Posts Tagged Trump
ABD Çin’e açtığı ticaret savaşını neden kazanamaz?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/04/2025
ABD’ye göre Çin’le ticaret savaşı, Washington’un elinin güçlü, Beijing’in elinin zayıf olduğu bir poker oyunudur. Hatta ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin her gümrük vergisi artışına Çin’in misilleme yapmasını “büyük hata, çünkü bir çift ikiliyle oynuyorlar” diye yorumladı.
Bessent’in bakışı baştan sorunlu. Çünkü poker sıfır toplamlı bir oyundur. Bir oyuncunın kazanması, diğer oyuncunun kaybetmesiyle mümkündür.
Oysa ABD’nin açtığı ticaret savaşı, iki tarafın da kaybedeceği bir savaştır. Dahası ABD’nin kaybedecekleri Çin’den daha çoktur. Üstelik ABD’nin “kaybet-kaybet” anlayışına karşı Çin “kazan-kazan” önerirken…
Peki, ABD Çin’e açtığı ve tırmanma eğilimi gösteren ticaret savaşını neden kazanamaz? Verilere dayanarak beş maddede açıklayalım:
ABD Çin’den aldıklarını karşılayabilir mi?
1) ABD-Çin ticaret verilerine bakalım önce: 2024 yılında ABD Çin’e 199,2 milyar dolarlık mal ve hizmet ihraç etti. ABD’nin Çin’den ithalatı ise 462 milyar dolar. Yani ABD 2024 yılında Çin’e karşı 263,3 milyar dolarlık ticaret açığı verdi.
Trump ve ekibi, gümrük vergisi uygulayarak bu açığı kapatacağını hesaplıyor. Oysa iktisatçılara göre ticaret savaşında avantaj açık veren ekonomide değil, fazla veren ekonomide.
Çünkü ticaret savaşında Çin, ABD’ye mal ve hizmet satarak kazanacağı paranın bir bölümünden vazgeçmiş oluyor. ABD ise üretmediği için Çin’den aldığı mal ve hizmetlerden vazgeçmiş oluyor.
Gelir kaybeden Çin, harcama kısarak, başka pazarlara mal satarak vb çeşitli yollarla o geliri telafi edebilir. Nitekim ABD, Çin’in ihracatının yalnızca %14’ünün yapıldığı bir pazardır. Peki ABD üretmediği halde almaktan vazgeçtiği malların yerine koyabilecek mi?
Verilere bakalım: (Bu veriler şu kaynaklardandır: 1) Adam Posen, Ticaret savaşlarını kaybetmek kolaydır, Foreign Affairs, 9.4. 2025. 2) Gideon Rachman, Xi’nin eli neden trump’tan daha güçlü?, Financial Times, 14.4.2025, Çev: harici.com.tr. 3) Michael Roberts, Gümrük vergileri, Triffin ikilemi ve doların akıbeti, Michael Roberts Blog, 13.4.2025, Çev: harici.com.tr.)
– Amerikan antibiyotiklerinin yüzde 50’sinde kullanılan bileşenler, Çin’de üretiliyor.
– Amerikan F-35’leri, Çin’den tedarik edilen nadir toprak elementlerine bağımlı. (ABD’nin Grönland’ı işgal ederek ya da Ukrayna’nın nadir elementlerine çökerek bu bağımlılığı kırabilmesi kolay değil.)
– Dünyadaki klimaların yüzde 80’ini Çin üretiyor.
– ABD’nin ithal ettiği elektrikli fanların yüzde 75’ini Çin üretiyor.
– ABD’nin ithal ettiği bisikletlerin yüzde 70’ini Çin üretiyor.
– ABD’nin ithal ettiği oyuncak bebeklerin yüzde 80’ini Çin üretiyor.
– ABD, tekstil ve giyim ithalatının yüzde 24’ünü Çin’den yapıyor.
– ABD, mobilya ithalatının yüzde 28’ini Çin’den yapıyor.
ABD, elektronik ve makine ithalatının yüzde 21’ini Çin’den yapıyor.
ABD Ulusal İmalatçılar Birliği’ne göre ABD’nin ithal ettiği malların yüzde 56’sı aslında imalat girdileridir ve bunların büyük kısmı Çin’den gelmektedir.
Peki ABD Çin’den ithal ettiği bu geniş yelpazedeki malları kendisi üretebilir mi? Elbette. Ama bu para ve daha önemlisi zaman demektir. Dahası ABD’nin bu malları Çin’den daha düşük maliyetle üretme olasılığı da çok zayıftır.
Trump yönetimi, Çin’le ticareti kesmeden önce, alternatif tedarikçiler ayarlamayarak, zaten ticaret savaşına zayıf başladı. Dahası tüm dünyaya gümrük vergisi savaşı açtığı için de alternatif tedarikçi konusu zaten kolay olmayacaktır.
Çin’in rezervleri ABD’den fazla
2) Gümrük vergilerini ihracatçılar değil, ithalatçılar ödediği için, Çin’de üretilen Amerikan markaları, Trump için bir başka zorluktur.
Örneğin ABD’de satılan akıllı telefonların yarısından fazlası Apple’ın iPhone telefonlardır. Ama iPhone’ların yüzde 80’i Çin’de üretiliyor. Gümrük vergisinin iki katına çıkması Çin’i etkilemez, Çin o telefonların üretiminden kazanacağını kazanmıştır ama Amerikalı müşteri için o telefon iki kat pahalıdır artık.
Apple şirketi bu nedenle Trump yönetimi üzerinde baskı kurdu ve muafiyet aldı.
Aslında tek başına bu olay bile ABD’nin gümrük savaşını kazanamayacağını göstermektedir.
3) İktisatçılara göre üreticilerin tedarik zincirlerine uygulanan gümrük vergisi artışı, ABD’ye yatırımı azaltacak ve borç faiz oranlarını yükseltecek.
4) Çin, ABD hazine tahvillerinin en büyük ikinci yabancı sahibidir. Bu Bejing’in elinde piyasaları etkileyecek bir koz kartı halini alabilir.
İktisatçılar şimdiden uyarıyor: Tahviller düşerse, Amerikan şirketlerinin önemli bir bölümü ağır borç yükü altında kalır ve iflaslar yaşanır. İflaslar da zincirleme etkiyle finansal çöküş riskine dönüşür.
5) Ticaret savaşının uzaması durumunda Çin’in siyasi, ekonomik ve toplumsal rezervleri, ABD’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal rezervlerine karşı daha avantajlıdır. Disiplinli ve dayanışmacı bir toplum olan Çin, ekonomik sıkıntılara ABD’den daha dayanıklıdır. ABD’deki mal ve hizmet sıkıntısı, hızla ABD yönetimi üzerinde siyasi baskıya dönüşür.
ABD ekonomisi daha büyük zarar görecek
Sonuç olarak Trump’ın başlattığı ticaret savaşını ABD’nin kazanamayacağı ortada. Bu ticaret savaşından iki taraf da zarar görecek ama ABD ekonomisinin göreceği zarar, Çin ekonomisinin göreceği zarardan daha fazla olacak.
2025’te en büyük 10 ekonominin sıralaması şöyleydi: ABD, Çin, Japonya, Hindistan, Almanya, Rusya, İngiltere, Fransa, Brezilya, İtalya.
Goldman Sachs’ın projeksiyonuna göre ise sıralama 2050’de şöyle olacak: Çin, ABD, Hindistan, Brezilya, Meksika, Rusya, Endonezya, Japonya, İngiltere, Almanya.
ABD’nin küresel liderliğini sürdürebilmek için atacağı adımlar gidişatı belki yavaşlatabilir ama gidişatın yönünü değiştirmez!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
15 Nisan 2025
Trump’ın ‘ara güç’ taktiği mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/04/2025
ABD aynı anda hem Rusya’yla hem İran’la müzakere yürütüyor. Bu iki müzakere sorunlara gerçekten çözüm arama amaçlı mı yoksa Washington’un baş rakibinin müttefiklerini “ara güç yapma” hamlesi mi?
ABD’nin asıl hedefi, baş rakibi Çin sonuçta. Bunu yaparken de Çin’in müttefiklerini azaltmak istediği elbette düşünülebilir. Nitekim AB’yi dışlamak pahasına Rusya’yla başlattığı normalleşme, çoğunlukla “tersine Kissinger stratejisi” olarak yorumlandı.
Trump’ın hem Doğu Avrupa’daki hem Ortadoğu’daki temel meseleleri iyi-kötü bir çözüme bağlayarak Çin’e karşı daha net harekete geçmek istediği anlaşılıyor.
Rusya ve İran Çin’e sırtını dönmez
Peki Moskova ve Tahran, Çin’e arkasını döner mi? İşte Washington’un yürüttüğü stratejinin açmazı burada: Putin ve Hamaney, ABD’yle “normalleşmek” pahasına Çin’e sırtını dönmez ama Trump’ın bu çabasından fazlasıyla yararlanırlar.
Öte yandan Trump’ın izlediği çizgi, Çin’in müttefiklerini ara güç yapmaya çalışırken, ABD’nin müttefiklerini ara güce dönüştürebilme olasılığı da taşıyor. Transatlantik bir çatlaktan bahsedebiliriz; bu çatlağın AB’yi özellikle ABD’nin başlattığı küresel ticaret savaşı nedeniyle Çin’le daha yakın olmaya itebileceğini söyleyebiliriz.
Kısacası süreçler karmaşık ve öngörülemez nitelikte. Çünkü yeni bir düzenin doğum sancılarını yaşıyoruz.
ABD’nin Rusya ve İran’la müzakereleri
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittfof geçen hafta önce Moskova’da Vladimir Putin’le görüştü ardında da Umman’da İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile…
Her iki görüşme de olumlu nitelendi:
Kremlin, Moskova’daki 4 saatlik Putin-Witkoff görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Ukrayna krizinin çözümü, çeşitli yönleriyle ele alındı” dedi. Beyaz Saray ise görüşmeyi “Ukrayna’da ateşkes ve nihai barışa yönelik müzakerede yeni bir adım” diye değerlendirdi.
Umman’daki ABD-İran “dolaylı” görüşmesi için Tahran “iki taraf da kabul edilebilir bir anlaşmaya doğru ilerlemekte istekli” derken, Beyaz Saray “görüşmeler çok pozitif ve yapıcı geçti” dedi.
Güzel. Ukrayna’da barış ve İran’la normalleşme, elbette Türkiye’nin de çıkarına.
Neden Witkoff?
”Müzakereci” açısından bu görüşmelerde bir tuhaflık vardı. Tamam, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witfoff, İran’la “nükleer meseleleri ve yaptırımları” konuşacak en doğru kişi. Adı üstünde, görevi ABD’nin Ortadoğu işleri…
Ama Witkoff’un aynı zamanda Putin’le müzakere eden kişi de olması tuhaf değil mi? Rusya’yla neden ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi görüşür? Kaldı ki ABD’nin “Ukrayna ve Rusya Özel Temsilcisi” sıfatını taşıyan görevlisi var: Keith Kellogg.
Ama nedense Washington, Rusya’yla ilgili görevlisi yerine Ortadoğu’yla ilgili görevlisi üzerinden Moskova’yla müzakere etti.
Kellogg’un çok tartışılan ve sonradan ”sözlerim çarpıtıldı” dediği “The Times röportajı” mı nedeni? Sanmıyorum. O röportaj gazete tarafından “Ukrayna, savaş sonrası Berlin gibi bölünebilir” başlığıyla verildi ve haliyle tepki gördü. Ama aslında Kellogg bir gerçeğe, olası bir sonuca işaret ediyordu röportajında: “Ukrayna’nın batısına ‘güvence gücü’ olarak İngiltere-Fransa yerleşecek, doğusunu Rusya kontrol edecek. Ukrayna ve Rusya askerleri karşılıklı 15 km geri çekelecek ve ortada 30 km genişliğinde bir tampon bölge oluşturulacak.”
Trump’ın tercihi değil zorunluluğu
Sonuç olarak Washington’un Moskova ve Tahran’la müzakerelerinin olumlu sonuçlanıp sonuçlanmayacağı net değil ama ABD’nin muhataplarını müzakere masasına oturtan değil müzakere masasına kendi oturan olması önemli.
Rusya’da ABD açısından sürdürülemez bir durum vardı, Biden’ın “uzun savaş” stratejisi Rusya’yı caydırmaktan uzaktı. Trump için Putin’le barış aramak bir tercih değil zorunluluktu.
Aynısı Tahran için de geçerli. Trump İran’ı müzakere masasına önce şartlı oturtmak istedi, ama tehdit dolu mektubu reddedildi. Ardından “doğrudan müzakere” dedi ama Tahran’ın “doğrudan değil, dolaylı müzakere”sini kabul etmek zorunda kaldı.
Tablo, çok kutuplu dünya inşasında inisiyatifin Küresel Güney’e geçtiğini göstermektedir. Kuşkusuz süreç uzun ve inişli çıkışlı olacak, ileri ve geri adımlar atılacak, zikzaklar yaşanacak ama 500 yıllık bir dönemin kapanmakta olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Nisan 2025
Zorba
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/04/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın dünyaya açtığı ticaret savaşı, uygulama yöntemi olan zorbalığa paralel olarak kültürel düzlemde ahlaksızca yürüyor.
Trump’ın şu sözleri bir zorbanın ahlaki çürümüşlüğünü resmetmektedir: “Bazı ülkeler, tarife müzakeresi için bizi arıyor, kıçımı öpüyorlar. Bir anlaşma yapmak için can atıyorlar. ‘Lütfen efendim, bir anlaşma yapın. Her şeyi yaparım efendim’ diyorlar.”
Bu sözler, Atlantik kampının çöküşünün göstergesidir aynı zamanda, “devlet adamı” erozyonu yaşıyorlar.
Hegemonya zayıflamasına çare arayışı
Haklı olarak sorulabilir: Madem Atlantik çöküyor, ABD Başkanı nasıl böyle zorbalık yapabiliyor, nasıl böyle pervasızca konuşabiliyor?
Aslında tam da bu nedenle öyle davranıyor. Güçlü ve hegemonik olan, karşısındakine taleplerini kolayca uygulatır zaten. Gücü ve hegemonyası zayıflayan ise taleplerini kabul ettirebilmek için bağırır, çağırır, “gücünü olduğundan fazla” göstermeye çalışır.
Kuşkusuz gücü ve hegemonyası zayıflıyor da olsa, ABD hâlâ güçlüdür ve işte o güce dayanarak, sopa gösterip zayıflamasına fren koymaya çalışıyor.
Trump’ın gümrük duvarları örmesini, sadece ”küreselleşmenin sonu” diye yorumlamak eksiktir; hem iktisadi hem siyasi gelişmelerin sonucudur. ABD güçlüyken, rahatça girebilmek için herkesten gümrük duvarlarını indirmesini istemişti. Artık ABD’nin gücü ve hegemonyası zayıfladı, tek kutuplu dünya dönemi kapandı, çok kutuplu dünya inşa oluyor ve Washington zorunlu olarak bu kez kendisi gümrük duvarları örerek korunmaya çalışıyor.
Trump’a ekibinden uyarı
Atlantik iktisatçıları bile çoğunlukla Trump’ın gümrük vergisi artırmasını “rasyonel” görmüyor. Nitekim ilk etki, hisselerin 5 trilyon dolarlık kaybı oldu.
İş dünyası da tedirgin. Örneğin JP Morgan CEO’su Jamie Dimon, “gümrük vergileri enflasyonu artıracak, ekonomik büyümeyi yavaşlatacak” uyarısı yaptı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in de Trump’ı “piyasalar tehlikede, borsanın daha da düşme riski var, artık avantajlı anlaşmalar yapmaya odaklanmalıyız” diye uyardığı belirtiliyor ABD basınında…
Trump yönetimi içinde de, dünyaya açılan bu ticaret savaşı konusunda farklı görüşler var.
Trump’ın ‘ekonomik zorbalık‘tan beklentisi
Trump, başkanlığının ilk döneminde de Çin’e ticaret savaşı açmıştı. Doğru, Çin zarar görmüştü ama ABD de zarar görmüştü. Ve o ilk ticaret savaşı sonuçta ABD’nin küresel liderliğini sürdürmesini sağlamadı, hatta o güne göre ABD’nin hegemonyası bugün daha da zayıflamış durumda.
Aslında bu sonuç bile ABD’nin elinde kozu olmadığını gösteriyor. Trump, “ekonomik zorbalık” uygulayarak, sopa gösterdiği ülkelere şartlarını kabul ettirmeyi ve daha avantajlı anlaşmalar yapabilmeyi umuyor.
İşte Trump’ın “anlaşmak için arayıp kıçımı öpüyorlar” dediği bu. Japonya başta bazı müttefikleri Trump’a haraç vererek anlaşma arıyor.
AB’den Çin’e müzakere çağrısı
Trump’ın ticaret savaşının asıl muhatabı Çin’dir. ABD Çin’i kendi strateji belgelerine hasım diye, NATO belgelerine “baş rakip” diye kaydetti zaten. Ticaret savaşıyla Çin’e karşı ticaret açığını azaltmak ve Çin’in küresel ticaretini baltalamak istiyor.
Çin, Trump’ın ticaret savaşı karşısında geri adım atmayacak kadar güçlü bir ülke. Nitekim ABD’nin savaşına karşı misilleme yapma kararlılığı sergiliyor.
ABD’nin gümrük vergisini arttırması karşısında, Çin de ABD’ye yüzde 34 vergi koydu. ABD bunun üzerine yüzde 50 daha artırıp Çin’e gümrük vergisini yüzde 104’e çıkardı. Çin buna da misilleme yapıp ek yüzde 50 ile vergiyi yüzde 138’e çıkardı.
Dolayısıyla “zorbanın kıçı” açıkta kalmış oldu.
İşte AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Çin’e “ABD’nin gümrük vergisi artırmasına müzakere yoluyla çözüm bulalım” diye çağrı yapması bundan; sistemin yıkılmasından endişe ediyorlar çünkü…
Evet, dünya ekonomisinin olumsuz etkileneceği sancılı bir süreç yaşıyoruz ancak bu sancı aslında yeni bir küresel ekonomik düzenin doğum sancısıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2025
Darbenin dış kaynağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/03/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarihi Maltepe mitinginde, ilk kez 19 Mart darbesinin dış kaynağına işaret etti: “19 Mart günü, yurtdışındaki belli odaklardan icazetli bir darbe planı hayata geçirildi” (cumhuriyet.com.tr, 29.3.2025).
Her ne kadar adını koymasa da, Özel’in “yurtdışındaki belli odak” ile kastettiğinin ABD Başkanı Trump olduğu anlaşılıyor. Bu durumda icazet de Erdoğan’ın 16 Mart’ta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde alınmış oluyor.
İmamoğlu’na operasyon ile üç gün öncesindeki o telefon görüşmesinin ilişkisini geçen hafta bu köşede “16 Mart – 19 Mart bağı” başlığıyla incelemiştim.
ABD’nin konuya bakışı
Umarız Özgür Özel’in bu saptaması, dış basına verdiği ”ideolojik zaaflı ve sorunlu mesajlara” bir son vermesine neden olur!
Zira ABD ve Avrupa için önemli olan demokrasi değil, çıkarlarıdır. Çıkarlarını uygulayan iktidarların politik yönelimi, emperyalistler için hiçbir zaman öncelikli değildir. “Liberal demokrasinin” kalesi emperyalist ABD bu nedenle onlarca yerde seçilmişlere karşı askeri darbe yapmış ama krallarla, emirlerle, diktatörlüklerle demokrasi kaygısı duymadan çalışmıştır.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendileri açısından esas olana işaret etti: “Türkiye’de istikrarsızlık görmek istemiyoruz. Trump’ın ilk yönetim döneminde Erdoğan ile çok iyi bir çalışma ilişkisi vardı. Bunu yeniden başlatmak istiyor” (cumhuriyet.com.tr, 28.3.2025).
Politik – toplumsal – gençlik hareketleri
29 Mart’taki Maltepe mitingi, birkaç nedenle tarihi nitelikteydi.
1) 2.2 milyon yurttaş, “egemenlik kayıtsız şartsız benimdir” diyerek, İmamoğlu’nun hukuku sorununu çoktan aşmış bir temel meselede, kendisini artık politik düzlemde aktör konumuna yükseltmiştir. Alandaki kitlenin dinamizminin temel dayanağı budur.
2) Toplumsal harekete dönüşmüş bu kitlenin gücü, Maltepe’nin bir final olmasını önlemiş, yeni bir başlangıç olmasını sağlamıştır. Özgür Özel, mitingden sonra sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “her çarşamba İstanbul’da, her haftasonu bir ilde miting yapılacağını” ilan etti.
3) Sürecin bu aşamasındaki başarı, üç hareketin yan yana gelebilmesinden kaynaklanmış görünüyor. Politik hareket(ler), toplumsal hareket ve gençlik hareketi aynı düzlemde buluşmuş ve birbirini etkileyerek güç toplamaktadır.
Tüketimden gelen gücün kullanımı
4) CHP liderliği, CHP’yi aştığını gördüğü bu büyük halk hareketi dalgasının başarı kazanmasının, “tüketimden gelen gücün” kullanılmasından geçtiğini hesaplıyor. İktidara yakın medya ile bazı markalara yapılan boykot çağrısının nedeni bu.
Bu, etkili olduğu için iktidar cephesi, boykotun demokrasiye, hukuka, haber alma-verme ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu propaganda ediyor. RTÜK, TV kanallarına yapılacak boykota karşı barikat olmaya çalışıyor.
Oysa Erdoğan başbakan olduğu 2008 yılında Doğan Medya Grubu’nun televizyon ve gazetelerine karşı boykot çağrısı yapmıştı, “Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın” demişti. Dahası yöneticilerine “Kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye seslenmişti.
Aslında Türk milletini ayağa kaldıran nedenlerden biri de tam olarak budur: Çifte standart. Kendileri yaparsa hukuki, karşıtları yaparsa hukukdışı; kendileri için demokratik hak olan karşıtları yaptığında darbe oluyor!
Üretimden gelen gücün önemi
5) CHP liderliğinin, “tüketimden gelen gücü” politik, toplumsal ve gençlik hareketlerinin daha etkili olabilmesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemesi, elbette önemli bir çarpandır. Ancak asıl çarpan etki, “üreticiden gelen güç”tür. Dolayısıyla CHP liderliğinin, politik, toplumsal ve gençlik hareketlerini “üretimden gelen güç”le buluşturması, yani emek hareketleriyle birleştirmesi gerekir.
Çünkü…
Demokrasi dışarıdan gelmez, haklar yukarıdan verilmez. Dünyadaki mevcut demokrasi, burjuvazinin topluma verdiği haklarla değil, emekçilerin mücadelesiyle kazanılmış haklardır.
Bu nedenle CHP; dışarıdan medet ummadan, sadece Türk milletine dayanarak ve üretimden gelen gücün çarpan etkisiyle, erken seçimi hedeflemelidir.
Uzlaşma arayan, pazarlık eden kaybeder, kitle yeni liderlerle eninde sonunda tarih yazar…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mart 2025
16 Mart – 19 Mart bağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/03/2025
İktidarın önünde, Türkiye’yi yarı-demokratik bir rejimle bile sokmayı başaramayacağı yeni bir stratejik görev mi var?
Sorunun daha net anlaşılması için anımsatayım: ABD’nin Türkiye’yi Irak için kuzey cephesi yapma talebine Ecevit hükümeti ve TSK direnmiş; Başbakan Yardımcıs Bahçeli’nin koalisyon hükümetini bozmasıyla erken seçime gidilmiş, Washington’un görevine talip olan AKP’nin seçimi kazanabilmesi için Atlantik sponsorlu kampanya yürütülmüş ve sonrasında da Türkiye’nin önüne ABD’nin 1 Mart 2003 tezkeresi konmuştu. Ancak Türkiye AKP’ye rağmen yine de direnmiş ve tezkere geçmemişti. Sonra BOP Eş Başkanı Erdoğan, başka bir yolla ABD’ye hava ve deniz limanlarını açmıştı. İşte Ergenekon ve Balyoz kumpasları, o gün ABD’nin Irak planına direnen Türk ordusunu, ABD tezkeresine karşı çıkanları, ulusalcıları, Kemalistleri ezme operasyonuydu, sonraki işlerin önünü açma operasyonuydu.
Trump’ın İran planı
ABD’nin şimdi de İran’ı hedef aldığı ama Irak, Libya ya da Suriye’den farklı olarak ağır bir baskılama/çevreleme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor.
Trump’ın 1) Gazze planı, 2) Yemen’e başlattığı saldırı, 3) “yeni Suriye” inşası ve 4) İran’ı baskılama/çevreleme hedefi, bir bütün ve İsrail’in güvenliği içindir.
Trump, bu kapsamlı stratejisinde AKP hükümetini “kullanabileceğini” hesaplıyor. Washington’a göre Türkiye bu dört konunun üçünde belirleyici aktör durumunda; Gazze planı için Hamas üzerindeki nüfuzu, yeni Suriye inşasında çeşitli örgütler üzerindeki kontrolü ama daha önemlisi İran’ı çevreleme konusunda gücü ABD açısından kritik önemde.
Trump Erdoğan’la hangi konuda çalışacak?
Baştaki sorumuza dönersek, AKP hükümeti, bugünkü yarı-demokratik rejimle bile Türkiye’yi ABD adına İran macerasına sokabilir mi? İşte 16 Mart Trump-Erdoğan telefon görüşmesi ile 19 Mart’ta İmamoğlu’na yapılan operasyon arasındaki bağ, bu sorunun yanıtıyla ilgilidir.
Ne dedi Trump 16 Mart’ta Erdoğan’a: “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” (A. Selvi, Hürriyet, 21.3.2025). Nasıl yorumladı o görüşmeyi Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff: “Muhteşem ve dönüşümsel” (AA, 22.3.2025).
İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’a giderek “dönüşecek” ilişki için imzalayacağı mutabakatlanın hazırlığı amacıyla Washington’da mevkidaşı Marco Rubio ile görüştü. Açıklamalardan Suriye’den Gazze’ye, Rusya-Ukrayna ateşkesinden Azerbaycan-Ermenistan barışına, Bosna-Hersek’ten Avrupa ve Karadeniz’e pek çok konunun ele alındığı anlaşılıyor. Bunları Trump’ın Erdoğan’a “sizinle çalışacağız” dediği “bölgesel ABD politikalarının” listesi diye de okuyabilirsiniz.
Ama asıl olan ayrıntıda…
İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “Suriye’nin, İran’ın istikrar bozucu faaliyetlerinin güzergahı olmayacağı” konusunda Rubio ve Fidan’ın mutabık kaldığı belirtildi. Anımsayın, Fidan birkaç hafta önce de İran’ı bölgedeki faaliyetleri nedeniyle hedef almıştı ve konu Ankara-Tahran hattında gerilime neden olmuştu.
Öte yandan AKP-MHP’nin Öcalan açılımı ile Suriye’deki HTŞ-SDG anlaşması arasında doğrudan bir ilgi var. Bu süreçte bazı Kürt yayın organlarında İran’a karşı tarihi Türk-Kürt ittifakına işaret edilmesi dikkat çekiciydi.
Bunları tanımlayan bir de “başarı” listesi var. Trump’ın Erdoğan’a “bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” demesinin duyurulduğu yazıda belirtilen, “Erdoğan’ın hamlesiyle dengeler değişti: Baas bitti, Şii hilali çöktü, Rusların sıcak denizlere inme rüyası sona erdi” listesi, Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni “dönüşümsel” sürecin yönüne işaret etmektedir.
Bu stratejinin çalışması, haliyle Trump için Türkiye-İsrail normalleşmesini de gerektirmektedir.
Eylemlerin iki yönü
Görüleceği üzere iktidar, ABD stratejisine eklemlenerek, bir büyük göreve hazırlanıyor. Bunun için içeride siyasetin yeniden dizayn edilmesi, ana muhalefet partisinin yeni sürece uygun şekilde dönüştürülmesi, ihtiyaca uygun bir anayasa hazırlanarak sınırsız başkanlık yolunun açılması ve yeni göreve uygun yeni rejim inşası gerekmektedir.
23 yıl önce masada Irak tuzağı vardı, 23 yıl sonra masada İran tuzağı var.
Dolayısıyla milyonlarca yurttaşın “İmamoğlu’nun hukuku” konusunu aşarak “tek adam rejimi”ne karşı yürüttüğü “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” eylemleri, aynı zamanda Türkiye’yi “ulusal dış politika” zeminine çekme eylemleridir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2025
Trump Erdoğan’la hangi konuda çalışmak istiyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/03/2025
“Tek adam rejimi”ne karşı “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” eylemleri yapılırken dış politika yazmak, konuşmak, okumak zordur…
Ama bugün içeriyi de etkileyen bir dış politika konusunu dikkatinize getireceğiz: ABD’nin Ortadoğu’daki işleri…
Trump’ın Erdoğan’a mesajı
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Beyaz Saray’a gitmek istiyor, Beyaz Saray’da vereceği görüntü ile hem içeriye hem bölgeye mesaj vermek istiyor.
Trump’ın da Erdoğan’ın bu isteğine sıcak baktığı anlaşılıyor: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu ziyaretin altyapısını oluşturmak için Washington’da.
Bu arada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 16 Mart’ta ABD Başkanı Donald Trump’la bir telefon konuşması yaptı. İçeriği Ankara ve Washington tarafından detaylı paylaşılmadı ama Abdülkadir Selvi ana mesajı yazdı, hükümetten bir düzeltme gelmedi. Buna göre Trump Erdoğan’a şöyle demişti: “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” (Hürriyet, 21 Mart 2025).
Peki neydi ABD’nin bölgesel politikaları? ABD Ortadoğu’da önüne hangi işleri koyuyurdu? Türkiye’yle Ortadoğu’daki hangi işlerde birlikte çalışmak istiyordu?
Astana’ya veda mı?
İp uçları Selvi’nin yazısında var. Şöyle ki Türkiye, başardığı işlerin listesini ABD’ye sunuyor o yazıda: “Erdoğan’ın hamlesiyle dengeler değişti: Baas bitti, Şii hilali çöktü, Rusların sıcak denizlere inme rüyası sona erdi.” (Hürriyet, 21 Mart 2025).
Peki “Erdoğan’ın hamlesi Rusya ve İran politikalarını engelledi” demek, Ankara’nın Washington’a “Astana bitti” mesajı anlamına gelmez mi? Türkiye Astana’ya veda ediyorsa, bölgede Rusya ve İran’la işbirliği yapmak yerine ABD’yle işbirliğini esas alacağı anlamına gelmez mi?
Gelir. Bir dönüşüm olduğu ortada. Bunu ABD de görüyor. Nitekim Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump-Erdoğan görüşmesini değerlendirdiği açıklamasında iki kavram kullandı: Muhteşem ve dönüşümsel. (AA, 22 Mart 2025).
Dönüşümsel, Astana’dan Washington’un politikalarına dönüş anlamı taşıyor belli ki…
S-400 – F35 dosyası
Astana’ya veda etmek ya da Astana’yı feshetmeden etkisiz bir platform olarak tutmak, haliyle Türkiye’nin İran ve Rusya’yla ilişkilerini olumsuz etkileyecektir, etkilemeye de başladı. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’ın bölge politikalarını hedef alan sözleri Ankara ile Tahran arasında ince bir gerilime neden oldu geçen haftalarda…
Rusya’yla sahaya yansıyacak olumsuzluklardan birinin S-400 olma riski belirmiş görünüyor. Trump’a yakın Fox News, ABD yönetimi yetkililerine dayandırdığı haber analizde şöyle dedi: “Trump, iki tarafın, Türkiye’nin S-400’leri çalışamaz hale getirecek bir anlaşmaya varması halinde Türkiye’ye F-35 uçaklarını satma fikrine açık” (AA, 21 Mart 2025).
Trump, Türkiye-İsrail normalleşmesi istiyor
ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli işi İsrail’in güvenliğidir. İsrail’in güvenliği konusu ise birincisi İsrail’in genişlemesine, ikincisi de İsrail’in politikalarına itiraz edenlerin hedef alınmasına dayandırılmaktadır.
Dolayısıyla bugün pratikte İsrail’in güvenliği, İran’ın güvenliksizliği demektir.
İşte Trump’ın Erdoğan’la çalışmak istediği asıl Ortadoğu işi budur. ABD, İsrail’in güvenliği için, İran’a karşı Türkiye’nin merkezinde olduğu yeni bir cephe inşa etmek istemektedir. Çünkü Suudi Arabistan’ın merkezinde olduğu İran karşıtı cephe, Çin’in Körfez-İran barışını sağlamasıyla işlevsizleşti.
Trump bu amaçla, Türkiye-İsrail ilişkilerini normalleştirmek istiyor.
Dolayısıyla Mayıs ayında yapılması planlanan Trump-Erdoğan görüşmesi, Ankara’nın bölge politikaları açısından kritik önemdedir.
Türkiye kabul edemez
AKP Hükümeti, sıcak paraya ihtiyacının kritik düzeyde olması nedeniyle, Batı’yla çalışmaya hevesli.
Nitekim Avrupa güvenliğinde aktif rol almak istediğini açıkça ilan etti. Diğer yandan İngiltere’nin Ukrayna için oluşturmaya çalıştığı “Gönüllüler Koalisyonu”nda olmayı istediği de anlaşılıyor. Buna bir de ABD ve İsrail için İran’a karşı konumlanma eklenirse, bu Türkiye açısından vahim bir dış politika olur.
Yola Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olarak çıkanlar için mümkün olsa da, bunlar Türkiye için kabul edilemez nitelikte işlerdir. Türkiye’yi Avrupa’ya jandarma, ABD’ye Ortadoğu’da ileri karakol yapmaya kalkmak, iç politikadaki mevcut basıncı daha da büyütecektir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Mart 2025
Ortadoğu’daki dört düğüm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/03/2025
Ortadoğu’daki sorunlar iki temel düzlemdedir: Ortadoğu ülkeleri ile ABD-İsrail arasındaki sorunlar ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki sorunlar.
ABD ve İsrail, Ortadoğu ülkelerinin kendi aralarındaki sorunları derinleştirebildiği ve kullanabildiği oranda, Ortadoğu’nun bütününe dair stratejisini ilerletebilmektedir.
Bu iki düzlemi birlikte ele aldığımızda, şu anda Ortadoğu’da dört kritik düğüm vardır: 1) Filistin düğümü, 2) İran düğümü, 3) Kürt düğümü, 4) Suriye düğümü.
Bu düğümler hem ABD ve İsrail tarafından kendi çıkarları temelinde ve hem de bölge ülkeleri tarafından kendi çıkarları temelinde çözülmeye çalışılıyor. Haliyle çıkarların çatışması, düğümleri kendi içinde ikili üçlü gruplar halinde de birbiriyle ilintili hale getiriyor.
1) Filistin/Gazze düğümü
İsrail’in ağır saldırısı sonrasında Gazze’nin geleceğinin ne olacağı, Gazze’yi kimlerin yöneteceği bir düğüm durumundadır.
ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı Gazze Planı, özetle Gazze’nin Filistinlilerden arındırılmasını, ABD’nin Gazze’ye sahip olmasını ve burayı İsrail’i Doğu Akdeniz’de merkez haline getirecek bir ticaret üssüne dönüştürmeyi içeriyor.
Arap Birliği ise Trump’ın bu emperyalist planına karşı bölgeci bir Kahire planı açıkladı. Türkiye planı destekliyor. İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya dışişleri bakanları da ortak bir açıklamayla bu plana destek açıkladılar. Plan Gazze’nin imarını ve Fislistinliler tarafından yönetilmesini içeriyor özetle.
Gazze’deki bu düğümün nihai çözümü ise elbette “iki devletli çözüm”le mümkün olacaktır; Filistin’in 1967 sınırlarıyla bağımsız bir devlet olarak kabul edilmediği hiçbir çözüm, yüzyıllık bu düğümü çözemeyecektir. ABD ile AB arasındaki çelişmelerin yarattığı olumlu konjonktür “iki devletli çözümü” zorlayacak Küresel Güney için avantajdır.
2) İran düğümü
ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki baş düşmanı İran’dır. İki ülke de bölgedeki her adımını, sonucunun İran’ı zayıflatıp zayıflatmayacağına göre atmaktadır. İran bu nedenle Gazze düğümüyle de Suriye düğümüyle de hatta Kürt düğümüyle de ilgilidir.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı Irak’taki gibi açık işgale soyunamaması ya da Suriye’deki gibi iç kışkırtmalarla vekalet savaşı yürütememesi, kuşkusuz bu ülkenin gücü nedeniyledir. ABD bu gücü kırabilmek için yaptırım uygulamakta ve İran’ı bölgede yalnızlaştırmaya çalışmaktadır.
Trump, Obama döneminde İran’la yapılan nükleer anlaşmadan 1. döneminde çekildikten sonra, 2. döneminde Tahran’a “müzakere edebiliriz” mesajı verdi. Hatta Trump bu amaçla İran’ın dili lideri Hamaney’e bir mektup da yazdığını belirtti. Oysa İranlılar kendilerine ulaşan bir mektup olmadığını açıkladılar, ABD’li yetkililer de “Trump mektubu yazdı ama henüz göndermedi” dediler.
Mesele şu ki Trump’ın mektuptan bahsettiği konuşması, gerçek bir müzakere amacına hizmet etmiyor. Çünkü Trump “Onlara, ‘Umarım müzakere edersiniz çünkü askeri olarak girmemiz gerekirse bu korkunç bir şey olacak’ diyen bir mektup yazdım” demişti. Bu açıkça “ya askeri müdahale ya taleplerim” anlamına gelmektedir.
Nitekim Hamaney de “ABD’nin müzakere ısrarı meseleyi çözmek için değil, tahakküm kurmak için” diyerek kabul etmeyeceklerini ilan etti.
Emperyalist sopayla Kanada’yı 51. eyalet yapmaya, Grönland’ı parayla satın almaya, Panama Kanalı’na çökmeye, Ukrayna’nın nadir elementlerini ele geçirmeye ve Kongo’nun madenlerine sahip olmaya çalışan Trump, benzer şekilde İran’ı da teslim olmaya zorluyor ki bunun olması mümkün değil.
Dolayısıyla bu zor bir düğüm olarak varlığını sürdürecektir.
3) Suriye ve 4) Kürt düğümleri
İç İçe geçmiş ve bölgeyi ilgilendiren düğümler olarak Suriye ve Kürt düğümlerini ise bir başka yazıda ele alacağız. Bu düğümlerin kimler tarafından ve nasıl çözüleceği konusu hem zıt sonuçlar doğuracaktır hem de yanlış sonuçla daha büyük düğümlere dönüşecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mart 2025
NATO’nun geleceği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/03/2025
ABD ve AB’den gelen son açıklamalar, NATO’nun geleceğinin belirsizliğine işaret ediyor. ABD’de NATO’dan çıkmak tartışılıyor, AB’de ise NATO’suz savunma planları yapılıyor. Bunu şimdiden “çok kutuplu dünya inşasının” en önemli başarısı olarak kaydedebiliriz.
Zira NATO, emperyalist ABD’nin küresel liderliğinin askeri aygıtı olarak halkların, gelişmekte olan ülkelerin, Atlantik kampı dışındaki ülkelerin ve toplamda Küresel Güney’in düşmanıydı. Hatta NATO, bünyesindeki özel Amerikan araçları ile “hükümetleri/devletleri kontrol altında tutmaya çalıştığı” için, pek çok üyesinin de fiilen düşmanıdır.
ABD ile AB arasında 5. madde krizi
Kuşkusuz NATO’nun dağılması çok hızlı olmayacaktır ama Fransızların benzetmesiyle söylersek “beyin ölümü” başladı bile. İşte ABD ile AB’yi karşı karşıya getiren Ukrayna sorunu da bu beyin ölümünü ilerletiyor. Artık konu şu aşamaya gelmiş durumda:
ABD Başkanı Donald Trump, “NATO üyelerinin ABD’yi savunacağını sanmıyorum” diyor. Ama ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “Ukrayna’da olası bir barışı koruma misyonu NATO’nun 5. maddesi kapsamına girmez” demesi de ABD’nin NATO üyesi Avrupalıları Ukrayna’da savunmayacağı anlamına geliyor.
ABD’nin NATO’dan çıkmasını isteyen Kongre üyelerinin açıklamaları, ABD’siz savunma dönemine geçildiğini belirten Avrupalı siyasetçiler, kısacası Atlantik’in her iki yasasında NATO’nun geleceğine dair olumsuz beklentiler artmış durumda.
AB’nin yeni savunma yol haritası
AB liderleri NATO’nun geleceğinin belirsizliği nedeniyle toplanıp, ”Avrupa’nın daha egemen, kendi savunmasından daha sorumlu bir yaklaşımla, stratejik bağımlılığı azaltacak bir genel savunma hazırlığı yapma” kararı aldılar. AB liderleri bunu, şimdilik sonuç bildirgesine “NATO’yu tamamlayıcı nitelikte” diye işlediler.
Ama daha dikkat çekeni ise sonuç bildirgesindeki “AB, benzer şekilde düşünen AB dışı ortaklarla birlikte çalışmanın önemini vurgular” cümlesiydi.
Avrupa’nın güvenlik taşeronluğu
İşte AKP hükümetinin bir süredir yükselttiği AB bayrağı, Avrupa’daki bu görüşlere dayanıyor.
Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” sözleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” demesi ve AKP medyasında adım adım “Ukrayna’ya barış misyonu içinde Türk askeri gönderilmesi” fikrinin işlenmesi, iktidarın ABD ile AB arasındaki çelişmeden yararlanma niyetini ortaya koyuyor.
Ancak AB’nin savunmasını üstlenme misyonu, son tahlilde “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesi anlamına gelir ki bu iç politikada ciddi bir kırılma doğuracaktır.
Avrupa Siyasal Topluluğu
Öte yandan Brüksel’in “AB dışı ortaklarla çalışma” vurgusu, elbette Türkiye’nin AB üyeliğine göz kırpması anlamına gelmiyor. O nedenle AKP’nin Atlantik cephesindeki sorunlardan yararlanarak AB üyesi olmak istemesi, hâlâ bir hayalden fazlası değildir.
Zira “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” düşünenler, “Avrupa ordusunun kurulmasını“ isteyenler ve “stratejik özerklik ile ABD’den bağımsızlaşmayı” savunanlar, bu amaçla “Avrupa Siyasal Topluluğu”nu oluşturuyorlar. İngiltere gibi AB’den ayrılan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye gibi AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” gördükleri bir NATO üyesini dahil edecekleri daha geniş bir siyasi platform…
Aynı anlayış, aynı görev
Günün sonunda Türkiye açısından asıl sorular şunlardır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Avrupa savunmasını Türkiye’nin üstlenmesi ulusal çıkarlarımızla uyumlu mudur?
Çünkü AB liderlerinin belirlediği savunma stratejisi şöyledir: “Rusya ve Belarus’un oluşturduğu tehditler göz önüne alındığında AB’nin doğu sınırlarının savunulması, AB’nin tümünün güvenliği içindir.”
Buradan hareketle, Avrupa’nın savunmasını üstlenmek demek, AB’nin belirlediği tehdit kapsamında, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi demektir. Bu pratikte AB’nin doğu sınırını korumak için Türkiye’nin Rusya’ya güneyden cephe açması anlamına gelir.
Bu da dönüp dolaşıp aynı görevin kabulü anlamına gelmektedir, zira Türkiye’nin NATO üyeliği de esas olarak “Avrupa’nın zaman kazanması için Türkiye’nin SSCB’yi oyalamasına” dayanıyordu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2025
Amerikan mandası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/03/2025
ABD Başkanı Donald Trump Kongre konuşmasında açıkladı: Zelenski kendisine bir mektup göndermişti.
Trump’ın kürsüden bir kısmını okuduğu mektuba göre Zelenski iki geri adım attı: 1) Rusya’yla barış için müzakere masasına oturmayı ve 2) ABD ile nadir elementler için anlaşma imzalamayı kabul ediyordu.
Üç günde değişen bu durum nedeniyle mektubu “Zelenski’nin Trump’a teslimiyeti mektubu” olarak niteleyebiliriz.
Sorun şu ki Zelenski şimdi öncekinden de ağır bir anlaşma imzalamak zorunda kalacak ve bir piyon olarak ülkesini “Amerikan mandası” haline getirecek.
Zelenski’ye darbe tehdidi
Zelenski’nin bu kadar hızlı teslim olmasını sağlayan iki temel faktör var: Darbe sopası ve İngiltere’nin rolü.
Önce darbe sopasına bakalım: 1) Ukrayna Parlamentosu, resmi bir açıklama yaparak, ABD’nin barış girişimini ve nadir element anlaşmasını kabul ettiklerini ilan etti. Böylece Zelenski’nin tutumunun aksine bir pozisyon belirlemiş oldu. 2) Bazı Ukrayna milletvekilleri, ABD’nin desteğini kaybettiği için Zelenski’nin azlini (görevden alınmasını) istedi. 3) Emperyalist ABD’nin görevlisi Elon Musk, barışı kabul etmesi şartıyla Zelenski’ye üçüncü bir ülkede af/sürgün/sığınma teklif etti. 3) ABD liderliği Zelenski’yi seçim yapmadığı için meşru olmamakla, mali yardımları harcama şekli nedeniyle yolsuzlukla ve yüzde 4’e düşen oyuna rağmen diktatörlükle suçladı.
İngiltere’nin ise daha “inceltilmiş” yöntemlerle konuyu ele aldığı anlaşılıyor. The Times’a konuşan üst düzey bir İngiliz yetkilisine göre Londra Zelenski’den 1) Kurallara göre oynamasını, 2) Trump’a saygı göstermesini ve 3) müzakere masasına oturmasını istedi.
Sonuç olarak Zelenski üç gün önce reddettiği iki talebi de yerine getireceğine söz verdiği bir teslimiyet mektubu yazdı. Kuşkusuz sonucu ne acı ki artık Ukrayna halkı için daha ağır olacak.
Trump’ın saldırganlığı
Trump, Kongre’deki uzun konuşmasında Zelenski’nin teslimiyet mektubu nedeniyle keyifliydi. Emperyalist ABD’yi haraç toplayarak ve zorla sınırlarını genişleterek büyüteceğini açık açık ortaya koydu konuşmasında.
Trump, Grönland‘a hem ABD’nin ulusal güvenliği nedeniyle hem de uluslararası güvenlik nedeniyle ihtiyaçları olduğunu iddia ederek, “öyle ya da böyle Grönland’ı bir şekilde alacağız” dedi. Kızılderilileri katlederek topraklarına el koyanların torunları, emperyalist iştahlarıyla aynı kötülükleri sergileme peşindeler yani.
Grönland Başbakanı Mute Bourup Egede ise Trump’ın sözlerine yine tepki gösterdi ve “biz satılık değiliz” dedi.
Trump ayrıca “Geçmişte biz yapmıştık, o nedenle Panama Kanalı’nı geri alacağız” diyerek Güney Amerika’ya saldırganlığını sürdürdü. Kuzeyindeki Kanada’yı ise zaten 51. eyaleti sayıyor ve Kanada Başbakanı Trudeau’ya ABD’nin valisi muamelesi yapıyor.
İngiltere’nin çabası
Trump konuşmasından önce Çin, Kanada ve Meksika’ya tarife arttırarak, ticaret savaşını da yükseltmişti. Üç ülke de aynı şekilde ABD’ye yanıt verecek.
Trump’ın, ABD’nin en önemli müttefiklerini Çin’le yan yana getiren bu uygulamalarının Avrupa’ya da sıçramış olması, İngiltere’yi harekete geçmeye zorlamış görünüyor.
Yukarıda özetlediğimiz İngiltere’nin girişiminin Zelenski’yi “ikna” etmekle sınırlı olmadığı, Londra’nın Atlantik sistemini kurtarmak için çaba sarfettiği, bu amaçla Washington ile Brüksel arasında arabuluculuk yaptığı anlaşılıyor.
Trump ile Avrupa sağının bir tarafta, ABD’nin diğer yarısı ile Avrupa’nın büyük kısmının diğer tarafta cepheleştiği bu tablo hem her iki kıtayı kendi içinde bölüyor hem de iki kıtayı karşı karşıya getiriyor.
Küresel Güney için memnuniyet verici bir durum elbette…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mart 2025