Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Trump’a üçüncü mesaj

Kitabını yazdım: IŞİD – Kara Terör (Kaynak Yayınları, Ekim 2014). IŞİD ABD’nin “kullanışlı düşmanı”dır. ABD IŞİD üzerinden PYD/YPG’yi meşrulaştırma operasyonu yürüttü. 

ABD’nin “kurulu düzeninin” kenarında bulunan Donald Trump, IŞİD’i ABD Başkanı Barack Obama ile Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un kurduğunu söylemişti (BBC, 11.8.2016).

ABD’nin CIA eliyle cihatçı örgüt yönetme faaliyeti elbette çok öncesine dayanıyordu. SSCB’ye karşı “yeşil kuşak” inşası sırasında Türkiye’den Pakistan’a, Suudi Arabistan’dan Afganistan’a pek çok ülkede, pek çok kişiyi ve örgütü kullandılar.

Trump’a IŞİD’li operasyon

ABD’nin bu tür örgütleri stratejisine eklemlemede kullandığı yöntemlerden biri, “esas oğlan”ın tepeye çıkması için önünün açılması suikastlarıydı. ABD zamanı geldiğinde, elbette “esas oğlan”ı da kullanıp atardı. Bağdadi’nin IŞİD’in başına getirilmesi de bu tür suikastlarla sağlandı. 

ABD’nin New Orleans şehrindeki yeni yıl kutlamalarını kana bulayan ve kamyonetiyle daldığı caddede 15 kişinin ölümüne yol açan 42 yaşındaki Şemsettin Cabbar da bu tür ilişkiler açısından soru işaretli biri: ABD vatandaşı Cabbar, ABD ordusunda insan kaynakları ve iletişim birim yöneticiliği yapmış, Afganistan’da görev almış (euronews, 2.1.2025).

Ve FBI, New Orleans saldırganı Cabbar’ın kamyonetinde IŞİD bayrağı bulunduğunu açıkladı (AA, 1.1.2025).

Trump’ın oteli, Musk’ın Tesla’sı

Bu saldırının hemen ardından, Donald Trump’ın Las Vegas’taki otelinin önünde Tesla marka bir araç patladıldı. Polis, araçta bulunan 37 yaşındaki Matthew Livelsberger’in Özel Kuvvetler’in Yeşil Bereliler bünyesinde aktif görevde asker olduğunu, olay sırasında izinde bulunduğunu ve patlamadan önce kafasına sıkarak intihar ettiğini açıkladı (İHA, 2.1.2025).

Tesla, bildiğiniz gibi Elon Musk’ın araba markası. Ve Musk, Biden-Trump seçiminde açıkça Trump’ı desteklemiş, parasıyla ve sosyal medyasıyla etkili olmuştu. Trump ise karşılığında Musk’ı yeni kurulacak Hükümet Verimliliği Bakanlığına yönetici yapacağını açıklamıştı.

Çünkü Trump Suriye’den çıkmak istiyor

Bu kadar “tesadüf” hayatın doğal akışına pek uymuyor; hele de seçim öncesinde Trump’a suikast düzenlendiği göz önünde bulundurulursa…

New Orleans’ta “IŞİD bayraklı” terör ve Las Vegas’ta Trump’ın otelinin önünde Tesla’nın patlatılması… Açık ki bu iki olay, doğrudan “Amerikan kurulu düzeninin” Trump’a Suriye mesajıdır. Çünkü Trump Suriye’den ABD’li askerleri çekmek istiyor. 

Başkanlığının ilk döneminde bunu yapmaya çalışmıştı ancak sonunda Suriye’de kalmak isteyen CENTCOM ile Pentagon’un dediği olmuştu!

Anımsayın, Trump HTŞ’nin 8 Aralık’ta Şam’a girmesinin ardından da aynı hedefini ortaya koymuş, “Kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalacaklar çünkü biz karışmayacağız” demişti (AA, 11.12.2024). Ardından da Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz “Suriye’de işimiz yok, ABD askerleri Suriye’de olmamalı” mesajı vermişti.

Pentagon’dan Trump’a yanıt

Peki sonra ne oldu? Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, bugüne kadar 900 olarak açıklanan Suriye’deki asker sayısını 2 bin olarak güncelledi (AA, 20.12.2024). Yani Pentagon bu açıklamasıyla Trump ve Waltz’a “Suriye’de hâlâ işimiz var, çıkmayız” mesajı veriyordu.

İşte IŞİD bayraklı New Orleans saldırısı “IŞİD hâlâ tehlikeli, öyle ki, ABD topraklarında bile terör saldırısı yapabiliyor” algısının oluşmasını isteyen ve bunun karşılığında da “ABD askerleri Suriye’de kalmalı” fikrini güçlendirmeyi amaçlayan bir “özel operasyon” niteliği taşıyor… 

Toparlarsak: Amerikan kurulu düzeni, birincisinde suikast girişimiyle, ikincisinde Pentagon’un Suriye’ye ek asker göndermesiyle ve üçüncüsünde de New Orleans ve Las Vegas’ta doğrudan terör saldırılarıyla Trump’a mesaj verdi. Bunu Amerikan iç savaşı diye de okuyabiliriz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2025

, , ,

Yorum bırakın

Yeni paradigmanın iflası

Öcalan’ın mesajı üzerinden “yeni paradigma”nın ne olduğu tartışılıyor. Öcalan DEM’lilerle gönderdiği mesajda “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya ben de gerekli katkıyı sunacağım” diyor. Peki Erdoğan ve Bahçeli’nin güç verdiği “yeni paradigma” nedir?

Paradigma, en yalın haliyle ”izlenen mevcut model, yöntem” demektir. Fikret Başkaya’nın ünlü Paradigmanın İflası kitabının alt başlığı “Resmi İdeolojisinin Eleştirisine Giriş” idi ve Başkaya esas olarak Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist olmadığı iddiası üzerinden “paradigmayla” hesaplaşmaya çalışıyordu. 

Kemalist Devlet karşıtlığı cephesi

Hem “Siyasal İslamcılar” hem de ”Ayrılıkçı Kürtler” açısından yıkılmak istenen paradigma “Kemalist Devlet” idi ve ikisi de iki ayrı koldan Kemalist Devlet ile çarpıştı. En önemli müttefikleri de ABD ve AB oldu. (Kemalist görünümlüler ve sermayenin rolü ayrı bir yazı konusu.)

AKP’liler “100 yıllık parantez”, DEM’liler “100 yıllık yıkım süreci” diyerek Kemalist Devlet’ten arta kalanlara karşı fiilen aynı cepheden saldırılarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla Siyasal İslamcı ile Ayrılıkçı Kürt, zaman zaman siyasi kazanç için çatışsa da tarihsel olarak Kemalizme karşı nesnel ittifak halindedir. 

Ülkücü milliyetçiler mi? Kemalist Devrim’in milliyetçiliği etnisiteye dayanmıyordu ve en önemlisi antiemperyalistti. Türkiye’nin yıkım sürecini başlatan NATO’culuk, Türk milliyetçiliğinin bu iki özelliğini, ülkücü milliyetçilik ile adım adım değiştirdi. 12 Eylül ile Türk-İslam sentezciliğinin devlete egemen yapılmaya çalışılması, MHP’den İslamcı-Türkçü BBP’nin çıkması, sonra MHP’nin de İslamcılaşması ve en sonunda Türk-İslam sentezinin AKP-MHP ittifakı eliyle rejim değiştirmesi bir bütün süreçtir.

Türkiye’yi Kürtlerle genişletme

Yeni paradigma dedikleri ise 22 yıldır inişli çıkışlı uygulamaya çalıştıkları “ABD’nin küresel düzeninin altında bir alt bölgesel düzen kurma” hedefidir. Bunun somut ifadesi ise ”Türkiye’yi Kürtlerle genişletme”dir. AKP-MHP koalisyonunun eski Osmanlı vilayetlerine plaka dağıtması da bu yeni paradigmanın karikatür halidir!

Esad yönetiminin yıkılması, AKP-MHP iktidarının yeni paradigmasının yeni aşamasını başlatmış oldu. Suriye’yi yeni paradigmalarının oyun sahası haline getirdiler. Öcalan’ı yeni oyun sahasında yardımcı aktör olarak görüyorlar.

Önceki yazımda belirtmiştim, planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre edecek.

Asıl amaç Irak ve Suriye’deki Kürtleri Türkiye himayesine almak elbette… 

ABD’nin İran hedefi

Suriye’deki aktörlerin pozisyonları, mücadeleleri bakımından karışık ama hedefleri bakımından sadedir: ABD ve PYD Suriye’nin kuzeydoğusunda bir cephe. Türkiye ise HTŞ ile yakın ama ABD’nin müttefiki. HTŞ iktidarını aynı zamanda İsrail’e borçlu ve bu nedenle çatışma istemiyor. İsrail hem Suriye’nin güneyini işgal ediyor, hem kuzeydeki PYD’yi kolluyor. HTŞ ise Türkiye’nin desteğine rağmen asıl ABD’nin olurunun peşinde.

Tüm bu güçler Esad’ı devirmede fiilen ittifak yaptılar. Ve hepsi İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsızdı. Şimdi direniş ekseninin kara bağlantısının kopmasından topluca memnunlar.

Peki ilerleyen süreçte tüm bu güçler, fiilen İran’a karşı aynı cephede toplanırlar mı? İşte asıl soru ve “yeni paradigmanın son aşaması” budur!

Anımsayın, ABD ve İsrail 90’lardan beri Türkiye’de İran karşıtlığını besliyor. Siyasi cinayetlerde sürekli Tahran’ı işaret ederek kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. ABD ve İsrail, bölgede asıl olarak bir Türk-Fars çatışması arzuluyor. 

Geçen yıllardaki pek çok düşünce merkezi raporundan biliyoruz ki Washington, Ankara’nın “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hevesini, işte bu amacı doğrultusunda kullanmak isteyecektir. 

Önemle uyaralım: 1639 statükosunu bozmaya çalışmak ise daha baştan “yeni paradigmanın iflası” demektir! 

Türk-Kürt birliğinin paradigması bellidir: Atlantik düzeninde yıkıma uğrattıkları cumhuriyetimizi, devrimle yeniden inşa etmek!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli-Öcalan’ın ABD formülündeki rolü

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “DEM’lilerin Öcalan’la görüşme talebine olumlu yanıt verdik” açıklamasından sonra Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder İmralı’ya gittiler ve iki saatlik görüşmeden sonra Öcalan’ın “Erdoğan ve Bahçeli’ye olumlu yanıtıyla” döndüler. 

Gerçi Adalet Bakanı “DEM’lilerin talebiyle” diyor ama talebin asıl sahibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi. Önce “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demişti, ancak bunun doğuracağı siyasi faturayı görünce, talebini “DEM’liler gitsin İmralı’da Öcalan’la görüşsün” şeklinde güncellemişti. 

Bahçeli’nin rolü

O nedenle bugün asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Bahçeli’nin 1 Ekim’de TBMM’de DEM sıralarına gidip tokalaşması ve sonra 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesi ile HTŞ’nin 27 Kasım’da başlattığı “Esad yönetimini devirme” harekatı arasında bir ilişki var mı?

Çerçeveyi genişletelim: Ecevit hükümeti, ABD’nin “Irak’a saldırıda Türkiye üzerinden kuzey cephesi açılması” talep ve baskılarına karşı koydu. Başbakan Ecevit’in yardımcısı Bahçeli ise 7 Temmuz 2002’de bırakın koalisyon ortaklarını, kendi parti yöneticilerini bile bilgilendirmeden 3 Kasım 2002 için erken seçim ilan ederek ABD’ye direnen hükümeti dağıttı. Sonuç? ABD’nin kuzey cephesi talebini kabul eden AKP hükümetinin yolu açıldı!

ABD’nin Irak’a harekatının en temel sonucu ise “Federal Irak” ile Barzani devletinin Türkiye’ye komşu yapılması oldu.

Öncesinde, 1999’da, Başbakan Ecevit bile şaşırmış, “ABD Öcalan’ı bize niye teslim etti, anlamadım” demişti. Bahçeli anlamıştı muhtemelen. Kolayca hem “asılmaması şartını” kabul etti, hem de Türkiye’nin AB kapısına bağlanarak kurumlarının çökertilmesini… 

1 Ekim’de düğmeye basıldı

Evet, Bahçeli’nin “Öcalan açılımı”nın elbette Suriye’yle de ilgisi var. Nitekim Öcalan, kendisine gönderdiği yanıtı, “Gazze ve Suriye’de hadiseler göstermiştir ki… “ diyerek şekillendiriyor ve şöyle diyor: “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Heyet (Buldan ve Önder) bu yaklaşımımı gerek devletle gerekse siyasi çevrelerle paylaşacaktır. Bunlar ışığında gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.”

Çağrı? Bahçeli “Öcalan gelsin TBMM’de PKK’yi tasfiye ettiğini açıklasın” demişti ya… 

Kim ne kazanacak?

İlk “çözüm” sürecinin tıkaçlarının başında PKK’nin Suriye’deki özerklik kazanımı geliyordu zaten. Bugünkü “çözüm” süreci ise bu bakımdan “kaldığı yerden devam” anlamına geliyor.

Planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye Savunma Bakanlığına devredecek…

Karşılığında DEM yeni anayasaya destek verip Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak. Böylece ilk “çözüm” sürecinin bir başka tıkacı olan Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisi de tamamen silinmiş olacak. 

ABD’nin formülü

Tabloyu daha iyi anlayabilmek için YPG komutanı Mazlum Abdi ile HTŞ lideri Colani’nin son açıklamalarını birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. 

YPG komutanı Mazlum Abdi, “yeni Suriye ordusuna entegre olmaya hazırız” diyor, “Suriye’nin birleşik olarak kalmasını ama siyasi sisteminin şeklinin değişmesini” istiyor, “ademi merkeziyetçi ve çoğulcu bir devlet inşası” talep ediyor, “özerk bölge temsilcilerinin söz sahibi olması gerektiğini” belirtiyor. 

HTŞ lideri Colani ise PYD/YPG ile görüştüklerini belirtip, “Kürt güçleri ordu saflarına entegre edilecek. Kürtler Suriye’nin ayrılmaz bir parçasıdır” diyor.

Özetle PKK’nin Suriye kolu, silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre etme karşılığında, Federal Suriye içinde özerk bölgenin tanınmasını amaçlıyor. Bu ABD’nin formülüydü. İşte Bahçeli-Öcalan açılımı, bu formülün gerçekleştirilmesi içindir.

ABD’nin stratejik formülü dün Federal Irak’tı, bugün Federal Suriye; yarın mı?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2024

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

HTŞ’nin İsrail ödevi

ABD, İsrail ve Türkiye desteğiyle Şam’da iktidar olan HTŞ yönetimi, şimdi bunun karşılığının ödenmesi görevleriyle karşı karşıya: Washington HTŞ’den İsrail ve YPG için güvence istiyor, Ankara ise HTŞ’den YPG’yi tasfiye etmesini… 

Her ne kadar YPG’’yle ilgili talepler birbiriyle çelişiyorsa da HTŞ iki başkente sıcak mesajlar gönderiyor; Washington’a İsrail konusunda, Ankara’ya YPG konusunda… 

İsrail’e dört, ABD’ye bir mesaj

HTŞ’nin ajandasındaki öncelikli konu ABD’ye verilecek İsrail güvencesi.

HTŞ lideri Colani’nin Şam’a vali atadığı Mahir Mervan, bu amaçla ABD kamu radyosu NPR’ye bir demeç verdi. Mervan’ın İsrail mesajları şöyle: 

1) “Bizim sorunumuz İsrail’le değil.”

2) İsrail korku hissetmiş olabilir. Bu yüzden Suriye’de biraz ilerledi, Suriye’yi biraz bombaladı.”

3) İsrail’in ya da başka bir ülkenin güvenliğini tehdit edecek hiçbir şeye karışmak istemiyoruz.

4) Biz barış istiyoruz ve İsrail’e ya da herhangi birine karşı olamayız.”

5) “ABD, İsrail ile iyi ilişkiler kurmayı kolaylaştırmalı.” (harici.com.tr, 2712.2024)

ABD’nin Colani’den talepleri

Konu hakkında kamuya açık konuşma yetkisi olmayan bir ABD’li yetkili, Mervan’ın demeç verdiği ABD kamu radyosu NPR’ye “HTŞ’nin mesajını İsrail’e ilettiklerini” açıkladı.

Aslında Şam Valisi Mervan’ın İsrail mesajları, ABD heyetinin Colani’yle görüşmesinde talep ettiği beş şarttan İsrail’le olanın kabulü anlamına geliyor. 

23 Aralık’ta bu köşede “ABD’nin Colani’den beş talebi” başlığıyla yazmıştım. ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Barbara Leaf, Şam’da görüştüğü HTŞ lideri Colani’den İsrail’le ilgili şu talepte bulunmuştu: “Yeni Suriye’nin hiçbir şekilde İsrail’e tehdit oluşturmayacağı garanti edilmeli.”

İşte Şam Valisi Mervan, bu talebi kabul ettiklerini açıklamış oluyor; “İsrail’le bir sorunumuz yok” diyor, “İsrail’e karşı değiliz” diyor, “İsrail’in güvenliğini tehdit etmeyiz, ettirmeyiz” diyor, hatta güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü için İsrail’in Suriye’de “biraz ilerlemesini” de haklı buluyor!

Adres: Geniş Astana

ABD, İsrail ve Türkiye desteğiyle beklemediği hızda Şam’a giren ve Beşar Esad yönetimini deviren HTŞ’nin günün sonunda Suriye’yi tek başına yönetemeceğini Washington da görüyor, Ankara da…

İki başkent bu nedenle Şam yönetiminin oluşturulmasına bir başka ülkenin karıştırılmamasında şu aşamada mutabık ama kendi renklerini verme konusunda da güçlü rakip durumundalar.

Moskova ise Ankara’ya süreci “geniş Astana” ile yönetmeyi teklif ediyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Rusya’nın Türkiye ve İran’la birlikte, bazı Arap ülkelerinin de katılımıyla, Suriye’deki tüm süreçlerin konsolide edilmesinde ve seçimlerin herkes tarafından tanınacak şekilde düzenlenmesinde destekleyici rol oynamaya hazır olduğunu” ifade etti (cumhuriyet.com.tr, 26.12.2024).

Dolayısıyla Şam’da “asıl yönetim” mücadelesi daha yeni başlıyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Aralık 2024

, , , , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan sebep, asgari ücret sonuç

Başlık, Erdoğan’ın ünlü iktisat formülü(!) “faiz sebep, enflasyon sonuç”a gönderme değil; asgari ücretin genel ücret haline gelmesinin nedeninin Erdoğan’ın 22 yıllık ekonomi politikası olduğuna vurgudur. 

Ne yazık ki asgari ücret, kavramsal anlamındaki gibi artık ücretler içinde en az olana işaret etmiyor.

Normal bir ekonomide ve toplumda, asgari ücretin toplam ücretler içinde yüzde 15’i geçmemesi gerektiğini belirtiyor iktisatçılar. Ama 22 yıllık Erdoğan ekonomi-politikası sonucunda asgari ücret alanların oranı, biraz üstünü de dahil ettiğinizde, tüm ücretlilerin yarısını fazlasıyla aşmış durumda.

Öte yandan ücretlilerin bir bölümünün de zaten asgari ücretin altında bir ücret aldığını belirtelim.

Emeklilerin durumu ise daha vahim. Emeklilerin çoğunluğunun ücreti, asgari ücretin altında. Üstelik sistemin “emekli ücretlerini yıllar içinde eritme” politikası, artık uzun yılları almıyor. Emekli olduktan birkaç yıl sonra, emekli ücreti asgari ücretin altına düşüyor ve eriyor.

Adil olmayan bölüşüm

Sistemin sahipleri “Türkiye büyüyor” diye propaganda yapıyor. İyi de mesele büyüme değil ki, büyürken bölüşümün nasıl olduğudur. Büyümeden toplumun sadece özel bir kesimi yararlanıyor, çoğunluğu ise gerçekte küçülüyor.

Bazıları çok büyürken, çoğunluğun küçüldüğü, dolayısıyla zengin-yoksul makasının çok açıldığı bir toplumuz artık. Bu neoliberal ekonomi programının kaçınılmaz sonucudur. Programın merkezi olan ABD’de de en zengin yüzde 1’in serveti, yüzde 50’nin servetini geçmiş durumda. 

İktidarın uyguladığı ekonomi programı, ilk günden beri aynı programdır. Bir süre Kemal Derviş’in programını aynen devam ettirdiler, ardından kendi zenginlerini yaratma yolunu açmak üzere programda küçük değişikliklere gittiler. Ancak özü aynıdır. 

Yani “yerli ve milli” iktidarın en temel politikası olan ekonomi politikası, Wall Street ürünüdür! 

Asgari ücretlilere erken cennet vaadi

DİSK’in Ekim ayında yayınlanan araştırmasına göre dört kişilik bir aile için açlık sınırı 20 bin TL’yi, yoksulluk sınırı 70 bin TL’yi geçti. Tek başına yaşayan bir kişi için ise yoksulluk sınırı 33 bin TL. 

Bu durumda iktidarın açıkladığı 22 bin TL’lik asgari ücret, bazı dört kişilik aileler için, açlık sınırı seviyesindedir!

Siyasal İslamcı iktidarın din adamlarının her gün ekranlardan verdiği vaazlar işte bu tablo içindir. Diyanet, tarikat ve cemaat eliyle her gün şu propagandayı yapıyorlar: Sabredin, cennette ödüllendirileceksiniz! En tipik örneğini Cübbeli Ahmet sergiledi: “Fakirler, zenginlerden 500 sene evvel cennete girecekken nasıl zengin olmak istenir?”

Siyasal İslamcı iktidarın “500 sene sonra cennete girmeyi göze alan” zenginleri ise, örneğin MÜSİAD Başkanı Mahmut Asmalı, bölgesel asgari ücret önerisiyle, asgari ücretin düşürülmesini bile istiyor: “Anadolu’nun geçim şartları daha düşük. Asgari ücretin 3’te 2’sine çalışırım diyenler var.”

İşsizliğin zirve yaptığı şartlarda, çocuğuna ekmek götürebilmek için asgari ücretin altını dahi kabul etmek zorunda kalan yoksulları açlığa mahkum edip, cenneti işaret ediyorlar özetle!

Çünkü sözlüklerinde “insanca yaşamak” yok, sadece yaşamak var! İyi beslenmesi, iyi eğitim alması, kitap okuması, kültür-sanat etkinliklerine katılması, sosyalleşmesi gerekmeyen, beş yılda bir sandığa gidip kendilerine oy atan “cennetlik insana” ihtiyaç duyuyorlar. 

Bu tabloda 22 yıldır iktidarlarını sürdürebilmeleri ise halkın değil, muhalefet partilerinin suçudur öncelikle!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2024

,

Yorum bırakın

Trump’ın Panama ve Grönland saldırganlığı

Donald Trump, daha koltuğa oturmadan emperyalist ABD’ye özgü iki saldırgan ve yayılmacı politika açıkladı. 

İlki Panama Kanalı ile ilgiliydi. Trump, Panama’yı kanaldan yüksek ücret istemekle suçladı ve düzgün yönetilmediği takdirde ABD’ye geri verilmesini isteyebileceğini söyledi. 

Trump’ın ikinci küstahlığı ise Grönland’la ilgiliydi: “Ulusal güvenlik ve dünya genelinde özgürlük için ABD, Grönland’ın mülkiyet ve kontrolünün mutlak bir zorunluluk olduğunu düşünüyor.”

Arktik Okyanusu’nun önemi

1914 yılında emperyalist ABD’nin çıkarları için kanlı bir şekilde açılan Panama Kanalı’nın mülkiyeti, 1977 yılında yapılan anlaşmayla Panama’ya geçmiş ve kanal 1999’da bu ülkeye devredilmişti.

Gönland, Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge. Eski ABD Başkanı Harry Truman 1946’da Grönland’ı satın almak için Danimarka’ya 100 milyon dolarlık altın teklif etmişti. ABD’nin Grönland’a sahip olma isteğinin gerekçesi zengin uranyum, altın, petrol ve gaz rezervlerinin bulunmasıydı. 

73 yıl sonra bir başka ABD Başkanı Donald Trump da Grönland’ı satın almak istemişti. Washington’un gerekçesi artık farklıydı: Arktik Okyanusu’nun stratejik önemi. Konu ABD ile Danimarka arasında diplomatik krize neden olmuştu. Trump açıklamasıyla, başkanlığının ikinci döneminde de bu emperyalist politikasını sürdürereceğini göstermiş oldu. 

ABD topraklarını nasıl genişletti?

ABD, kurulduğundan bu yana yayılmacı ve genişlemeci bir ülkedir. Trump’ın açıklamaları, ABD’nin doyumsuzluğunu ve fırsat bulduğunda yeni yerlere genişleme peşinde olduğunu ortaya koymaktadır. Üstelik ABD bu yayılmacılığını, Trump’ın açıklamasında da olduğu gibi, “dünya genelinde özgürlük sağlanması” diye açıklıyor. Tersine özgürlük, emperyalist boyunduruktan kurtulmaktır!

ABD’nin şu andaki yüzölçümü 9.5 milyon kilometre karedir. Oysa kurulduğunda, Mississippi Nehrinin doğusundaydı ve arada Kızılderili bölgesi de vardı. Önce onları katletti, sürdü ve topraklarını genişletti; ardından yeni katliamlarla kıtanın diğer bölgelerine doğru yayıldı.

1803 yılında 1 milyon 425 bin km karelik Lousiana’yı, 1819’da 96 bin km karelik Florida’yı, 1845’te 625 bin km karelik Texas’ı Meksika’dan kopararak, 1846’da 460 bin km karelik Oregon’u, 1867’de Alaska’yı Rusya’dan 7 milyon 200 bin dolara satın alarak, 1848’de 660 bin km karelik California’yı, 1857’de Pasifik’te Howland ve Baker adalarını, 1867’de Pasifik’te Midway adalarını, Hawai’yi, Filipinleri topraklarına kattı. 

ABD’nin genişlemesinin ayrıntılarını anlatmaya bu köşe yetmez. Özetlersek, ABD, yaklaşık 100 yıl boyunca savaş ve saldırganlıkla Meksika’nın topraklarını adımı adım kendine kattı; Pasifik’teki saldırganlığıyla pek çok adayı topraklarına kattı; neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerine müdahale etti ve ekonomilerini sömürdü.

ABD en son 1976’da genişledi: Kuzey Mariana Adaları “siyasi yapıya dahil olmadan ABD dış bölgesi” yani sömürgesi haline geldi. 

ABD Kolombiya’yı bölerek kanal açtı

ABD’nin, daha kısa mesafede daha kârlı deniz ticaret için bir kanal açmak istemesi süreci de çok kanlı oldu. ABD kanalı açmak istediği Kolombiya topraklarını ele geçirmek için çeşitli şirket operasyonları yaptı. Sonra Kolombiya’da 1855’te bir demiryolu kurdu. Demiryolu hattına saldırıları bahane ederek bölgeye altı kez askeri müdahalede bulundu. 

Ancak her şeye rağmen Kolombiya ABD’ye toprak vermeyi reddetti. ABD bunun üzerine kanalı planladığı bölgede 1903 yılında bir ayaklanma çıkarttı. Ayaklananlar Kolombiya Cumhuriyeti’nden ayrılarak Panama Cumhuriyeti’ni kurduklarını ilan ettiler. ABD hemen bu yeni ülkeyi tanıdı ve “Panama’nın bağımsızlığını korumayı” üstlenen bir anlaşma imzaladı. Elbette bir de 10 mil derinlikte bir koridoru ABD’ye bırakan bir anlaşma yaptı!

Kanal 1914’te tamamlandı. Yapımı sırasında 28 bin işçi öldü! ABD kanal dışında Panama Körfezi’ndeki beş adayı da aldı. 

ABD sonraki yıllarda kanalı elinde tutabilmek için Panama’ya silahlı müdahalelerde bulundu, darbeler yaptırdı ve iktidarlar değiştirdi.

ABD müttefiklerine de saldırgan

Özetle, ABD milyonları katlederek, milyon kilometre kareleri gaspederek, zenginliklerine el koyarak büyüdü. Hâlâ da “dünya genelinde özgürlük sağlamak” yalanı üzerinden toprak ele geçirmeye çalışıyor. 

Demokrasi diyerek başka ülkeleri işgal eden, özgürlük diyerek başka ülkeleri bölen, insan hakları diyerek başka ülkelerde ayaklanma kışkırtan emperyalist ABD, tüm dünyanın baş düşmanıdır. 

Üstelik gittikçe müttefiklerine karşı da saldırganlaşan, onlara yaptırım uygulayan, hatta 51. eyalet yapma tehdidi savuran bir ABD var çünkü…

Emperyalist ABD’ye karşı kesin tutum almak ve onu dizginlemek için işbirlikleri yapmak bugün dünya açısından en önemli ihtiyaçtır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Aralık 2024

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin Colani’den beş talebi

Atlantik cephesinin terör örgütü HTŞ’yi normalleştirme hamleleri hız kazandı. İngiltere ve Almanya’dan sonra ABD yönetimi de HTŞ ile açık temasa geçti. 

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Barbara Leaf, Başkanlık Rehine İşleri Temsilcisi Roger Carstens ve Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye işlerini yönetmekle görevlendirilen yeni Kıdemli Danışmanı Daniel Rubinstein’dan oluşan heyet Şam’da Colani ile görüştü.

Tabii Colani, artık terör örgütü HTŞ’nin lideri Colani değil, Şam’daki yeni yönetimin lideri Ahmet eş Şara oldu!

CIA: Terör örgütleri koordinatörü

Colani’yle görüşmek, ABD Dışişleri Bakanlığı diplomatları için iki kere ilginçti. Çünkü örgüt hem ABD’nin resmi olarak terör örgütü kabul ettiği bir örgüttü, hem de görüşülecek lideri Colani’nin başına ABD 10 milyon dolar ödül koymuştu!

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Barbara Leaf, ABD’nin başına 10 milyon dolar ödül koyduğu terör örgütü HTŞ lideri Colani ile görüşüp, kendisinden “terörist grupların tehdit oluşturmamasının sağlanmasını” istedi! (Amerika’nın Sesi, 20.12.2024)

Bu durum, “liberal ABD demokrasi”sini doğru anlamak isteyenler için derslerle dolu…

Ders 1: CIA, dünyadaki çoğu terörist grubun sponsoru ve koordinatörüdür!

Ders 2: Amerikancılık sözlüğünde liberalizm ABD sermayesine serbestliktir; demokrasi ABD’nin istediğini yapabilme özgürlüğüdür; insan hakları ise zaten insanına göre değişir!

ABD: Yeni Suriye İsrail’e tehdit oluşturmamalı

Elbette ABD’nin tek istediği, HTŞ’nin “terörist grupların tehdit oluşturmamasını sağlaması” değildi. 

ABD heyetinin Colani’den neler istediğini, herhalde en iyi Suriye’deki “kara ordusu” YPG biliyordur. Zira Pentagon yetkilileri onlarla yakın mesaide şu ara… 

O cephedeki değerlendirmelere ve yerel basına yansıyanlara bakılırsa, ABD heyeti HTŞ lideri Colani’den şu taleplerde bulunmuştu: 

1) HTŞ, mevcut geçici hükümet ve ileride kurulacak yönetim, El Kaide başta diğer “radikal gruplarla” bağlarını kesmeli, içlerindeki tüm yabancı uyrukluları çıkarmalı. (Bu madde, Barbara Leaf’in resmi olarak açıkladığı HTŞ’nin “terörist grupların tehdit oluşturmamasının sağlaması” talebiyle örtüşüyor.)

2) IŞİD’e karşı mücadelede Koalisyon güçlerinin ortağı olduğu için SGD’ye karşıtlık olmamalı ve SDG (muhtemelen yeni bir isimle) yeni Suriye yönetiminin bir parçası olmalı.

3) Tüm inanç ve halklar, laiklik esasına dayanarak, yönetimde temsil edilmeli

4) Yeni Suriye’nin hiçbir şekilde İsrail’e tehdit oluşturmayacağı garanti edilmeli.

5) Hamas’la temas kesilmeli ve ilişkiler tasfiye edilmeli.

Colani’nin dayanacağı eksen

Bu beş madde özetle, İsrail’in ve PYD/YPG’nin çıkarlarının sağlanması ve pozisyonlarının korunması karşılığında, ABD’nin HTŞ’yi destekleyeceğini belirttiği anlamına geliyor. Colani ABD’nin şartlarını yerine getirdikçe, Washington da yaptırımları aşamalı olarak kaldıracak.

HTŞ’nin buna uygun hareket ettiği görülüyor. Colani’nin, bölgesel aktör Türkiye’yi gözeten ama esas olarak ABD-İngiltere-İsrail eksenine yaslanan bir çizgi izleyeceği anlaşılıyor. Nitekim sürekli “İsrail’le savaş istemediğine” işaret ediyor.

Colani’nin ABD heyetiyle görüşmesine dair yaptığı yazılı açıklamasında “tüm bölgesel aktörlere eşit mesafede durduklarını” ve “yaptırımların kaldırılmasını istediklerini” belirtmesi önemli (cumhuriyet.com.tr, 21.12.2024).

Yani “bölgesel aktörlere eşit mesafede ama küresel aktörlere dayanan” bir Ahmet eş Şara var artık Şam’da.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’yle Fırat pazarlığı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın El Cezire televizyonundaki söyleşisi, Fırat’ın batısı-doğusu konusunda önemli gelişmelerin olduğuna işaret ediyor. 

Örneğin El Cezire soruyor: “Türkiye açısından bakıldığında, Suriye’de bir özerk Kürt bölgesi veya Kürt oluşumu söz konusu olabilir mi? Yoksa Türkiye bunu bir tehdit olarak mı algılar?”

Fidan’ın yanıtı ilginç: “Benim Suriye halkı adına konuşmam doğru olmaz. Sorduğunuz husus, Suriye halkının bileceği iştir. Bu onların vereceği bir karar.” (AA, 19.12.2024)

Fidan’ın HTŞ mesajı

Örneğin El Cezire soruyor: “Kobani yakınlarında topçu birliklerinin toplanması, Türkiye’nin büyük bir taarruz başlatmaya mı hazırlandığı anlamına geliyor?”

Fidan’ın yanıtı şöyle: “Artık Şam’da yeni bir yönetim var. Bence bu konu artık öncelikle onları ilgilendiriyor. Bence eğer bu meseleyi düzgün bir şekilde ele alırlarsa bizim müdahale etmemiz için bir sebep kalmayacaktır.” (aydinlik.com.tr, 19.12.2024).

Bu arada Aydınlık gazetesi dikkat çekiyor: Anadolu Ajansı, Fidan’ın El Cezire söyleşisinin HTŞ kısmını abonelerine servis etmemiş! O kısımda Fidan HTŞ ile ilgili iki çarpıcı şey söylüyor: “Yeni yönetimi meşru bir ortak kabul ediyoruz” ve “Bence BM’den başlayarak uluslararası toplumun bu örgütün adını terör listesinden çıkarmasının zamanı geldi” (aydinlik.com.tr, 19.12.2024).

Ateşkes konusu

Gelelim işin Fırat pazarlığı kısmına… 

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller, “Suriye’nin kuzeyindeki Menbiç civarında Türkiye ile SDG arasındaki ateşkesin, ABD’nin girişimiyle salıdan itibaren haftasonuna kadar uzatıldığını” açıkladı (Amerika’ın Sesi, 17.12.2024).

Milli Savunma Bakanlığı “kaynakları”, bu açıklamayı iki gün sonra yalanladı: “Türkiye olarak herhangi bir terör örgütü ile görüşmemiz söz konusu değildir. Yapılan açıklamayla ilgili bir dil sürçmesi olduğunu düşünüyoruz” (Amerika’ın Sesi, 19.12.2024).

Haliyle insan merak ediyor: ABD Dışişleri Sözcüsünün resmi açıklaması, neden MSB Sözcüsünün resmi açıklamasıyla değil de, basına konuşan MSB “kaynakları” aracılığıyla yalanlanıyor? Öte yandan, tamam, MSB kaynakları SDG’yle ateşkesi yalanlıyor ama ya ABD’yle ateşkes? 

Bu arada Milli Savunma Bakanlığı “kaynakları” şunu da söylüyor: “Suriye’deki yeni yönetim ve onun ordusu olan SMO’nun Suriye halkı ile birlikte terör örgütü PKK/YPG tarafından işgal edilen bölgeleri kurtaracağına inanıyoruz” (Amerika’ın Sesi, 19.12.2024).

Pentagon’un mesajı 

Washington’un ve omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu SDG’nin açıklamaları, burada esas amacın, Ankara’yı SDG’yle muhatap etmek olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim SDG Komutanı Mazlum Abdi şu “teklifi” yapıyor: “Türkiye’yle ateşkes konusunda anlaşma olursa, Suriyeli olmayan Kürt savaşçılar Suriye’den ayrılacak” (Amerika’nın Sesi, 19.12.2024). Yani Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ilan ettiği üç şarttan birinin kabulünü, ateşkes anlaşmasına bağlıyor.

Bu noktada dikkat çeken bir gelişme daha var. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, bugüne kadar 900 olarak açıklanan Suriye’deki asker sayısını, 2 bin olarak güncelledi (AA, 20.12.2024).

Peki, aradaki fark, 27 Kasım’da başlayan Esad yönetimini yıkma operasyonunda rol alan ABD özel kuvvetleri mi? Yoksa bu askerler, Fırat pazarlığı için mi konuşlandırıldı? Ve Pentagon Trump’ın açıklamalarına rağmen, bu hamlesiyle YPG’yi terk etmeyeceği mesajını mı vermiş oluyor?

İki ara sonuç

Tüm bu olguları birlikte değerlendirirsek, birbiriyle bağlantılı iki ara sonuca varmış oluruz:

1) Ankara, YPG’yle mücadeleyi şu aşamada HTŞ’ye havale etmiş görünüyor.

2) Ankara ile Washington arasında Fırat’ın doğusu-batısı için bir pazarlık yürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Aralık 2024

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Davutoğlu’nun Golan Tepeleri dosyası

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Suriye’deki işgali sürdürmeyi şöyle gerekçelendiriyor: “İsrail’in güvenliğini sağlayacak başka bir düzenleme bulunana kadar bu önemli noktada (Hermon Dağı’nda işgal edilen tampon bölge) kalmaya devam edeceğiz” (AA, 17.12.2024).

HTŞ lideri Colani ise “Suriye’nin İsrail’e saldırılar için kullanılmasına izin vermeyeceğiz” diyor ve ekliyor: “İsrail’in gerekçesi Hizbullah ve İran’ın varlığıydı, bu gerekçe ortadan kalktı” (cumhuriyet.com.tr, 17.12.2024).

İsrail’in “güvenlik sorunu” yalanı

İsrail için “güvenlik sorunu”, saldırganlığın ve işgalin gerekçesi ve perdesidir. İsrail’in bir güvenlik sorunu yok, tersine İsrail’in komşularının güvenlik sorunu var. Çünkü İsrail saldıran, Filistin dahil komşuları ise savunan durumdadır. 

İsrail’e karşı açılan savaşlar temelde bir savunma savaşıdır, çünkü ilk saldıran, işgal eden, yayılan, başkasının toprağına el koyan ve doymayan, sürekli genişleme peşinde olan İsrail’dir. 

Dolayısıyla bu genişlemeye karşı son 70 yılda açılmış tüm savaşlar, gerçekte bir savunma savaşıdır. Arap-İsrail savaşları da, Hizbullah’ın İsrail’e saldırıları da, Hamas’ın Aksa Tufanı da, Husilerin eylemleri de, İran’ın füze saldırısı da özü itibariyle son tahlilde “savunma” düzlemindedir.

Davutoğlu’nun gri propagandası

İsrail hep saldıran taraftır. Şimdi de 1967’den beri işgal ettiği Suriye toprağı Golan Tepeleri üzerinden genişlemeye uğraşıyor. Bu sonuca yol açanlar ise tarihsel kabahatlerini örtmek için “Esad-İsrail işbirliği” propagandasına soyunuyorlar. Örneğin Ahmet Davutoğlu “baba Esad ve oğul Esad İsrail’e tek kurşun atmadı” diyor. Sanırsın Davutoğlu, başbakanlığı döneminde Filistin davası için İsrail’i füze yağmuruna tutmuştu!

Siyasal İslamcıların benzer tutumu, İran konusunda da var. Anımsayın, İran’ın İsrail’e füze saldırısını “danışıklı dövüş” diye damgalamaya çalıştılar. 

Oysa “Suriye İsrail’e tek kurşun atmadı” ve “İran’ın İsrail’e saldırısı göstermeliktir” türünden siyasi açıklamalar, hem “peki sen naptın” sorusunu doğuracaktır ama hem de doğru değildir.

HTŞ lideri Colani’nin ”İsrail’in gerekçesi Hizbullah ve İran’ın varlığıydı, bu gerekçe ortadan kalktı” açıklaması bile tek başına bu iddianın doğru olmadığını ortaya koymaya yetmektedir. Çünkü İsrail’e tek kurşun atmadığı iddia edilen Esad’ın yönettiği Suriye, İsrail’e karşı direniş cephesinin tam göbeğiydi. Öyle olduğu için de ABD ve İsrail, Esad yönetimini yıkmak ve Suriye’yi parçalamak istiyordu.

Obama’nın üç talebi

Öte yandan Davutoğlu bugün bir “Esad-İsrail işbirliği” propagandası yaparken, en hafifinden tarihe karşı yalan söylemektedir. Çünkü Esad’dan Golan Tepelerini vererek İsrail’le işbirliği yapmasını isteyen bizzat kendisidir!

Davutoğlu’nun İsrail’le işbirliği tavsiye ettiğini, kendisiyle görüşen CHP heyetine bizzat Esad açıkladı. Heyetteki eski Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz’ın 2012’den itibaren çeşitli gazetelerde yer alan aktarımına göre Esad şöyle dedi: “Davutoğlu ile yaklaşık 1.5-2 saat görüşmemiz oldu. Bu görüşmemizde bana söylediği tek şek ‘Obama şunu istiyor, Obama bunu istiyor’ oldu. Yani Obama’nın talepleriyle yanıma geldi.”

Peki neler miydi ABD Başkanı Barrack Obama’nın talepleri? Eryılmaz aracılığıyla Esad’dan dinleyelim: “1) Suriye, Golan Tepelerindeki haklarından vazgeçecek. 2) Suriye, Hizbullah’a verdiği desteği geri çekecek. 3) Suriye, İran’la kurduğu stratejik ittifaktan tek taraflı olarak geri çekilecek.”

Ya karşılığında ne vaat ediyor Obama’nın taleplerini Esad’a getiren Davutoğlu? Esad şöyle anlatıyor: “Eğer bunları kabul edersem beni Arapların lideri yapacaklarını söyledi.”

Özetle dün ABD Başkanı Obama’nın talebi olarak Beşar Esad’a “Golan Tepelerini ver, İsrail’le anlaş” diyen Ahmet Davutoğlu, bugün Esad’ı “İsrail’e tek kurşun atmamakla” suçlamaya kalkıyor. Çünkü Erdoğan’a ve AKP’ye dönmek istiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in Suriye’deki beş hededi

Türkiye destekli HTŞ-SMO gruplarının 27 Kasım’da Halep’ten başlattığı Esad’ı devirme operasyonunun, sonuçları itibariyle en önemli kazananlarından biri İsrail oldu. 

Esad’ın olmadığı bir Suriye, haliyle Netanyahu’nun yeni oyun alanı olacaktı. Şimdi bu acı gerçeği gizlemek için gri propagandaya başladılar. Esad ile İsrail’in gizli işbirliği yaptığını iddia ediyorlar, Esad’ın Gazze’ye destek için neden İsrail’e hiç saldırmadığını sorguluyorlar; 13 yıldır Esad’ı saldırı altında tutanlar kendileri değilmiş gibi…

Esad’a karşı Colani-Netanyahu işbirliği

Gerçek şu: İsrail ile Türkiye destekli HTŞ-SMO grupları fiilen Esad’a karşı dört şekilde ortaklık kurdular.

1) HTŞ-SMO gruplarının İdlib merkezli yarattığı istikrarsızlık, İsrail’in Suriye’yi havadan vurmasını; İsrail’in havadan Suriye’yi vurması da HTŞ-SMO’nun karadan ilerlemesini kolaylaştırdı. 

2) Diğer yandan İsrail’in Lübnan’ı vurması da HTŞ-SMO’ya alan açtı. Hizbullah İsrail saldırıları nedeniyle Lübnan’a çekilince, HTŞ-SMO’nun Halep’i düşürmesi kolaylaştı.

3) Ayrıca İsrail’in Suriye’deki İran destekli gruplara düzenlediği hava saldırıları da, HTŞ-SMO’nun 27 Kasım’da Halep’ten başlayıp, 8 Aralık’ta Şam’a ulaşmasını kolaylaştırdı. 

4) İsrail, Şam düştükten sonra bile Şam’dan Lazkiye’ye uzanan hat üzerinde Suriye’ye hava operasyonlarını sürdürdü; askeri tesisleri, silah depolarını, savunma ünitelerini vurdu. Böylece BAAS ve Suriye Ordusu içinden grupların HTŞ’ye karşı olası bir direnişini de fiilen önlemiş oldu.

Colani’nin İsrail’e vaadi

Nitekim terör örgütü HTŞ’nin lideri Colani 8 Aralık’tan bu yana iki tarafla çatışmasızlık ilan ediyor: İsrail ve PYD.

Başından beri Tel Aviv’i rahatlatan açıklamalar yapan Colani, İsrail’in güneyden Suriye’deki işgalini artırması ve Şam’a yaklaşması karşısında bile çatışmasızlıkta ısrar ediyor. 

Colani son olarak The Times’a verdiği röportajda, yine “İsrail ile savaş istemiyoruz” dedi. Dahası Colani İsrail Başbakanı Netanyahu’yu rahatlatacak vaatte bulundu: “Hizbullah ve İran’ın varlığı gerekçesi ortadan kalktı. Suriye’nin İsrail’e saldırılar için kullanılmasına izin vermeyeceği.” (cumhuriyet.com.tr, 17.12.2024)

Colani bunları söylerken, Colani’yi destekleyenler “Esad-İsrail işbirliği” iddiası ile tabloyu perdelemeye çalışıyor!

İsrail’in Suriye’de genişleme planı

İsrail Başbakanı Netanyahu, açık açık “Esad’ın İsrail sayesinde devrildiğini” belirtti ve sahadaki fiili işbirliğine dayanarak güneyden Suriye’yi işgal etmeye başladı. 

Peki İsrail’in Suriye’deki hedefleri neler?

1) İsrail toprak kazanmaya çalışıyor: İsrail ordusu, 1967’den beri işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri üzerinden başlayarak, silahtan arındırılmış bölgeyi ele geçirip, adım adım kuzeye doğru toprak genişletti. Şam’a 15 km’ye kadar geldi.

Netanyahu hükümeti bu amaçla Suriye’de genişlemeyi esas alan bir planı onayladı. Plan özetle Golan’daki İsrail nüfusunu iki katına çıkartma hedefli bir ekonomik paketin hayata geçirilmesini içeriyor. 11 milyon dolarlık bütçeyle hızla bir “öğrenci köyünün” kurulması ve Golan’a yeni yerleştirileceklere destek sağlanması hedefleniyor (cumhuriyet.com.tr, 16.12.2024)

İsrail’in “federal Suriye” hedefi

2) İsrail, Lübnan’ı kuşatmak istiyor: İsrail, Suriye topraklarında genişleyerek, Lübnan’a doğusundan da baskı uygulamaya ve sınırını artırarak bu ülkeyi kuşatmaya çalışıyor.

3) İsrail Dürzi kartı oluşturmaya çalışıyor: İsrail, Lübnan’ı baskılarken, Dürzi azınlık için de bir hamilik kazanmaya çalışıyor. Lübnan ve Suriye’deki Dürziler üzerinden, Şam ve Beyrut’u sürekli baskı altında tutmayı hedefliyor.

4) İsrail’in “Kürt devleti” hedefi: İsrail, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD kontrolünde bir Kürt devleti kurulmasını savunuyor. 

Bu zaten ABD-İsrail’in uzun yıllara dayanan “israil’in güvenliğini sağlama” stratejisiydi. ABD, Ortadoğu’da bir Kürt devleti üzerinden 1) bölgede Araplara karşı bir Kürt-Yahudi ittifakı oluşturmayı, 2) Türk, Arap ve Fars coğrafyası içinde Kürtleri paratoner yaparak İsrail’in üzerindeki baskıyı azaltmayı amaçlıyor.

5) İsrail, “federal Suriye” istiyor: İsrail devleti, üniter bir Suriye’yi değil, federal bir Suriye’yi istiyordu en başından beri. BAAS ve Esad yönetimi ise üniterliğin, Suriye’nin birliğinin teminatıydı. Esad’ın yıkılmasıyla Tel Aviv’in arzuladığı zemin oluştu. Şimdi İsrail, güneyden Suriye’yi işgal ederek, Dürzilere bölge vaat ederek ve kuzeydoğudaki PYD devletini savunarak, Şam üzerinde “federal Suriye” baskısı kurmaya çalışıyor.

Astana yerine Akabe süreci

Başından beri ısrarla vurguladık: Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği, Türkiye başta komşularının da toprak bütünlüğü ile siyasal birliğinin teminatıdır. Suriye parçalanırsa, bundan Türkiye de olumsuz etkilenir. Dolayısıyla Türkiye’nin, Suriye’nin siyasal birliğin teminatı durumundaki BAAS rejimini yıkmaya çalışması, aslında sonuçları itibariyle kendi ayağına sıkmasıydı. Bu nedenle 27 Kasım’da başlayan harekatın, Türkiye’yi bir tuzağa düşüreceği uyarısında bulunduk hep. 

İşte, İsrail BAAS rejiminin yıkılmasını fırsata çevirerek Suriye’yi adım adım parçalıyor. Bu parçalanmadan parça kapmaya çalışmak stratejik hata olacaktır. Tersine Ankara’nın parçalanmaya karşı tutum alması gerekir. Ama nasıl ve kimlerle?

Ne yazık ki Türkiye, Astana ortaklarıyla ters düşerek bu olasılığı da zayıflattı. Akabe süreci, Astana sürecinin yerini almaya çalışıyor. Türkiye, Rusya ve İran ortaklığı yerine, Akabe’de Arap, Türk, ABD ve AB inisiyatifi geliştirilmeye çalışılıyor.

Kısacası, estirilen zafer havasının üstünde, fırtınalı bir iklim var… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Aralık 2024

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın