Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ABD İÇİN İSRAİL’İN ANLAMI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/10/2013
ABD’nin Suriye konusunda daha ileri gidemeyerek Rusya’nın çözümüne mecbur kalması, İran’la “yakınlaşmasını” da doğurdu.
İsrail’in salonu terk etmesine rağmen ABD heyeti BM Genel Kurulu’nda ilk kez İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi dinledi. Ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif 30 yıl sonra bir ilki gerçekleştirdi ve New York’ta baş başa görüştü.
Bu görüşmeyi, daha önce İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile mektuplaştığını açıklayan Obama’nın, bu kez de telefonlaştıklarını açıklaması izledi!
İSRAİL RAHATSIZ
Kuşkusuz bu “yakınlaşma” en çok İsrail’i rahatsız etti. İsrail bir numaralı müttefikinin, bir numaralı düşmanıyla yakınlaşmasını, güvenliğine tehdit olarak algılıyor.
Nitekim İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail’in tek başına kalsa bile İran’ın nükleer silah geliştirmesine izin vermeyeceğini açıkladı. “Tek başına” vurgusuyla Washington’u eleştiren Netanyahu, Obama’ya da çarpıcı bir göndermede bulundu: “Ahmedinejad kurt postu içindeki kurttu ama Ruhani, kuzu postuna bürünmüş kurt.”
İSRAİL ABD’YE YÜK OLMAYA BAŞLADI
Bu durum değişikliği, elbette emperyalist ABD’nin zorunlulukları ile çıkarlarının kesişmesinden doğan bir sonuçtur ve ABD’nin stratejik savunmada olmasıyla ilgilidir.
Ayrıca bu sonuç, Türkiye’deki kimi ulusalcı ve İslamcı çevrelerde hâkim olan “ABD’yi İsrail yönetiyor” algısının düzelmesi bakımından da fırsattır.
MOSSAD’a ve Yahudi Lobisi’ne fazlasıyla önem atfeden bu görüşler için İsrail, dünyanın efendisidir ve Washington’u parmağında oynatmaktadır.
Oysa gerçeğin böyle olmadığı ortadadır. Hatta ABD hâkim sınıfları içinde İsrail’in bir yük olmaya başladığı görüşleri son yıllarda ağırlık kazanmaktadır. Örneğin ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski’nin İsrail’in İran’a saldırma olasılığının konuşulduğu günlerde yaptığı şu çok çarpıcı açıklama öğreticidir: “Eğer İsrail savaş uçakları, Irak hava sahasını kullanıp İran’a saldırırsa ABD savaş uçakları havalanıp onlarla savaşmalı. İsrail’in uçakları tepemizde uçarken oturup seyredecek miyiz, onlara bu hakkı vermeme konusunda ciddi olmalıyız” (Milliyet, 24 Eylül 2009).
ABD’NİN ÜÇ İSRAİL PLANI
Daha anlamlısını ise ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden dile getirdi: “Eğer bir İsrail olmasaydı çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane İsrail icat etmek zorunda kalabilirdik” (Bloomberg HT, 1 Ekim 2013).
Biden bu veciz ifadesiyle, bizim yıllardır İsrail için kullandığımız “karakol devlet” kavramını açmış ve berraklaştırmış oldu!
Evet, ABD için İsrail’in anlamı budur!
İkinci dünya savaşının ardından Ortadoğu’nun kontrolünü İngilizlerden devralan ABD için, yeni kurulan İsrail, bir karakol devleti olarak çok değerliydi. ABD o karakol devletini kullanarak nüfuz etmek istediği bölgelerde sorunlar çıkartacak ve o karakol devleti üzerinden bölgeyi karıştıracaktı. Böylece bölgeyi denetleyebilecekti.
Hatta ABD, ilerleyen yıllarda Ortadoğu’da tek bir karakol devletinin yetmediğini gördü ve ikinci, hatta üçüncü İsrail devleti icat etmek istedi!
2000’e Doğru ve Aydınlık 30 yıldır ABD’nin üç İsrail Planı’nı vurguluyor:
1. Biden’ın ifadesiyle ABD’nin hazır bulduğu İsrail, birinci İsrail.
2. ABD’nin kurmaya çalıştığı Kürdistan, ikinci İsrail.
3. Kürdistan kurulunca küçülecek olan Türkiye. Küçük Türkiye, artık “ABD’ye bağımlı Türkiye” olmaktan çıkacak ve “ABD için Türkiye” olarak İsrailleşecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2013
KÜRTÇE EĞİTİM BÖLER, ÖĞRETİM GÜÇLENDİRİR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/10/2013
Antidemokrat Erdoğan’ın “demokratikleşme paketini” neden bölücü diye niteledik? Ve neden dün “paket böler, devrim birleştirir” dedik? Bugün de devam edelim.
Ama gelin önce paketin sahibini dinleyelim:
ERDOĞAN: ANADİL EĞİTİMİ BÖLER
Tarih: 17 Ağustos 2013. Yani bundan çok değil 1,5 ay öncesi.
Başbakan Erdoğan günü birlik gittiği Türkmenistan’dan dönmüş ve gazetecilerin Ankara temsilcileriyle sohbet ediyor. Konu anadilde eğitimden açılınca bakın Başbakan ne diyor:
“Ana dilde eğitim şu anda ele alınacak bir konu değil. Özel okullarda da yok. Ne, neyi getirir, götürür kimse düşünmüyor. Biz düşünmeye mecburuz. Biz, ülkemizi bölecek konular üzerinde adım atamayız. Zamanlama çok önemli. Zamanlamayı iyi yapmazsanız güzelim ülkemize yazık edersiniz. Biz zaten okullarda anadili öğrenme imkânı sağladık. Ama anadil ile eğitimin önünü açarsanız resmi dili zedelersiniz. “
Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olan Erdoğan bundan 1,5 ay önce anadilde eğitimi ülkeyi bölecek bir konu olarak saptıyor!
BÖLME SÜRECİNİ HAZMETTİRMEK
Kuşkusuz bu sözlere bakarak Erdoğan’ın 1,5 ayda görüş değiştirdiğini söyleyecek değiliz. Zira Erdoğan görüş değiştirmiyor.
Ya ne yapıyor? Erdoğan 1,5 ay önce saptadığı gibi bugün de Kürtçe anadilin “ülkeyi bölecek bir konu” olduğunu saptıyor!
O yüzden de 1,5 ay önce “zamanlama çok önemli” diyor, “zamanlamayı iyi yapmazsak, yazık ederiz” diyor.
Bu “zamanı kollama” Erdoğan’ın en başarılı yaptığı işlerden biridir. 2009’da Kürt Açılımı’nı başlattıklarında, ABD Princeton Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” diyordu (Milliyet, 25 Eylül 2009).
Dolayısıyla anadilde eğitimin, daha doğrusu Kürtçe eğitimin ülkeyi bölecek bir konu olduğu Erdoğan’dan başlayarak tüm hükümet üyelerinin saptadığı bir gerçektir. İşte asıl acı olan da budur.
Türk hükümeti, bile bile ve isteye isteye ülkesini bölecek politikaları uygulamaktadır!
Neden? Mecbur… Çünkü beysbol sopası orada duruyor!
İKİ DİLDE EĞİTİM, İKİ YAPI
Peki, anadilde eğitim neden böler?
Büyük analizlere gerek yok: İki ayrı dille eğitim, iki ayrı yapılanma ve kurumsallaşmayı dayatır. Önce aynı okulda ikiye bölünmektir, sonra okulların ayrılması ve iki ayrı eğitimdir. Ardından da iki ayrı müfredat ve iki ayrı sistemdir.
Böyle böyle ilerler ve iki ayrı dil, iki ayrı dünya yaratır aramızda…
Üstelik dil, bizimki gibi ABD’ye bağımlı bir ülkede, çok daha hızlı böler! Zira dil, dil diye değil, ayrı bir statü (devlet) elde etmenin aracı olarak artık gündemdedir!
İKİ DİLDE SEVMEK
Peki, ya anadil öğretimi?
Bir kere en temel insan hakkıdır; dilini öğrenmek, dilini konuşmak…
Büyük zenginliktir, kültürel renkliliktir… Bu coğrafyada Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Farsça’nın dördüne birden hâkim olmanın, örneğin benim mesleğime getireceği avantajlar saymakla bitmez.
Kültürümüze büyük katkıdır; örneğin o çok sevdiğiniz Arguvan Türküleri… Siz henüz o güzel türkülerin sadece Türkçe olanlarını biliyorsunuz. Ah bir de Kürtçe olanlar günışığına çıksa, dinlense, söylense…
Bakın şu somutlukta söyleyeyim: Kürtçe öğretilmesine, kültür sanat sayfalarımızda Kürtçe şiirlere ve türkü sözlerine yer verilmesini isteyecek kadar çok önem veriyorum.
Zira biliyorum ki, Kürtçe eğitim böler ama Kürtçe öğrenilmesi bizi kaynaştırır, ülkemizi güçlendirir. Birbirimizi iki ayrı dille, iki kere severek, biz oluruz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ekim 2013
PAKET BÖLER, DEVRİM BİRLEŞTİRİR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/10/2013
Başbakan Erdoğan’ın muhalif basını almadığı bir basın toplantısıyla “demokratikleşme paketini” açıklaması, tek başına yeterince mizahiydi ve “demokrasiden” ne anladıklarını, daha doğrusu anlamadıklarını ortaya koydu.
Yine Başbakan Erdoğan’ın paketi açıklamadan önce 50 dakika boyunca izleyenleri bayıltırcasına uzun uzun “size bir parça demokrasi vereceğim” edasında konuşması, “tramvay” benzetmesini milim aşamadığını gösterdi.
Yine Başbakan Erdoğan’ın paketi açıklamadan önce “Salı grup toplantılarını” aratmayan nitelikte çatışmacı bir dille muhalefete ve kendinden olmayanlara saldırması, ne kadar “demokrat” olduğunu resmetti.
BÖLÜCÜLÜK PAKETİ
Daha ilginci ise arkasındaki abartılı 6 Türk Bayrağı’ydı…
TC’yle, Türk Bayrağı’yla açıkça savaşan bir iktidarının başının, kürsüde arkasına 6 Türk Bayrağı alması, mutlaka paketten çıkacakların bir örtüsü olmalıydı!
Nitekim öyle de oldu: Paketten bölücülük çıktı, Türk karşıtlığı çıktı, laikliğe düşmanlık çıktı…
Paketten “andımızın kaldırılması” çıktı. Paketten, “Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefte, hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim” sözlerini okullardan ve gençliğin yüreğinden silme hamlesi çıktı!
Paketten AKP ve BDP’ye az oyla çok vekil çıkartacak seçim sistemi çıktı!
Paketten BDP’nin kullandığı Eş Genel Başkanlık sisteminin yasallaşması çıktı. Bakalım Erdoğan’ın Eş’i kim olacak? Gül? Gülen? Öcalan?
Paketten “yardım toplanmasındaki kısıtlamaları kaldırıyoruz” denilerek Deniz Feneri anlayışına özgürlük çıktı! Tarikatlara yasallık çıktı!
Paketten, şimdilik özel okullarda olmak üzere, “anadilde eğitim” çıktı! Kürtçe kursların boş kaldığı, yani Kürtlerimizin “anadilde öğretime” bile yanaşmadığı şartlarda, AKP paketi, dil öğretmeyi değil bölmeyi hedeflediğini göstermiş oldu!
Paketten “klavyelere özgürlük” çıktı; artık q, x, w özgürdü ama sosyal medya Erdoğan için hâlâ baş belasıydı!
Paketten farklı dil ve lehçelerde propaganda olanağı çıktı!
Özetle Erdoğan’ın paketinden demokrasi değil Cumhuriyet’e düşmanlık özgürlüğü çıktı!
Üstelik Erdoğan’ın “devamı da gelecek” demesine bakılırsa, adım adım diğer paketlerle “Cumhuriyet parantezini kapatıp”, yeniden Ortaçağ’a dönecekler!
Fakat başaramayacaklar!
Bölücü Anayasa’ya geçit vermeyen bu millet, Erdoğan’ın “demokratikleşme paketi” adı altındaki “bölücülük paketini” de çöpe atacak!
DEVRİM PAKETİ
BOP Eş Başkanlığı kendi paketini açıkladıktan sonra, asıl paket şimdi açıklanacak: Türk milleti işçisiyle, köylüsüyle, tüm emekçi kesimleriyle, genciyle, emeklisiyle, esnafıyla, beyaz yakalısıyla, aydınıyla, milli burjuvazisiyle şimdi kendi paketini, “devrim paketini” ilan edecek!
Devrim paketinde “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” kararlılığı olacak!
Devrim paketinde, “Atatürk’ün gençliğe hitabesine bağlılık” olacak!
Devrim paketinde, “Cumhuriyet’i bir devrimle yeniden inşa etme kararlılığı” olacak!
Devrim paketinde, Türk ile Kürt’ü yeniden kaynaştırma, birlikte milletçe egemen olma iradesi olacak!
Devrim paketinde, mafyokrasi rejimine son verme ve haçlı irtica kuvvetlerini yenme azmi olacak!
Devrim paketinde, emperyalizmden kopuş ve komşularla dostluk ile bölgede barış olacak!
Devrim paketinde, halkların kardeşliği, milletlerin dostluğu ve ülkelerin dayanışması olacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ekim 2013
ÇİN’İN SURİYE’DEKİ ROLÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/09/2013
“Çin’in Suriye’deki rolünün ne olduğu” en çok gelen sorulardandır. “Çin neden Suriye’de Rusya kadar aktif değil?” diye soran da var, “Çin sosyalistse, ABD’nin saldırdığı ülkelere neden destek vermiyor?” diye soran da… Hatta Suriye’yi destekleyen ülkeleri sıralarken, benim Çin’i de o listeye yazmama kızan okurlarımız da…
Çin’i neden Suriye’yi destekleyen ülkeler listesine, hatta neden en başa yazıyorum? Anlatacağım ama başlıktaki sorumuzun yanıtını gelin önce Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad versin:
ESAD: ÇİN OLMASA FENA OLURDU
Çin devlet televizyonu CCTV geçenlerde Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’la 30 dakikalık bir söyleşi gerçekleştirdi. Oldukça önemli saptamalar yaptığı bu söyleşide Esad, Çin’in rolünü de önemle vurguladı:
“Çin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan büyük ülke. Suriye sorunundaki tutumu ve krizde oynadığı rol bizim için çok önemli. Çin’in pozisyonu, özellikle Rusya’yla yürüttüğü işbirliği, krizin gidişatına esaslı etkide bulunuyor. Başka bir ifadeyle, Çin ve Rusya’nın eşgüdümü olmasaydı durum çok daha fena olabilirdi.” (gazetevatan.com, 25 Eylül 2013)
Aslında Esad’ın söylediklerinin üzerine söylenecek pek bir şey kalmıyor. Ama biz yine de sorulara topluca yanıt vermek için birkaç konu üzerinde duralım.
RUSYA GÜRÜLTÜLÜ, ÇİN SESSİZ
Ruslar kendilerini ayı ile Çinliler ise ejderha ve yılan ile özdeşleştirirler. Bunun tarihin derinliklerinden gelen önemli nedenleri vardır. Ülkelerin kendilerini özdeşleştirdiği hayvanların karakteri, o ülkelerin sorun çözme yöntemine bile yansır. Şöyle:
Ruslar bir sorunu çözerken “ayı” gidi davranır. Gücünü bütün haşmetiyle kullanır, avını gürültüyle öldürür!
Çinliler ise bir sorunu ejderha gibi, yılan gibi çözer. Avını sessizce ve başkalarına fark ettirmeden öldürür!
Bu tez, Suriye sorunu konusunda da doğrulanmaktadır. Ruslar büyük gürültüyle ve masaya yumruğunu vura vura ABD’yle çarpışmaktadır. Çinliler ise pek “fark edilmeyen” bir şekilde ABD’yle çarpışmakta ve Suriye’ye destek olmaktadır. O nedenle Çinlilerin rolünü en iyi, savaşın tarafları olan ABD ve Suriye saptayabilmektedir!
EZİLENLERİN KALKANI: ÇİN
Gelin Çin’in Suriye’de somut hangi rolleri oynadığı üzerinde duralım artık. İşte en önemlileri:
1. Çin, büyüyen ekonomisi ve siyasi etkisi nedeniyle ABD’nin asıl rakibidir. Rusya değil! ABD bu nedenle Çin’i hedef alan Asya-Pasifik merkezli bir ana stratejiye sahiptir.
Bunun pratik sonucu ABD’nin Ortadoğu’dan “postallarını” çekmesidir. Bu durum Suriye sorununun yaşandığı 2,5 yılda Beşar Esad’a manevra alanları yaratmış, Şam’a soluk aldırmıştır.
2. ABD’nin Suriye’ye doğrudan askeri bir müdahalede bulunamaması ve işleri Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a havale etmiş olması, buna ekonomisinin de izin vermemesindendir. ABD ekonomisini zor durumda bırakan en büyük etken ise Çin’in üretime dayalı büyümesidir. Çin’in yıllardır ABD devlet tahvilleri alması her ne kadar “barış vergisi” olarak algılansa da, sonuçları bakımından görülmektedir ki, bu bir vergi olmaktan çok, bir uyuşturucudur! Çin parası ABD ekonomisini adım adım uyuşturdu! Büyüyen Çin ekonomisi olmasa, kapitalizmin 2008 krizi olmazdı ya da hafif atlatılırdı!
Çin ÇKP’nin son kararıyla devlet tahvili almayı büyük oranda sonlandırdı ve parasını kalkınmak için içeride harcamaya karar verdi. Parasız kalan ABD, dolaşımdaki paralarını acil ihtiyaçtan ülkeye çağırdı! Krize kesin çözüm olmayan bu hamle, bir süre sonra ayrıca kapitalist ekonomiler arası sorunları tetikleyecektir.
3. Çin’in başını çektiği ülkelerin, Batı blokunun karşısına BRICS’le, IMF’nin karşısına BRICS Fonu’yla, Dünya Bankası’nın karşısına Güney Bank’la, Dolar’ın karşısına kendi milli paralarıyla (hatta yeni bir ortak para birimi planlarıyla) ve NATO’nun karşısına ŞİÖ’yle çıkması, ABD’yi durduran en temel faktördür!
4. Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye bir dış müdahaleye izin vermeyen kararlı tutumu, Suriye açısından tayin edici önemdeydi. Şöyle de söyleyebiliriz: Çin olmasa, Rusya bu kadar kararlı direnemeyecekti! Çin’le stratejik ortaklık yapan Rusya, Pekin’in ekonomisiyle açtığı alanlarda daha sert ve kararlı politika yürütebilmektedir!
Özetle, Çin ABD’ye karşı tüm ezilen ve gelişen ülkelerin kalkanı olmuştur artık!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2013
KÜRESELLEŞME DEĞİL BÖLGESELLEŞME
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/09/2013
19. yüzyıl kapitalizm çağıydı. Çelişme burjuvazi ile proletarya, yani sermaye ile emek arasındaydı. Bu çağ aynı zamanda demokratik devrimler çağıydı ve feodalizme karşı milli devletler kuruluyordu.
20. yüzyıl ise emperyalist kapitalizm çağıydı. Bu çağda proletaryadan başlayarak milli burjuvaziye kadar uzanan tüm katmanların emperyalizme karşı çıkarları büyük oranda ortaktı. Çelişme ezen milletler ile ezilen milletler arasındaydı. Bu çağ aynı zamanda sömürge çağıydı ve emperyalizm, sermaye ihracı ve askeri işgal yöntemleriyle ezilen ülkeleri sömürüyordu. Bu çağda milletler bağımsızlık, halklar devrim için ayağa kalktı.
21. yüzyıl ise 1980’lerin ortalarından başlayarak, küreselleşen kapitalizm çağı oldu. Emperyalizm, kapitalizmi küreselleştirerek dünyaya egemen olmak istiyordu. Kapitalizmin küreselleşmesinin önündeki engel ise milli devletlerdi. Çünkü milli devletler, milli pazardı, milli gümrük duvarıydı ve pazarın milli güçlerce korunması demekti.
Peki, milli devlet engeli nasıl ortadan kalkacaktı? Milletleşmiş, yani devrimle kaynaşmış milliyetler yeniden ayrıştırılacaktı. Toplum, etnik ve dinsel etnisitelere bölünecekti. İşte emperyalizm, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara bu nedenle sarıldı ve toplumu siyasal örgütlerde değil de sivil toplum kuruluşlarında bir araya gelmeye bu nedenle teşvik etti.
Bu çağ aynı zamanda bölgeselleşme çağı oldu! Küreselleşen kapitalizm çağında dünya ezen, gelişen ve ezilen ülkeler dünyası olarak üçe bölündü. Gelişen ve ezilen ülkeler dünyası, ezen ülkelerin küreselleşmeciliğine karşı bölgeselleşmeyi öne çıkardı: ŞİÖ, BDT, ASEAN, Afrika Birliği Örgütü, ALBA, CELAC… Diğer yandan bölgeselleşmeyi de aşan boyuttaki BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ittifakı…
MIKTA PLATFORMU
Dışişleri Bakanlığı önceki gün bir açıklama yaparak Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye ve Avustralya arasında, ülkelerin baş harfleriyle isimlendirilen yeni bir girişim başladığını duyurdu!
Haber AK Medya’da “yeni bir ittifak doğuyor” başlıklarıyla ve sevinçle karşılandı. Peki, yeni bir dünya kurulmuş ve Türkiye de oradaki yerini mi almıştı? Hiç sanmıyoruz…
Türkiye’nin Meksika, Endonezya, Güney Kore ve Avustralya ile ne sınır birliği ne de ortak çıkarları var. Ekonomik ilişkileri de onlarca ülkeyle olan ilişkisinin çok altında. Bu beş ülkeyi bir araya getiren tek ortak nokta, beşinin de G-20 ülkesi olmasıdır.
G-20’de birincisi en zengin Batı bloğu olan G-7’ler vardır. Yani ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada. Yani G-7’ler emperyalist bloktur, Atlantik ittifakıdır. (G-20 içinde AB, bu ülkeler dışında ayrıca da yer almaktadır.”
G-20’de bir de bu blokun tam karşısında olan ülkeler vardır: Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Arjantin. İlk beşi zaten BRICS’i kurmuştur. (Almanya’nın son yıllarda bu grupla birlikte davrandığını önemle vurgulayalım.)
G-20’deki üçüncü grup ise Türkiye, Avustralya, Endonezya, Güney Kore, Meksika ve Suudi Arabistan’dan oluşan fakat daha ziyade birinci grupla ortak davranan ülkeler kulübüdür. İşte MİKTA, içinde bir tek Suudi Arabistan’ın olmadığı bu G-20’nin alt bloğudur aslında.
Ama ABD açısından MIKTA’nın çok daha önemli bir özelliği daha var:
ÇİN’İ ÇEVRELEME ARACI
MIKTA’yı oluşturan ülkelerin özelliklerine ve ABD’yle ilişkilerine bakıldığında, bunun yukarıda belirttiğimiz türden küreselleşmeye karşı bir bölgeselleşme hamlesi olmaktan çok, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisine uygun bir cephe atağı olduğu anlaşılıyor.
ABD 2010’da ilan ettiği yeni güvenlik stratejisine göre artık Ortadoğu’yu değil, Asya-Pasifik’i merkeze alıyor. Washington Çin’e karşı “Hindistan, Güney Kore, Japonya” yayının dengeleyici olacağını düşünüyor. “Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland” ise ABD’nin Asya-Pasifik stratejisinde kaldıraçtır.
ABD bu nedenle 2012 yılında bu ülkelerle yeni anlaşmalar imzaladı ve örneğin Avustralya ve Filipinler’e asker göndermeye başladı.
İşte G-20 içinden Çin’i çevrelemeye dönük bir MIKTA oluşturulması, bu ülkelerin ortak çıkarlarından çok, ABD’nin bu stratejisi içerisindeki anlamı nedeniyle önem kazanıyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Eylül 2013
ÇİN FÜZESİ 28 ŞUBAT’IN ESERİDİR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/09/2013
Birkaç kez bu köşede dile getirdim. 28 Şubat’ın ruhu millileşme atılımıydı: Milli dış politika, milli güvenlik, milli çıkarlar, milli hedefler, milli kurumlar…
Zira 60 yıllık “küçük Amerika” süreci ve NATO ilişkileri, Türkiye’nin Türkiye için değil ABD için yönetilmesine neden olmuştu. Türkiye’nin milli çıkarları değil, ABD’nin Ortadoğu çıkarları esas alınıyordu. Türkiye kendi milli savunma sanayisini oluşturamıyor, NATO buna izin vermiyordu.
ABD’nin 28 Şubat sürecinde Türk Ordusu’nu “hizadan çıktı” diye nitelemesi ve sürece Truva atlarıyla müdahale etmesi bundandır. Çünkü 28 Şubat sürecinde bir yandan Amerikan denetimindeki kurumlar millileştiriliyor, bir yandan Türkiye’nin milli güvenlik siyaset belgesi yeniden yazılıyor fakat bir yandan da Türkiye, NATO dışı silah alımlarını gündemine alarak silah envanterini çeşitlendirme kararı alıyordu!
Rusya ve Çin’le o dönemde yapılan kimi küçük anlaşmalar, ABD açısından büyük anlamlar taşıyordu.
28 ŞUBAT MİLGEM’LE BAŞLADI!
28 Şubat sürecinin 28 Şubat 1997 kararlarıyla değil, aslında Türk Ordusu’nun ABD’nin denetimindeki Kuzey Irak’a 21 Mart 1995’te yaptığı Çelik Harekâtıyla başladığını söyleriz hep. Bakın ilginçtir, Türkiye’nin MİLGEM projesi de işte bu günlerde başlamıştır!
Aynı zamanda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın danışmanı olan ve 9 Kasım 2009’da yitirdiğimiz çok değerli danışman hocam Prof. Dr. Yücel Odabaşı bu projenin başındaydı. Onunla odasında baş başa siyaset tartıştığımız zamanlarda heyecanla bu projeyi de anlattırdı. Zaten Milli Gemiler üretmek, Ata Nutku’dan itibaren İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Fakültesi’nin temel hedefiydi.
Yani MİLGEM ya da MİLTANK projesi de aslında 28 Şubat’ın millileşme atılımının bir eseriydi. Türk Ordusu milli gemi ve tanklarla bir yandan ABD’ye silah bağımlılığını azaltmak istiyor, bir yandan da Rusya ve Çin’le silah alışverişine girerek envanteri çeşitlendirmeye çalışıyordu.
Bu iki projenin hedefi, “teknoloji transferine” izin vermeyen Batı’ya silah bağımlılığını ortadan kaldırmaktı. ABD’nin Kıbrıs ambargosundan başlayarak izlediği silah siyasetleri, Türk Ordusu’nu bu yönde zorunlu motive ediyordu!
Aslında MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın “Türkiye’nin, Rusya ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demesi de, hem bu silah çeşitlendirme ve millileştirme hamlesini özetliyor hem de 28 Şubat’ın ruhuna işaret ediyordu.
ERDOĞAN NEDEN İMZA ATTI?
Tüm bunları, Türkiye’nin füze savunma sisteminin Çin füzeleriyle sağlanması kararının alınması nedeniyle anımsattık. 3 milyar dolarlık proje, sadece Türkiye’ye füze sağlamayacak, aynı zamanda “teknoloji transferi” ve “ortak üretim” yaratacak!
Bu nedenle ihalede Çin’de karar kılınması, Türkiye’nin milli silah hedefleri açısından bir devrim değerindedir!
Peki denilebilir ki, tüm bunlar doğruysa, ABD’ye bağımlılıkla en üst sırada yer alan bir siyasetçi olarak Tayyip Erdoğan nasıl buna imza attı?
1. Çin’in teklifi sadece fiyatının ucuz olması bakımından değil, teknoloji transferi ve ortak üretim imkânı sağladığı için de zaten teknik olarak rakipsizdi.
2. Erdoğan hükümeti, Rusya’nın teklifini kabul etmeyi tabanına açıklayabilir miydi? Zira savaşa kışkırtılan tabanın aklında, “Suriye’yi savunan füzeler, Türkiye’yi de mi savunacak?” sorusu olacaktı! Üstelik AKP Rusya’yla nükleer enerji anlaşması yapmıştı ve pastadan bir payı da Çin’e ikram etmesi, daha akıllıca olmaz mıydı?
3. AKP kurmayları, ihalenin Çin’e verilmesini ABD’nin gözünde Erdoğan’ın değerini artırmak için değerlendirmek isteyecektir! Nitekim AKP Hükümeti, Türkiye’nin Şangay İşbirliği Örgütü’ne “diyalog ortaklığı” başvurusunu da, “değerlenmek” ya da “fiyatını artırmak” şeklinde kullanmıştı!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2013
KATIR SIRTINDA YAYINCILIK KARARLILIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/09/2013
Aydınlıkçıların değerli kaptanı Ferit İlsever acaba anımsayacak mı? Ulusal Kanal’ı kurduğumuz ilk yıllarda şöyle bir konuşma geçmişti aramızda: Emperyalist sistem ve işbirlikçileri, Ulusal Kanal gibi kitle yayını yapmaya çok uygun bir araç üzerinden Türk milletine gerçekleri anlatmamıza acaba ne kadar müsaade edecekti? Hangi tertipleri uygulayacaktı? Hangi baskı araçlarını devreye sokacaktı?
Kuşkusuz bir karamsarlık sohbeti değil, tersine kararlılık cümleleriydi ağzımızdan dökülenler. Nitekim sohbet biterken şöyle bağlamıştık: Biz Aydınlıkçılar, mecbur kalırsak, vericiyi, çanağı katır sırtına yükler, yayını dağlardan yapardık!
Zira yeni yüzyılda, Kurtuluş Savaşı’nın Telgrafçı Hamdileri bizdik artık. Ve Türk milletine gerçekleri ulaştırmak, boynumuzun borcuydu…
Tüm bunları neden yazdığımı biliyorsunuz. Ulusal Kanal’ı kapatmaya soyunanlara yanıt diye yazıyorum ve “Ulusal Kanal’ı susturamazsınız” diye haykırıyorum!
ULUSAL KANAL’IN 1 MART’TAKİ ROLÜ
Son dönemde Ulusal Kanal’a yönelik artan sınırsız saldırıların arkasında tek bir gerçek var: Ulusal Kanal, diğer haber kanallarından daha çok izleniyor!
Bu, Türk milletinin penguen belgeseli yerine kendi mücadele belgeselini izlemesi demek! Bu, Türk milletinin aydınlanması demek! Bu Türk milletinin, gerçeği bilmesi ve değiştirmeye soyunması demek!
Tüm korkuları bundandır…
Bakın sadece şu iki örnek bile korkularını anlamaya yetecektir:
1. Hiç abartmadan söylüyorum. Türkiye 1 Mart 2003 tarihli savaş tezkeresinden kurtulduysa, bunun en önemli aktörlerinden biri Ulusal Kanal’ın yayıncılığıdır! O tarihte Kanal’ın Haber Müdür Yardımcısıydım ve Genel Yayın Yönetmeni Ferit İlsever, Haber Müdürü Serhan Bolluk, Ankara Temsilcisi Hikmet Çiçek ve Ankara Haber Müdürü Fikret Akfırat’ın kararlı yayıncılığının, Türkiye’yi bu badireden atlatmak için verdikleri büyük mücadelenin tarihi tanığıyım.
2. Ulusal Kanal, halkın kanalı olarak halkın devrimci şahlanışının da adresi oldu! Ulusal Kanal’ın Haziran Halk Hareketi yayınları, emin olun, gelecekte hem siyasi önemi nedeniyle anılacaktır hem de “zorlu yayıncılığa örnek” olarak iletişim fakültelerinde anlatılacaktır.
Çünkü Ulusal Kanal Haziran’da Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşı destanını yayınladı!
AYDINLIKÇILARA ERGENEKON TERTİPLERİ
1 Mart tezkeresine karşı yayıncılığı anlatırken verdiğim isimler eminim dikkatinizi çekmiştir. Ulusal Kanal’ın dümenindeki ilk üç isim, yani Ferit İlsever, Serhan Bolluk ve Hikmet Çiçek sonraki yıllarda Ergenekon tertibine uğradılar!
ABD 1 Mart tezkeresinin intikamını, TSK’den 11 askere çuval geçirerek, Ulusal Kanal’dan üç yöneticisine tertip uygulayarak almaya çalışmıştır!
Üstelik bu da yetmemiştir.
Ulusal Kanal’ın son 10 yıldaki Genel Yayın Yönetmenlerinden birincisi Ferit İlsever, ikincisi Serhan Bolluk, üçüncüsü Turhan Özlü, dördüncüsü Adnan Türkkan sırayla Gladyo tertiplerine uğramıştır. Ayrıca Ulusal Kanal’ın Genel Müdürü Adnan Akfırat da aynı tertibe uğramıştır.
Peki sonuç?
40 yıldır Gladyo’yla savaşan Aydınlıkçılar tertiplere beşinci Genel Yayın Yönetmeni Yener Güneş ile yanıt vermiştir!
Hem de ne yanıt! Genç Güneş, ağabeylerini hiç aratmayacak kadar ışık saçmış, yayın yapamasın diye bekledikleri Ulusal Kanal, geçmiş yayınlarını da aşmıştır!
HEPİMİZ AYDINLIKÇIYIZ
Bakın bir kez daha altını çizerek vurgulayalım: Aydınlıkçıları sıra sıra zindanlara atabilirsiniz, hatta Halit Güngen gibi öldürebilirsiniz ama Aydınlıkçıları asla bitiremezsiniz, susturamazsınız!
Büyük Aydınlıkçı Şair Nazım Hikmet’in dediği gibi: “Şu / Şu da, / Şuradaki de! (…) Bütün bunların, / Şunların, / Onların, / Hepsi, / Hepsi Aydınlıkçılar’dan / Hepsi Aydınlıkçı.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Eylül 2013
DEĞERSİZ GERİ ADIM
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/09/2013
Anımsayacağınız gibi AKP hükümeti komşulara düşmanlık politikaları sonucunda bölgede ve hatta dünyada yalnızlaştığında, Başbakanlık danışmanlarından İbrahim Kalın, pozisyonlarını “değerli yalnızlık” diye isimlendirmişti.
İngiliz imparatorluğunun Türkiye’nin durumuna benzemeyen hamlesinden kopyalanan kavram oldukça ses getirmiş, fakat daha ziyade AKP’nin “değerlinin” içine zorla eklemeye çalıştığı ahlak ve erdem gibi kelimelerin yamalı durması nedeniyle dikkat çekmişti.
Neden mi anımsattık şimdi bunları? Geliyoruz…
ÇİÇEK: DIŞ POLİTİKAMIZ BARIŞA DAYALIDIR
Bildiğiniz gibi Aydınlık’ın usta kalemlerinden Rafet Ballı Ortadoğu’da yaptığı çeşitli temaslara dayanarak, AKP’nin geri adım atmaya başlayacağını yazmıştı. Ballı’nın Tahran ve Bağdat temaslarından edindiği bilgilere göre, o adımlar küçük küçük gelmeye de başlamıştı.
TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in Tahran temaslarına ve yaptığı açıklamalara bakılırsa, adımlar büyütülmüş görünüyor. Çiçek, İran Meclis Başkanı Ali Laricani ile yaptığı ortak basın toplantısında “Dış politikamız, bölge ülkelerinde yaşanan tüm sorunların barışçı yollarla ve diyalogla çözümüne dayalıdır” dedi!
Dahası Çiçek, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yapamadığını yapıp, muhaliflerin dine dayanarak yaptığı insanlık dışı saldırıları “amasız” kınadı!
Kuşkusuz 40 yıldır her sürecin öne çıkan adamı olma özelliğine bakarak, Cemil Çiçek’in sözlerini AKP’nin yukarıda bahsettiğimiz türden bir “geri adımı” değil de, Erdoğan-Gül çatışmasında Gül’den yana konumlanması olarak değerlendirebilirsiniz. Zaman içinde daha net anlaşılacaktır…
EL KAİDE’Yİ KİM BÜYÜTTÜ?
Şimdilik Cemil Çiçek’in sözlerini ve İran temaslarını AKP’nin dış politikadaki geri adımı olarak kabul edelim ve buradan bu geri adımı değersizleştiren Ahmet Davutoğlu’na geçelim…
Davutoğlu, TRT Haber’deki sözlerine bakılırsa teknik direktör tarafından cezalandırılan oyuncu gibi mızmızlanıyor, huysuzluk yapıyor… AKP’nin “geri adımlarını” çıkışlarıyla değersizleştiriyor.
İşte o sözlerin en çarpıcı olanı: “Esad iki sene önce çekilmiş olsaydı Suriye’de El Kaide diye bir yapı olmazdı. Geçen sene çekilseydi çok küçük bir grup olacaktı. Bu sene daha büyük bir grup. Gelecek sene çok daha büyük bir grup olma riski var. Ne kadar gecikirse o kadar risk artıyor. Esad’ın orada kalması Suriye’nin istikrarı için ön şart değil, aksine en büyük handikap haline dönüştü.”
ÖLÜMLERİN ASIL SORUMLUSU KİM?
Bakın bu sözler sadece Türk dış politikasının çapının ne hallere getirildiğinin teyidi değil aynı zamanda AKP kadrolarının istediği olmadığında ne denli devlet ciddiyetinden uzaklaşabileceğini de gösteriyor.
Daha vahimi de Türk devletinin en köklü kurumunun içine düştüğü durumdur:
Demek “Esad geri çekilmedi diye El Kaide’nin Suriye’de varlık gösterdiğini” iddia eden bir Bakan’a, Dışişleri Bakanlığı’nda “Sakın böyle söylemeyin zira El Kaide bizim sınırlarımızdan Suriye’ye girdi ve büyüdü” diyen bir büyükelçi kalmamış!
Demek Davutoğlu’nu aklı başında sözlerle donatacak bir danışman kalmadı ve dönemlerinde Türk El Kaidesi’nin adım adım çeşitli yollarla serbest kalarak Suriye’ye Esad’ı devirmeye gittiğini anımsatmadı.
Kuşkusuz bu uyarıları yapacak kimse kalmadıysa, haliyle “düşmanca dış politikanız olmasa, Suriye’de 110 bin insan ölmezdi” ya da “Esad’ı devirmesi için muhalifleri organize etmeseniz ve sınırları teröre açmasanız, Suriye’de terör bu kadar büyümez ve 110 bin insan ölmezdi” diyecek cesarette bir büyükelçi hiç kalmamıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2013
TRİBÜNLERE GEZİ OPERASYONU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/09/2013
Hafta sonu Beşiktaş-Galatasaray maçının 90+3. dakikasında bir grup “seyircisi” sahaya girdi. Önce hakem maçı durdurdu, sonra hükümet kontratağa geçti.
Hadi gelin bugün maç sonrası yaşanan atakları inceleyelim ve bu atakların hedefini arayalım:
AKP ‘GEZİ TERÖRÜ’ PEŞİNDE
AKP milletvekili Şamil Tayyar, maçtan hemen sonra sosyal medyada şöyle yazdı: “Taraftar kılıklı çapulcular sahayı bastı! Her yer Taksim her yer direniş diye slogan atıyor! Şerefsizler… Federasyon çapulcu ve onlara destek veren kulüplere karşı ağır tedbirler almalı, Meclis gerekirse kanun çıkarmalı.”
Tayyar’ın holigan kafasını bile aratan sözlerine bakılırsa, AKP “sahaya girilmesini” Gezi’yi itibarsızlaştırmaya dönüştürmeye çalışacaktı. Zira Tayyar yalan söylüyordu ve sahaya girenler “her yer Taksim, her yer direniş” demiyor, kameralara da yansıdığı üzere “tekbir” getiriyordu!
Nitekim ertesi gün yandaş gazeteler “Derbide Gezi terörü” gibi başlıklarla çıktılar.
AKP’NİN 34. DAKİKA RAHATSIZLIĞI
Hükümetin asıl derdinin, aldıkları tüm önlemlere rağmen tribünlerin susturulamaması olduğu anlaşılıyordu. Maçtan sonra Samanyolu Haber’e konuşan Başbakan Yarımcısı Bekir Bozdağ, asıl dertlerinin bu olduğunu açık açık itiraf ediyordu: “Maçın 34. dakikasında ‘Her Yer Taksim Her Yer Direniş’ diye slogan atılıyor. Tribündeki taraftarda televizyonda maçı izleyene de bundan rahatsız alıyor.”
Evinde oturanın bile rahatsız olduğunu iddia eden Bozdağ, herhalde yayıncı kuruluşlara verdikleri “ses kes” talimatına gerekçe üretiyordu!
HÜKÜMETİN AK KARTALLARI
Peki, sahaya atlayanlar kimlerdi? Hükümetin olayla irtibatlandırmaya çalıştığı Çarşı sahaya atlamamıştı. Nitekim Çarşı’nın tarihinde böyle bir olay da yoktu. Zaten Çarşı olaylardan hemen sonra yaptığı açıklamada, olayı kınadı ve atlayanların sahalardan ömür boyu men edilmesini istedi!
Peki, kim atlamıştı? Maçı izleyenlerin belirttiğine göre kendilerine “1453 Karakartallar” diyen bir grup. Peki, kim bu grup ve ne zaman ortaya çıkmıştı?
Kurucularının açıklamalarına bakılırsa Ağustos ayının sonunda ortaya çıkmış bu grup. Yani AKP hükümetinin Haziran isyanı nedeniyle Çarşı’ya karşı olduğu günlerde… Nitekim grubun kurucusu da yaptığı açıklamalarda Çarşı’ya, Çarşı’nın kültürüne, Çarşı’nın solculuğuna, Çarşı’nın AKP karşıtlığına karşı olduklarını açıklamış bugüne kadar hep.
Acaba Başbakan Erdoğan’ın Kazlıçeşme mitinginde sahte Beşiktaş bayrakları dalgalandıranlar da bunlar mıydı? Bilemiyoruz.
Ama gerçek Beşiktaş seyircisinin olaya tepkili olduğunu taraftarların şu saptamalarından anlıyoruz: “Beşiktaş tribünlerinde 100-150 kişilik bir grup vardı. Zaten gerginlik yaratmaya çalışan bir gruptu. Onlar son dakikada ortamın gerilmesiyle birlikte sahaya girdiler. Onlar sahaya girince taraftarlar onlara tepki göstermeye başladı.”
GİRİŞTE NEDEN TEDBİR YOKTU?
Maça biletsiz seyircilerin girdiği iddiası da ortada iktidarı memnun edecek türden bir kışkırtma faaliyeti olduğuna işaret ediyor. Üstelik yetkiler bu konuda birbirini yalanlıyor.
Örneğin İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın stada kesinlikle biletsiz seyirci alınmadığını açıklıyor. Ancak Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan tersini iddia ediyor: “Stada kaçak taraftar girişi yapılmış. Biletsiz giren bir kitle var, 4 kapı kırık, 8 bilet okuyucusu devre dışı kalmış durumda. Olimpiyat Stadı’nda bilet okuyucusu olan turnikelerin kabloları kesilmiş.”
Bir taraftarın anlattıkları şu sözler, Spor Genel Müdürü’nün açıklamasıyla birleşince oldukça anlamlı hale geliyor: “Hiçbir maça bu kadar rahat girmedim. Hiç aranmadım. Karaborsacılar bile sattıkları biletleri geri toplayıp, yeniden sattı. Turnikelerin üzerinden atlayanları güvenlik izledi.”
GLADYO ÖĞRETİLERİ UYGULANIYOR
Tüm yaşananların ortaya çıkardığı en somut gerçek, yasayla susturulamayan tribün muhalefetini yok etmek için harekete geçildiği gerçeğidir. Bunun için çakma taraftar grubu icat ederek tribünleri bölmeye çalışmaktan tutun da o çakma gruplara dayanarak kışkırtıcı faaliyetlere soyunmak bile var…
Bir Gladyo öğretisidir: Toplumsal olayları engellemenin etkili yollarından biri, erken doğum yaptırmaktır. Erken doğurtularak hastalıklı ve sakat hale getirilen “muhalefet” kitle desteği alamayarak hızla ölecektir.
Bu öğretinin uygulandığını salt derbi maçında değil, şiddeti esas alan Kadıköy eylemlerinde de gördük!
Bu tür Gladyo tertiplerini önlemenin yolu, kuşkusuz öncelikle mücadeleyi örgütlemekten ve örgütlü mücadele etmekten geçiyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2013