Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Erdoğan’ın Trump’tan beklentisi

AKP iktidarı, Trump’ın bu kez ABD askerlerini Suriye’den çekeceğini  öngörüyor. Bu öngörüye göre bir planlama yaptıkları anlaşılıyor. “Öcalan açılımı”nın bir yönü de bu sanki…

Peki başkanlığının ilk döneminde ABD askerlerini Suriye’den çekemeyen Trump bu kez çekebilecek mi? Trump’ın müstakbel dışişleri ve savunma bakanları bu konuda ne düşünüyor?

Erdoğan-Güler’in öngörüsü

AKP hükümeti içinden Trump öngörüsünü en net açıklayan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler oldu: “Trump, başkanlığı döneminde üç defa Suriye’den asker çekmek için talimat verdi. Ben, Sayın Trump’ın şiddetle bunun üzerinde duracağını ve bölgeden Amerikan askerlerini çekebileceğini değerlendiriyorum.” (AA, 13.11.2024)

Nitekim Erdoğan’ın şu açıklamasını da aynı öngörünün bir olası sonucu olarak değerlendirebiliriz: “Önümüzdeki dönemde sınırlarımız boyunca oluşturduğumuz güvenli bölgenin eksik kalan halkalarını da tamamlayacağız.” (AA, 10.11.2024)

Döve döve açılım

”Öcalan açılımı”nın AKP’lilerde bile şaşkınlık yaratan tuhaf uygulanma biçimi de bu öngörüye dayanıyor olabilir. Zira pek çok AKP’li şu çelişkileri açıklayamıyor: Bir yandan “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” deniyor, diğer yandan Öcalancılarla irtibatlı olduğu iddiasıyla CHP’li belediye başkanı tutuklanıyor. Bir yandan DEM’le tokalaşılıyor, diğer yandan DEM’li belediyelere kayyım atanıyor. 

“Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsun” diye soranlara şu yanıtı vermiştim: AKP’nin ilk açılımı bol tavizliydi, tepki gördü. O nedenle şimdi “döve döve açılım” uygulayacak demek ki…

Kuşkusuz açılımın bu hali de sonuç vermeyecek, çünkü yazmıştık: Bahçeli eliyle başlatılan “Öcalan Açılımı”, aslında Erdoğan için “başkanlık açılımı”dır.

En siyonist ABD kabinesi

Yeniden Erdoğan’ın Trump beklentisine dönersek… 

Doğru, Trump ilk başkanlık döneminde Suriye’den asker çekmek istediğini açıklamıştı ama çekememişti. Peki şimdi ister mi? Zira şartlar değişti ve Suriye’den asker çekmek, İsrail’in en istemediği durumdur. 

Kaldı ki Trump’ın müstakbel Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz, değil Suriye’den asker çekmek, Suriye’ye daha fazla asker gönderme heveslisi iki isimdir. Çünkü Rubio ve Waltz, YPG’nin ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olduğunu savunmaktadır. 

Diğer yandan isimleri ABD basınında konuşulan kabine adaylarına bakılırsa, Trump, ABD tarihinin en İsrail yanlısı hükümetini kuracak. Böyle bir kabinenin Suriye’den asker çekmesi pek olası görünmüyor. 

Öte yandan Trump’ın seçilmesiyle birlikte İsrail, “Lübnan’da ateşkese olumlu bakan ama Suriye’ye saldırılarını artıran” bir profil çizmeye başladı. Netanyahu, Lübnan, Suriye ve İran’a saldırılara karşı çıkan İsrail Savunma Bakanı Galant’ı, Trump’ın seçildiği gün görevden aldı.

Ne yapmalı?

Dolayısıyla AKP iktidarının “ABD’nin Suriye’den çekileceğine” dayanan bir strateji oluşturması temelsiz olacaktır. 

Ancak asıl vahimi şudur: ABD’nin Suriye’den çekilmesi daha önce gündeme geldiğinde, iktidarın düşünce kuruluşu SETA’nın uzmanları harekete geçmiş ve “boşluğu Rusya-İran-Esad üçlüsü doldurmadan Türkiye doldurmalıdır” tezleri ortaya atmıştı.

Oysa izlenecek yol tam tersidir: Türkiye, ABD’nin Suriye’den çekilmesini istiyorsa, 1) Esad’la anlaşmalı, 2) Astana ortakları Rusya ve İran’la işbirliğini derinleştirmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türk-Çin Üniversitesi

Çin’deydik. Türk-Çin Dostluk Vakfı’nın oluşturduğu 12 kişilik bir heyet olarak, Çin’de üniversite, eyalet ve Çin Komünizt Partisi (ÇKP) yöneticileriyle Türk-Çin Üniversitesi kurulmasının zeminini oluşturmak amacıyla görüşmeler yaptık. 

Heyet şu isimlerden oluşuyordu: Hasan Çapan (Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı), Namık Güner Erpul (Em. Büyükelçi, Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkan Yardımcısı), Mehmet Ali Yaşar (Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkan Yardımcısı), Gamze Dürmez (Türk-Çin Dostluk Vakfı Genel Müdürü), Hüseyin Kocabıyık (eski milletvekili), Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan (eski YÖK Başkanı), Prof. Dr. Seriye Sezen (Ankara Üniversitesi), Prof. Dr. Yılmaz Bingöl (Yıldırım Beyazıd Üniversitesi), Doç. Dr. Levent Ersin Orallı (Hacı Bayram Veli Üniversitesi), Dr. Barış Adıbelli (Kütahya Dumlupınar Üniversitesi), Av. Eda Lermi Zorer ve ben.

Sichuan temaslarımız

Çin’de ilk durağımız Sichuan eyaletiydi. Eyaletin başkenti Chengdu’da, Chengdu Üniversitesi Rektörü Zhu Ming başkanlığındaki heyetle görüştük. 

Daha sonra eyalet ve parti yönetiminden oluşan bir başka heyetle, hem Türkiye-Çin ilişkilerini konuştuk hem de Türk-Çin Üniversitesi için neler yapılabileceğini ele aldık. 

Çin’de ziyaret ettiğimiz ikinci üniversite Sichuan Üniversitesi’ydi. Bu üniversite, bilimsel yayın sıralamasına göre dünyanın en iyi dördüncü üniversitesiydi. Rektör Yardımcısı Zhao Changsheng ve heyetindeki dekanlarla çok verimli bir görüşme yaptık. 

Ayrıca Sichuan Eyaleti Dışişleri Bakan Yardımcısı Liu Min başkanlığındaki bir heyetle de görüştük. 

Hunan temaslarımız

Çin’deki ikinci durağımız Hunan eyaletiydi. Bu eyalet Mao Zedong’un memleketiydi. Heyet olarak Mao’nun doğduğu köyü ve evini ziyaret ettik, anıtına çelenk koyduk. 

Hunan eyaletinin başkenti Changsha’da Central South Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Bu üniversite de bilimsel yayın sıralamasına göre dünyanın en iyi beşinci üniversitesi olmuştu. 

Yeri gelmişken belirteyim. Son yıllarda Çin üniversiteleri her dalda yükseliş gösteriyor. Çin’e ziyaretimizden hemen önce açıklanan bilimsel yayın sıralamasında artık ilk 10’da tam sekiz Çin üniversitesi var. Diğer iki üniversite, ABD’den Harward ve Kanada’dan Toronto…

Central South Üniversitesi heyetine Rektör Yardımcısı Li Zhihong başkanlık etti. Heyette çeşitli fakültelerin dekan ve dekan yardımcıları vardı. Oldukça verimli bir toplantı oldu. 

Eyalet hükümetiyle de yine çok yararlı bir toplantı yaptık. Eyalet Parti Komitesi Sekreteri Wang Xiaohui başkanlığındaki heyette eyaletin eğitim ve ticaret bakanları, vali yardımcısı ve Çin Komünist Partisi’nin üst düzey yetkilileri yer aldı. 

Pekin’de Atatürk’ü andık

Çin’deki üçüncü durağımız ise başkent Pekin’di (Beijing). Burada Çin Ulusal Müzesini ve Yasak Kent’i gezme fırsatı bulduk. Pekin Büyükelçimiz İsmail Hakkı Musa, 10 Kasım’daki Atatürk’ü anma törenine heyetimizi davet etti. Törenden sonra heyet olarak burada büyükelçi ve siyasi müsteşarla, yukarıda çok kısaca özetlediğim ziyaretlerimizi değerlendirdik.

Sonuç olarak Çin’de çok verimli görüşmeler yaptık. Bir vakıf heyetiydik ama her eyalette “devlet protokolü” ile karşılandık. Görüştüğümüz tüm heyetler Türk-Çin Üniversitesi fikrine çok sıcak bakıyorlar.

Konu artık Ankara’nın önünde…  

Türk-Alman, Türk-Japon ve gündeme alınan Türk-Mısır üniversitelerinden sonra Türk-Çin Üniversitesi ülkemize çok yakışır. Zira Asya Yüzyılında, yükselen Çin’le eğitim alanında işbirliği yapmak, bilim ve teknolojide Türkiye’ye çok şey kazandıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2024

,

1 Yorum

Psikolojik savaş ve şok terapisi

Son 22 yıllık siyasi pratiğin sonuçlarından ikisi şudur:

1) AKP 22 yıldır başarılı olduğu için değil, muhalefet başarısız olduğu için iktidarını sürdürebilmektedir: Erdoğan’ın karşıtlarını müttefik yaparak, onları birbiriyle çarpıştırarak, aynı müttefiki iki kez kullanarak iktidarını sürdürebilmesinin nedeni, Türkiye’nin muhalefet sorunudur.

2) AKP, ne söylüyorsa tersini yapan, ne yaparsa tersini söyleyen bir iktidardır: Erdoğanizm, “Atlantikçi, neoliberal sünni siyasal İslamcı” bir harekettir. Halkı yardıma muhtaç edip dinle avutarak, ülkeyi Atlantik projelerine eklemleyip “yerli ve milli propagandası” yaparak, büyük burjuvaziyi memnun edip “beyaz Türkler edebiyatı” yaparak, devlet olanaklarıyla kendi burjuvazisini semirtip halka “dava” için kemer sıktırarak bir “piramit” inşa etti.

Sersemletme operasyonu

22 yılın bu iki sonucunu, 1 Ekim’den bu yana yaşanan ve adeta planlı bir “şok terapisi” olarak uygulanan gelişmeler nedeniyle anımsattım.

Devlet Bahçeli 1 Ekim’de, daha üç gün önce kapatılmasını istediği, TBMM’den atılmasını savunduğu partiyle tokalaşarak muhalefete, 22 Ekim’de de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek topluma “şok terapisi” başlattı.

Terapi, muhalefeti ve toplumu bir projeye kanalize etmek için; şoklu olması ise bunu ancak sersemleterek yapabileceği için. Nitekim öyle de oldu. DEM yöneticileri birden Bahçeli’de büyük siyasi olgunluk ve “devlet aklı” gördüler, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise bunun normalleşme hamlesinin bir yansıması olduğunu sandı. “Öcalan’ın TBMM’ye davet edilebilmesi” gibi en uçuk seviyeden uygulanan şok da toplumu önemli oranda sersemletti. 

Erdoğan’ın CHP planı

İktidarın 30 Ekim’de CHP’li bir belediye başkanına PKK’li olduğu iddiasıyla operasyon düzenlemesi de yine muhalefeti hedef alan şok terapisiydi. 

Önceki yazımda belirttim: Operasyon, öncelikle CHP’yi AKP-MHP planına zorlama, ikincil olarak da CHP’yi içeriden vurarak zayıflatma amaçlıydı. 

Şok terapisiydi: İktidar bir yandan PKK’nin başını TBMM’ye çağırıyor ama bir yandan da muhalefetin bir belediye başkanını, PKK’lilerle irtibatı olduğu iddiasıyla tutukluyor!

İktidar bir yandan Ekrem İmamoğlu’nu uyduruk “ahmak davasıyla” siyasi yasaklı ilan etmeye çalışıyor, bir yandan da eski danışmanı olan belediye başkanını PKK’li diye tutukluyor. Neden? Çünkü Erdoğan, yeni anayasa ile yeniden aday olabildiğinde(!) dişine uygun bir cumhurbaşkanı adayının rakip olmasını istiyor. Çünkü Erdoğan İstanbul’da üç kez seçim kaybettiği İmamoğlu’yla yarışmak istemiyor. 

Ve ne yazık ki Erdoğan CHP’deki üç başlılık nedeniyle, bu oyun planını uygulayabileceğini hesaplıyor.

Özel’in oyun planı ne?

Başta da belirttik: Türkiye’nin asıl sorunu muhalefet sorunudur. Erdoğan’ın karşısına rakip diye MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez adaylığına “mağdur olmasın” diye itiraz etmeyen CHP, her şeye rağmen, AKP Türkiye’yi çöküşe götürdüğü için son yerel seçimden birinci parti çıktı. 

Normalde 22 yılın ardından birinci parti olan CHP’nin hızla “erken seçim” için baskı kurması lazımdı. Özgür Özel tersini yaptı, iktidarla normalleşme süreci başlattı! Öyle ki iktidar göstere göstere bunun kendileri için “muhalefeti yumuşatma” süreci olduğunu ortaya koymasına rağmen, Özel bu tutumunu sürdürdü.

Erken seçim konusu, sonrasında CHP’de bir iç basınca dönüştüğünde bile Özel, yok gelecek sene, yok 2026’da, diyerek konuyu sulandırdı.

İşte buradayız: AKP’nin oyun planı açık, CHP tabanı bu nedenle asıl Özgür Özel’in oyun planını sorgulamalıdır!

Ne yapmamalı?

CHP birinci parti olarak erken seçim baskısı kuracak mı? CHP normalleşme yerine iktidarla birinci parti gibi mücadele edecek mi? CHP binalardan çıkıp kitlelerle alanlarda mücadeleyi örgütleyecek mi? CHP Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımına” karşı çıkıp, cumhuriyetçi bir cephe kuracak mı? CHP AKP’nin yeni anasaya girişimine kategorik olarak karşı duracak mı? CHP, Erdoğan’ın CHP içini zayıflatma operasyonlarına karşı sağlam pozisyon alacak mı? CHP üç başlı görüntüye son verecek mi: Başarısız Kılıçdaroğlu kendisini çare gibi sunmaktan vazgeçecek mi, İmamoğlu’nu siyasetten tasfiye operasyonuna Özel direnecek mi?

Bunlar daha taktik düzlemdeki sorunlardır, program ve strateji düzlemindekilere değinmiyoruz bile… Ki problemler de işte asıl oradan başlıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CHP’yi “plana” zorlama operasyonu

Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımı” başlattığı şartlarda, CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in KCK’lilerle irtibatı iddiasıyla tutuklanmasının tek anlamı var: AKP-MHP ittifakı CHP’yi “plana” zorlamaya çalışıyor.

Zira CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sürece genel çerçevede bir destek verse de, ”iş anayasa değişikliğine gelecekse biz orada yokuz” diyor. 

Oysa Erdoğan’a asıl lazım olan yeni anayasadır. Kürt sorunu, açılım, çözüm süreci gibi başlıklar talidir, asıl konu Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasadır. 

CHP’nin komisyonlarına dahil olmadığı bir yeni anayasa sürecinden sonuç alınabilmesi olası değil. Erdoğan’ın istediği şu: CHP komisyona dahil olup sürece meşruiyet kazandırsın, sonra dilerse tabanı için “hayır” desin. “Nasılsa ondan sonraki süreç Kürtlerin oylarıyla yürütülür” diye düşünülüyor… 

Operasyon aynı zamanda İmamoğlu’na

Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in 10 yıldır PKK/KCK’lilerle irtibatlı olduğu iddia ediliyor. Bu doğruysa devlet açısından durum vahimdir. Zira mesele Özer’in nasıl belediye başkanı adayı olabildiği ile sınırlı değildir, nasıl dekan ve rektör yardımcısı gibi üst düzey devlet memuru olabildiği de vardır…

Bu durumda ya “parti devleti mekanizmaları“ zafiyet içindedir ya da “parti devleti mekanizmaları” sonraki süreçlere koz biriktirmektedir!

Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi bu esas olarak bir “CHP’yi AKP-MHP planına zorlama operasyonudur” ama aynı zamanda CHP içini hedef alan, İmamoğlu’na karşı da bir operasyondur. 

Zira savcılığa ek olarak MHP’li yetkililerin de dillendirdiği “belediyelerin Kandil’e peşkeş çekildiği” iddiası operasyonun merkezindedir ve hedefi de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’dur. Açık ki AKP-MHP ikilisi, plana zorlamada CHP içi dengeleri, cumhurbaşkanlığı yarışı gibi konuları da kullanmaktadır. 

Erdoğan’ın planı

Bahçeli’nin “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla süren “Öcalan açılımı”, daha önce de belirttiğimiz gibi esas olarak “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açma” açılımıdır; “Kürt sorunu”, “ABD-İsrail planını engelleme”, ”bölgede yeni oyun kurma” şeklindeki propagandalar, bu esası örtme amaçlıdır.

Diğer yandan Erdoğan’ın bu netameli süreç için sahaya “siyaseten çaresiz” Bahçeli’yi sürdükten sonra bir süre net açıklama yapmaması, gerek AKP içinde, gerek Cumhur İttifakı saflarında farklı yorumlandı, “Erdoğan’ın sürece destek vermediği” şeklinde algılandı. 

Oysa Bahçeli’nin risk alarak başlattığı süreç, Erdoğan’ın sürecidir, Erdoğan içindir. Nitekim Erdoğan, konunun tartışılması ve kamuoyunda normalleştirilmesi durumuna paralel olarak adım adım konuştu, konuşmaktadır. Son olarak Bahçeli’ye büyük övgülerle teşekkür ederek sürece desteğini daha açık şekilde ilan etmiştir.

Başkanlık açılımı

Mesele başkanlıktır, diğer her konu bu konuya endekslidir. Bahçeli’nin “ne Kandil ne Edirne, adres İmralı’dan DEM’e uzansın” diyerek muhatap belirlemesi, meselenin başkanlık olmasıyla ilgilidir.

Anımsayın: İmralı, yani Öcalan 2013’te “başkanlık sistemine” destek vereceğini açıklarken, Edirne, yani Demirtaş 2015’te “seni (Erdoğan’ı) başkan yaptırmayacağız” demişti. 

Yine Erdoğan’ın 2022’de “Edirne’deki (Demirtaş) İmralı’ya (Öcalan’a) hesap verecek” demesi de aynı bağlamdadır. 

Özetle konu dün de Erdoğan’ın başkanlığıydı, bugün de… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2024

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Cumhuriyet devrimle yaşar

Cumhuriyet 101 yaşında; genç ama yorgun… 

Çünkü Cumhuriyet tehdit altında ve tehlikede… 

Çünkü birinci yüzyılda ortaya çıkan ve ikinci yüzyılda mutlaka çözülmesi gereken sorunlarla karşı karşıya…

Bağımsızlık Cumhuriyetin karakteridir

Mustafa Kemal, “bağımsızlık benim karakterim” derken, kişisel bir özelliğine değil, kurucu öznesi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterine işaret ediyordu. 

Kurtuluş Savaşı, sadece bir işgalden kurtulma savaşı değil, çeşitli düzlemlerdeki bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırma savaşıydı: 

a) İstanbul’un siyaseten son elli yılda önce Londra’ya, sonra Berlin’e bağımlı olmasının kesilmesidir.

b) Ekonominin Düyûn-ı Umûmiye ve benzeri mekanizmalarla büyük devletlere bağımlılığının kesilmesidir.

c) Kul-hanedan ilişkisinin kesilmesi ve çağdaş devlet-yurttaşlık ilişkisinin inşa edilmesidir.

Ancak Cumhuriyet’in birinci yüzyılında, Kemalist Devrim’in sürdürülememesi sonucunda Türkiye tüm bunları yitirmeye başladı:

a) Ankara, NATO üzerinden Washington’a bağlandı; Atlantik kampı içinde ve blok siyasetleri düzleminde tam bağımsızlığını kaybetti. AB üyeliği gibi tam bağımsızlık ilkesine aykırı bir “hayal” hedef, hâlâ Ankara’nın stratejik hedefi. 

b) Türkiye, ekonomide önce IMF’ye, ardından Londra tefecileri ile New York bankerlerine bağlandı. Türkiye’de lira değil dolar egemen oldu. Üreten değil satın alan, parası bitince borçlanan ülkeye dönüşüldü.

c) Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının siyasi mekanizması olan meclis pek çok işlevini yitirdi ve birinci yüzyılın sonunda bu topraklarda yeni tür bir saray rejimi oluştu. 

Laiklik Cumhuriyetin temelidir

Kurtuluş Savaşı ve devrimci Cumhuriyet ile kul vatandaşa/yurttaşa, ümmet millete/ulusa dönüştü. Kulun ve ümmetin hanedanla ve hilafetle ilişkisi yerine yurttaşın ve ulusun laik devletle ilişkisi inşa edildi. 

Ancak Atlantik kampı içinde bağımsızlığın yitirilmesiyle birlikte, laiklik de aşındırılmaya başlandı. Çünkü Ankara’nın çağdaşlaşma hedefinin yerini, Ankara’nın bağlandığı emperyalist merkezin stratejik hedefi almaya başladı. Emperyalizmin stratejik hedefi, komünizmle mücadeleydi ve SSCB’yi İslamcılıkla kuşatmaktı. 

Türkiye o çizginin devamında adım adım siyasal İslamcılığa teslim oldu ve ne yazık ki rejim değişiklikleriyle bugün bir “proto-Sünni İslam devleti” haline gelmeye başladı. Yarın için de ulusun ümmetleştirilmesi ve “federal bir din/ümmet devleti” kurulması hedefleniyor.

Devrimci olma zamanı

Dolayısıyla hepimiz için karar zamanıdır: Cumhuriyet’in birinci yüzyılının başındaki bağımsızlık ve laiklik hedeflerine mi sahip çıkılacak, yoksa birinci yüzyılın ortasında başlatılan ve sonuna doğru hızlandırılan ve yarın “federal din/ümmet devleti“ olması planlanan hedefe mi teslim olunacak?

Altı ok bir parti logosu değildir, programdır, stratejidir.

Altı ok, bir bütündür; eksik okla program uygulanamaz.

Devrimcilik, altı okun içinde en önemlisidir. Çünkü o ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. 

Mustafa Kemal’i diğer kuruculardan ayıran en temel özelliği devrimciliğidir. O devrimci olduğu için devirebildi ve kurabildi. 

Günümüzde de geçerlidir: Gerçekten Cumhuriyetçi olmak için önce devrimci olunmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Ekim 2024

, , , ,

1 Yorum

İsrail’in İran’a saldırısının analizi

İsrail, üç dalga halinde 100’den fazla uçakla İran’daki 20 hedefi vurduğunu açıkladı. İran ise 100’den fazla uçağın ve 20 hedefin doğru olmadığını, 3 tesisin hedef alındığını ve 4 askerin öldüğünü açıkladı.

Bu resmi açıklamalar doğruysa, yani İsrail 100’den fazla uçakla saldırdıysa ve sonuç bu olduysa, ortada Tel Aviv için tam bir başarısızlık vardır. Nitekim Batı basınının yayınladığı görüntüler bile, İran’da ciddi bir hasarın olmadığını gösteriyor.

Soru işaretleri

Öte yandan İsrail’in açıkladığı çapta bir saldırı yapmış olması da pek olası görünmüyor. İsrail ile vurulan hedefler arasındaki mesafenin ortalama 1500 km olduğu, bu mesafe için uçaklara havada yakıt ikmali gerektiği ve saldırının 02.15 ile 06.30 saatleri arasında yapıldığı göz önüne alınırsa, Tel Aviv’in açıklamasının propagandadan ibaret olduğu anlaşılır.

Bu mesafeden saldırı yerine, ABD olanakları kullanılarak daha kısa bir mesafeden ve daha az uçakla saldırının düzenlenmiş olması, daha olası. ABD’nin olanakları ise bölgedeki üsleri de olabilir, Körfez yakınındaki uçak gemisi de… 

İran Genelkurmay Başkanlığı, saldırının, “İran’a 100 km uzaklıktaki ABD kontrolündeki Irak bölgesinin kullanılarak” yapıldığını açıkladı. İsrail topraklarından Kuzey Irak’a uçuş için de yine hava sahası problemi başta problemler var. Dolayısıyla o bölgeye az sayıda uçak ya da pilot, daha geniş bir zamanda taşınmış da olabilir!

Pentagon sızıntısının anlamı

ABD, İsrail saldırısının nükleer ve petrol tesislerini kapsamamasını önemle istedi. Zira bu küresel ekonomiye de çok olumsuz etkileyecek bir tetikleme yapabilirdi. 

İsrail ve İran’ın açıklamaları, hedef alınan yerlerin askeri tesisler olduğunu ortaya koyuyor. Buradan hareketle İsrail’in, ABD’nin çizdiği sınırlar içinde kalarak İran’a saldırabildiğini söyleyebiliriz. 

Ancak bu sınırların da öyle kolayca kabul edilmediği anlaşılıyor. O noktada Washington ile ya da en azından Washington’daki bir kanat ile Tel Aviv arasında ciddi bir mücadele yaşandığı anlaşılıyor. Pentagon’dan sızdırılan İsrail’in kısmi saldırı planlarının, o mücadelenin bir yansıması ve Netanyahu hükümetine “çizilen sınırlar içinde kalması” için bir mesaj olduğu anlaşılıyor.

İsrail Ordu Radyosunun haberi

Öte yandan o zemindeki mücadelenin de bitmediği, sürdüğü görülüyor. İsrail’in İran’a saldırısından 24 saat sonra, İsrail Ordu Radyosu’nun yaptığı çu haber önemli: “ABD İran’a saldırmadı ama ABD Merkez Hava Kuvvetleri Komutanlığı uçaklarından oluşan bir filo, olası bir durumda, İsrailli pilotları kurtarmak için hazırlık yaptı.”

Kuşkusuz bu habere, İsrail’in kendisini zayıf gösteren bir açıklama olarak şaşırabiliriz. Ama amacın başka olduğu, Pentagon sızıntısına yanıt olduğu düşünülmelidir. Çünkü aslında bu haberle, İran’a ve dünyaya “ABD de işin içinde” denilmiş oluyor! Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, İsrail’in İran’a saldırısına, ABD’nin de katıldığını savundu. 

Danışıklı dövüş değil kontrollü sınama

Saldırının çizilen sınır içinde yapılması, hatta üçüncü taraflarca İran’ın önden bilgilendirilmiş olabileceği gibi konular üzerinden, meseleyi “danışıklı dövüş” diye nitelemek doğru değil.

Zira şartlar uygun olsa, İsrail ABD’den, ABD de İsrail’den çok İran’ı vurmak ister, istiyor. Ama ABD’nin Irak’ı 2003’te vurduğu şartlar artık yok. ABD’nin “ya bendensiniz ya düşmanımsınız” diye meydan okuyabildiği bir dünya da artık yok. O nedenle taraflar kontrollü bir şekilde birbirlerini sınıyor. 

İran’ın şimdi yeniden İsrail’e yanıt verip vermeyeceği de yine bu “kontrollü sınama” çerçevesinde belirlenecektir. Yani İran’ın İsrail’e yanıt verip vermeyeceği, İsrail’in yeniden ateşkes görüşmelerine dönüp dönmeyeceğine ve Lübnan’a saldırıyı sürdürüp sürdürmeyeceğine bağlı olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ekim 2024

, , , , , , ,

1 Yorum

BRICS’in kurumlaşma zirvesi

BRICS’in Rusya-Kazan’daki 16. liderler zirvesi, esas olarak örgütleşme, kurumlaşma zirvesi oldu. 

Haklı olarak “BRICS daha önce örgüt ya da kurum değil miydi” diye sorabilirsiniz. Elbette örgüttü, tabii ki kurumdu. Ancak örgüt de kurum da dinamik bir yapıdır. 16. zirve ile kurumlaşma derinleşti, gelişti ve BRICS’in ana hedeflerine ulaşabilme potansiyelini ortaya koyan bir yapı haline geldi.

BRICS’in üç hedefi

BRICS en başından itiabren üç sütun üzerinde yükselmeye çalışıyor: 1) Siyasi ve güvenlik sütunu. 2) Ekonomik ve finansal sütun. 3) Kültürel ve halklararası işbirliği sütunu. 

Bu üç sütun üzerinde yükselerek; 1) üyeleri arasında işbirliğini geliştirmeyi, 2) daha temsili ve adil bir uluslararası düzen inşa etmeyi ve 3) yeniden yapılandırılmış çok taraflı bir sistem oluşturmayı hedeflemektedir. 

İşte 16. zirve, bu hedeflere yaklaşabilecek bir yapıyı oluşturmanın zirvesi olarak tarihe geçecektir. Nitekim Kazan’daki zirvenin teması da şuydu: “Adil Küresel Kalkınma ve Güvenlik İçin Çok Taraflılığın Güçlendirilmesi.”

Yeniden yapılandırılmış güçlü BM

134 maddeli sonuç bildirgesi incelendiğinde, BRICS’in kurumlaşmayı derinleştirdiği görülecektir. Bu köşenin sınırları içinde inceleyecek olursak:

Bildirinin “Daha Adil ve Demokratik Bir Dünya Düzeni İçin Çok Taraflılığın Güçlendirilmesi” ana başlığı altında işaret edilen konulardan şu ikisi öne çıkıyor:

İlki, BRICS’in, BM’nin, Güvenlik Konseyi de dahil reformu desteklediği vurgusu. 15. zirvede de yer alan bu amaç, daha da vurgulanmış görünüyor. Özetle BRICS ülkeleri daha güçlü bir BM istiyor ve bunun Batı‘nın BM’deki hakimiyetinin zayıflatılmasıyla mümkün olacağını öngörüyor.

İkinci önemli konu ise BRICS ülkelerinin, küresel işbirliğinin en önemli aracı olarak G20’yi işaret etmesidir. Küresel Güney ülkelerinin ağırlığının arttığı G20, aynı zamanda ABD’nin tek hakim olduğu G7’yi sınırlandırma işlevine sahip.

Yeni Kalkınma Bankası güçlendiriliyor

”Küresel ve Bölgesel İstikrar ve Güvenlik İçin İşbirliğinin Artırılması” ana başlığı altında öne çıkan konulardan biri ise BRICS Terörle Mücadele Çalışma Grubu’na dair olandır. Zirvede, çalışma grubunun altında, terörle mücadele stratejisine ve eylem planını dayalı, beş alt grup ile Terörle Mücadele Çalışma Grubu Pozisyon Belgesi kabul edildi. 

“Adil Küresel Kalkınma İçin Ekonomik ve Finansal İşbirliğinin Teşviki” ana başlığı altında ise şu konular öne çıktı: BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nı güçlendirmek üzere bir yatırım platformu oluşturulması kararlaştırıldı. BRICS Bankalararası İşbirliği Mekanizması, yerel para birimlerinde kabul edilebilir bir finansman mekanizması üzerinde çalışmakla görevlendirildi. BRICS Tahıl Borsası’nın hayata geçirilmesi tasarlandı. 

Ve BRICS ülkeleri, İsrail’in saldırıları, Suriye, Ukrayna başta küredeki hemen tüm sorunlar için de görüş ve tutum açıkladı.

Ortaklık mekanizması

Çok kısaca özetlediğimiz bu mekanizmalar, platformlar, alt gruplar, başta belirttiğimiz “kurumlaşmanın” çapına işaret etmektedir.

Ve asıl önemlisi, BRICS+ da, yeni tip bir ortaklık mekanizmasıyla daha da kurumlaşmaktadır. Önümüzdeki günlerde BRICS’in ortakları olarak 10’un üzerinde ülke resmi olarak açıklanacaktır. 

Öte yandan Rusya ve Putin’i tecrit etmeye çalışan ABD ve müttefikleri için de Kazan Zirvesi tam bir yanıt oldu. 30’dan fazla devlet ve hükümet yetkilisi Kazan’daydı ve Putin’le ikili görüşmeler yaptı. Nitekim Putin’in liderliğinde yapılan BRICS+ etkinliğinin mottosu da şöyleydi: “BRICS ve Küresel Güney: Birlikte Daha İyi Bir Dünya İnşa Ediyoruz.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2024

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan’ın oyun planı

Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşarak başlattığı süreç, “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla sürüyor. Bu hamleler, “Bahçeli, ABD-İsrail’e karşı büyük oyun kurdu” diye pazarlanıyor; hatta “Bahçeli’nin büyük planına Erdoğan’ı da sürüklediği” iddia ediliyor.

Bahçeli’nin kurduğu bir oyun planı yok, kendisi ilk günden beri oyun planlarının küçük-büyük oyuncusu olabilmiştir sadece. “Mehmet Ali Güller” adlı Youtube kanalımdaki “Bahçeli’nin 16 sabıkası” başlıklı yayını izlerseniz, MHP liderinin hangi oyunlarda hangi rolleri aldığını ve birikmiş siyasi sabıkalarının listesini görebilirsiniz.

Burada da Bahçeli 17. siyasi sabıkasına imza atmaktadır. Ve bir oyun planı kuran değil, Erdoğan’ın oyun planında rol alan konumdadır.

Erdoğan’ın başkanlık sorunu

Erdoğan yeni bir oyun planı kuruyor, çünkü yeniden başkan seçilebilme sorunu var. Bu sorunun “sınırsız çözümü” yeni bir anayasa yapmaktan geçiyor. Yeni anayasayı kabul ettirebilmek için de DEM Partisi’nin oylarına ihtiyacı var.

Erdoğan’ın oyun planının içeride iki ayağı var: Birincisi DEM Partisi’ni devreye sokmak üzere zıttını, MHP’yi kullanmak; ikincisi de süreçlere meşruiyet kazandırabilmek için CHP’den yararlanabilmek. Dolayısıyla “normalleşme-yumuşama” süreci de nesnel olarak Erdoğan’ın oyun planını kolaşlaştıran bir boyuta sahip.

“Büyük Ortadoğu” sorunundan faydalanma

Olası geniş kamuoyu baskısına karşı içerideki bu süreci dışarısıyla ve “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemiyle dengelemeye çalışacaklar. Şöyle:

– İsrail’in Lübnan’a saldırıları sürüyor: Erdoğan bu nedenle yeniden “sığınmacı kartı” açtı. Geçen hafta Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Hem Suriye’den hem de Lübnan’dan yeni sığınmacılara kapılarının açık olduğunu” ilan etti.

– İsrail, konjonktürü fırsata çevirebilmek için Suriye’ye saldırılarını artırıyor, Golan’daki durumunu tahkim edecek bir düzenleme arayışında: İktidar bunun savaşı bölgeselleştirme potansiyeli olduğunu, İran’a da sıçrayabileceğini, dahası İsrail’in olası yanıtından sonra İran’ın bu kez savaşa girmek zorunda kalabileceğini, bunun da ABD’yle yeni bir işbirliği dönemini açabileceğini hesaplıyor. Bu durumun hem riskler hem de fırsatlar doğuracağı düşünülüyor: Risk, Türkiye’nin de bölgesel bir savaşın parçası olması, fırsat ise “ABD sponsorlu PYD devleti” sorununun “iki açılı” çözümü:

İki açılı “çözüm”

1) ABD’nin kökleri 1965’e kadar uzanan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla uyumlu çözüm: Bu çözüm ile Erdoğan’ın 22 yıllık “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefinin hayata geçeceği ve karşılığında siyasi konumunun pekişeceği varsayılıyor.

2) Öcalan’ın çıkışıyla PKK’nin kendini lağvettiği ama PYD olarak Suriye’de Türkiye tarafından kabul edildiği çözüm: Bu çözüm, Fırat’ın doğusundaki Kürdistan’a karşı Fırat’ın batısında Halep’e inen bir nüfuz bölgesinin paylaşılmasını içerecek.

Erdoğan’ın hedefi

Görüleceği üzere bu iki çözüm de Erdoğan’ın “sultanizm” rejimi için kısmi bir çözüm olsa da Türkiye için bir çözüm olmayacaktır ve tersine Türkiye’yi bölgede ciddi sorun haline getirecektir.

Dolayısıyla Erdoğan’ın hedefi Kürt sorununu çözmek ya da komşularla iyi ilişki geliştirerek bölgesel savaş riskini azaltmak değildir. Hedefi, Ortadoğu’da İsrail’in saldırganlığından ve ABD’nin müttefik ihtiyacından yararlanarak yeni toprak kazanmak ve bunu sultanlığını pekiştirmekte ve davasının bayrağını yükseltmekte kullanmaktır.

Elbette bunlar plan ve hayata geçmesini engelleyecek faktörler de yok değil!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2024

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Zelenski’nin Ukrayna’yı mahvetme planı

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski de, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da yaklaşan ABD seçiminden azami yararlanma hamleleri sergiliyorlar. 

Zelenski bu amaçla bir “zafer planı” açıkladı. Beş maddeden oluşan ve üç gizli eki olan plan, içeriği itibariyle, bir zafer planı değil fakat Ukrayna’yı mahvetme planıdır.

Barış girişimlerini baskılama planı

Zelenski’nin planını açıklaması elbette sadece yaklaşan ABD seçiminden yararlanmak amaçlı değil, bir önemli nedeni de Avrupa’da yükselen “artık barış masası kurulmalı” sesleridir. 

O sesler yükselirken, Zelenski “zafer planı” açıklayarak ABD-İngiltere’nin “son Ukraynalı kalana kadar uzun savaş” stratejisini sürdüreceğini ortaya koyuyor ve böylece barış seslerini boşa düşürmeyi amaçlıyor. 

Beş maddeli o plan

Zelenski’nin zafer planı şu beş maddeden oluşuyor: 

1) NATO üyeliği: Ukrayna’nın NATO’ya şartsız davet edilmesi.

2) Savunma: Savaşı Moskova kapılarına kadar götürebilmek için daha fazla silah sağlanması ve verilen silahların kullanımına dair tüm kısıtlamaların kaldırılması. Müttefiklerle ortak savunma anlaşmaları yapılması.

3) Caydırıcılık: Ukrayna’da nükleer olmayan bir stratejik caydırıcılık paketi oluşturulması.

4) Stratejik ekonomik potansiyel: Lityum, titanyum gibi kritik Ukrayna madenlerinin ABD ve AB ile ortak kullanımı ve enerji üretimi konusunda özel anlaşmalar yapılması. 

5) Savaş sonrası dönem: Ukrayna savaş sonrasında Avrupa’nın güvenliğinde kritik rol üstlenecek. Ukrayna savaşa her an hazır bir ordu ile Avrupa’yı koruyacak. Avrupa’daki bazı ABD güçlerinin yerini Ukrayna birlikleri alabilecek. 

Zelenski ülkesini peşkeş çekiyor

Maddelerden de görüleceği üzere bu plan bir zafer planı değil, savaşı uzatma planıdır, NATO’yu Rusya ile doğrudan çatışmaya itme planıdır, Ukrayna halkını felakete götürme ve Ukrayna’yı mahvetme planıdır. 

Dahası, Zelenski aynı zamanda bu plan ile Ukrayna’yı doğrudan ABD ve AB’ye peşkeş çekmektedir; Ukrayna’nın değerli madenlerini, doğal kaynaklarını Washington ve Brüksel’e pazarlamaktadır, hatta basına yansıyan gizli eklere göre pazarlamaktan öte yönetim ve mülkiyetini Batılılara vermektedir; Ukraynalıları zengin Avrupa’nın jandarması ve bekçisi yapmak istemektedir.

Zelenski’nin nükleer şantajı

Zelenski’nin NATO’yu doğrudan Rusya’yla savaşa iten tutumu elbette Avrupa’da NATO üyesi Macaristan başta bir çok ülkeden onay alamayacaktır. Ancak iç politikada sıkışan Macron yönetimi için, üzerinde iç politikaya ayar verecek bir dış politika alanı oluşturmaktadır. 

Nitekim Fransa’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Benjamin Haddad, Parisien gazetesine verdiği demeçte, Ukrayna’nın NATO’ya davet edilebilmesi için Fransa’nın ortaklarını ikna etmeye çalıştığını söyledi. 

Asıl vahimi ise Zelenski’nin Avrupalılara şantaja da yönelmiş olması. Zelenski NATO üyelerine seslenerek, Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilmemesi halinde nükleer silah geliştireceklerini söyledi.

Ülkelerini mahveden liderler listesi

Sonuç olarak bu plan uygulanırsa, bir devlet başkanının emperyalist ülkelerin çıkarları uğruna halkını ve ülkesini nasıl mahvettiğinin 21. yüzyıldaki örneği olarak tarihe geçecektir. 

Ancak bir halkın da 20. yüzyıldaki örneklerden hiç ders çıkarmadığının göstergesi olacaktır aynı zamanda…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

1 suikast, 3 yalan, 1 mit

İsrail, Hamas lideri İsmail Haniye’den sonra, yerine geçen Yahya Sinwar’ı da öldürdü. Böylece İsrail Hamas liderliğini yoketme suikastlarına bir yenisini eklemiş oldu. 

Her ne kadar ABD Başkanı Joe Biden, dünya kamuoyunu oyalamak için “Sinwar barışa ulaşılmasının engeliydi, bu engel artık yok” dese de, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Gazze’ye operasyonların süreceğini belirtti.

Sinwar suikastı, aynı zamanda ABD-İsrail ikilisinin ikiyüzlülüğünü, kirli savaşını, gri ve kara propagandalarını da ortaya koydu. 

“Sinwar İsraillileri canlı kalkan yaptı” yalanı

İsrail en başından beri Yahya Sinwar’ın İsrailli rehineleri kendisine canlı kalkan yaptığını propaganda ediyordu. Netanyahu hükümeti, böylece hem “rehinelerin kurtarılması için ateşkes” isteyen İsrail kamuoyunu oyalıyor hem de dünyaya Hamas’ı “sivilleri canlı kalkan yapan” bir kötülük organizasyonu gibi göstermeye çalışıyordu. 

Oysa İsrail ordusu ile çatışarak ölen Yahya Sinwar’ın öldürüldüğü evden tek bir İsrailli rehine çıkmadı!

“UNWRA çalışanı yanındaydı” yalanı

İsrail BM organizasyonlarını Hamas ve Hizbullah’ı kollamakla suçluyor. Bu nedenle Gazze’de görev yapan BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nı (UNRWA) sürekli hedef aldı. Öte yandan İsrail, yakın zamanda BM Lübnan Geçici Barış Gücü (UNIFIL) üslerini de hedef aldı. Ve İsrail, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i de “istenmeyen adam” ilan etti.

İsrail, Yahya Sinwar suikastı sırasında da UNRWA’yı hedef almayı sürdürdü. Sinwar’ın yanında bir UNWRA çalışanının öldürüldüğünü iddia etti. Böylece dünyaya Hamas-BM personeli işbirliği bulunduğunu göstermiş olacaktı. 

UNRWA Genel Komiseri Philippe Lazzarini, İsrail’in iddiasının dezenformasyon olduğunu belirterek “Sinwar’ın yanında öldüğü iddia edilen UNRWA personelinin hayatta olduğunu teyit ederim, kendisi şu anda Mısır’da yaşamakta” dedi.

“Sinwar barışı reddetti” yalanı

ABD-İsrail cephesinin Sinwar’la ilgili bir diğer yalanı da “barışı engellediği” iddiasıydı. Oysa barışı engelleyen gerçekte Sinwar değil, Netanyahu’ydu. 

Anımsayalım: İsrail’in Gazze’deki soykırımı seçim öncesi ABD hükümetini sıkıntıya sokunca, ABD Başkanı Biden bir “ateşkes planı” açıklamıştı. Mısır ve Katar’ın da arabulucu olduğu bu ateşkes planının yürürlüğe girmesini Netanyahu sürekli önledi; müzakereleri tıkamak için sürekli yeni şartlar ileri sürdü, her seferinde planı uygulanamaz hale getirecek taleplerde bulundu. 

Öyle ki artık Biden’ın planının yerini bambaşka bir taslak almıştı; Hamas’ın kabul edebileceği bir plan olmaktan çıkmıştı. Sonuç olarak ABD Başkanı Biden’ın ateşkes planını Sinwar değil, gerçekte Netanyahu reddetmişti!

Asıl fail ABD

ABD Başkanı Biden, Sinwar’ın öldürüldüğünden memnuniyet duyduğu açıklamasında bir gerçeği de dile getirdi: İsrail ordusu, ABD istihbaratıyla Hamas lideri Yahya Sinwar’ı öldürebilmişti. 

Konu, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’a soruldu. Sullivan, “Sinwar dahil Hamas liderlerinin çoğunun ABD’nin istihbarat desteğiyle takip ve tespit edildiklerini” belirtti (Amerika’nın Sesi, 18.10.2024). 

Konu basın toplantısında ABD Savunma Bakanlığı Pentagon Sözcüsü Pat Ryder’a da soruldu. Ryder “Hamas liderlerinin yerlerinin tespitinde genel olarak ABD’nin bilgi ve istihbarat katkısı olduğunu ama Amerikan askerlerinin Sinwar’ın öldürülmesinde doğrudan dahli bulunmadığını” belirtti. 

İşte, gerçek budur ve İsrail’in istediği yerde istediği kişiyi ortadan kaldıracak güçte olduğu bir mitten ibarettir: ABD istihbaratı yoksa, İsrail suikastları yoktur. ABD silahları yoksa, İsrail saldırganlığı yoktur. ABD füze savunması yoksa, İsrail’in demir kubbesi delik deşiktir. ABD veto kartı yoksa, İsrail’in dokunulmazlığı yoktur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2024

, , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın