Posts Tagged PKK

AKP’NİN KOZU: PKK

AKP’nin Tel Aviv – Şam arabuluculuğuna soyunup, önce Tel Aviv’le, sonra da Şam’la karşı karşıya gelmesinin bir dış politika iflası olduğu, kuşkusuz tartışma götürmez…

Sonuçları bakımından, AKP’nin Suriye karşıtlığının da nesnel bir İsrail müttefikliğine dönüştüğü ortada… Şam’ın bu nedenle saldırı Türkiye’den gelse bile neden İsrail’e yanıt vereceği, Rafet Ballı’ya söyledikleri şu veciz ifadede anlamını buluyor: “Düşmanın kuyruğuyla uğraşmaktansa, başını hedef alırız.”

SURİYE’YE MÜDAHALE GEREKÇESİ OLARAK PKK

AKP’nin bu karşıtlık görüntülü müttefiklik ilişkisi, sadece İsrail’le sınırlı değil elbette; PKK’yle ilişkisi açısından da geçerli.

Suriye’ye müdahale konusunda içeride bir türlü meşruiyet bulamayan AKP’nin PKK’ye bir koz olarak sarılması, bu ilişkinin en somut göstergesidir.

AKP kurmayları ve yönlendirdiği kalemşorlar, bir süredir Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın PKK’yi Türkiye’ye karşı kullanmaya başladığını işliyorlar. Bu iddiayı dayandırdıkları kanıt ise PKK’nin askeri liderlerinden Fehman Hüseyin’in Suriye doğumlu olması. Böylesi ciddiyetsiz bir bağ karşısında, insan belirtmeden duramıyor: Murat Karayılan da Türkiye doğumlu!?

KAMIŞLI’DAKİ PKK, AKP’YE YARAR

AKP’nin Esad karşıtlarını bir türlü birleştirememesini bile PKK’ye bağlıyorlar. AKP’nin Barzani üzerinden Erbil’de topladığı Suriye Kürt Konseyi’ni, tüm baskılara rağmen İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil edememesini de…

Konuyla ilgili daha sağlam dayanak bulmaya soyunan Cengiz Çandar ise Ortadoğu’daki kaynaklarından bazı “gözlemler” aktarmış. Kamışlı, Amude gibi kentlerde PKK’nin fiilen yönetimi devraldığını savunuyor. Çandar’ın amacı belli: Rejim karşıtlarına desteği artırmak için, Esad’ın otoritesini yitirdiğini ve ortada bir Suriye devleti kalmadığına ikna etmeye çalışıyor…

Varsayalım ki öyle… Yani Kamışlı’da Esad değil de PKK hâkim. Türkiye açısından ne ifade eder bu?

Bizce Türkiye’yi yakından ilgilendiren şu gerçeği ifade eder: Tıpkı Irak’ta olduğu gibi merkezi otoritenin zayıflatılmasına yönelik tüm dış müdahaleler, ayrılıkçı Kürt hareketini besler, büyütür.

Irak bu konuda Ankara için hazine öneminde deneyime sahiptir: Barzani ve Talabani ikilisi Bağdat’ı yenerek kuzeyde otonom bir yapı kurmadı. Tersine ABD Bağdat’ı zayıflattıkça, Erbil güçlendi.

TÜRKİYE’NİN MÜTTEFİKİ PKK DEĞİL, ESAD’DIR

Aynı durum Suriye için de geçerli. Şam zayıflarsa, Kamışlı güçlenir ve Irak’tan sonra Suriye’de de otonom bir yapı olanağı doğar.

Ankara Kuzey Irak’tan sonra bir de Kuzey Suriye gibi bir tehditle karşı karşıya kalmamak için, tersine Esad’a omuz vermelidir.

Üstelik Ankara’nın önünde 2004 – Kamışlı deneyimi de vardır. ABD, Irak’tan sonra 2004 yılında Suriye’yi de karıştırmaya çalıştığında, Kamışlı’da Kürt ayaklanması başlatmış ve Amude’ye sıçratmıştı. Washington’un hedefi daha o zaman bile Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaktı. Esad’ın bastırdığı bu ayaklanma, en çok Ankara’ya yaramıştı!

TÜRKİYE VE AKP FARKLI CEPHELERDE

İşte bu nedenle görüntüde nasıl karşıtlıklar olursa olsun, bölgemizdeki saflaşma nesnel olarak şöyledir:

1. Cephe: ABD – İsrail – AKP – PKK – Barzani.

2. Cephe: Rusya – Çin – İran – Irak – Suriye.

Türkiye’nin çıkarları da AKP’nin tersine 2. cephededir!

NOT: Bugün 14.00 – 18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşuyoruz ve kitaplarımızı imzalıyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Nisan 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

NEVRUZ RESTLEŞMESİNİN NEDENİ

Daha düne kadar, koluna bir de asker takarak lastikten atlayan AKP, bugün neden Nevruz yasakçılığına soyundu?

PKK ile masaya oturan, Öcalan’la protokol müzakeresi yapan, Habur’dan giren PKK’lilere selam duran, askerinin sınır ötesi operasyonuna engel olan AKP’nin bu yılki Nevruz takıntısı, haliyle kafalarda soru işareti yarattı.

AKP – PKK İÇİN “BARIŞ” MASASI

Doğrudan söyleyelim: Taraflar, “barış masasına” oturmak için, önce kavga ediyorlar!

“Barış masası”ndan kastımız, ABD’nin “yeni Türkiye”yi taraflara bölüştürme masasıdır. Ve o masada “barış” yapılabilmesi için kavganın büyük olması gerekir; daha doğrusu, kamuoyunun buna ikna edilmesi istenmektedir.

Masada “yeni Türkiye” için “yeni anayasa” vardır, başkanlık sistemi vardır, 2. Açılım vardır, demokratik özerklik vardır, KCK’lilere ve hatta Öcalan’a af vardır…

İşte bu yıl ki Nevruz, AKP – PKK görüşmelerine yeniden başlayabilmek için kullanılmıştır.

Hem de göstere göstere…

Anımsayalım:

KARŞILIKLI PASLAŞMALAR

PKK’nin iki numarası Murat Karayılan 13 Mart’ta yaptığı açıklamada Nevruz’u “isyanın zafere ulaştığı gün” olarak nitelemişti. Öyle olması için de önce kitleselleşmesi gerekliydi. Kitleselleşmesi için de Kürtlerin tahrik edilmesi ve bayramın yasaklanması gerekirdi…

Oysa geçen yıllarda Nevruz kavgasız, gürültüsüz, üstelik 21 Mart dışındaki günlerde de kutlanmıştı.

Ancak AKP bu kez yasakladı! Hem de örneğin valiliğin önceden izin verdiği kimi illerde doğrudan İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla…

Böylece AKP, tam da PKK’nin istediği ortamı sağlamış oldu. Üç gündür izliyoruz o sahneleri…

Bir yanda yumruklanan Ahmet Türk, bir yanda öldürülen Polis! Tam da Türk ve Kürt’ü karşı karşıya getirecek, düşmanlık yaratacak sahneler…

Nitekim Karayılan önceki gün yaptığı açıklamada AKP’nin pasına gol vuruşu denedi: “Halkımız Nevruz’u çıkışın başlangıcı yapmalı. Onların sistemini reddediyoruz. Askere gitmeyi, Türkçe konuşmayı, vergi vermeyi artık sonlandırmalıyız.”

İşte “barış masası” bu pazarlıkların yeri olacak!

PKK’NİN NEVRUZ KARTI

PKK elbette Nevruz’u kullanacaktır, Nevruz’dan “bahar hamlesi” yaratmaya çalışacaktır. Ancak bu hamlenin yanıtı, Nevruz’u kitlelere yasaklamak olamaz. Bu yasağın, tersine PKK’ye koz verdiği ortadadır.

Sadece PKK’nin değil, Barzani’nin de o kitleden yararlanmaya çalıştığını anımsayınız. Öyle ki, geçen yıllarda kimi Nevruz’larda Barzani posteri, Öcalan posterinden daha fazlaydı!

Ve elbette PKK’nin etkilediği kimi kesimlerin bugün “Türk ve Kürt birliğinin” tam karşısında konumlandığı da ortadadır. Derdi birlik olan siyasetçi, Nevruz kadar, Afganistan’da şehit düşen askerlerimizin töreninde de saf tutardı! O askerlerimizin neden ABD taşeronu olarak Afganistan’a gönderildiğinin hesabı da, en iyi böyle sorulur zaten.

TÜRK ve KÜRT’ÜN SORUMLULUĞU

Türk’ü Kürt’ten, Kürt’ü Türk’ten ayırmaya yönelik hamleler daha da artacak. Şu üç günlük Nevruz olayları sonrasında kafalarda nasıl bölünüldüğü, gelen mesajlardan bile görülmektedir.

Ankara, Bağdat’ın hatasını yapmamalı. Bağdat Kürt’ü kaybettiği gün aslında ABD’ye yenilmişti.

Elbette Kürt Türk’e sırtını dönmemelidir. Ama daha önemlisi Kürt Türk’e sırtını dönüp gitmeye kalksa bile, Türk Kürt’ü omzundan tutup, “gidemezsin” demelidir.

Mustafa Kemal ve Diyap Ağa olma sorumluluğu, sırtımızdadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mart 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

PKK KİMİN KARTI?

Başbakan Erdoğan’ın medyadaki sözcüsü olan Yalçın Akdoğan, 6 Mart’ta Star’daki köşesinde “yeni denklem, yeni ittifaklar” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Akdoğan yazısında PKK’nin, Suriyeli Kürtleri Erbil’de toplayan Barzani’ye tepki gösterdiğini, Esad’ın da PKK’ye, diğer Kürt grupları baskı altına alma görevi verdiğini ileri sürdü.

AKP Milletvekili Yalçn Akdoğan, Barzani ile PKK’nin, sıraladığı şu nedenlerle gittikçe karşı karşıya geleceğini söylüyordu: 1. ABD Irak’tan çekildiği için, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin konumunu koruyabilmeyi artık Türkiye’ye bağlı. 2. Barzani, Suriye – İran konularında ve Irak’taki güç çarpışmalarında Türkiye’den yana. 3. Türkiye’ye yönelik PKK tehdidini Barzani’nin göğüsleyebilmesi artık zor. 4. PKK’nin Suriye ve Kuzey Irak’ta hamle yapması, Barzani’nin nüfuzuna gölge düşürüyor.

KARAYILAN: AKP ‘BARAJLAMA’ YAPIYOR

Yalçın Akdoğan’ın tezlerine PKK’den hemen yanıt geldi. Akdoğan, Karayılan’ın açıklamalarını 9 Mart tarihli yazısında, “Kandil’in Suriye hesapları” bağlığıyla değerlendirdi.

Karayılan  “Suriye’de böyle bir ittifaka girmediklerini, bu iddianın Suriye’nin muhtemel desteğini kesmek için ‘barajlama hareketi’ olduğunu, Esad yönetiminin doğrudan Kürtlere karşı bir yönelim içinde olmadığından istemeden bu görüntünün oluştuğunu, Suriye’de PKK’nin değil, destek verdikleri PYD’nin faaliyet gösterdiğini” söylüyor.

Başbakan’ın danışmanı Akdoğan, Karayılan’ın mesajını üç endişeye dayandırıyor: 1. PKK, ‘Suriye kontrgerillası gibi çalıştığı’ söyleminin Türkiye Kürtleri üzerinde olumsuz etki yapacağını düşünüyor. 2. PKK, Suriye Kürtleri üzerinde verilen inisiyatif mücadelesinin, Barzani’yi kendisine karşı farklı bir tutuma iteceğinden kaygı duyuyor. 3. PKK, Esad rejimine koltuk değneği olmakla, ABD’nin hışmına uğrayabileceğinden endişe ediyor.

PKK’DE “İSRAİLCİ – İRANCI KANAT LAR” İDDİASI

Akdoğan bu kadar mantık hatası ve birbiriyle çelişen iddia içeren tezine açıklık getirebilmek için, haliyle yazısının sonuna yeni bir iddia ekliyor: “Örgütün bir kanadı İsrail’in yaklaşımına uygun olarak İran’a karşı zaman zaman mücadele veriyor, diğer kanadı İran’ın da yıkılmasını istemediği Esad rejimine dolaylı destek veriyor.”

Özetle Akdoğan, PKK’nin biri İsrailci, biri de İrancı olan iki kanadı olduğunu söylüyor!

Kuşkusuz, PKK’de farklı görüşler, farklı kanatlar vardır. Ancak kanatlardan birini İsrailci, diğerini de İrancı ilan etmek, en azından ABD’ye hazsızlık olur! Zira Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması sürecine dâhil olup, onu asılmamak karşılığında Türkiye’ye teslim eden ABD, o günden sonra PKK’yi tam denetimine aldı ve 1992 – 1998 tarihleri arasında süren “bölge etkisi – Atlantik etkisi” mücadelesine son verdi.

AKP NASIL KURTULACAK?

Aslında Öcalan’ın ve PKK’nin güçten yana tutum aldığını en iyi Ankara bilmektedir. Yine PKK ve Öcalan’ın bu nedenle Atlantikçi çözümlerde yer aldığını, onunla müzakere masasına oturan ve Atlantik’in bir diğer aracı olan AKP bilir.

AKP’nin, Atlantik’in Suriye planında görev almak ve kamuoyuna bu görevi pazarlamak için “Esad – PKK işbirliği” tezine sarılması, içine düştükleri zorluğun göstergesidir.

Ahmet Davutoğlu’nun Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüşmesi ve önemli bir metne imza atması; Erdoğan’ın Çin’in önümüzdeki sene devlet başkanı olacak iki numaralı yetkilisiyle görüşmesi ve “tek Çin” vurgusu yapması; ayrıca Erdoğan’ın bu ay sonunda İran’a gidecek olması, Suriye’ye tek başına müdahaleye zorlanan AKP’nin, ABD baskısına karşı nefes alma arayışları olarak yorumlanabilir.

AKP’nin bir yandan Rusya – Çin – İran ekseni üzerinden baskılara çare araması, bir yandan da müzakere ettiği ve ikinci açılım paketi vaat ettiği PKK’yi Esad’ın kontrgerillası ilan etmesi, içine düştüğü çıkmazı ve aslında AKP’nin içindeki çarpışmayı işaret etmektedir.

Güce tapan PKK’nin Suriye konusunda nasıl bir tutum alacağı da, haliyle bölgesel ve uluslararası güç mücadelesinin nasıl ilerleyeceğine bağlıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2012


, , ,

Yorum bırakın

PKK, MİT OLAYINA NASIL BAKIYOR?

Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Oslo’da PKK ile masaya oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, KCK soruşturmasında şüpheli olarak ifadeye çağırması, PKK’yi de yakından ilgilendiriyor.

PKK de bu sürecin boylu boyunca içindedir, çünkü:

1. Soruşturmanın konusunun KCK olması nedeniyle,

2. KCK’de MİT elemanlarının olduğunun ortaya çıkması nedeniyle,

3. MİT müsteşarının bizzat kendileriyle müzakere etmesi nedeniyle,

4. ErdoğanGülen çatışmasının Suriye ve Irak’ın kuzeyinin geleceğiyle doğrudan ilgisi olması nedeniyle,

5. Tıpkı Erdoğan ve Gülen gibi PKK’nin de ABD’nin stratejik aracı olması nedeniyle.

KCK İÇİNDE MİT VARLIĞI SORUNU

Kuşkusuz, içlerine yerleştirilmiş MİT elemanı sayısının 1000 düzeyinde olduğunun ortaya çıkması, örgütte herkesin herkesten şüphelendiği bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Kaldı ki, örgütün MİT tarafından kurulduğuyla ilgili tezin somutlanması, bu kuşkunun daha da derin hissedilmesine neden oluyordur.

Peki, kendilerini bu kadar derinden ilgilendiren ErdoğanGülen çatışmasını ya da MİT olayını PKK nasıl okudu?

Bu konuda değerlendirme yapan en üst düzey PKK’linin Mustafa Karasu olduğu görülüyor. Karasu 14 Şubat günü “Yeni Özgür Politika”da PKK’nin görüşlerini “Fethullahçıların Kürt düşmanlığı yarışı” başlıklı yazısıyla aktardı.

FETHULLAHÇILARIN ARACI OLARAK OSLO SÜRECİ

Karasu, öncelikle meselenin basında yansıtıldığı gibi “müzakerecilerle, güvenlikçilerin kavgası” olmadığını belirtiyor; aralarında renk farkı bulunmakla birlikte, her iki kesimin de tasfiyelerini istediklerini vurguluyor. “PKK’yi tasfiye etme konusunda AKP ve Fethullahçılar arasında bir fark yoktur. Bu konuda ortak davranmaktadırlar. Belki Fethullahçılar daha ideolojik, daha dogmatik olduğundan ve her alanda tam hâkimiyet kurmak istediklerinden PKK’ye düşmanlıkları daha fazladır. PKK’yi sadece Türkiye’de değil, her alanda kendi gelişmesi önünde engel görmektedirler.”

Karasu, Fethullahçıların devletin tüm birimlerine sızmak ve o birimleri kendilerine uygun hale getirmek istediklerini belirterek şöyle diyor: “Fethullahçılar Oslo görüşmelerini ve bu süreci kendi hedefleri konusunda bir araç olarak kullanmak istemektedir. MİT’i ele geçirme sürecinde Oslo görüşmeleri ve bu süreçteki hükümetin taktik yumuşamalarını bu mücadelede sonuç alacakları psikolojik ortamı yaratmak için kullanmak istiyorlar.”

Karasu’ya göre Tayyip Erdoğan, Fethullahçıların kendisini tümden kuşatmaması için buna izin vermemiştir. Fethullahçılar da MİT’i ele geçirmeden ellerindeki imkânları güvencede görmedikleri için böyle bir hamle yapmışlardır.

DERİN DEVLETİ KİM KONTROL EDECEK?

Mustafa Karasu’ya göre devlet, son on yılda yeniden şekillendirilmektedir: “Devletin bu şekillenişinde yeni bir derin devlet oluşuyor. Şu andaki çekişme ‘Bu derin devleti kim kontrol edecek’ çekişmesidir. (…) Her eski devlet düzeninin yıkıldığı ve yerine yenisinin şekillendirildiği süreçte, iktidar mücadelesinin şiddetlendiği bilinir. Kuşkusuz eski devletin hâkimleri bir blok tarafından aşılır. Bu da evrensel bir doğrudur. Eski devleti aşanlar sonradan kendi aralarında iktidar mücadelesi verirler. Şimdi bu durum yaşanmaktadır. Eğer bu çatışma çok şiddetli bir hale gelmemişse, bunun nedeni yeni iktidar bloklarının halen devleti tam kendi istedikleri doğrultuda şekillendiremedikleri içindir. Eğer yeni devletin artık tümüyle kendi kontrollerinde şekillendirildiğine inanırlarsa, bu çatışmanın daha da şiddetlenmesi beklenir. Mevcut durumda bu çatışmanın bir uzlaşma ile sonuçlandırılıp gündemden düşürülmesini beklemek gerekir. Ancak alttan alta bu mücadele sürecektir.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Şubat 2012

, ,

Yorum bırakın

KOPARAN OPERASYON

17 ilde 123 adrese yapılan baskınlarla yeni bir aşamaya ulaşan KCK operasyonu ne anlama geliyor? Daha önce avukatlara ve gazetecilere yapılan operasyonlarla birlikte düşünüldüğünde, “yeni bir durum” mu oluştuğunu değerlendirmeliyiz?

Başbakan Erdoğan, “terörle mücadele, siyasetle müzakere” diye isimlendirdiği politikasından geri adım mı atıyor?

Bu sorulara yanıt bulmak için yaptığımız soruşturmada, dikkat çeken saptamalarla karşılaştık. Özetleyelim:

DEVLET – PKK GÖRÜŞMELERİ YENİDEN BAŞLADI

1. Bugünü anlamamız için son 6 ayı değerlendirmemiz gerektiğini söyleyen bir güvenlik uzmanı, 12 Haziran seçimlerinden sonraki tabloyu şu çarpıcı soruyla birlikte yorumluyor:”PKK, son 6 aydır süren operasyonlar karşısında neden sessiz?”

Kaynağımız, PKK’nin belinin kırıldığı, yanıt veremeyecek kadar köşeye sıkıştığı şeklindeki, hükümet çevrelerinden gelen değerlendirmelerin doğru olmadığının altını çiziyor.

2. Güvenlik uzmanının teyit ettiği bir bilgi, meseleyi daha da ilginç kılıyor. Birkaç haftadır çeşitli kesimlerde de dillendirilen bu bilgiye göre hükümet – PKK görüşmeleri yeniden başladı.

AYRIŞTIRMA SÜRECİ

Gelin güvenlik uzmanının bu iki saptamasını, bazı resmi açıklamaları hatırlayarak, değerlendirelim.

Hükümete yakın çevrelerde dillendirilen, “BDP’yi PKK boyunduruğundan kurtarmak için KCK operasyonu yapılıyor” şeklindeki değerlendirmeyi bir kenara bırakırsak, en dikkat çeken açıklama Leyla Zana’dan geldi: “Demokratik zemine olan inançtır bizi Ankara’da tutan. İnşallah demokratik zemini daha fazla dinamitlemezler.”

Zana’nın “Bu uygulamalarla toplumu daha çok ayrıştırdıklarını görüyoruz” sözleri ise çıplak bir gerçeğe işaret ediyor.

ATLANTİK’E ÇIPALI KUVVETLER

Karışık görünen sürecin turnusol kağıdı, AKP ile PKK’nin Atlantik’e çıpalı olduğu gerçeğidir.

Washington elindeki PKK kartını duruma göre iki türlü kullanıyor: Hem AKP’yi kendi bölgesel politikalarına zorlamak için, hem de Türkiye’yi zayıflatmak için.

AKP’nin durumu da, bazen havuç bazen de sopa olan PKK’den farklı değildir.

Geride kalan 9 yılda ABD, iki kuvveti bazen toplayarak, bazen de birbiriyle çarparak, Türkiye’yi bir noktaya getirdi.

ABD’nin gerçekleştirmek istediği proje, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Ankara’nın himayesi adı altında Türkiye’ye genişletmek ve Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak…

20 yılda, Irak’taki 160 bin askeriyle bu projeyi gerçekleştiremeyen ABD’nin tek çıkışı, Türk ve Kürt’ü, Türkiye’de ayrıştırmak…

KCK operasyonlarıyla biriktirilen gaz, bu nedenle önemli.

Kürtleri Ankara’dan kopartmanın yolunu, BDP’yi Ankara’dan kopartmakta görüyorlar.

Ancak başaramayacaklar…

NOT:Bugün Adana’da, 5. Çukurova Kitap Fuarı’nda, okurlarımızla buluşuyor ve kitaplarımızı imzalıyoruz. Adanalı hemşerilerimizi bekliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ocak 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ULUDERE KATLİAMI VE 5. OSLO GÖRÜŞMESİ

Hiçbir hesap, hiçbir mazeret 36 canımızı geri getirmeyecek. Uludere’de hava bombardımanında yitirdiğimiz yurttaşlarımızın yakınlarına kalan acıyı hiçbir açıklama dindirmeyecek. Ancak 36 parçamızı yitirdiğimiz o bombardımanın nedenlerini bulmak, ülkemizin boynunun borcu…

Önce bir anımsatma yapalım. Cemaatin kalemşörleri son bir kaç haftadır iki konu üzerinde duruyorlar. Birincisi, TSK bombardımanlarında yanlış koordinat verildi, verilmedi tartışması; ikincisi de MİT’e yönelik operasyon çağrıları.

Şimdi gelelim Uludere’deki katliama dair olgulara…

‘İSTİHBARATIN KAYNAĞI MİT’

Mehmet Baransu, Uludere’deki bombardımanın kaynağının MİT olduğunu söylüyor: “Bilgi öncelikle PKK içerisindeki bir MİT ajanından gelmiş. Bombalan bölgeden PKK’lıların geçeceği bu ajan sayesinde MİT’e iletilmiş. Hatta grup içerisinde Fehman Hüseyin’in olacağı yönünde de bir bilginin Ankara’ya iletildiği iddiası var. MİT kendisine iletilen bu istihbaratı Genelkurmay Başkanlığı’yla paylaşıyor. Ardından da bölgeye heron gönderiliyor. Heron, bölgedeki sivil vatandaşların görüntüsünü alıp, Ankara’ya iletiyor. Ankara’da görüntüleri gören yetkililerden biri durumdan şüpheleniyor. Grubun sivil olma ihtimali üzerinde duruyor. Şüphe üzerine konu yetkililerle paylaşıyor. MİT’le iki kez temasa geçiliyor. MİT yetkililerine şüphe aktarılıyor. MİT, ‘grup kesin PKK’lı’ deyip, kendilerine gelen istihbaratın sağlam olduğunu Karargâh’a bildiriyor. ‘Kesin’” ifadesi üzerine de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın emriyle uçaklar bölgeyi bombalıyor.”

CEMAATİN MARAŞ AŞKI

Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce ikidir yazıyor: “Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş diyor ki: ‘Alevilerin evi tespit edilmiş, yakılacak evler işaretlenmiş. Saldırı olacağı belli ama MİT bilgi vermiyor. MİT bizzat katkı yapıyor.”

Hüseyin Gülerce eski Bakan Güneş’in 30 yıldır söylediği bu sözleri sanki yeni duymuş gibi feveran ediyor: “Eski İçişleri Bakanı’nın feryadı üzerine, Türkiye’de yer yerinden oynamalı, değil mi? MİT hakkında derhal soruşturma başlatılmalı, değil mi? Halen AK Parti milletvekili olan Şamil Tayyar, geçen ay çıkan kitabında ‘PKK’yı MİT kurdurdu’ diyor. Vesayetin askeriyede, medyada, üniversitede, siyasette ayağı var da, MİT’te yok mu? Bu soruşturulmayacak mı?”

Tıpkı Hasan Fehmi Güneş’in Maraş katliamıyla ilgili açıklaması gibi Şamil Tayyar’ın “PKK’yi MİT kurdu” tespiti de yeni değil. Sırf Aydınlık arşivlerinde, Bakan Güneş’in bu konudaki 30 yıllık mücadelesi de dâhil olmak üzere, yığınla bilgi, belge ve açıklama mevcut.

Hal böyleyken, nereden çıktı cemaatin bu sözde Maraş faillerinin peşine düşme girişimi? Bugüne kadar MİT’le koyun koyuna olan kuvvetler, şimdi neden MİT’ten rahatsızlar?

MİT’in Fuat Doğu’dan beri CIA’nın bir alt teşkilatı gibi çalıştığı bilinmiyor muydu? MİT’in Ergenekon soruşturmasına katkıları, şemaları kendi gazetelerinde manşet olmadı mı?

5. OSLO GÖRÜŞMESİNİ KİM SIZDIRDI?

Cemaatin MİT’ten rahatsızlığının kaynağı ne olabilir?

Sahi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın “Başbakan özel temsilcisi” olarak PKK yetkilileriyle yaptığı 5. Oslo görüşmesini kim sızdırmıştı? PKK kendilerinin sızdırmadığını birkaç kez açıklamıştı. Başbakan Erdoğan ise “hataya rağmen” Hakan Fidan’ı sahipleneceğini söylemişti.

Hayır, Hakan Fidan’ın sızdırdığını söylemiyoruz elbette… Ancak Erdoğan’ın açıklamasından anlaşılıyor ki, MİT’in başına oturttukları Hakan Fidan, henüz MİT’e hâkim olamamış!

Ve eğer Türkiye’de “yeni Anayasa” çalışmasıyla paralel olarak ikinci bir “açılım” yapılacaksa, önce yeni Oslo sızdırmalarının önüne geçilmesi gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Aralık 2011

, , , , , ,

Yorum bırakın

CEMAAT İLE PKK’NİN SAİD-İ KURDİ KAVGASI

Nur cemaatinin lideri olan Said-i Nursi’nin, Gülenciler için ne ifade ettiği ortada. Cemaatin kılavuzu olan Said-i Nursi’nin son olarak filmini bile çektirdiler.

Nüfustaki adı Said Okur olan Said-i Nursi, son dönemde PKK tarafından da Said-i Kurdi olarak sahiplenilmeye başlanmıştı. Ancak bu sahiplenme yarışı artık kavgaya dönüşmüş durumda!

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı’nda geçen hafta, Zana Zanyar imzasıyla “Fethullah Gülen’e göre ‘Said-i Kurdi’nin mezarını sormak küstahlık’” şeklinde bir makale yayımlandı.

Zanyar, önce Fethullah Gülen’in 14 Kasım 2011 tarihli röportajındaki konuyla ilgili sözlerini masaya yatırmış. Orada Gülen, Said-i Kurdi’nin “Talebelerine benim mezarımı bir iki kişiden başkası bilmesin” dediğini savunuyor ve fetvayı veriyor: “Onu delmek ne demektir, o bir küstahlıktır.”

Zanyar, Gülen’in “daha Said-i Kurdi yaşarken, ‘Kürt olduğu için O’nun yanına gitmeyi Türklük gururum kabul etmedi’ diyebilecek kadar ırkçı bir tavır sergilediğini” anımsatıyor. Hatta Gülen’i, Said-i Kurdi’nin Risale-i Nurlarında tahrifat yapmakla suçluyor.

Zana Zanyar, Said-i Kurdi’nin “mezarının bilinmesini istemediğine dair bir sözünün olmadığını”, tersine “Van’daki Horhor medresesine gömülmeyi vasiyet ettiğini” belirterek, buradan hareketle dönemin 2. Ordu Komutanı Cemal Tural ile Fethullah Gülen’i birlikte hareket etmekle suçluyor.

PKK: GÜLEN, 27 MAYISÇIDIR

PKK bu bağı, Said-i Kurdi’nin mezarının yerinin bilinmezliği nedeniyle kuruyor. Anımsatalım:

23 Mart 1960’da Urfa’da ölen Said-i Kurdi, Halilülrahman Camii’sine gömüldü. Ancak camideki mezarı, adeta bir tapınma merkezine dönüştü. 27 Mayıs yönetimi bunun üzerine, Said-i Kurdi’yi, kardeşinin de izniyle, 12 Temmuz 1960 gecesi Camii’den çıkarıp, bilinmeyen bir yere defnetti.

27 Mayısçıların Said-i Kurdi’nin mezarının yerini belirsiz bırakması ile Gülen’in yukarıda özetlediğimiz sözlerini yan yana getiren PKK, Gülen’i 27 Mayısçı ilan etmiş!

GÜLEN 27 MAYISÇI DEĞİL, AMERİKANCIDIR

Ancak Zana Zanyar’ın devamında verdiği bilgiler, Gülen’i 27 Mayısçı değil, tersine Amerikancı ve Süper NATO’cu yapmaktadır:

Fetullah Gülen, 1961 yılında askere gider. Acemi birliğini Özel Harp Dairesi Elemanı Kurmay Başkanı Reşad Taylan’ın yanında yapar. Acemi birliğinde sadece istihbarat elemanlarının görevlendirildiği büyük telsiz eğitimini alır. Gülen’in Özel Harp Dairesi yani istihbarat ilişkisi 1957 yılına dayanıyordu. Daha 16 yaşındayken, Erzurum’da Özel Harp Dairesi elemanlarında üstteğmen Esad Keşafoğlu tarafından yetiştirilir ve Nur Cemaati’ne özel harp elemanı olarak sokulur. Bundan dolayıdır ki, gittiği her yerde istihbarat işini yapar. Acemi birliğinde büyük telsiz eğitimine alınmasının nedeni çok yetkin bir istihbaratçı olarak yetiştirilmesinin amaçlanmasıdır.

“Aynı görevlendirme zinciri usta birliğinde de olur. Gülen, usta birliğini İskenderun’da 2. Ordu karargâhında, Orgeneral Cemal Tural’ın yanında büyük telsizci -istihbarat elemanı- olarak yapar. Askeri kanuna göre bir askerin vaaz vermesi yasakken Gülen istihbaratçı olduğu için özel harp temelinde vaazlar verir. Gülen, Küçük Dünyam adlı kitabında bu durumu şöyle itiraf eder: ‘Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum.’”

Zanyar’ın, makalesini Said-i Kurdi’nin “Düşman nur postuna bürünmüş” sözleriyle bitirmesi ise artık kılıçların çekildiğini göstermektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

KCK OPERASYONUNUN HEDEFİ

Güzel ülkemiz gittikçe daha büyük tuhaflıklara sahne oluyor. Örneğin KCK operasyonları…

Son operasyonu bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu sözlerle başlattı: “Asrın Hukuk Bürosu diye bir yer var. İmralı’nın avukatları bu büroya bağlı. Sürekli avukat değiştiriyorlar. İmralı’ya tek avukat gitmiyor. İmralı’ya giden avukatlar bir şekilde Kandil ile İmralı arasında kontak kuruyor.

Bu sözleri duyan biri Erdoğan’ın İmralı – Kandil bağından rahatsız olduğunu sanır!

AVUKATLAR KADAR MİT DE KURYE

47 avukatın gözaltı kararı durumu daha da ilginç kılıyor. Avukatlar, Öcalan’ın talimatlarını örgüte iletmek suçlamasıyla gözaltına alınmışlar!

İnsan soramadan edemiyor. AKP avukatların Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e ilettiğini yeni mi keşfetmiş? Elbette hayır.

Sadece şu iki örnek bile meselenin başka olduğunu anlamamıza yeterli:

1.) 28 Eylül ve 1 Kasım 2010 tarihlerinde Abdullah Öcalan’la avukatı olarak görüşen Aysel Tuğluk, görüşmenin ayrıntılarını hem PKK ile hem de AKP ile paylaşmadı mı?

2.) Bırakın avukatları, bizzat MİT Müsteşarlığı’nın Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e taşıdığı, kuryelik yaptığı ortaya çıkmadı mı Oslo’da?

Peki, o zaman mesele nedir?

AKP ve PKK ANLAŞTI

Ortada duran en büyük gerçek, AKP ve PKK’nin nesnel olarak aynı cephede yer aldığıdır. Nitekim MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 örtüştüğü, anlaştığını açıklamıştı Oslo’da. Yani müzakere sürece artık tamamlanmıştı…

Taraf’ın önceki gün ortaya attığı iddia önemli. Yıldıray Oğur, AKP ile PKK’nin anlaştığını, barış görüşmelerinde sona geldiklerini, sadece PKK’nin “anlaşmayı Öcalan açıklamalı” isteğinin masada pürüz olarak kaldığını yazdı.

ANAYASA PAZARLIĞI

Hem PKK’yi hem de Öcalan’ın açıklamalarını iyi takip eden Cevdet Aşkın’ın şu yorumu da önemli: “Barzani ve Talabani’nin çözüm için devrede olduğu bir dönemde Ankara, bir yandan örgütün üzerinde son hava harekatlarında olduğu gibi askeri baskıyı devam ettirerek, bir yandan da kitle tabanını hareketsizleştirmeye çalışarak anayasa müzakereleri öncesinde pozisyonunu iyice sertleştiriyor”

Nitekim DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk da, operasyonların hız kazandığı bu ayın başında AKP’nin tavrını şöyle özetlemişti: “Operasyonlar pazarlık gücünü artırmaya yönelik.”

TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN

Oyun büyük, AKP’nin niyetleri Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecek cinsten… Cengiz Çandar, bir bölümü Turgut Özal’dan Tayyip Erdoğan’a miras kalan bu ABD planını şöyle açıkladı dün:

“Türkiye, gerek Irak Kürdistanı ve gerekse Suriye ile rejim yıkıldıktan sonra ‘ekonomik entegrasyonu’ hedef almaya devam ediyor. Bu, Türkiye ile Irak ve Türkiye ile Suriye arasında Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilen ve beşeri anlamda öncelikle Kürtleri bölmüş olan sınırları harita üzerinde fiktif sınırlar olarak bırakmak demektir.”

Çandar’a göre asıl mesele, Suriye’de rejim yıkıldıktan ve Kürt coğrafyasında sınırlar ortadan kalktıktan sonra, yeni coğrafyada nasıl bir “idari yansıma” olacağıdır.

Yeni Anayasa, işte o federatif yapının da hazırlığı demektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

PeKeKe mi, PeKaKa mı?

Terör örgütü PKK nasıl telaffuz edilir? PeKeKe mi yoksa PeKaKa mı doğrudur?

Biz, hem Ulusal Kanal’daki Ufuk Ötesi programımızda, hem de Aydınlık’taki Ufuk Ötesi köşemizde PeKeKe olarak telaffuz ediyor ve yazıyoruz (PKK’nin, PKK’ye, PKK’de vb.)

İlginçtir, Aydınlık okurlarından bu konuda tek bir eleştiri gelmemişken, Ulusal Kanal izleyicilerinin programa dair eleştirilerinin başını bu konu çekmektedir. Okurlarımız ile izleyicilerimiz arasında siyasi duruş açısından önemli bir fark olmadığına göre, bizi takip edenleri, PeKeKe’nin yazılışı değil, okunuşu rahatsız etmektedir!

Ulusal Kanal’daki programlarımızda birkaç kez bu konuyu açıklamaya çalıştık; bir kere de yazalım:

TÜRKÇE’DE KA SESİ YOK!

Türkçede Ka sesi yoktur, Ke sesi vardır. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü TDK İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede Ka sesinin olmadığını, Ke sesinin olduğunu belirtir.

Nitekim biz de ilkokulda bu harfin okunuşunu “Ke” olarak öğrendik. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzlarının” giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin nasıl okunduğunu görebilirsiniz.

Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.

ÖRGÜTÇÜ – DEVLETÇİ AYRIMI(!)

PeKeKe diye telaffuz etmemize gelen eleştirilerin nedeni, dayatılan ve kafalarda yaratılan ayrışma nedeniyledir. Buna göre PeKeKe diyenler örgütçü, PeKaKa diyenler devletçidir!

Bu saçmalık, psikolojik savaş üretme merkezlerimizin bir icadıdır! Akılları sıra PeKeKe diyen ayrılıkçılara karşı, örgütü “kaka” olarak nitelemiş olacaklardı. (Bu aklı evveller, KKTC’nin telaffuzunda bu mantıkla ortaya çıkacak sorunu düşünmediler bile!)

Örneğin NATO’cu bir kafa, bu ayrımın oluştuğu yıllarda  “PeKaKa demek, tu kaka demektir” diyebiliyordu…

Bu ayrılıkçı kafa, maalesef iki tarafta da oldu, oluyor. Örneğin bir yazar, Günlük gazetesindeki köşesinde, “PeKaKa şeklindeki telaffuzun, Kürt sorunun çözümünden yana olmayanlara ait olduğunu” iddia ediyordu birkaç yıl önce…

PKK’ye Türkçe olmadığı halde Türkçülük adına PeKaKa denmesi her yönüyle trajiktir. Örneğin kendisini “milliyetçi, Türkçü” olarak tarif eden kişi ve kurumların, Türkçeden vazgeçip PeKaKa demek durumdan kalması, ideolojik bağlamda sorgulanmalıdır!

AYDINLIK ve PERİNÇEK FARKI

Aydınlık yazı işleri ise “toplum böyle kullanıyor, biz de böyle kullanalım” diyerek, örgütün ismini PeKaKa olarak yazmaktadır sayfalarında…

Ancak dil konusundaki bilgisi ve titizliğiyle de bilinen Doğu Perinçek, Rota’da PeKeKe diye yazarak, “doğru”dan hiçbir şart altında sapılmaması gerektiği konusunda hepimize örnek olmaktadır.

DİLDE DE BİRLİK!

Netice olarak telaffuz ettiğimiz ve yazdığımız kısaltmalarda, bu yoğun baskıya rağmen bir değişikliğe gitmeyeceğiz: PeKeKe, TeSeKe, BeJeKe, MeGeKe, KeKeTeCe, AKePe diye yazıp, söyleyeceğiz.

Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunurken, dilde ayrımcılığa da itiraz edeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Kasım 2011

Yorum bırakın

ÖCALAN’IN KURYESİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Abdullah Öcalan için bazı düzenlemeler yapılacağını duyurdu. Aynı zamanda milletvekili de olan Akdoğan Zaman gazetesine konuştu: “Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde bir mahkum, cezaevinden tehditler yağdıramaz, terör örgütünü yönetmeye kalkamaz, terör eylemlerine yönelik talimatlar veremez. (…) Öcalan’ın durumu çok iyi irdelenmesi gereken bir konudur. Bu noktada da sanırım bazı düzenlemeler yapılacaktır.”

Bu sözlere bakılırsa, 9 yıldır iktidarda olan AKP büyük bir keşif yapmış oluyor: Meğer Öcalan, İmralı’dan Kandil’i yönetiyormuş!

Toplumsal hafızamızın seviyesine güvenen AKP kurmaylarının bu aldatmacasına yanıtı, haftaya çıkacak “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımızdan verelim:

ZANA – ÖCALAN MEKTUPLAŞMALARI

1.) AKP, Leyla Zana ile Öcalan’ın mektuplaşmalarını sağladı. 2004 yılı boyunca süren mektuplaşmaların en dikkat çekeni, Zana’nın Öcalan’a “ateşkese ihtiyaç var” dediği mektubuydu…

2.) MİT Müsteşarı Emre Taner, 2005 yılında AKP adına Öcalan’la görüştü. Taner, İmralı’nın notlarını Mesud Barzani’ye aktardı. Barzani de Kandil’e…

3.) Kandil’in başı Murat Karayılan, 2006 yılında Talabani aracılığyla Başbakan Erdoğan’a mektup yazdı.

4.) Öcalan’ın 2009 yılında yazdığı mektubu “devlet” tarafından Avrupa’daki PKK’ye, oradan da Kandil’e ulaştırıldı.

ÖCALAN’IN PROTOKOLLERİ KARAYILAN’DA

5.) Yine 2009 yılında Öcalan’ın hazırladığı protokoller devlete teslim edildi. Devlet de  tartışılması ve onaylanması için Kandil’e, Karayılan’a ulaştırdı.

6.) AKP hükümeti, Kandil’den Habur’a barış gruplarının gelmesinin “Kürt Açılımı” için önemli olduğunu düşünüyordu. Talep Öcalan’a iletildi. Öcalan önce reddetti ama pazarlıklardan sonuç alınca, Kandil’e çağrı yaptı.

PKK İLE ÖCALAN ARASINDAKİ KURYE:MİT

7.) PKK ile masaya Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın açıklamaları, MİT’in PKK ile Öcalan arasında kuryelik yaptığının en somut dayanağıdır. 2009 yılındaki 5. Oslo görüşmesinin tutanakları, bu bakımdan ibretliktir!

8.) 2011 Mayıs’ında, AKP ile Öcalan arasında seçim sonuna kadar saldırı olmayacağına dair ön protokol imzalandı. Milletvekili Şerafettin Elçi’nin açıkladığı bu ön protokol, İmralı’dan Kandil’e de ulaştırıldı.

AKP’Yİ DE PKK’Yİ DE ABD YÖNETİYOR

AKP ile PKK arasında, belgeleriyle saptayabildiğimiz tam 37 görüşme var. Ayrıntılarını kitabınızda okuyacağınız bu görüşmelerden yukarıda özetlediğimiz bir bölümünde ise AKP’nin İmralı ile Kandil arasında kuryelik yaptığı görülüyor!

Ancak Başbakan Erdoğan’ın siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan ise hiç bunlar yaşanmamış gibi, “Öcalan’ın cezaevinden örgütü yönetmesine izin vermeyeceğiz” diyebiliyor!

ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini resmileştirmek istediği, bunun için de AKP hükümetini bu yapının hamiliğine soyundurduğu bu dönemde, kimin kimi nereden yönettiği karışmış durumda…

Ancak karşıklığı giderecek tek formul var: AKP’yi, İmralı’yı, Kandil’i, Talabani’yi, Barzani’yi ve de İsrail’i ABD yönetiyor! AKP’nin Öcalan’a 8 kez kurye olması da, AKP’nin PKK ile 37 kez görüşmesi de bu ilişkinin sonucudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Kasım 2011

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın