Archive for category CGTN Türk

İsrail’in Suriye’deki beş hededi

Türkiye destekli HTŞ-SMO gruplarının 27 Kasım’da Halep’ten başlattığı Esad’ı devirme operasyonunun, sonuçları itibariyle en önemli kazananlarından biri İsrail oldu. 

Esad’ın olmadığı bir Suriye, haliyle Netanyahu’nun yeni oyun alanı olacaktı. Şimdi bu acı gerçeği gizlemek için gri propagandaya başladılar. Esad ile İsrail’in gizli işbirliği yaptığını iddia ediyorlar, Esad’ın Gazze’ye destek için neden İsrail’e hiç saldırmadığını sorguluyorlar; 13 yıldır Esad’ı saldırı altında tutanlar kendileri değilmiş gibi…

Esad’a karşı Colani-Netanyahu işbirliği

Gerçek şu: İsrail ile Türkiye destekli HTŞ-SMO grupları fiilen Esad’a karşı dört şekilde ortaklık kurdular.

1) HTŞ-SMO gruplarının İdlib merkezli yarattığı istikrarsızlık, İsrail’in Suriye’yi havadan vurmasını; İsrail’in havadan Suriye’yi vurması da HTŞ-SMO’nun karadan ilerlemesini kolaylaştırdı. 

2) Diğer yandan İsrail’in Lübnan’ı vurması da HTŞ-SMO’ya alan açtı. Hizbullah İsrail saldırıları nedeniyle Lübnan’a çekilince, HTŞ-SMO’nun Halep’i düşürmesi kolaylaştı.

3) Ayrıca İsrail’in Suriye’deki İran destekli gruplara düzenlediği hava saldırıları da, HTŞ-SMO’nun 27 Kasım’da Halep’ten başlayıp, 8 Aralık’ta Şam’a ulaşmasını kolaylaştırdı. 

4) İsrail, Şam düştükten sonra bile Şam’dan Lazkiye’ye uzanan hat üzerinde Suriye’ye hava operasyonlarını sürdürdü; askeri tesisleri, silah depolarını, savunma ünitelerini vurdu. Böylece BAAS ve Suriye Ordusu içinden grupların HTŞ’ye karşı olası bir direnişini de fiilen önlemiş oldu.

Colani’nin İsrail’e vaadi

Nitekim terör örgütü HTŞ’nin lideri Colani 8 Aralık’tan bu yana iki tarafla çatışmasızlık ilan ediyor: İsrail ve PYD.

Başından beri Tel Aviv’i rahatlatan açıklamalar yapan Colani, İsrail’in güneyden Suriye’deki işgalini artırması ve Şam’a yaklaşması karşısında bile çatışmasızlıkta ısrar ediyor. 

Colani son olarak The Times’a verdiği röportajda, yine “İsrail ile savaş istemiyoruz” dedi. Dahası Colani İsrail Başbakanı Netanyahu’yu rahatlatacak vaatte bulundu: “Hizbullah ve İran’ın varlığı gerekçesi ortadan kalktı. Suriye’nin İsrail’e saldırılar için kullanılmasına izin vermeyeceği.” (cumhuriyet.com.tr, 17.12.2024)

Colani bunları söylerken, Colani’yi destekleyenler “Esad-İsrail işbirliği” iddiası ile tabloyu perdelemeye çalışıyor!

İsrail’in Suriye’de genişleme planı

İsrail Başbakanı Netanyahu, açık açık “Esad’ın İsrail sayesinde devrildiğini” belirtti ve sahadaki fiili işbirliğine dayanarak güneyden Suriye’yi işgal etmeye başladı. 

Peki İsrail’in Suriye’deki hedefleri neler?

1) İsrail toprak kazanmaya çalışıyor: İsrail ordusu, 1967’den beri işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri üzerinden başlayarak, silahtan arındırılmış bölgeyi ele geçirip, adım adım kuzeye doğru toprak genişletti. Şam’a 15 km’ye kadar geldi.

Netanyahu hükümeti bu amaçla Suriye’de genişlemeyi esas alan bir planı onayladı. Plan özetle Golan’daki İsrail nüfusunu iki katına çıkartma hedefli bir ekonomik paketin hayata geçirilmesini içeriyor. 11 milyon dolarlık bütçeyle hızla bir “öğrenci köyünün” kurulması ve Golan’a yeni yerleştirileceklere destek sağlanması hedefleniyor (cumhuriyet.com.tr, 16.12.2024)

İsrail’in “federal Suriye” hedefi

2) İsrail, Lübnan’ı kuşatmak istiyor: İsrail, Suriye topraklarında genişleyerek, Lübnan’a doğusundan da baskı uygulamaya ve sınırını artırarak bu ülkeyi kuşatmaya çalışıyor.

3) İsrail Dürzi kartı oluşturmaya çalışıyor: İsrail, Lübnan’ı baskılarken, Dürzi azınlık için de bir hamilik kazanmaya çalışıyor. Lübnan ve Suriye’deki Dürziler üzerinden, Şam ve Beyrut’u sürekli baskı altında tutmayı hedefliyor.

4) İsrail’in “Kürt devleti” hedefi: İsrail, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD kontrolünde bir Kürt devleti kurulmasını savunuyor. 

Bu zaten ABD-İsrail’in uzun yıllara dayanan “israil’in güvenliğini sağlama” stratejisiydi. ABD, Ortadoğu’da bir Kürt devleti üzerinden 1) bölgede Araplara karşı bir Kürt-Yahudi ittifakı oluşturmayı, 2) Türk, Arap ve Fars coğrafyası içinde Kürtleri paratoner yaparak İsrail’in üzerindeki baskıyı azaltmayı amaçlıyor.

5) İsrail, “federal Suriye” istiyor: İsrail devleti, üniter bir Suriye’yi değil, federal bir Suriye’yi istiyordu en başından beri. BAAS ve Esad yönetimi ise üniterliğin, Suriye’nin birliğinin teminatıydı. Esad’ın yıkılmasıyla Tel Aviv’in arzuladığı zemin oluştu. Şimdi İsrail, güneyden Suriye’yi işgal ederek, Dürzilere bölge vaat ederek ve kuzeydoğudaki PYD devletini savunarak, Şam üzerinde “federal Suriye” baskısı kurmaya çalışıyor.

Astana yerine Akabe süreci

Başından beri ısrarla vurguladık: Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği, Türkiye başta komşularının da toprak bütünlüğü ile siyasal birliğinin teminatıdır. Suriye parçalanırsa, bundan Türkiye de olumsuz etkilenir. Dolayısıyla Türkiye’nin, Suriye’nin siyasal birliğin teminatı durumundaki BAAS rejimini yıkmaya çalışması, aslında sonuçları itibariyle kendi ayağına sıkmasıydı. Bu nedenle 27 Kasım’da başlayan harekatın, Türkiye’yi bir tuzağa düşüreceği uyarısında bulunduk hep. 

İşte, İsrail BAAS rejiminin yıkılmasını fırsata çevirerek Suriye’yi adım adım parçalıyor. Bu parçalanmadan parça kapmaya çalışmak stratejik hata olacaktır. Tersine Ankara’nın parçalanmaya karşı tutum alması gerekir. Ama nasıl ve kimlerle?

Ne yazık ki Türkiye, Astana ortaklarıyla ters düşerek bu olasılığı da zayıflattı. Akabe süreci, Astana sürecinin yerini almaya çalışıyor. Türkiye, Rusya ve İran ortaklığı yerine, Akabe’de Arap, Türk, ABD ve AB inisiyatifi geliştirilmeye çalışılıyor.

Kısacası, estirilen zafer havasının üstünde, fırtınalı bir iklim var… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Aralık 2024

, , , ,

Yorum bırakın

Ya Astana modeli ya Washington modeli

Cihatçı grupların Halep’e saldırısı sonrasında bir araya gelen Türkiye ve İran dışişleri bakanları iki temel konuda görüş ayrılıklarını ortaya koydu. 

Bu görüş ayrılıklarından ilki, Suriye’deki olaylarda dış faktör olup olmaması, ikincisi de Astana modelinin işe yarayıp yaramadığı konusuydu.

Suriye’de dış faktör bolluğu

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Halep’e saldırıda dış faktör olmadığını belirtirken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi dış faktör bulunduğunu ifade etti. İki bakanın bu konudaki görüşleri şöyleydi:

Hakan Fidan: “Suriye’deki olayları dış faktörle açıklamaya çalışmak yanlıştır. Bu, gerçekleri anlamak istemeyenlerin sığındığı sığınaktır, hatadır.”

Abbas Erakçi: “Suriye’deki terör grupları ABD ve İsrail’le ilişkili. Bu gruplar Suriye’de güvensizlik yaratıyor. Siyonist rejimin, bu gerilimin çıkmasındaki rolünü gözardı etmek büyük hata olur.”

Peki gerçek ne?

Tahran’ın terör grubu, Ankara’nın ise muhalif grup dediği bu örgütlerin önemli bir kısmı başlı başına dış faktör zaten. Doğu Türkistan İslam Partisi başta, Tacik ve Özbek gruplar bir yanda, Afganistan ve Pakistan ile irtibatlı gruplar, Kafkas kökenliler dış faktör değil mi? Şu anda cihatçı grupların karadan saldırdığı Halep-Hama hattını iki aydır havadan vuran İsrail dış faktör değil mi? Suriye’nin kuzeydoğusunda askeri varlık gösteren ABD dış faktör değil mi? Halep’e saldıran HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’nun elindeki gelişmiş askeri teçhizatların kaynağı dış faktör değil mi?

Fidan’ın Astana çıkışı

Ancak daha önemlisi Astana sürecine dair değerlendirmedeki farktı. Bu iki konuda bakanların öne çıkan değerlendirmesi şöyle oldu:

Hakan Fidan: “Sorunlar Astana süreci ile yönetilecek bir durum olmaktan çıktı.”

Abbas Erakçi: “Astana sürecini destekliyoruz. Bu sürecin tıkanmasını engellememiz lazım.“

Sorun tam da Astana anlaşmalarına tam olarak uyulmamasından kaynaklanmaktadır aslında. Astana anlaşması, İdlib’deki grupların öncelikle silahsızlandırılmasını içermektedir. Bu konuda sorumluluğu alan Ankara’dır. Ancak İdlib’deki gruplar silansızlandırılamadığı gibi, daha fazla silahlanmıştır; Türkiye’nin de terör örgütü kabul ettiği HTŞ İdlib’de hükümet kurmuş durumda!

Dolayısıyla Astana’daki sorumluluğunu yerine getirmeyen Ankara’nın, sorunların Astana süreci ile yönetilmekten çıktığını savunması fazlasıyla sorunludur.

ABD’nin hedefi zaten Astana modeli

Suriye’deki sorunların çözülmesinde iki model var: Astana modeli ve Washington modeli… 

Türkiye, ilk dönemde Washington modelini uyguluyordu; ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar cephesi, Esad yönetimini yıkmaya çalışıyordu. Bu modelin Suriye’yi bölünmeye götüreceği gerçeği ve ABD-PKK ilişkisi, Ankara’nın bu modeli adım adım terketmesine neden oldu. 

Türkiye, ikinci dönemde Astana modelini uygulamaya başladı; Rusya ve İran ile Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği temelinde ittifak kurdu. Ancak Ankara ne yazık ki Şam’la normalleşmeyi sağlamayarak, sürecin hızlı ilerlemesini engellemiş oldu. 

Astana Platformu, bir model olarak ABD’nin en istemediği durumdu. Washington bu dönem boyunca iki temel hedefi uygulamaya çalıştı: 1) Ankara’nın Şam’la normalleşmesine karşı çıktı. 2) Türkiye’nin Rusya ve İran’la arasını bozmaya çalıştı.

Ne yapmalı?

Görüleceği üzere Suriye’de hâlâ iki model mevcuttur: Astana modeli ve Washington modeli… 

“Sorunların Astana süreci ile yönetilecek olmaktan çıktığını” savunmak, Ankara’yı yeniden Washington modeline savurur. Tersine, Ankara Astana anlaşmalarıyla ilgili sorumluluklarını yerine getirdiğinde, sorunların bu süreçle ne kadar hızlı çözülebildiği görülecektir. 

Aslında sadece ABD’nin Astana karşıtlığına bakarak bile “nasıl konumlanmalı” sorusuna yanıt vermek mümkün. Çünkü Astana süreci, Türkiye, Rusya ve İran’ın Suriye’deki sorunlara çözüm aradığı bir süreç olmayı aşmış, üç ülkenin geniş bölge perspektifini uyumlaştırmasının platformuna dönüşmüştür. Azerbaycan’ın 30 yıl sonra Karabağ’daki topraklarını kurtarabilmesinde o uyum etkili oldu, Kafkasya’daki sorunlara karşı 3+3 platformu oluşturulmasında o uyum etkili oldu… 

Kısacası, Astana bir modeldir ve Türkiye’nin geniş bölge komşularıyla birlikte geniş bölgede dış faktörlerin cirit atmasının önünde engeldir. Dolayısıyla Astana sürecinden vazgeçmek büyük hata olur, tersine Ankara bu sürecin geliştirilmesini, platformun diğer komşularla güçlendirilmesini ve bir barış ortaklığına dönüşmesini savunmalıdır.

Fidan’ın açıklaması bir son değildir. Astana’nın üç ortağı önümüzdeki günlerde bir araya gelme kararı aldı. Dolayısıyla Astana’yı riske atma yanlışından çıkma olanağı hâlâ var elbette… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Aralık 2024

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği için Türkiye’ye AB havucu

Yunan Kathimerini gazetesi, “Kıbrıs’ın NATO’ya Katılımı Planı” başlıklı özel haberiyle duyurdu: Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Washington’a yaptığı ziyarette, ABD Başkanı Joe Biden ile Beyaz Saray’da “NATO üyeliği” planını el aldı.

Peki böylesi bir konu, Türkiye’nin vetosunu aşarak nasıl hayata geçirilebilecek? Planın ayrıntılarına bakılırsa, Türkiye’nin önüne yine AB havucu uzatılacak.

İnceleyelim:

ABD’den üç stratejik hedef talebi

Kathimerini’nin haberine göre plan şu: 

Güney Kıbrıs’ın öncelikle “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacak. Böylece NATO-Güney Kıbrıs ilişkisinin kurumsallaşması amaçlanacak.

Bu süreçte Türkiye’nin vetosunu önlemek için a) Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, b) Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak, Güney Kıbrıs bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak.

Güney Kıbrıs bu süreçte ABD’den “üç stratejik hedef”i yerine getirmesini talep edecek:

1) ABD’den savunma donanımı: Güney Kıbrıs bu amaçla yıllık silah ambargosu muafiyetinin beş ya da en azından üç yıla uzatılmasını istiyor.

2) Rum Milli Muhafız Ordusu askerlerinin ABD’de eğitilmesi: ABD ile Güney Kıbrıs arasında daha önce yapılan anlaşmaya göre zaten milli muhafızlar ABD’deki iki akademide dört yıllık programlara katılabiliyordu. Rumlar bunun artırılmasını istiyor. ABD olumlu bakıyor.

3) ABD’nin, Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize etmesi: Bu konuda adımlar atılmış durumda zaten. Örneğin yakın zamanda ABD helikopter üssü açıldı. Ayrıca Baf’taki Andreas Papandreu Üssü’nün modernize edilerek ABD için kalıcı üsse dönüştürülmesi gündeme geldi.

Planın asıl sahibi kim?

Her ne kadar plan Güney Kıbrıs’ın diye sunuluyorsa da, son bir kaç yıllık gelişmeler dikkate alınırsa, planının asıl sahibinin Washington olduğu görülecektir. 

Nitekim Yunan gazetesi Kathimerini plandan bahsederken, “Washington tarafından zaten kabul edilmiş, birbirine bağlı birçok aşamadan oluşan” demektedir.

Zaten plan ilk kez 30 Ekim’de Biden-Hristodulidis arasında görüşülmüş değil. Planın ABD Dışişleri Bakanlığındaki görevinden ayrılmadan önce Victoria Nuland’la ele alındığı bilgisi var. ABD’nin turuncu darbelerinde aktif rol alan “operasyonel diplomat” Nuland, 9 ay önce görevinden ayrılmıştı.

Kaldı ki ABD’nin son iki yıldır Güney Kıbrıs’la yaptığı savunma ve güvenlik anlaşmaları da aslında bu planın parçalarıdır.

Bu arada planın yeni NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye de hızla aktarıldığı bilgisi var. 

ABD’nin yeni demir perde stratejisi

Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği, Güney Kıbrıs’ın ya da Yunanistan’ın talebinden çok, ABD’nin stratejisinin gereğidir. 

Çünkü ABD Avrupa ile Asya’nın arasına “yeni demir perde” indirmeye çalışıyor. Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e inen bu demir perdede Yunanistan ve Kıbrıs önemli bir konumda. ABD’nin son yıllarda Yunan anakarası ile adalarına çok sayıda üs açmasının nedeni bu… 

Perde Arktik Okyanusu’ndan başlıyor, zira bu okyanus, buzulların erimesiyle yeni küresel güç mücadelesinin önemli merkezlerinden biri olacak. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği esas olarak bu nedenleydi.

Perde Arktik Okyanusu’ndan sonra Baltık Denizi’ne iniyor. ABD burayı bir NATO gölü yapmaya ve Rusya’nın çıkış alanını daraltmaya çalışıyor.

Ardından Ukrayna merkezli Doğu Avrupa geliyor: Daha Ukrayna savaşından önce İngiltere, Ukrayna ve Polonya arasında kurulan “üçlü ittifak”ı anımsayın.

Perde daha sonra Batı Karadeniz’e iniyor. ABD ve NATO’nun son yıllarda Bulgaristan ve Romanya’ya ağırlık vermesi, Karadeniz’de yeni üsler açmalarını sağlaması bu nedenledir. Ayrıca ABD Montrö Sözleşmesi’ni delerek Karadeniz’e sınırsız girmeyi ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üyeliğini sağlayarak, Karadeniz’i bir NATO gölü yapmayı hedefliyor.

Yeni demir perde ardından Yunanistan topraklarını, Ege’yi, Girit’i içererek Kıbrıs’a uzanıyor. 

Ve en önemlisi, perde Kıbrıs’tan İsrail’e bağlanıyor!

Ankara yeniden taviz verir mi?

Başta da işaret ettiğimiz gibi Türkiye’nin vetosunu önlemek için yine AB havucu uzatılıyor. AB’yle müzakerelerde tıkanan bazı başlıkların açılması, Güney Kıbrıs’ın bazı vetolarının kaldırılması ve Kıbrıs için yine bir “çözüm” sürecinin başlatılması gibi konular var. 

Peki Ankara bu havucu yine yer mi? 

Tam bu noktada soralım: Ne oldu da Türkiye ile Yunanistan arasında yine bir bahar havası başlatıldı? Ne oldu da “benim için Miçotakis bitmiştir, bir daha görüşmem” diyen Erdoğan Atina’ya gidip Miçotakis’le görüştü? Hangi sorun çözüldü de Ankara Atina ile “iyi dostluk ve komşuluk bildirisi” imzaladı? 

Çünkü ABD 11-12 Temmuz 2023’te, NATO’nun Vilnius Zirvesi sırasında, Erdoğan’a Miçotakis’le “normalleşme kapısı” açtı. Ve anımsayın, Erdoğan Vilnius’tan kısa bir süre sonra aynen şöyle dedi: “Samimiyetimizi Annan planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023). Bunun “gerekirse yine taviz verilebileceği” anlamına geldiği açık!

Ve bitirirken önemle anımsatalım: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, birkaç gün önce geniş bir gazeteci grubuyla basın toplantısı yaparak, Türk dış politikasının hedeflerini ortaya koydu. Yunanistan konusunda söylediği ise ilginçti, Anadolu Ajansı metninden aktarıyorum: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselelerin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).

Dolayısıyla önümüzdeki soru(n) şudur: Daha önce Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin önünü açan Ankara, şimdi de NATO üyeliğinin önünü açar mı? 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Kasım 2024

, , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın Çin’e karşı yapabileceği bir şey yok

ABD’de Çin’e karşı nasıl konumlanılacağı başkanlar üstü bir konudur. O konumlanmada hangi politikaların izleneceği ise başkandan başkana değişebilir. Dolayısıyla Trump döneminde de ABD Çin’i “baş rakip” görmeyi sürdürecektir. 

Nitekim Cumhuriyet’te “Trump’ın ana stratejisi ne?” başlıklı yazımda incelediğim gibi Trump, Biden’dan daha fazla Asya-Pasifik’e, yani Çin’e odaklanmak istiyor. Bunun için de Avrupa ve Ortadoğu’daki sorunları hafifletmeyi amaçlıyor. Bunu ne oranda yapabileceği ise elbette ayrı mesele… 

Trump ve Biden’in Çin stratejisi

ABD sadece kendi strateji belgelerine değil, NATO belegelerine de Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” diye koymuş durumda. Trump bunun gereğini yapmaya çalışacak, “baş rakibiyle” daha iyi mücadele edebilmek için bir strateji oluşturacak, o stratejiyi başarılı kılmak için politikalar, taktikler üretecek. 

Evet, başta da belirttiğimiz gibi konu başkanlar üstü. Nitekim Çin’e “ticaret savaşı” açan kişi Cumhuriyetçi Trump’tı. Yerine seçilen Demokrat Biden “ticaret savaşını” artırarak sürdürdü. Çin’in NATO belgelerinde “baş rakip” olarak ağırlık kazanması Biden döneminde oldu.

Trump ile Biden’ın Çin konusunda özetle strateji düzleminde bir farkı olmayacak, taktik düzlemdeki farkları ise sonucu değiştirmeyecek.

Sullivan’ın işaret ettiği tehdit sıralaması

Trump başkan seçildikten sonra, 13 Kasım’da, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Biden yönetiminin ABD ulusal güvenliğine yönelik baş tehditleri nasıl gördüğünü sıraladı. Beyaz Saray’dan ayrılacak bir yönetimin bu en temel konudaki görüşünü son dakikada açıklaması, elbette öncelikle “devlette devamlılık” içindir. (Bu nedenle zaman zaman ABD başkanları değişimi sırasında, bir önceki ABD başkanının savunma bakanının, sonraki ABD başkanının bir süre savunma bakanlığını yaptığı örnekler bile görüldü.)

Sullivan’ın aslında Trump dönemi için işaretlemek istediği ABD ulusal güvenliğine yönelik baş tehditler sırayla şöyle: “Stratejik düzeyde bakarsanız, önümüzdeki 10, 20 ve 30 yıl boyunca dünya için belirleyici konu Çin Halk Cumhuriyeti ile rekabettir. Daha sonra gelen en acil konular ise İran ile onun vekil gruplarıdır.”

Dikkat ederseniz Sullivan, Rusya-Ukrayna savaşı konusunu ve Rusya tehdidini ilk ikiye almamış, üçüncü sırada değerlendiriyor. 

ABD neden Çin’i durduramaz?

Kuşkusuz kimsenin ABD’nin ulusal güvenliğini tehdit ettiği yok, tersine ABD diğer ülkelerin ulusal güvenliklerini tehdit ediyor. Gerçek elbette bu ve o nedenle Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın işaret ettiği sıralamayı aslında şöyle okumalıyız: ”ABD’nin 21. yüzyılda çıkarlarını koruyabilmek ve dünya hegemonyasını sürdürebilmek için mücadele etmesi gereken güçler.”

Peki Beyaz Saray’a ikinci kez oturacak Donald Trump, bu hedef gereği Çin’e karşı ne yapacak, ne yapabilecek? 

Daha somut soralım: ABD’nin Çin’i durdurma ve gelişmesini önleme şansı var mı? İki kere yok: 

1) Çin, Çin’e özgü sosyalizm sistemiyle dünyanın en verimli, en üretken ülkesi durumunda. ABD’nin Çin’le üretimde rekabet şansı yok. Dahası Çin bilim, teknoloji, eğitim konularında da ABD’yi geçiyor. ABD Çin’e ticaret savaşı açarak, yaptırım uygulayarak, Tayvan ve Uygur sorunlarını kışkırtarak, Çin’i çevreleyerek bu gelişmeyi engelleyemedi. ABD’nin işe yaramayan bu yöntemleri aşacak araçları yok. Çünkü Pasifik’teki bir savaş da ABD’nin yenilgisi demek!

2) Çin artık BRICS’tir, ŞİÖ’dür, Küresel Güney’dir. Dolayısıyla ABD’nin Çin’e karşı mücadelesi, türevleri nedeniyle Küresel Güney’a karşı da mücadele demektir. Çünkü ABD Çin’e karşı mücadele ettiğinde, Çin’in kazan-kazan merkezli bir yatırımını hedef aldığında, o yatırımın (santral, köprü, liman vb.) olduğu ülkeyi de karşısına almış oluyor.

Sonuç olarak Trump’ın Çin’e karşı yapabileceği bir şey yok…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Kasım 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Cumhuriyet devrimle yaşar

Cumhuriyet 101 yaşında; genç ama yorgun… 

Çünkü Cumhuriyet tehdit altında ve tehlikede… 

Çünkü birinci yüzyılda ortaya çıkan ve ikinci yüzyılda mutlaka çözülmesi gereken sorunlarla karşı karşıya…

Bağımsızlık Cumhuriyetin karakteridir

Mustafa Kemal, “bağımsızlık benim karakterim” derken, kişisel bir özelliğine değil, kurucu öznesi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterine işaret ediyordu. 

Kurtuluş Savaşı, sadece bir işgalden kurtulma savaşı değil, çeşitli düzlemlerdeki bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırma savaşıydı: 

a) İstanbul’un siyaseten son elli yılda önce Londra’ya, sonra Berlin’e bağımlı olmasının kesilmesidir.

b) Ekonominin Düyûn-ı Umûmiye ve benzeri mekanizmalarla büyük devletlere bağımlılığının kesilmesidir.

c) Kul-hanedan ilişkisinin kesilmesi ve çağdaş devlet-yurttaşlık ilişkisinin inşa edilmesidir.

Ancak Cumhuriyet’in birinci yüzyılında, Kemalist Devrim’in sürdürülememesi sonucunda Türkiye tüm bunları yitirmeye başladı:

a) Ankara, NATO üzerinden Washington’a bağlandı; Atlantik kampı içinde ve blok siyasetleri düzleminde tam bağımsızlığını kaybetti. AB üyeliği gibi tam bağımsızlık ilkesine aykırı bir “hayal” hedef, hâlâ Ankara’nın stratejik hedefi. 

b) Türkiye, ekonomide önce IMF’ye, ardından Londra tefecileri ile New York bankerlerine bağlandı. Türkiye’de lira değil dolar egemen oldu. Üreten değil satın alan, parası bitince borçlanan ülkeye dönüşüldü.

c) Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının siyasi mekanizması olan meclis pek çok işlevini yitirdi ve birinci yüzyılın sonunda bu topraklarda yeni tür bir saray rejimi oluştu. 

Laiklik Cumhuriyetin temelidir

Kurtuluş Savaşı ve devrimci Cumhuriyet ile kul vatandaşa/yurttaşa, ümmet millete/ulusa dönüştü. Kulun ve ümmetin hanedanla ve hilafetle ilişkisi yerine yurttaşın ve ulusun laik devletle ilişkisi inşa edildi. 

Ancak Atlantik kampı içinde bağımsızlığın yitirilmesiyle birlikte, laiklik de aşındırılmaya başlandı. Çünkü Ankara’nın çağdaşlaşma hedefinin yerini, Ankara’nın bağlandığı emperyalist merkezin stratejik hedefi almaya başladı. Emperyalizmin stratejik hedefi, komünizmle mücadeleydi ve SSCB’yi İslamcılıkla kuşatmaktı. 

Türkiye o çizginin devamında adım adım siyasal İslamcılığa teslim oldu ve ne yazık ki rejim değişiklikleriyle bugün bir “proto-Sünni İslam devleti” haline gelmeye başladı. Yarın için de ulusun ümmetleştirilmesi ve “federal bir din/ümmet devleti” kurulması hedefleniyor.

Devrimci olma zamanı

Dolayısıyla hepimiz için karar zamanıdır: Cumhuriyet’in birinci yüzyılının başındaki bağımsızlık ve laiklik hedeflerine mi sahip çıkılacak, yoksa birinci yüzyılın ortasında başlatılan ve sonuna doğru hızlandırılan ve yarın “federal din/ümmet devleti“ olması planlanan hedefe mi teslim olunacak?

Altı ok bir parti logosu değildir, programdır, stratejidir.

Altı ok, bir bütündür; eksik okla program uygulanamaz.

Devrimcilik, altı okun içinde en önemlisidir. Çünkü o ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. 

Mustafa Kemal’i diğer kuruculardan ayıran en temel özelliği devrimciliğidir. O devrimci olduğu için devirebildi ve kurabildi. 

Günümüzde de geçerlidir: Gerçekten Cumhuriyetçi olmak için önce devrimci olunmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Ekim 2024

, , , ,

1 Yorum

İsrail BM’ye düşman

İsrail, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü’nü (UNIFIL) bir kaç kez hedef alan saldırılarıyla, artık BM’ye açıkça düşmanlık yürüttüğünü ortaya koydu. 

Zira İsrail, geçen günlerde de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i “istenmeyen adam” ilan ederek, tüm dünya ülkelerinin çatı örgütünü karşısına almıştı. 

İsrail öncesinde de Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nı (UNRWA) defalarca hedef alarak diplomatları öldürmüştü. 

Barış Gücü’nün görevi

BM Lübnan Geçici Barış Gücü’nün (UNIFIL) kuruşulu 1978’e dayanıyor. UNIFIL, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 425 ve 426 sayılı kararlarıyla uluslararası hukuka göre görev yapıyor. UNIFIL’ın görevi, 2006’da alınan 1701 sayılı kararla güçlendirildi. 

46 ülkeden ve 10 binden fazla askerin görev yaptığı UNIFIL, kurulduğu yıldan itibaren görev süresi düzenli yenilenen bir “barış koruma misyonu”dur. Lübnan ile İsrail arasında “Mavi Hat” olarak bilinen sınır boyunca müdahale gücü olarak hareket etme yetkisine sahiptir. 

Üssü işgal etti, ana girişi ve gözlem kulesini vurdu

İsrail ordusu, 10 Ekim’de UNIFIL’ın bir gözlem kulesini hedef almıştı ve iki barış gücü askeri yaralanmıştı. 

İsrail ordusu ertesin gün de, 11 Ekim’de, Lübnan’ın güneyindeki Ras Nakura bölgesindeki UNIFIL komuta merkezinin ana girişini top mermisiyle hedef aldı. İsrail ordusu aynı gün, UNIFIL’ın bir gözlem kulesini de tankla vurdu. İsrail ordusu, Lübnan’ın güneyindeki Ramyah’da bulunan BM üssüne de zorla girdi. 45 dakika süren işgalde 15 barış gücü askeri yaralandı. 

Bu saldırılar planlı bir şekilde yürütülüyor. Zira İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, saldırılardan önce BM Genel Sekreteri’ne seslenerek, “UNIFIL’ı çekmesini” istemişti.

İtalya’dan İsrail’e tepki

UNIFIL’da görev yapan en büyük ikinci grubu, İtalyan askerleri oluşturuyor. İtalya 7 Ekim’den bu yana hep İsrail’den yana tutum alıyordu. Ancak İsrail’in UNIFIL’a saldırması, Roma’nın da tutumunu değiştirmesine neden oldu. 

İsrail, İtalya’dan askerlerini çekmesini isterken, İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto “İtalya ve BM, İsrail’den emir almaz” diyerek tepki gösterdi; İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani soruşturma başlatılmasını istedi, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de “İsrail’in asker çekilmesi talebinin reddedildiğini” ilan etti. 

İspanya-İrlanda’dan AB’ye çağrı

İsrail’in BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i “istenmeyen adam” ilan etmesi üzerine 104 BM üyesi ülke ve Afrika Birliği, Guterres’e destek ve İsrail’e kınama mektubu yayımladı. 

Mektupta Guterres’in “BM Şartı’nda belirtilen amaçlara ulaşılmasında hayati bir rol oynadığı” vurgulandı. 

İsrail’i hedef alan bir diğer girişim de İspanya ve İrlanda’dan geldi. İki ülke, İsrail’in UNIFIL’a saldırması nedeniyle, AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın sonlandırılmasını istedi. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, BM misyonunun Lübnan’dan çekilmeyeceğini belirterek, İsrail’i kınadı. 

İspanya, Fransa’nın ardından İsrail’e silah sevkiyatının kesilmesini isteyen ikinci Avrupa ülkesi oldu. Yine İspanya, İrlanda ile birlikte geçen aylarda Filistin’i tanıma kararı alarak, Avrupa’da önemli bir süreci başlatmıştı; bu ikiliyi Norveç ve Slovenya izlemişti.

Veto kartı altında ezilen hukuk

İsrail’in BM’yi de karşısına alan bu saldırganlığı, kuşkusuz ABD’nin koruma kalkanı altında yapılıyor. İsrail, ABD’nin veto kartı sayesinde, BM’nin kararlarından korunuyor. 

Diğer yandan İsrail, ABD silahlarıyla saldırıyor ve ABD savunma sistemleriyle korunuyor. Dolayısıyla tabloyu “ABD sponsorluğu yoksa, İsrail saldırganlığı da yoktur” diye özetleyebiliriz. 

Ancak İsrail’in pervasızlığı, en sonunda ABD’ye de yük olacak. ABD zaten BM Genel Kurulu’ndaki oylamalarda artık İsrail’e destek verecek ülke bulamamakta, veto kartı sayesinde durumu idare etmektedir. 

İsrail’in BM’ye saldırıları, BM’de reform tartışmalarını hızlandırabilir. Zira uluslararası hukukun ABD veto kartının altında ezilmesi, giderek Avrupa içinde de tepki topluyor. Ve giderek daha çok Avrupalı, ABD’nin Ukrayna ve İsrail yükünden şikayetçi oluyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
15 Ekim 2024

, , , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Aksa Tufanı’nın beş sonucu

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e ani saldırı düzenlemesi ve Filistinli esirlere karşı İsraillileri esir alması, Filistin’in direniş tarihinde bir silkiniş başlattı. Zira tablo şöyleydi: 

Gazze 17 yıldır ablukada, adeta bir açık hava hapishanesi durumundaydı. Sömürgeci İsrail yeni yerleşim planları ile hergün Filistin topraklarına doğru genişliyordu. Filistin meselesi ve iki devletli çözüm Arapların ve dünyanın gündeminden düşmüştü. Araplar Filistin meselesi çözülmeden ABD aracılığıyla İsrail’le tek tek anlaşmalar yapıyordu. 

İşte Aksa Tufanı bu tabloyu değiştirmeye başladı… 

Filistin yeniden dünyanın gündeminde

1) Filistin meselesi, Filistin’in devlet olma hakkı, iki devletli çözüm 7 Ekim’den önce adeta unutulmuştu. Filistinliler, Aksa Tufanı ile devlet olma sorunlarını yeniden dünyanın gündemine getirdiler.

7 Ekim sonrasında Filistin’in tanınması konusu hem tek tek devletlerin hem de BM’nin gündemine geldi. Yeni ülkeler Filistin’i tanımaya başladı. Özellikle İspanya, İrlanda, Slovenya ve Norveç gibi Avrupa ülkelerinin Filistin’i bu süreçte tanıması İsrail için tam bir darbe oldu. Zira İsrail zamana yayarak Filistin’in tamamını adım adım ele geçirmek ve Filistinlileri diğer Arap ülkelerine sürmek istiyordu. 

Arap-İsrail anlaşmaları rafa kalktı

2) Arap ülkeleri, ABD yönetiminin aracılığıyla İsrail’le tek tek “normalleşmeye” başlamıştı. Araplar Filistin meselesini bir kenara bırakarak İsrail’le “Abraham anlaşmaları” yapıyordu. Arap-İsrail savaşları düşünülürse bu Filistin davası için bir yenilgi, Araplar için de bir utançtı aslında… 

İşte 7 Ekim bu çözüm sağlanmadan başlayan normalleşme eğilimini durdurdu. İsrail’le normalleşen Arap ülkeleri anlaşmaları askıya aldı, normalleşmeye hazırlanan Arap ülkeleri de çözüme kadar süreci dondurma kararı aldı.

İsrail’in dokunulmazlığı delindi

3) 7 Ekim Aksa Tufanı, İsrail’de şok etkisi yarattı. Hamas üyelerinin İsrail topraklarını basması, İsrail’e binden fazla kayıp verdirmesi ve 250 İsraillinin, Filistinli esirlere karşılık esir alınması, İsrail devleti için büyük yenilgiydi, dokunulmazlığının delinmesiydi. 7 Ekim İsrail devleti için kara gün oldu. Kurumlar birbirini suçladı, istifalar yaşandı.

7 Ekim sonrasında Netanyahu hükümetinin savaşı bölgeselleştme ve ABD’yi İran’la savaştırma amacı ile İran’a saldırması, İsrail’in dokunulmazlığını ikinci kez deldi. İran, 13 Nisan 2024 ve 1 Ekim 2024 tarihlerinde iki kez İsrail saldırganlığına yanıt verdi: 1200 km uzaktan füzeleriyle İsrail topraklarını vurdu. ABD bölgedeki üslerinden ve Doğu Akdeniz’deki gemilerinden, İngiltere Güney Kıbrıs’taki üslerinden kalkan uçaklarla ortak savunma yapmasa, İsrail “demir kubbesi” delik deşik olacaktı.

İsrail yargılanıyor

4) 7 Ekim Aksa Tufanı, İsrail’in maskesini tamamen düşürdü. İsrail devletinin işgalci, sömürgeci, soykırımcı, terörist yüzleri tek tek ortaya çıktı. Nazi soykırımına uğrayan bir halkın devleti şimdi bir başka mazlum halka soykırım uyguluyordu ve dünyanın çoğunluğu bu gerçekle yüzleşti.

7 Ekim sonrasında bu gerçeğin çırılçıplak ortaya çıkması, Küresel Güney ülkelerini harekete geçirdi. Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’i soykırım yapmakla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanmasını sağladı. Dava sürüyor, İsrail aleyhine ara karar çıktı. Öte yandan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanıyor.

İsrail yalnızlaşıyor

5) 7 Ekim sonrasında BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamalar, İsrail’in adım adım nasıl yalnızlaştığını gösteriyor. İlk oylamada ABD ve İngiltere ile birlikte 43 ülke İsrail lehine tutum almışken, bu sayı adım adım sonraki oylamada 9 ülkeye kadar düştü. 

Son durum şudur: Pek çok ülke İsrail’le ticari ilişkileri kesti, bazı ülkeler diplomatik ilişkilerini de kopardı. İsrail’in kimi müttefikleri silah satışını askıya almayı bile tartışıyor. 

Sonuç

7 Ekim’den beri ısrarla belirtiyorum: Bu tür savaşların sonucu ölen insan sayısı ile ölçülmez. Evet, İsrail 7 Ekim’den bu yana 42 bin Filistinliyi katletti, Gazze’yi büyük yıkıma uğrattı. Bu Filistin adına elbette bardağın boş tarafıdır ve büyük kayıptır ama dolu tarafında da yukarıda özetlediğim tablo var. O tabloya göre de savaş (ya da silahlı siyaset) sürüyor ve İsrail kaybediyor, Filistin kazanıyor… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
8 Ekim 2024

, , , ,

1 Yorum

Devrim, Çin ve dünyaya ne kazandırdı

75 yıl önce bugün, 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) kuruldu. Çin Komünist Partisi (ÇKP) uzun soluklu bir mücadeleden sonra hem emperyalist işgalcileri topraklarından temizledi, hem de iç savaşı kazanarak özgürleştirdiği topraklara Halk Cumhuriyeti getirdi. 

Peki Mao Zedong liderliğinde Çin Komünist Partisi’nin yaptığı bu devrim, Çin halkına ve dünya halklarına neler kazandırdı?

Devrim, Çin halkını özgürleştirdi

1) Devrim, her şeyden önemlisi bir çok emperyalist ülkenin işgali altındaki topraklara özgürlük ve Çin halkına onur getirdi. Çin Komünist Partisi, emperyalist işgal altında ezilen, alt sınıf insan görülen, köle muamelesi yapılan bir halkı ayağa kaldırdı ve bağımsızlığı için savaşmasına öncülük etti. 

2) Devrim, halkın önüne yepyeni ve içindeki enerjiyi büyük bir atılma dönüştürecek bir sistem, Çin’e özgü sosyalizm sistemi kazandırdı. O sistemle dünyanın en kalabalık ve en yoksul halkı, kısa süre içinde modern ülkeler seviyesine yükseldi. Çin Komünist Partisi yoksulluğu bitirdi, halkın iyi bir eğitim almasını sağladı. Bu verimli ekonomik modelle, Çin halkı 75 yılın sonunda çağdaş, kendine güvenen, üreten bir halka dönüştü.

Geri Avrupa, ileri Asya

3) Çin Devrimi, Sovyet Devrimcisi Lenin’in işaret ettiği “geri Avrupa, ileri Asya” gerçeğini bir kez daha kanıtladı ve Doğuya doğru devrimci yükselişi sürdürdü.

4) Çin Devrimi, Sovyet Devrimi deneyimlerinden de dersler çıkararak, dünya sosyalizminde ikinci dalgaya öncülük etti. 1960’larda Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da yükselen bağımsızlık ve sosyalizm dalgasında Çin Devriminin önemli bir etkisi oldu. 

5) Bugün bir Asya Yüzyılı’ndan söz edilebiliyorsa, bunda birinci etken Çin Devrimi ve Çin’e özgü sosyalizm modeliyle ayağa kalkan Çin Halk Cumhuriyeti‘dir. 

Küresel ekonomik işbirliği modeli

6) Çin Devrimi, Çin halkına ekonomik atılımla olağanüstü kalkınma ve büyüme sağladığı gibi bu oranlar, özellikle son birkaç yılda, dünyanın da büyümesini sağlamış oldu. Çin’in büyümesi olmasa, pek çok yıl, dünya aslında büyümemiş, küçülmüş olacak zira…

7) Çin Halk Cumhuriyeti, büyük ekonomisiyle gelişmekte olan ülkelere fırsat oldu. Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri, Çin’le yaptıkları kazan-kazan anlaşmalarıyla 21. yüzyılda büyük bir atılıma sahne oluyorlar. 

8) Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile birleştirerek, dünyaya hem çok önemli bir küresel ekonomik işbirliği modeli sağlıyor ama hem de bir kültür yoluna dönüştürerek küresel barışı katkı yapıyor.

Çin ve çok kutupluluk

9) Devrim, büyük atılımıyla Çin’i dünyanın en büyük ekonomik gücüne dönüştürürken, dünyaya da “çok kutupluluk” fırsatı kazandırmış oldu. Böylece halklar, ülkeler ve devletler, “tek kutup” baskısından kurtulmuş, çok kutupla çok taraflı ilişkiler sürdürebilme olanağına kavuşmuştur.

10) Çin Halk Cumhuriyeti, ortaklarıyla birlikte dünyaya çok önemli iki platform kazandırdı: Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS… 

ŞİÖ Asya ülkeleri, BRICS de Küresel Güney (Asya, Afrika, Güney Amerika) ülkeleri için bir çekim merkezi oldu. Dahası BRICS Yeni Kalkınma Bankası, Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif olarak gelişmekte olan halklara altyapı için ucuz kredi kazandırma olanağına dönüşüyor.

Çin küresel barışa öncülük ediyor

11) Çin Halk Cumhuriyeti, çevresine, bölgesine ve dünyaya barış götürmeye öncülük ediyor. ÇHC, İran ile Suudi Arabistan’ın normalleşmesine arabuluculuk yaptı, Filistinli örgütlerini “ulusal mutabakat yönetimi” oluşması hedefiyle bir araya getirdi, Rusya-Ukrayna savaşına çözüm için Küresel Güney ortaklarıyla birlikte “Barış Dostları” platformuna öncülük ediyor, Filistin-İsrail savaşına çözüm için “Barış Konferansı” geliştirmeye çalışıyor… 

12) Çin Halk Cumhuriyeti, öncülük ettiği Küresel Güney ülkeleriyle birlikte, Kolektif Batı’ya karşı bir denge sağlıyor, bu da gelişmekte olan ülkeler üzerindeki emperyalist baskıyı hafifleterek ülkere nefes aldırıyor.

13) Çin Halk Cumhuriyeti, Küresel Güney ortaklarıyla birlikte adım adım uluslararası düzeni demokratikleştiriyor, daha adil bir düzenin filizlenmesine öncülük ediyor. 

Devrim insanı yeniler

Devrim, yapıldığı her coğrafyada insanı etkiliyor, insanı devrimcileştiriyor, yeni insana dönüştürüyor.

Örneğin Türk Devrimi, ezilen yoksul Anadolu köylüsünü ayağa kaldırdı, “devrimci cumhuriyet” Türk halkının büyük bir atılım yapmasını sağladı. Ne zaman ki Türk devrimi kireçlendi, dondu, kesintiye uğradı, atılım da durdu.

Çin halkı da devrimle yenilendi, 75 yılda büyük bir atılım gerçekleştirdi. O atılımın hâlâ devam ediyor olması, devrimin sürmesi ve Çin Komünist Partisi’nin bu “sürekli devrime” öncülük etmesi nedeniyledir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
1 Ekim 2024

, , ,

3 Yorum

Gelecek Paktı ve yeni düzen

BM Genel Kurulu öncesinde düzenlenen “Geleceğin Zirvesi”nde, 143 üyenin evet oyuyla “Gelecek Paktı” kabul edildi. Nedir Gelecek Paktı peki?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres‘in şu açıklaması yanıta işaret ediyor: “Geleceğin Zirvesi bize az önce kabul edilen bir pakt ortaya çıkardı. Bu pakt sadece acil krizlere çözüm bulma vaadimizi değil, aynı zamanda sürdürülebilir, adil ve barışçıl bir küresel düzen için temel atma vaadimizi de temsil ediyor.” (AA, 22.9.2024).

Böylece Gelecek Paktı ile yeni bir küresel düzen için temel atılmış oluyor. Nasıl bir küresel düzen peki? Sürdürülebilir, adil ve barışçıl. Çünkü mevcut 1945 düzeni artık ihtiyacı karşılamıyor. 

21 Eylül’de Cumhuriyet’te “BM Güvenlik Konseyi’nde reform” başlığıyla ele aldım: “Çok kutupluluk BM Güvenlik Konseyi’nde reformu zorunlu hale getirdi, buradan dönüş yok. Artık mesele bunun nasıl olacağı ve kimleri kapsayacağı. Asıl mücadele de burada yürüyecek.”

İşte o mücadele başladı. 143 üyenin evet oyuyla Gelecek Paktı’nın kabul edildiği müzakerelerde, “BM Güvenlik Konseyi reformu” konusunda bir anlaşma sağlanamadıysa da (AA, 22.9.2024) konu artık gündemdedir. 

Mevcut düzeni kimler istiyor?

Mevcut düzeni ABD ile müttefikleri İngiltere ve İsrail istiyor. Çünkü mevcut düzendeki ABD’nin “keyfi vetosundan” en çok İsrail yararlanıyor. Avrupa devletlerinin bir bölümü bile, özellikle AB’yi “stratejik özerk” yapmak isteyenler de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor. 

Böyle olduğu için de ABD olası bir değişimi kontrolünde tutmaya, kendi konumunu korumaya çalışıyor. İşte ABD’nin “BM Güvenlik Konseyi genişlesin ama yeni üyelerin veto hakkı olmasın” yaklaşımı bu nedenledir.

Evet, Avrupa’nın ABD’den stratejik özerk olunması gerektiğini savunan ülkeleri de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor. Bunların başında da Fransa geliyor. 

Fransa’dan yeni düzen çağrısı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron mevcut düzenin “eksik ve adaletsiz” olduğunu savunarak, yeni bir düzenin inşa edilmesi gerektiğini savundu ve bu yönde çağrı yaptı.

Macron’un iki temel mesajı var: 

– “Avrupa’nın ne tam olarak AB ne de kararlı bir şekilde NATO olmadığı gerçeği hesaba katılmalı. Yeni bir Avrupa örgütlenmesi düşünülmeli.” (Nitekim Paris bu nedenle Avrupa Siyasal Topluluğu’nun inşasını savunuyor.)

– “Yüksek nüfuslu birçok ülke yeterince temsil hakkına sahip olmadığından, uluslararası sistem eksik ve adaletsizdir. Bu nedenle yeni uluslararası düzen inşa edilmeli.” (AA, 23.9.2024)

BM’nin merkezi koordinasyon rolü

Görüldüğü gibi yeni düzen ihtiyacı, artık kaçınılmazdır. Çünkü çok kutupluluk şartlarında, çok kutupluluğa uygun düzen gerekmektedir.  Çünkü ekonomik ve siyasal ağırlığı artan Küresel Güney’in ağırlığına orantılı temsiliyeti şarttır. 

Gelecek Paktı ile birlikte konu artık BM’nin de gündemindir. Dahası BM Küresel Güney ülkelerinin de savunduğu gibi, bu dönüşümün merkezinde olacaktır. 

Geleceğin Zirvesi’nde konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin o role şu sözlerle işaret etmektedir: “BM’nin çok kutuplu dünyamızda, küresel meydan okumalara BM Genel Kurulu düzeyinde yanıt bulma yolunda örgüte üye ülkelerin pozisyonlarını yaklaştırarak merkezi bir koordinasyon rolü oynaması gerektiğine inanıyoruz.” (Sputnik, 23.9.2024)

Sonuç olarak, küresel büyük dönüşüm başladı, savaşsız dönüşüm için ağır, kontrollü ve dengeli ilerliyor. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk Gazetesi
24.9.2024

, , , ,

1 Yorum

Kalkınma Yolu’nda Türkiye-Irak-İran

İran, Türkiye ile Irak arasındaki Kalkınma Yolu projesine katılacak mı? Bu sorunun yanıtı hem bölgesel işbirliğinin derinleşmesine hem de Güney Kafkasya’daki yol problemlerinin çözümüne katkı yapacak. 

Zira Azerbaycan ile Nahçıvan arasında oluşturulmaya çalışılan Zengezur Koridoru konusunda İran’ın endişeleri var. Tahran yönetimi “ulaşım yollarındaki engellerin ortadan kaldırılmasını” kategorik olarak destekliyor ancak bölgede “sınır değişikliği” oluşmasına ise itiraz ediyor. 

Peki bir sınır değişikliği oluşturmadan, örneğin tünel yoluyla, hatta İran’ı da dahil ederek, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında bir bağlantı kurulmaz mı? 

Bunu ayrıca tartışmamız gerekiyor ancak asıl konumuza, İran’ın Kalkınma Yolu’na katılıp katılmayacağı konusuna bakalım. 

Irak davet etti, İran memnun

Irak, Kalkınma Yolu’na katılımı için İran’a davette bulundu. İran’ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Sadık, davet için Irak hükümetine teşekkür ederek Tahran’ın memnuniyetini aktardı: “Bölge ülkelerinin arasında ekonominin ve ticaretin büyümesine ve refahına katkıda bulunabilecek her türlü projeyi memnuniyetle karşılıyoruz.”

Büyükelçi Sadık, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pazeşkiyan’ın “bölge ülkelerinin demiryolu ve karayolu hatlarının birbirine bağlanmasının bir zorunluluk olduğu” görüşünü de aktardı.

Özetle İran yönetimi, Türkiye ve Irak’ın Kalkınma Yolu’na ilgi gösteriyor diyebiliriz. 

MEHR’in işaret ettiği bağ

Bu haberi servis eden İran’ın MEHR haber ajansının Kalkınma Yolu ile ilgili değerlendirmesi önemli, çünkü “Kalkınma Yolu” ile “Kuşak ve Yol“ arasında bir bağ kuruyor. Ajans, Çin’in Pakistan’daki Gwadar Limanı’nı 2015 yılından beri işletiyor olmasının, Irak’ın jeopolitik önemini artırdığını vurgulayarak  şöyle diyor: 

“Çünkü Gwadar’a ulaşan Çin malları, Süveyş Kanalı’ndan geçerek deniz yoluyla Avrupa’ya ulaşmak yerine çok daha düşük maliyetle kısa sürede Avrupa’ya varacaktır.” (MEHR Haber Ajansı, 15.9.2024)

İşte bu gerçek, Türkiye ve Irak ile Çin’in ekonomik işbirliğini de daha derineleştirecektir. 

Unutulmamlı: Haziran’da Çin’i ziyaret eden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Kalkınma Yolu ile Kuşak ve Yol’u entegre etmek istiyoruz” demişti.  

Kuşak ve Yol ile kalkınma Yolu birleşecek

Bağdat’taki Kalkınma Yolu Projesi Konferansı’ndan hemen sonra Cumhuriyet’te yazdığım makalede, tam da buna dikkat çekmiştim:

”Kalkınma Yolu Projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol ile aslında birbirini bütünleyen bir projedir. Kaldı ki Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşerek Körfez’e boşaldığı bölgedeki Büyük Fav Limanı, Çin’in işlettiği Pakistan’daki Gwadar Limanı’yla birlikte daha da önem kazanmaktadır.

“Şöyle ki, Gwadar Limanı, Çin’in Körfez’den aldığı petrolü ABD denetimindeki Malakka Boğazı’ndan geçirmesine gerek kalmadan, yoldan ve süreden tasarruf etmek için Pakistan üzerinden transfer ettiği adrestir. Petrol, buradan boru hattıyla Çin’in Sincan bölgesine ulaştırılmaktadır. (ABD’nin Uygur kışkırtmasının bir nedeni de budur.)

“Dolayısıyla şimdi Gwadar Limanı ile Büyük Fav Limanı ticarette bütünlük oluşturacak, Çin mallarının daha kısa bir yol üzerinden ve daha kısa bir sürede Avrupa’ya ulaştırılması sağlanacaktır.

“Yani Kuşak ve Yol ile Kalkınma Yolu birleşecek, Batı Asya’nın birlikte kazanmasının ve kalkınmasının yolu olarak Körfez bölgesi Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanacaktır.”

Akraba ülkeler

Başta değindiğimiz konuya dönersek… 

Körfez’deki Fav Limanı ile Avrupa arasında Irak ve Türkiye topraklarından geçecek bu kara ve demiryolu projesi, önemli bir ticaret köprüsü olmanın dışında, bölge barışı için de önemli potansiyeller taşıyor.

Örneğin İran’ın Kalkınma Yolu’na katılması, sınır değişikliğine yol açmadan bulunabilecek çözüm üzerinden Zengezur Koridoru için de kolaylaştırıcı olacaktır.

Ve bitirirken belirtelim: İran Cumhurbaşkanı Pazeşkiyan ilk yurtdışı ziyaretini Irak’a yaptı ve ülkesinde düzenlediği ilk basın toplantısında, “Türkiye dostumuz, kardeşimiz ve akrabamızdır” diyerek yakın zamanda Türkiye’yi ziyaret edeceğini ifade etti.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Eylül 2024

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın