Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Çin’in Filistin stratejisi ve Beijing Diyaloğu

ABD İsrail’e sponsorluğunu, her türlü askeri, siyasi ve ekonomik desteğinin dışında, iki yolla yürütüyor: 

1) İsrail-Filistin sorununu “tekelinde” tutuyor; böylece müzakereler ile çeşitli türden anlaşmaların İsrail lehine olmasını ve daha önemlisi çözümsüzlüğü garanti etmiş oluyor

2) Filistin’in bölünmüşlüğünü esas alan bir çizgi izliyor. Böylece iki parçalı, iki yönetimli bir Filistin’in devlet olma şansı bulamayacağından hareketle, İsrail’in elini rahatlatmış oluyor. 

Çin’in Filistin stratejisi, ABD’nin izlediği iki çizgiyi bozmayı hedefliyor: 1) Filistin’de iki parçalılığı ortadan kaldırarak tek yönetim oluşmasına aracılık etmek. 2) İsrail-Filistin sorununu ABD’nin tekelinden çıkararak çözüm yolu açmak.

Birlik bildirisi

İşte Çin Dışişleri Bakanlığı’nın 14 Filistinli grubu uzlaştırma çabasının nedeni bu iki stratejidir. Önce 30 Nisan’da El Fetih ile Hamas’ı biraraya getiren Çin, 21-22 Temmuz’da da şu 14 Filistinli grubun uzlaşmasına arabuluculuk ederek, önemli bir aşama sağlamış oldu:

Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi (Fetih), İslami Direniş Hareketi (Hamas), Filistin Kurtuluş Halk Cephesi, Filistin Kurtuluş Demokratik Cephesi, Filistin İslami Cihad Hareketi, Filistin Halk Partisi, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi, Filistin Ulusal Girişim Hareketi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi/ Genel Komutanlık, Filistin Demokratik Birliği, Filistin Kurtuluş Cephesi, Arap Kurtuluş Cephesi, Arap Filistin Cephesi, Halk Kurtuluş Savaşının Öncüleri… 

Bu 14 grup, Çin’in başkenti Beijing’de yapılan görüşmeler sonrasında iki temel konuda anlaşarak “Beijing Diyaloğu”nu imzaladı: 1) Ulusal birlikte ve 2) Geçici uzlaşı hükümeti kurmakta anlaşma.

Beijing Diyaloğu, iki temel mekanizmanın oluşturulmasını hedefliyor: 

1) Seçim yasasına uygun “Ulusal Komisyonu”nun oluşturulması.

2) “Geçici Birleşik Liderlik Çerçevesi”nin yürürlüğe sokulması.

Beijing Diyalogu ayrıca bildirideki hükümlerin uygulanması için bir takvim belirlenmesi konusundan da anlaşmaya varıldığını kayıt altına alıyor.

ABD rahatsız

14 grubun anlaşmaya vardığı törende konuşan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Ulusal çıkarlara bağlı 14 Filistinli grubun” Beijing’de toplanmasını, “Filistin’in kurtuluş mücadelesinde önemli bir tarihi an” olarak niteledi. 

Çin, Filistinli grupların birliğini, Filistin sorununun çözümünü kolaylaştıran önemli bir aşama olarak görüyor. Nitekim Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Cean, “Filistin içinde uzlaşma ve birliğin teşvik edilmesinin Filistin sorununun acil, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasına yardımcı olacağına inandıklarını” kaydetti. 

Bu arada Hamas’ın Ulusal İlişkiler Ofisi Başkanı Hüsam Bedran, bir yazılı açıklamayla Çin’e teşekkür etti ve ABD’nin bu anlaşmaya karşı çıktığına işaret etti. 

Filistin Ulusal Girişim Hareketi Genel Sekreteri Mustafa el-Bergusi de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın geçici bir ulusal birlik hükümeti kurmak için hızla tüm gruplarla istişare görüşmelerine başlayacağını duyurdu.

ABD yine gafil avlandı

Bu söz CIA Direktörü William Burns’e ait. Çin 10 Mart 2023’te büyük bir sürprizle İran ve Suudi Arabistan’ı Bejing’de bir araya getirerek anlaşma sağlamıştı. Burns, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” (WSJ, 7.4.2023) demişti.

Aslında Çin bir süredir Filistin meselesine ağırlık vermeye zaten başlamıştı. 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’ndan önce, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Beijing’de biraraya gelmiş ve “stratejik ortaklık” ilan etmişlerdi (DGTN Türk, 14.6.2023).

Abbas görüşmede Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü övmüş ve Xi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istemişti. Xi Jinping de bu talep üzerine “adil çözüm” için üç öneri açıklamıştı. 

Özetle Çin’in Filistin strateji, Filistin devletinin kabulü için öncelikle içeride birlik sağlanmasını, ardından konunun ABD tekelinden alınmasını içeriyor. 21-22 Temmuz’da 14 Filistinli grubu uzlaştırmak, bu yolda çok önemli bir aşamaydı.

Mehmet Ali Güller
CGTN TÜRK
24 Temmuz 2024

, , , ,

1 Yorum

Askeri üsse karşı mescit

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yıl töreninden dönüşte, uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlarken çok vahim bir karşılaştırma yapıyor…

Gazeteci, KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın açıklamasını anımsatıyor önce: “Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. ABD ve AB ile anlaştıkları haberleri çıktı ve yalanlanmadı.”

Gazeteci, ardından Arıklı’nın “Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşarak deniz üssü kurma zamanı geldi” beklentisini de aktararak soruyor: “Deniz ve Hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu?” 

Erdoğan’ın bu net soruya yanıtı ise şöyle: “Ada’da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhalde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askeri üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz” (AA, 21.7.2024)

Böylece Kıbrıs konusunda Türkiye’nin en vahim politikalarını izleyen ve son yıllarda düzelttiği iddia edilen Erdoğan, “Yunan deniz üssüne karşı Türk mesciti” politikasıyla kırık dolu Kıbrıs karnesine bir kırık daha eklemiş oldu!

Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya kalktılar

Üstelik Erdoğan’ın Kıbrıs’daki hataları, telafi edilecek taktik hatalar da değil, stratejik düzeyde hatalardı. Karşılığı, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla 1 Mayıs 2004’te AB’ye katılması oldu. Böylece Kıbrıs meselesi, garantörler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin meselesi olmaktan, fiilen AB’nin meselesi olmaya dönüşmüş oldu. 

Özetle AKP’nin Annan Planı’nı desteklemesi, stratejik düzlemde bir hataydı ve bedeli ağır oldu. O süreçte Annan Planı’na karşı Rauf Denktaş çırpınıyor, Türkiye’deki havayı değiştirmek için toplantılara katılıyordu. Başbakan Erdoğan ise ne yazık ki Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya bile kalkmıştı, “Ne anlatacaksan git Kıbrıs’ta anlat” demişti. 

Bakmayın bugün iktidarın 50. yıl ve Denktaş söylemlerine… O yıllarda AKP-FETÖ-liberaller Denktaş’a karşı birleşmişti. Öyle ki Denktaş’ın adını Ergenekon iddianamesine bile koymuşlardı!

Toprak verme ve asker çekme tavizi

Şimdilerde unutuldu ama o yıllarda toprak vermeye bile hazırlardı. Örneğin 2004 yılında, ABD’de, Harvard Üniversitesinde şöyle diyordu Başbakan Erdoğan: “Adanın şu an yüzde 36’sı KKTC’nin yaşam alanıdır. Belli bir oranda toprak verebiliriz. Biz garantör ülke olarak tavsiye ederiz. KKTC bu yaklaşımı gösterir” (Hürriyet, 31 Ocak 2004).

Sırf AB’den müzakere tarihi alabilmek için, KKTC’den Türk askerini bile çekmeye hazırlardı! Örneğin o süreçte Erdoğan, KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ile 5 bin Türk askerini çekme formülünü bile görüşmüştü (Barkın Şık, Milliyet, 14.6.2004).

AKP’nin Kıbrıs’taki teslimiyetçi politikasını anlamak için Batılı diplomatların anılarına bakmak bile yeterli aslında. Örneğin İngiliz diplomat Peter Westmacott’un, kitabında, “başta Türk limanlarının ve havaalanlarının açılmasını öngören Ankara Protokolü’nün imzalanması olmak üzere, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü nasıl tek taraflı ödünler vermeye ikna ettiklerini ve Türkiye’ye verilen sözlerin ne kadar havada kaldığını” yazması ibretliktir (E. Büyükelçi Süha Umar, Cumhuriyet, 15.9.2021).

Erdoğan yeni tavizlere açık

Peki Erdoğan Kıbrıs politikasındaki tüm hatalarından döndü mü? 15 Temmuz’dan sonra Kıbrıs konusunda değiştiği söyleniyor. Öyle mi peki? 

6-7 Temmuz 2017’de Crans-Montana’da hangi tavizlerin verildiğini KKTC’li gazeteci Sabahattin İsmail açıklamıştı. Daha geçen yıl Erdoğan “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” demişti (AA, 24.7.2023). 

Erdoğan, gerekirse yeni tavizler verebileceğini açık açık söylüyorken ve “askeri üsse karşı mescit” politikası açıklıyorken, elbette hiçbir şeyin garantisi yoktur. Dahası ana muhalefet partisinin Kıbrıs politikası da bundan pek ileride ve olası tavizleri frenleyebilecek nitelikte değildir ne yazık ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

ABD’nin Karadeniz-Kafkasya planı

Washington’da yapılan son NATO Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirisindeki bir madde, AK-Medya tarafından AKP’nin başarısı olarak nitelendi. Zira bildirinin 31. maddesinde 1936 tarihli Montrö Sözleşmesine atıf vardı. 

Doğru, vardı ama çarpıcı bir detayla… 

“Karadeniz’in güvenliği, emniyeti, istikrarı” denilirken araya “seyrüsefer özgürlüğü” kavramı da eklenmişti!

ABD’nin ‘seyrüsefer özgürlüğü’ kurnazlığı

Oysa Montrö Sözleşmesi, tam da Karadeniz’in güvenliği için savaş gemilerine “seyrüsefer özgürlüğünü” sınırlamanın sözleşmesidir. Karadeniz’de savaş gemileri için “seyrüsefer özgürlüğü” yok, “seyrüsefer kısıtlılığı” var. 

Elbette bunu en iyi bilen de “özgür/açık Karadeniz” isteyen ABD’dir. ABD, 75 yıldır Karadeniz’e “sınırsızca” girebilmek için “açık kapılar” bulma peşindedir. 

Dahası ABD için Karadeniz stratejik bir hedeftir; Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e indirdiği “yeni demir perde”de Karadeniz kritik önemdedir. 

Öyle olduğu için de ABD, daha Ukrayna savaşı bile ortada yokken, bu hedefini ince ince o zamanki NATO bildirisine işaretlemişti.

NATO bildirisindeki Karadeniz hedefleri

Bugünü anlamanın önemli kılavuz metinlerden biri NATO’nun 14 Haziran 2021 tarihli bildirisidir. 

ABD NATO bildirisine iki kritik madde eklemişti:

1) NATO üyeleri, üyelikleri gerçekleşene kadar Ukrayna ve Gürcistan’la ikili ilişkilerini, özellikle de askeri ilişkilerini geliştirmelidir.

2) NATO, Karadeniz bölgesinde bir bütün olarak, karada, denizde ve havada daha çok varlık bulundurmalıdır. 

Ermenistan’da Pentagon temsilcisi

ABD Ukrayna üzerinden Rusya’ya açtığı Batı cephesine ek olarak bir de Kafkasya’da Güney cephesi açmaya uğraşıyor ama bunda bir türlü başarılı olamadı. Saakaşvili’nin Ukrayna’dan dönerek ayaklanma başlatmaya çalışması Tiflis’in kararlı duruşuyla boşa çıkarıldı. Gürcistan hükümeti devamını önlemek için “Yabancı Acente Yasası”nı çıkardı.

ABD şimdilerde bir de Ermenistan kartı oynamaya çalışıyor. Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan Washington’daki NATO Zirvesi’nin etkinliklerine davet edildi. Ardından ABD ordusunun Ermenistan Savunma Bakanlığı’nda temsilci bulunduracağı gündeme geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uzra Zeya haberi doğruladı ve ABD ile Ermenistan arasında “yeni bir stratejik aşamanın başladığını” söyledi.

İki bölgesel adım ihtiyacı

ABD bu hamlesiyle ikili bir hedefi sağlamaya çalışıyor:

1) Rusya’ya karşı Güney cephesi açmaya uğraşıyor.

2) Astana üçgeni (Türkiye-Rusya-İran) arasına kama gibi girmeye çalışıyor. 

Tam da bu zamanda, Astana üçgeninin en önemli gündemi olan Ankara-Şam normalleşmesi konusunda ABD’nin tutum açıklaması da önemli. ABD Dışişleri Bakanlığı “Türkiye ile Suriye arasındaki normalleşme çabalarını desteklemediğini” açıkça ilan etti.

Bu durumda yapılacaklar ortada ve net: 

1) Ankara-Şam normalleşmesini başlatmak, hızlandırmak. 

2) 3+3 platformunu (Türkiye – Rusya – İran) + (Azerbaycan – Gürcistan – Ermenistan) hayata geçirmek.

Görüldüğü üzere Türkiye’nin NATO üyeliği, NATO’nun Türkiye’yi hedef almasını önlemiyor! Çare içinde değil, NATO’nun dışında olmakta… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2024

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

Trump’a ‘uzun savaş’ kurşunu

Çağımız ne yazık ki kavramların alt üst edildiği, anlamlarının boşaltıldığı ve olgunun algıyla perdelenmeye çalışıldığı bir çağ. Bunun bir örneği ABD seçiminde yaşanıyor. Biden ile Trump’ın seçim yarışı, demokrasi ile faşizmin mücadelesi diye sunuluyor. Trump’ın adaylığı Amerikan demokrasisine tehdit olarak görülüyor. 

Amerikan demokrasisinin ne derece demokrasi olduğu zaten ayrı konu. Ancak Biden’ı demokrat, Trump’ı faşist yapan ne?

Amerikan mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarları için Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen Biden demokrat ama Ukrayna’da savaşa karşı olan Trump faşist, öyle mi? Uluslararası hukuku ve kurallı düzeni ayakları altına alarak Rusya’nın 300 milyar dolarına çöken Biden demokrat ama Rusya’ya yaptırıma karşı çıkan Trump faşist, öyle mi? (İkisi de emperyalist ABD’nin başkanıdır nihayetinde!)

Brüksel’den Budapeşte’ye yaptırım 

Benzer durum Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de geçerli. Orban da ülkesinin AB dönem başkanlığını alır almaz, Avrupa için büyük bir tehdit olan Ukrayna-Rusya savaşını durdurmaya soyundu. 10 günde Ukrayna, Rusya, Çin ve ABD’de barış  turu yaptı; Zelenski, Putin, Xi Jinping ve Trump’la barışı konuştu.

Ama Atlantik medyasına göre Avrupa için barış arayan Orban faşist, ABD’nin arkasına vagon gibi dizilerek kıtayı ateşe atan Avrupa liderleri ise demokrat, öyle mi?

Avrupa’nın Atlantikçi liderleri Orban’a kazan kaldırmış durumdalar: 

– 63 Avrupa Parlamentosu milletvekili, Macaristan’ın AB’deki oy hakkının elinden alınmasını talep etti.

– AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Orban’ın Avrupa’nın kararlılığını baltaladığını savundu. 

– AB Konseyi Başkanı Charles Michel “AB dönem başkanlığının AB adına Rusya ile temas kurma yetkisi yoktur” dedi. 

– AB Dış ilişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell “Macaristan Başbakanı’nın hiçbir şekilde AB’yi temsil etmediğini” iddia etti. 

– AB Komisyonu, AB üyesi Macaristan’a yaptırım uyguladı.

– AB hükümetleri, Macaristan’daki bakanlık toplantısına bakan yerine devlet memuru gönderdi. 

Orban’ın üç önerisi

Oysa Ukrayna’daki savaşın bitmesi Ukrayna’nın da Avrupa’nın da çıkarına. Ama ABD mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarlarına değil!

Washington, bu çıkarların gereği olarak adım adım, zorlaya zorlaya Berlin’i Paris’i, Brüksel’i kendi stratejisine eklemledi ve şimdi bu başkentler Avrupa’nın çıkarını savunan Orban’a karşı ABD’nin çıkarının tetikçiliğini yapıyorlar!

Orban’ın temaslarının ardından Avrupalı liderlere gönderdiği mektup gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Washington-Brüksel hattında olgu algıyla ne kadar eğilip bükülmeye çalışılsa da bükülemiyor. İşte barış misyonuna soyunan Orban’ın mektubundaki üç öneri:

1) “NATO adına Avrupa stratejimiz, ABD’nin savaş yanlısı politikasını kopyaladı. Bugüne kadar egemen ve bağımsız bir Avrupa stratejimiz ya da siyasi eylem planımız olmadı. Bu politikanın devamının, gelecek için mantıklı olup olmadığının tartışılmasını öneriyorum.”

2) “Kiev ile üst düzey temasları sürdürürken, Moskova ile doğrudan diplomatik iletişim hatlarının yeniden açılmasını öneriyorum.”

3) “Çin ile bir sonraki barış konferansının detayları üzerine görüşmeler yapılmasını öneriyorum.”

Barış arayışına kurşun

Ve asıl önemlisi de şu: Trump’la görüşmesinden edindiği izlenimi bir mektupla Avrupalı liderlere aktaran Orban açık açık belirtiyor: “Trump, seçim zaferinin hemen ardından, resmen göreve başlamayı bile beklemeden Ukrayna’da barış için arabulucu olarak hareket etmeye hazır.”

İşte Trump’a 13 Temmuz 2024’te sıkılan kurşunun önemli bir nedeni de bu. O kurşun Amerikan egemen sınıfı içindeki 2008 kriziyle birlikte derinleşmeye başlayan çelişmenin, artık uzlaşmazlığa evrildiğinin işaretidir.

Trump seçildiğinde iddia ettiği gibi hızla Ukrayna’ya barış getirebilir mi getiremez mi göreceğiz. Zira uzlaşmaz çelişkiler nedeniyle, namluya yeni mermiler sürülebilir!

Ama mesele şudur: Son tahlilde Türkiye için de, stratejik özerklik ve bağımsızlık arayan Avrupa için de, Ukraynalılar için de, dünya için de asıl önemli olan bu savaşın bir an önce bitmesidir. Üstelik, Trump’ın bu bitişi “asıl hedefimize yani Çin’e yönelelim” diye istiyor olmasına rağmen!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2024

, , , , , ,

2 Yorum

Egemen sınıf içindeki çelişkinin kurşunu

ABD’de başkanlara suikast bir “iç savaş” geleneğidir. İlk ölümlü suikast Kuzey-Güney savaşının ardından 14 Nisan 1865’te Abraham Lincoln’e yapılmıştı. 

O tarihten bu yana başkanlar James Garfield (2 Temmuz 1881), William McKinley (6 Eylül 1901) ve John F. Kennedy (22 Kasım 1963) ile başkan adayı Robert F. Kennedy (5 Haziran 1968) öldürüldüler. 

Aslında ilk suikast 30 Ocak 1835’te Andrew Jackson’aydı, saldırganın silahı tutukluk yaptı. Suikastlardan yaralanarak veya yara almadan kurtulan diğer başkanlar ise şunlardır: Franklin D. Roosevelt (15 Şubat 1933), Harry Truman (1 Kasım 1950), Gerald Ford (Eylül 1975’te iki kez), Ronald Reagan (30 Mart 1981) ve George W. Bush (10 Mayıs 2005). Diğer yandan Theodore Roosevelt (14 Ekim 1912) ile George Wallace (15 Kasım 1972) adayken suikaste uğrayan ve yaralanan isimler. 

Listeye adayken suikaste uğrayan son isim olarak 13 Temmuz 2024’te Donald Trump eklenmiş oldu.

Biden-Trump farkı

Donald Trump’a suikast; uluslararası ilişkileri siyasetçi, akademisyen ya da gazeteci olarak izleyen hiç kimseyi şaşırtmadı. Nitekim Tele1’deki programlarımda da bugüne kadar pek çok isim, Biden-Trump seçimini analiz ederken “suikast olabilir” uyarısı yapmıştı. 

Peki neden? Donald Trump neden suikasta uğradı? 

Biden ile Trump arasındaki seçim, sıklıkla bir demokrasi-neofaşizm mücadelesi olarak sunuluyor. Trump’ın seçimi tanımadığı ve taraftarlarının 6 Ocak 2021’de Kongreyi bastığı olaylar da anımsatılarak, Amerikan demokrasisinin saldırı altında olduğu savunuluyor. 

Bu anlatı gerçeği resmetmiyor. Biden ile Trump arasında bu kavramlar üzerinden yapılacak bir analiz doğru sonuç vermez. İkisi de bir dönem ABD başkanlığı yaptı ve uygulamaları, en azından dünya halkları nezdinde Biden’ın Trump’tan daha demokrat olduğunu ortaya koymuyor: Ukrayna savaşı da İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım da Biden’ın sponsorluğunda sürüyor.

O zaman farkları ne?

Bush’un 2. döneminde başlayan çelişme

Farkı anlamak için ABD’nin 2001’de başlattığı büyük saldırının hemen arkasına bakmamız gerekiyor: 

2004’te Irak ABD’nin beklemediği şekilde direnmeye başladı. ABD’nin bu yıllarda çeşitli ülkelerde yaptığı “turuncu darbeler” birkaç yıl içinde geri tepti. 2006’da Hizbullah İsrail’e büyük bir ders verdi. 2008’de Rusya, ABD’nin tutuncu darbeli Kafkasya çıkarmasına Gürcistan’dan silah gösterdi. Ve en önemlisi ABD’nin merkezinde olduğu liberal kapitalist düzen 2008’de (hâlâ süren) derin krize girdi. 

İşte bu süreç Amerikan egemen sınıfı içinde çıkar çatışmaları doğurdu. Bazıları ABD’nin savaş aygıtının çalışıyor olmasından kazanıyor, bazıları ise zarar ediyordu. 

2008 krizi çatışmayı iyice derinleştirdi. 

Artık Amerikan egemen sınıfının bir kanadı “geniş Ortadoğu’daki” savaşların ekonomiye zarar verdiğini savunuyor; bu sürecin Çin’e yaradığını söylüyor; ABD’nin yeniden içeride güçlenmesi ve üreten bir ekonomiye dönüşmesi gerektiğini belirtiyor, bunun için de yurtdışındaki, özellikle Çin’deki yatırımları ABD’ye döndürmeyi istiyordu.

Diğer kanat ise özetle şöyle diyordu: Geri çekilirsek dünyadaki çıkarlarımızı tamamen kaybederiz. ABD hâlâ açık ara en büyük askeri güçtür. Yangını çıkaralım, yangından en az zarar gören biz oluruz. 

Egemen sınıf Obama’da uzlaştı

Kasım 2008 seçimi, aslında Amerikan egemen sınıfının bu çelişkisini çözme seçimiydi. 20 Ocak 2009’da George W. Bush’tan görevi devralan Barack Hussein Obama, egemen sınıfın iki kanadının uzlaşmasının başkanıydı. (Bunun tipik göstergelerinden biri, Bush’un 2006’dan beri savunma bakanı olan Robert Gates’in, Obama döneminde de görevine 2011’e kadar devam etmesiydi.)

Bir uzlaşmanın, bir sentezin gereği olarak Obama hem Afganistan ve Irak’tan geri çekilmeyi başlatıyor ama hem de Libya ve Suriye gibi ülkelerde vekalet yoluyla da olsa bulunmaya çalışıyordu. Asıl rakip görülen Çin’e karşı da Asya-Pasifik’te çevreleme stratejisine geçiliyordu.

Trump’ın Kasım 2016 seçiminde kazanması ve Ocak 2017’de başkanlığı devralmasıyla uzlaşma, geri çekilmeciler lehine biraz ağırlık kazansa da, esas olarak sürdü. Trump’ın “Önce Amerika” stratejisi içeri çekilmeyi, içeride güçlenmeyi, yatırımları ABD’ye döndürmeyi, Çin’e hatta rekabet halindeki müttefiklere yaptırım uygulamayı, gümrük duvarlarını yükseltmeyi, Çin’e ticaret savaşı açmayı içeriyordu. Trump, Obama’nın başlattığı Afganistan ve Irak’tan çekilme programını ilerletti, Libya ve Suriye’deki varlığını vekiller üzerinden sürdürdü, İran’la nükleer anlaşmadan çekildi, İran’a karşı Arap-İsrail uzlaşması aradı ve “Kudüs’ü başkent olarak tanıyarak” Filistin’in devlet olma hayalini tamamen ortadan kaldırmaya yöneldi. 

Çelişki derinleşiyor

Kasım 2020’de Trump’a karşı Biden’ın kazandığı ve Trump’ın tanımadığı, taraftarlarının 6 Ocak 2021’de ABD Kongresi’ni bastığı tablo ise şu gerçeğe işaret ediyordu: Amerikan egemen sınıfının iki kanadı arasında çelişki derinleşiyor, uzlaşmazlığa gidiyor. 

Evet, Obama’nın başlattığı, Trump’ın ilerlettiği Irak ve Afganistan’dan çekilme programı sürdürülüyor hatta Afganistan’dan çekilme tamamlanıyor ama diğer yandan da ABD devleti stratejik özerklik arayan AB’yi yeniden tahakküm altına alacak ve ileride kesin hesaplaşmaya gideceği Çin’e karşı harekete geçecekti. Biden, bu hedeflerin gereği Ukrayna’da Küresel Güney’e karşı cephe açtı. 

ABD egemen sınıfının bir kanadının temsilcisi olarak yeniden başkanlığa aday olan Trump ise “önce Amerika” isimli stratejiyi sürdürmek üzere yeniden aday oldu. Adaylığı türlü yollarla kesilmeye çalışıldı; karakolda gözaltına alınan başkan konumuna itildi, mahkemeler yoluyla önü kesilmeye çalışıldı. Olmayınca 13 Temmuz 2024’te öldürülmek istendi. Şimdi 1 cm ile kurtulmuş olmasını seçimi kazanmanın avantajına dönüştürecektir.

Asıl çelişme

Özetle ABD egemen sınıfı içindeki iki kanadın çelişmesi derinleşerek, kongre baskınlarından suikasta kadar geldi. Çelişmenin uzlaşmaz yönü ağır basmaya başladı. ABD’de Teksas ve California gibi zengin eyaletlerdeki ayrılıkçılığın güçlenmesi, bunun İç Savaş isimli Hollywood filmlerine dönüşmesi, göç sorununun Kongre’de ciddi yarılmaya yol açması ve bunun üzerinden ABD dış politikasının zaman zaman rehin alınması, işlerin ABD için daha da zorlaşacağını gösteriyor.

ABD egemen sınıfı içindeki bu çelişmenin nasıl çözüleceği, ne yazık ki ABD’nin küresel konumu nedeniyle tüm küreyi, hepimizi ilgilendiriyor. Ukrayna’da “uzun savaş” isteyen Biden yerine “Ukrayna savaşını bir günde bitireceğim” diyen Trump’ın seçilecek olması elbette Avrupa’daki bağımsızlıkçılardan başlayarak tüm küreyi belli ölçülerde rahatlatacaktır ama son tahlilde asıl çelişme Atlantik Kuzeyi ile Küresel Güney arasındadır. Ve Küresel Güney açısından asıl mesele ABD egemen sınıfının kanatları meselesi değil, toptan Amerikan emperyalist kapitalist sınıfının kendisidir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
16 Temmuz 2024

, , , , , ,

1 Yorum

15 Temmuz’un yanıt bekleyen o sorusu

Milli Savunma Bakanı, eski Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz darbe girşimi sırasında Genelkurmay II. Başkanı olan Yaşar Güler’in Sabah gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Okan Müderrisoğlu’nun sorularını yanıtlayan Güler, ilginç şeyler söylüyor. 

Darbecilerle Genelkurmay karargâhındaki ve sonra götürüldüğü Akıncı üssündeki mücadelesini anlatan Güler aynen şöyle diyor: “Onlar için problem bendim. Bunların asıl yüzünü, her şeyi bilen tek bir adam var. O da benim.” (Sabah, 10.7.2024).

Her şeyi bilen tek adam

Bu satırları okuyan Güler’den önceki Milli Savunma Bakanı, Güler’den önceki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne düşünmüştür acaba? 

Her şeyi bilen tek adam var ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar değil, dönemin Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Güler yani… 

Nitekim yine Sabah’taki söyleşiye göre, Akar ne yapacağını da Güler’e soruyor: “Genelkurmay Başkanı’na durumu anlattım. ‘Ne yapalım’ dedi. MİT Müsteşarı’nı Genelkurmay’a çağıralım’ dedim.” (Sabah, 10.7.2024).

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yanıtı hâlâ ortada olmayan ve benim ısrarla üzerinde durduğum o sorunun yanıtını bu durumda “her şeyi bilen tek adam”a sormalıyız: 

Aksakallı’nın sorusu

TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu, Komisyon Başkanı Reşat Petek’in kendi kişisel internet sitesinde yayınlanmıştı. 667 sayfalık rapor da ortaya koyuyor ki, Genelkurmay Karargâhı ve MİT Müsteşarlığı darbe girişiminin olacağını “en az” 12 saat öncesinden biliyordu. Yine rapordan anlaşıldığı kadarıyla, bildikleri bilindiği için de FETÖ’cüler darbeyi öne çekmiş, 16 Temmuz saat 03.00 yerine, 6 saat önceden, 15 Temmuz saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.

Bu öne çekilme olayının önemi şurada. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “aldıkları tedbirler nedeniyle FETÖ’cülerin paniğe kapıldığını, erken harekete geçmek zorunda kaldıklarını ve bunun da darbe girişiminin akamete uğramasında önemli bir faktör olduğunu” belirtmişti (TBMM Raporu, s.335).

Gelelim o soruya: Peki en az 12 saat önceden bilinen ve bu nedenle tedbirler alınarak akamete uğratılması sağlanan darbe girişimi önlenemez miydi?

Bakın bu sorunun asıl sahibi, 15 Temmuz darbe girişimine karşı en kritik mücadeleyi yürüten isimdir; dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’dır ve aynen şöyle demiştir: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).

Hulusi Akar’ın bu soruya yanıtı olmadı… Madem FETÖ için asıl problem kendisi, madem FETÖ konusunda her şeyi bilen tek adam kendisi, o zaman bu sorunun yanıtını Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler vermelidir: 15 Temmuz’da Genelkurmay I. ve II. Başkanları, Akar ve Güler, neden “personel kışlayı terk etmesin” emrini vermedi?

Akar-Güler o makamda olabilir miydi?

Yaşar Güler 15 Temmuz söyleşisinde şunları da söylüyor: “Ergenekon kumpasında çok kıymetli, özel yetişmiş personelimizi kaybettik ve bunun acısını daha sonra çok çektik. Onları kaybettiğimiz için FETÖ’cü alçak ve hainler yönetimde kendilerine alan açarak şans bulmaya başladılar. Hepsi, yüzde yüz FETÖ operasyonuydu.” (Sabah, 10.7.2024).

Güzel, o zaman şu soruları da ekleyelim: Ergenekon kumpaslarıyla en kıymetli kadrolar tasfiye edilirken, sadece FETÖ’cüler mi kendilerine yer açmış oldu? Ergenekon kumpasları olmasa, Akar ve Güler Genelkurmay Başkanı olabilecek miydi? Akar ve Güler yerine asıl sahipleri o makamlarda oturuyor olsa, FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimine soyunabilir miydi?

Ve yanıtı ortada olan şu soruyu da soralım: AKP’nin siyasi desteği olmasa, FETÖ o destek üzerinden Ergenekon kumpaslarıyla TSK’nin en kıymetli kadrolarını tasfiye etmese, 15 Temmuz darbe girişimi olur muydu?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

Çin’de 10 gün

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Çin’deki bazı etkinliklerini izlemek üzere, 26 ülkeden 26 gazeteciyle birlikte 10 gün boyunca Çin’deydim. Önce Şanghay’da, sonra Çin’in başkenti Pekin’de (Beijing) ve ardından da Qingdao’da çok önemli toplantılara katıldık.

26, ŞİÖ’ye üye, gözlemci üye ve diyalog partneri olan ülkelerin sayısı. Böylece her ülkeden bir gazeteci ile ŞİÖ Medya Delegasyonu oluşturuldu. Ben de ŞİÖ konusunda Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazan ve Tele1 televizyonunda programlar yapan gazeteci olarak delegasyonda Türkiye adına bulundum.

Akademisyenlerle yuvarlak masa

Önce toplam 10 günde hangi etkinliklere katıldık, onları kronolojik olarak sizlerle paylaşayım:

1) ŞİÖ Medya Delegasyonu olarak 4 Temmuz’da Şanghay şehrindeki ŞİÖ merkezinde “ŞİÖ: Medya Perspektifinden Başarılar ve Beklentiler” başlıklı bir “yuvarlak masa” toplantısı yaptık. Prof. Wang Wei’nin moderatörlüğünde Prof. Pan Guang, Prof. Yuan Shengyu, Çin Dışişleri Bakanlığından Zheng Wei ve Yang Nianfu ile karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. 26 üyenin neredeyse hepsi ABD ve Batı yaptırımlarına maruz kaldığı için haliyle ağırlıklı konu bu oldu: Küresel Güney Atlantik yaptırımlarına nasıl direnir?

Toplantıda yer alan kıdemli Çinli akademisyen Prof. Pan Guang, tartışılması için iki öneri sundu. ŞİÖ’nün hızlı hareket edebilmesi için oybirliğinden oyçokluğuna geçmesini ve ŞİÖ bünyesinde bir polis/güvenlik mekanizması kurulmasını önerdi. Ben de bu konuda üç endişe taşıdığımı dile getirdim. Bu konudaki ayrıntılı değerlendirmemi Cumhuriyet gazetesindeki Ufuk Ötesi köşemde 6 Temmuz’da yazdığım “Pan Guang’ın iki önerisi” makalemde okuyabilirsiniz.

2) 7 Temmuz’da Başkent Pekin’de Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning’in basın toplantısına katıldık. Mao Ning gazetecilerin sorularını yanıtladıktan sonra biz ŞİÖ Medya Delegasyonu ile tek tek tanıştı. Kısa sohbette kimi gazeteciler ikili ilişkileri kimisi de küresel gelişmeleri konuştular.

Yeşil Kalkınma Forumu

3) 8 Temmuz’da ŞİÖ’nün kültür ve turizm başkenti Qingdao’da “ŞİÖ Ülkelerinin Yeşil Kalkınması Forumu”na katıldık.

1. Oturum: Moderatörülüğünü Shandong Valisi Zhou Naixiang’ın yaptığı ilk oturumda sırasıyla şu konuşmacıları dinledik: ŞİÖ’nün İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Komisyonu’ndan Shen Yueyue, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Salajegheh, Myanmar Başbakan Yardımcısı Soe Win, Azerbaycan Milli Meclisi 1. Başkan Yardımcısı Ali Hüseynli, Pakistan Milli Meclisi Sözcü Yardımcısı Syed Ghulam Mustafa Şah, ÇKP’nin Shandong Sekreteri Lin Wu, ŞİÖ Genel Sekreteri Zhang Ming ve Çin Ekoloji ve Çevre Bakanı Huang Rungiu.

2. Oturum: Moderatörlüğünü Çin Ekoloji ve Çevre Bakanı Yardımcısı Zhao Yingmin’in yaptığı oturumda sırasıyla şu konuşmacılar yer aldı: Kazakistan Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Yerlan Nisanbayev, Özbekistan Ekoloji, Çevre Koruma ve İklim Değişikliği Bakanı Aziz Abdülhekimov, Belarus Doğal Kaynaklar ve Çevre Koruma Bakan Yardımcısı Ivan Prykhodzka, Kırgızistan Doğal Kaynaklar, Ekoloji ve Teknik Süpervisyon Bakan Yardımcısı Asel Rahimkulavo, Rusya Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakan Yardımcısı Murad Kerimov ve Tacikistan Çevre Koruma Komitesi Başkan Yardımcısı Loig Rahmonzoda.

3. Oturum: Moderatörlüğünü Çin Ekoloji ve Çevre Bakanı Huang Rungiu’nun yaptığı oturumda sırasıyla şu konuşmacıları dinledik: Katar Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Abdullah Abdülaziz, Sri lanka Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Janaka Wakkumbura, Kamboçya Çevre Bakanlığı Sekreteri Chuop Paris, Maldiv İklim Değişikliği, Çevre ve Enerji Bakanı Muhammed Nashath Raşid, Myanmar Doğal Kaynaklar ve Çevre İletişimi Bakan Yardımcısı U Min Thu ve Birleşik Arap Emirlikleri İklim Değişikliği ve Çevre Bakanlığı Müsteşarı Muhammed Said Sultan Alnuami.

Düşük-Karbona Geçiş

4) Ana forumun altında üç ayrı salonda üç ayrı alt-forum düzenlendi. Ben “Yeşil ve Düşük-Karbona Geçiş İçin İklim Eylemi” alt-foruma katıldım.

1. Oturum: Moderatörlüğünü Çin Ekoloji ve Çevre Bakanlığı İklim Değişikliği Departmanı Direktörü Jiang Zhaoli’nin yaptığı oturumda şu konuşmacılar konuştu: ÇKP Belediyecilik Komiyeti Başkan Yardımcısı ve Qingdao Belediye Başkanı Zhao Haozhi, Kazakistan Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Yerlan Nisanbayev, Kırgızistan Doğal Kaynaklar, Ekoloji ve Teknik Süpervizyon Bakan Yardımcısı Asel Rahimkulavo, Kamboçya Çevre Bakanlığı Sekreteri Chuop Paris, Qingdao Vali Yardımcısı Liu Tao, Çin Ulusal Kongre Üyesi Wabg Yi ve Azerbaycan Milli Meclisi Üyesi Fatma Yıldırım.

2. Oturum: Moderatörlüğünü Kuşak ve Yol – Uluslararası Yeşil Kalkınma Koalisyonu Genel Sekreteri Cui Dandan’ın yaptığı bu oturumda şu konuşmacıları dinledik: Çin Uluslararası Enerji Grubu Başkanı Lyu Zexiang, Azerbaycan Milli Meclis Üyesi Sultan Memedov, Chengdu Belediye Başkan Yardımcısı Tian Chengchuan ve Kazakistan Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı Düşük Karbon Geliştirme Bölümü ve İklim Politikaları Departmanı Şefi Nurman Tangatov.

3. Oturum: Moderatörlüğünü Guan Yanmung’un yaptığı son oturumda ise sırasıyla Pakistan Milli Meclis Üyesi Farhan Chishti, İklim Değişikliği Stratejisi ve Uluslararası İşbirliği Merkezi Genel Direktör Yardımcısı Ding Ding, Mısır İklim Değişikliği ve Çevre Departmanı Başkanı Şerif Hüsnü ve Rusya Sürdürülebilir Kalkınma Direktörlüğü Yönetim Kurulu Üyesi Elena Myakotnikova’yı dinledik.

Dikkatinizi çekmiştir: Forumlarda her ülkeden değişik seviyede bir hükümet yetkilisi yer aldı; ancak ne yazık ki Türk hükümetinden kimse yoktu. Sordum: Elbette 26 ülkenin 26’sına da davet gönderilmişti!

5) ŞİÖ Medya Delegasyonu olarak ŞİÖ Genel Sekreter Yardımcısı Shri Janesh Kain ile basın toplantısı yaptık.

Mao’nun huzurunda

Yukarıda özetlediğim forum ve toplantıların dışında, ŞİÖ Medya Delegasyonu olarak özellikle teknoloji ağırlıklı işyerlerini de gezdik. Otomasyonlu liman, tünel delgeci üreten fabrika, günlük hayatta kullandığımız onlarca teknoloji aracını üreten fabrika, insansız kargoculuk, hızlı tren bağlantı merkezi gibi tesislere inceleme ziyareti yaptık.

Ancak benim için 10 günlük Çin ziyaretinin en önemli anı, Mao Zedung’un anıt mezarını (mozolesini) ziyaret ettiğim andı. 6 Temmuz sabahı, ŞİÖ Medya Delegasyonundan ayrılarak sevgili mihmandarımız Ning Xinran ile birlikte anıt mezara gittik. Geniş alanda binlerce insanın anıt mezara girmeyi beklediği görüntü, Atatürk’ümüzün anıtkabirini anımsattı. Yoğun programımız nedeniyle alınan izinle, küçük bir ayrıcalık yaşadık ve anıt mezara girdik.

Mao Zedung’un kabrinde onu başta Hasan Bögün olmaz üzere pek çok devrimci arkadaşımın adına andım, büyük mücadelesini selamladım.

Ardından anıt mezar müdürü, bana Mao Zedung’un hayatının ve mücadelesinin anlatıldığı, kişisel eşyalarının sergilendiği müzesini gezdirdi.

Çıkışta anıt mezar defterine şunları yazdım:

Büyük devrimci Atatürk’ün ülkesi Türkiye’den, büyük devrimci Mao’nun ülkesine dostluk, dayanışma ve mücadele ruhuyla geldim.

Yaşasın sosyalizm

Yaşasın dünya halklarının kardeşliği…

Anıt mezar müdürü beni uğurlarken Mao rozeti hediye etti. Hemen o anda kendisinden rozeti ceketime takmasını istedim. Mücadelemde, zihnimde bulunan Mao, o andan itibaren tüm Çin seyahatim boyunca kalbimin üzerinde, ceketimdeydi….

Sovyet ruhu

İki özel anımı paylaşarak bitireyim:

30 Haziran akşamı beni Şanghay Havalimanında karşılayan sevgili mihmandarım Jacy Xiong, bana eşlik ettiği ilk akşam yemeğinde, kendisinden rica ettiğim için Çin çatalını (chopstick) kullanmayı öğretti. Ertesi sabah toplu kahvaltı sırasında Çin çatalını (çubuklarını) kolayca kullanıyor olmamı soranlara mihmandarımın öğretme tekniğinin başarısı olduğunu söyledim. Çin seyahatim boyunca da tüm yemeklerde çubukları kullandım.

Şanghay’dan ayrılırken sevgili Jacy Xiong’un üzerine adımı yazdırarak yaptırdığı Çin çubukları, aldığım en sevimli hediyeydi. (Bu Çin çatalı ve küçük bir yasemin çayı paketi dışında, gazeteme ve televizyonuma teslim etmemi gerektiren büyüklükte bir hediye almadığımı siz değerli okurlarıma önemle belirterek, genç meslektaşlarıma eski bir geleneği anımsatmış olayım!)

1 Temmuz akşamı ŞİÖ yetkililerinin delegasyona verdiği hoşgeldin yemeği sonunda dışarı çıktığımda, Kazak meslektaşım “gardaş” diyerek beni küçük sigara/sohbet grubuna davet etti. Bir grup gazeteci dairesel şekilde konumlanmış, sigara içerek sohbet ediyordu.

Boyunlarındaki asılı isimliklere göre küçük gazeteci dairesi, benden itibaren soldan başlayarak şöyleydi: Ermenistan’dan Petros Tovmasyan, Azerbaycan’dan Timur Huseynov, Kazakistan’dan Yerzhan Bagdatov, Kırgıziastan’dan Myrzakat Tynaliev, Özbekistan’dan Kozim İslamov Uzarov, Rusya’dan Anastasia Kostina ve Belarus’tan Litvinav Mikalai

Hepsi birbiriyle anlaşıyordu ve sohbet ediyordu. Rusça konuştuklarını anladım ama yine de İngilizce sordum: “Birbirinizle bu kadar rahat nasıl anlaşıyorsunuz, hangi dili konuşuyorsunuz?”

Rusça yanıtı verdiler ve onlara şöyle dedim: “Sovyetler Birliği dağıldı ama Sovyet ruhu burada, Şanghay’da sizlerin şahsında şu an yaşıyor…

Sovyet ruhu demişken…

ŞİÖ ülke yöneticileri, başından beri “Şanghay Ruhu” kavramını kullanır konuşmalarında.

9 Temmuz günü 26 gazeteci sıra sıra birbirimizden ayrılırken, ortak kullandığımız sosyal medya platformundan veda mesajları attık.

Ben de şöyle yazdım: “Tüm bu mesajlarınız… İşte gerçek Şanghay Ruhu budur: Esas olan insanların yüzündeki gülümsemedir.

Mehmet Ali Güller
Tele1.com.tr
14.7.2024

2 Yorum

Erdoğan’ın NATO’da Gazze başarısızlığı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, beş uçak ve geniş heyetiyle Washington’a giderken şöyle diyordu: “NATO liderler zirvesinde Gazze’de Filistin halkına yönelik katliamları gündeme taşıyacağız.” (AA, 9.7.2024).

Sonuç mu? Elbette ABD’nin patronu olduğu NATO’da bu mümkün değildi. Nitekim açıklanan 38 maddelik sonuç bildirgesinde ne İsrail’in İ’si, ne Filistin’in F’si, ne de Gazze’nin G’si vardı. 

38. maddenin sonunda 2026 zirvesinin Türkiye’de yapılacağı yazılıydı. Demek ki AK-medya için yine de bir “başarı öyküsü” haberi vardı! Bir de Erdoğan’ın açığı kapatmak için zirve sonrasında yaptığı basın toplantısında söyledikleri…  Örneğin “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik” diyordu, oysa şikayet eden tek başına Güney Afrika’ydı ve AKP aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Örneğin “İsrail yönetiminin NATO’yla ortaklık ilişkisini sürdürmesi mümkün değildir” diyordu, oysa İsrail’in NATO ortaklığında Ankara’nın onayı vardı, İsrail’in NATO’yla işbirliği mekanizmalarına katılmasında AKP’nin oluru vardı! 

ABD fermanıyla hareket eden örgüt

Türkiye’nin NATO içinde ne kadar “değerli” olduğunu propaganda eden renk renk düzen siyasetçileri, Türkiye’nin NATO’da ne denli etkili olduğunu “pazarlayan” bıyıksız ve badem bıyıklı diplomatlar, Türkiye’nin NATO’da ABD’yi dengelediğini “savunan” liberal ve siyasal İslamcı akademisyenler, NATO üyelerinin eşit olmadığını, ABD’nin NATO’nun patronu olduğunu, ABD’nin tek oyunun diğer tüm üye ülkelerin oylarının toplamından daha ağır olduğunu anlamışlar mıdır sizce? 

Elbette gerçeği onlar da biliyor ama NATO’nun propagandasını, pazarlamasını ve savunmasını yapmak en temel işleri. O nedenle Türk milletine yalan söylemeyi sürdürecekler.

Tabii istisnalar da var. Örneğin AKP’li Mehmet Metiner o gerçeği çırılçıplak ortaya koydu: “NATO ABD’nin silahlı sopasıdır. ABD başkanları ne ferman buyurursa ona göre hareket eden askeri ittifakın adıdır. Gerisi kamuflajdır. Hatta kandırmacadır.” (Yeni Şafak, 12.7.2024). Kuşkusuz Metiner’in partisi o kamuflajı ve aldatmacayı en çok yapan partidir.

“NATO tehdit ama yine de NATO’da olmalıyız” yanlışı

Metiner’in yazısının asıl üzerinde durulması gereken kısmı ise şöyle: “NATO dünya barışını asıl tehdit eden bir ABD silahlı aparatıdır. Türkiye’nin başkaca şansı olmadığı için bulunmak mecburiyetinde olduğu bu askeri ittifak son kertede Türkiye’nin de ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından bir tehdit unsurudur. Rusya’ya ve Çin’e boyun eğdirebilirlerse bütün dünya ABD imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve askeri anlamda sömürgesine dönüşecektir.”

Öncelikle şunu belirtelim: ABD’nin Rusya ve Çin’e boyun eğdirebilmesi mümkün değil. Tersine hegemonyası zayıflayan ABD, boyun eğdirebilmenin değil, mevcut düzenini “kendi bölgesinde” koruyabilmenin stratejisini izliyor. 

Ve gelelim tartışılması gereken noktaya: Evet, Metiner haklı, bu gerçeğe gözler kapatılsa da, son kertede NATO Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından tehdittir. Ancak Metiner “Türkiye başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” görüşünde ise büyük yanlış içerisindedir. Öyle ki bu yanlış, yazısındaki tüm doğruları götürecek önemdedir. 

Başka şans elbette var

Tersine, Türkiye’nin başka şansı var, Türkiye NATO’da olmak zorunda değil. Hele de 38 maddeli sonuç bildirgesinden sonra NATO’da olmak Türkiye için artık daha büyük bir yüktür. Çünkü NATO’nun Washington’daki bu son zirvesinden çıkan temel sonuç şudur: ABD, NATO’daki müttefiklerini Rusya ve Çin’e karşı cepheye sürmeye çalışıyor. 

“Başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” olduğunu iddia ettikleri Türkiye’nin ABD tarafından Rusya ve Çin’e karşı pozisyon almaya zorlanması, Ankara’nın intiharı olur!

II. Dünya Savaşı’nın ardından “başka şans yok” söylemiyle izlenen Atlantikçilik siyaseti dün de yanlıştı; çünkü Türkiye’nin “bağlantısızlık” gibi başka bir şansı vardı. “Başka şans yok, NATO’dan çıkamayız” söylemi bugün daha da yanlıştır; çünkü yine “bağlantısızlık” var, hele de “çok kutupluluk” şartlarında geniş manevra alanları var, “NATO’daki gibi fiilen egemenliğinizi devretmek zorunda kalmadan” siyasi ve ekonomik ortaklıklar kurabileceğiniz platformlar var, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var, BRICS var, yükselen Asya var, bölgesel birlik olanakları var… 

Yeter ki “NATO göz bağı” çıkarılabilsin!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 2024

, , , , , , , , ,

1 Yorum

CHP’nin Batıcılık sorunu

AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor. 

Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.

Neo-Abdülhamitçi AKP

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.

Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum. 

Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!

CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı

Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…

Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar. 

İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!

AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!

Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.

Asya yükseliyor, Avrupa inişte

Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? 

Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.

Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!

10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024

, , , , , , , , , ,

2 Yorum

Kurşun asker

Türk-İslam sentezli ideoloji, varlığını topluma kabul ettirebilmek için başından beri aynı yöntemi uyguluyor: 1) Ne ise tersinin olduğunu iddia ediyor. 2) Tersinin olduğunu iddia etmekte zorlandığı durumlarda, konumunu maskeliyor.

Örneğin başından beri Batıcı bir harekettirler ama tersini iddia ederler, karşıtlarının Batıcı olduğunu savunurlar. “Biz Batının teknolojisini alırız ama kültürüne karşıyız” deyip, solcuları Batıcılıkla suçlamaya kalkarlar. 

Nedir dayanakları? Çünkü solcular Batı’nın aydınlanma kültürüne işaret ediyorlardır; örneğin Fransız Devrimi’nin eşitlik, özgürlük, kardeşlik şiarını savunuyorlardır, örneğin Marksizmi devrimci bir eylem kılavuzu görüyorlardır, örneğin Batı’nın aydınlanmacı filozoflarının ve Batı’nın bilimsel katkılarının öneminin altını çiziyorlardır.

Böylece ABD’yi, AB’yi, NATO’yu savunan Türk-İslam sentezi güya Batı karşıtı olmuş olacak, ABD’ye, AB’ye, NATO’ya karşı mücadele eden solcu ise Batıcı olmuş olacak!

Utanmaz kalem

Amerikancı Soğuk Savaş kültürünün gri propaganda yöntemidir bu. Çünkü neredeyse hiçbir sağcı gururla “ben sağcıyım” diyemez. Ancak gururla solcu olduğunu söyleyenlere karşı her türlü kirli savaşı yürütürler. 

İşte son örneği: Bazı solcu gazetecileri ABD ve AB’nin dolma kalemi olmakla suçlayıp, sosyal medyadan “kurşun” kalemli tehditler savuruyorlar! Oysa asıl dolma kalem kendileridir; dahası ABD’nin, AB’nin, NATO’nun gönüllü kurşun askeridirler.

“Batı’nın dolma kalemi” diye çamur attıkları o kalemler, ABD’nin FETÖ eliyle yürüttüğü Ergenekon kumpaslarına karşı kalemleriyle mücadele ederken, kendileri “utanmaz kalem”di.

En utanmazları da bu Batıcılık tartışmasında “Kemalizm İngilizdir” diyerek, feslisinden kumarbazına sözde ideologlarının kalemşörlüğünü yapanlardır kuşkusuz.

Bozkurt meselesi

Bozkurt tartışması da böyledir. Türk-İslam sentezi yine yaptığının tersini savunmakta, savunduğunun tersini yapmaktadır. 

Kısaca tarihlerine bakarsak: Türk-İslam sentezcileri NATO’cudurlar, Amerikancıdırlar, AB’yi stratejik hedef ilan ederler, “her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına alırız” derler, Andımız’ı kaldırırlar, tabelalardan T.C.’yi sökerler, ümmetçilik yaparlar… 

Sonra, işte şimdi olduğu gibi, ihtiyaca göre Bozkurtçuluk yaparlar…

Çünkü besledikleri cihatçı aparatlar Türk bayrağını yırtarak kendilerini zor durumda bırakmıştır; futbolcunun bozkurt selamı o tabloyu perdelemek için bulunmaz fırsattır. 

Dolayısıyla Türk-İslamcıların tuzağına düşmemek gerekir. Bu tür tartışmaları günlük dar siyaset koridorunda değil, geniş ideolojik alanda ve sınıfsal düzlemde yapmak gerekir.

Atatürk’ün ülkesinden Mao’nun ülkesine

Ah güzel ülkem… 

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün çeşitli toplantıları için bulunduğum Şanghay’da, Beijing’de, Qingdao’da ayın arka yüzünden otomasyonlu limanlara, yapay zekadan yeşil enerjiye çeşitli konular ele alınırken, ülkemde bu konuların tartışılıyor olması ne acı… 

Oysa Mao’nun mozolesini ziyaretimde deftere “Büyük devrimci Atatürk’ün ülkesinden büyük devrimci Mao’nun ülkesine dostluk ve dayanışma duygularıyla geldim” diye başlamıştım sözlerime…

”Kemalizm İngilizdir” çamuruyla ellerini kirletenlerle mücadele ede ede, büyük devrimci Atatürk’ün ülkesinde elbette yeniden bilimi kılavuz edineceğiz bir gün… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2024

, , , , ,

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın