoktur. Öz savunma hem varlığına dıştan gelecek saldırıları hem de ahlaki ve politik toplum gerçekliğine karşı içten gelişecek tehlikeleri etkisiz kılmak için hava ve su kadar yaşamsal önemdedir. Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Örgütlü toplum öz savunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm toplumlarda öz savunma varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler ilk işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma askeri tekel olarak değil, toplumu iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların denetimi altında oluşturulabilinir. Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder. Öz savunma uluslararası sözleşmeler ve BM tarafından da tanımlanan bir haktır”. 4

TSK SAVAŞMA YETENEĞİNİ YİTİRMEKTEDİR

Peki ayrı örgütlenme, ayrı meclis, ayrı yapı, ayrı devlet ile “ayrı” olmayı hedefleyen, kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu projeye karşı, anayasal görevi olan kurumların başında kim gelmektedir? Elbette TSK.

Peki, Ergenekon tertibiyle adım adım etkisizleştirilen TSK şu anda ne durumdadır?

196 sanıklı Balyoz duruşması, işte bu koşullarda başladı. Muharebe koşulları bakımından düşünüldüğünde, 196 subayın “ölümü” muharebeyi neredeyse kaybettirir! İşte 196 subayını Balyoz soruşturmasıyla ABD’ye teslim eden TSK, maalesef neredeyse diz çökme noktasına gelmiştir.

Genelkurmay, BDP’nin üniter yapıya rest çeken “iki ayrı dil” ilanına karşı bir kamuoyu bilgilendirme açıklaması yapmış ama AKP’den “asker kendi işine baksın” 5, BDP’den de “ayar verme çabaları komik görülüyor” 6 yanıtı almıştır!

TSK’nın düştüğü bu durum, kuşkusuz, adım adım “mevzi” terk etmesinin neticesidir. Öyle ki, bu mevzileri vere vere, TSK görevini yapamaz hale gelmiştir.

Ne acıdır ki, örneğin TSK’nın PKK’lıların peşine düşerek 1.5 kilometre “Irak Kürdistan’ı” sınırı içine girmesi, ABD’nin uyarısı üzerine AKP hükümeti tarafından durdurulabilmiştir! 7

TSK, savaşma yeteneğini adım adım yitirmektedir.

MEHMET ALİ GÜLLER

KAYNAKLAR:
1 ANF, 19 Aralık 2010
2 Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004
3 ANF, 19 Aralık 2010
4 ANF, 19 Aralık 2010
5 Vatan, 17 Aralık 2010
6 www.haberturk.com, 18 Aralık 2010
7 Taraf, 16 Aralık 2010

, , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN’IN PANZEHİRİ BARZANİ Mİ?

Hakkari’de bir minibüse düzenlenen ve 9 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği alçakça saldırı, bir yönüyle “kukla devlet” merkezli saflaşmayı da turnusol kağıdı gibi sergileyiverdi: ABD, AKP, Barzani (Kukla Devlet), BDP ve PKK bir yanda; Türkiye, İran ve Suriye diğer yanda…

Bu saflaşmanın olguları ise saldırıyla ilgili yapılan açıklamalar. Bakın kim, kimleri saldırıdan sorumlu tutuyor?

Öcalan’a göre saldırıyı yapan ya İran ya da “derin PKK”. AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da, saldırının, PKK’nın içindeki Suriyeli kanadın lideri Bahoz Erdal kod adlı Ferman Hüseyin’ine bağlı birlikler tarafından gerçekleştirildiğini yazdı. Zaten İçişleri Bakanı Beşir Atalay da, “veriler, PKK’yı gösteriyor” diyerek “gelen bilgiler PKK’yı değil içini gösteriyor” demeye getirdi. Denklemi tamamlayan açıklama da BDP’den geldi: Saldırı Ergenekon’un işi!

Ancak…

Denklemi tamamlayan en önemli olgu, Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında toplanan olağanüstü güvenlik zirvesi sonrası yapılan açıklamaydı. Teröre karşı sekiz önlemin alınacağı belirtilen açıklamada, önlemlerden ikisi aynen şöyle: “Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimiyle, PKK’ya karşı mücadelede işbirliğinin artırılması” ve “açılıma devam edilmesi”.

Yani Erdoğan komutasındaki devletimiz toplanmış ve PKK’ya panzehir olarak KDP’yi, Öcalan’a panzehir olarak da Barzani’yi göstermiş!

Türkiye, bu panzehirci yaklaşımı nedeniyle, Irak’ın kuzeyinde 1992’den beri adım adım inşa edilen kukla devletin bizatihi ABD’den sonra en büyük sorumlusu olmadı mı? Hadi Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanlığı görevi gereği kukla devletin hamisi ama devletin güvenlik zirvesine katılan devletin güvenlik birimleri bu gerçeği bilmiyorlar mı? 36. paralele evet demek, Çekiç Güç’e evsahipliği yapmak, Habur dışında ikinci bir sınır kapısı açmayarak Barzani’ye ekonomi yaratmak, Barzani’ninj peşmergesini eğitmek hatta maaşını vermek, PKK saldırganlığını azalttı mı, Kandil’i boşalttı mı? Yoksa, kukla devlet PKK için güvenli bölgeye mi dönüştü?

Hepsini bir yana bırakın. ABD’nin bölgede ağırlıklı olarak bulunduğu 1991-1999 yılları arasındaki birinci dönemle, 2003-2010 yılları arasındaki ikinci dönemin PKK’yı palazlandırdığını, PKK’nın Türkiye’ye karşı saldırganlığını artırdığını görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı? İstatistiklere baksalar görecekler: Ne zaman ABD bölgeye geldi, PKK büyüdü ve saldırganlaştı!

Ya Güneydoğu’nun Barzanileştiğinin farkında değiller mi!? Öcalan posterli nevruz gösterilerinin yerini, Barzani posterli gösterilerin aldığından bihaberler mi!? Fethullah Gülen cemaati ile Barzani aşiretinin, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunda, eğitimden kültüre, sağlıktan ekonomiye kadar ittifak halinde olduğunu görmezler mi!?

Ayrıca toplumda her bireyi, kimlik sorgulatmaya götürdüğü için “ayrışma” yaratan ve de PKK saldırganlığını artıran “açılıma devam etme” kararı, teröre karşı alınabilecek bir önlem midir?

Peki, neden İran ve Suriye hedef gösterildi?

Çünkü İran ve Suriye, aslında en başından beri ABD’nin kukla devleti konusunda doğal ve nesnel müttefikti ama gecikti. Çünkü ABD, Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devleti ilan ettikten sonra doğuda İran’a, kuzeyde Türkiye’ye ve batıda denizle buluşturana kadar Suriye’ye genişletecekti. Keşke, Tahran’ın bunu anlaması için örneğin PJAK saldırganlığı, Şam’ın anlaması için de TSK’nın iradesi ile örneğin ABD’nin Kamışlı provokasyonları gerekmeseydi?

Ankara, Tahran ve Şam için bu durum 1999’dan sonra oluştu. Adana mutabakatıyla başlayan süreç, önce Ankara-Şam, ardından Ankara-Tahran ve son olarak da Ankara-Tahran-Şam eksenli gelişti.

Ankara ile Tahran, her altı ayda bir yenilenen “güvenlik anlaşması” imzaladılar yıllarca. Tahran PKK’yı, Ankara da “Halkın Mücahitleri”ni düşman ilan etti! Tahran, PKK’nın kendi sınırları içindeki uzantısı PJAK’a karşı amansız mücadele etti. Dahası, Ankara ile Tahran, Irak’ın kuzeyine yönelik ortak operasyon bile düzenledi; Kandil’e birlikte hava harekâtı yaptı!

Şam için dönüm noktası, Türk Ordusu’nun “Öcalan’ı teslim et” iradesi oldu. Bu irade, Şam’ı girmesi gereken denkleme soktu. Ancak Ankara’nın o iradesinin en büyük sorunu ise, milli olarak başlayan sürecin gayrı-milli sürece dönüşmesiydi. “Suriye kontrolündeki Öcalan” yerine, Türkiye açısından daha büyük bir talihsizlik olan “ABD kontrolündeki Öcalan” dönemi başladı. Çünkü Suriye’nin Öcalan’ı sınır dış etme kararıyla birlikte ABD devreye girmiş ve Öcalan’ı CIA-MOSSAD operasyonu ile Türkiye’ye “şartlı” teslim etmişti!

İşte ABD için en büyük sıkıntı bu ittifaktır. Ankara-Tahran-Şam ve hatta Bağdat dörtlüsü, ABD’nin kukla devletinin en büyük düşmanıdır. Kukla devlet, güneyden ve batıdan Arapların, doğudan Farsların ve kuzeyden Türklerin kuşatması altındadır. ABD çekildiği anda kukla devlet, bu üç milletin yaşadığı dört devlet tarafından dağıtılacaktır.

İşte ABD bu amaçla, bölgeden çekilip gitmek zorunda kalmadan, kukla devletini himaye ettirmeye, dahası himaye edecek kuvvete doğru genişletmeye çalışıyor. Yani Türkiye’ye…

Barzani’nin Öcalan’a panzehir gösterilmesine sessiz kalan devletin “merkezi kurumları” işte tam da burada hayati bir yanılgıya düşüyorlar. KDP ile PKK arasındaki çelişmenin, esas olduğu kanaatine varıyorlar. İkisi arasındaki çelişme, ABD’ye uşaklık yarışından başka bir şey değildir! Öcalan ile Barzani arasındaki çelişme, Türkiye’ye doğru genişleyecek Kukla Devlet içinde söz sahibi olma yarışından başka bir şey değildir. Barzani siyasal gücünü, Öcalan ise Türkiye’deki Kürt nüfusun en kalabalık nüfus olmasını avantaj kabul ederek yarışıyorlar. Yarış, elbette kuklacı “bitti” diyene kadar sürecek…

Devletin “merkezi kurumlarının” bir diğer yanılgısı da, Washington’un Pentagon üzerinden ördüğü “Tahran, Ankara’nın çıkarına aykırı olarak, kuzey Irak’ta nüfuzunu genişletiyor” masalıdır! Sanırsın, Irak’ın kuzeyinde ABD değil Papua Yeni Gine ordusu var!

Türk devleti, BOP eşbaşkanlığı katından uygulanan bu politikalarla adım adım karanlığa gidiyor! Öcalan’ın ağzından çıkacak bir “ateşkes uzasın” lafına bel bağlamanın ve acizliğinin sonu, Türkleri en fazla, ABD adına üçüncü bir İsrail devleti olmaya götürür! Kürtleri de bin yıldır birlikte yaşadığı halklarla boğaz boğaza getirir!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın