Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Erdoğan’ın şemsiyesi

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin Ankara ziyareti sırasında, siyasal sembol olarak yorumlanan bir görüntü vardı. Erdoğan, ıslanmasın diye Zelenski’ye şemsiye tutuyordu. 

O kare siyasi yorumlara yol açtı. Çoğunlukla “Ukrayna’ya Türk şemsiyesi” dediler, “ABD’nin sırtını döndüğü Zelenski’yi Erdoğan kanatlarının altına alıyordu” yani. 

Bugün biz de Erdoğan’ın şemsiyesi üzerinden, hızlı kaymalar yaşanan Transatlantik ilişkiler düzlemindeki Türkiye’nin yerini tartışacağız.

Riyad ve Ankara farkı

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin Ankara ziyaretinin zamanlaması kritikti. Washington, Ukrayna-Rusya savaşını bitirmek amacıyla Riyad’da yapılacak görüşmeye Zelenski’yi de davet etmişti. Zelenski Riyad’a değil, Ankara’ya geldi. 

Riyad’da ABD ve Rusya Dışişleri Bakanları barış masasının kurulması gerektiğini konuşuyordu. Washington ve Moskova, savaşın ana nedeninin Ukrayna’nın NATO üyeliği olduğu gerçeğinden hareketle savaşa son vermeye çalışıyordu. Ancak Ankara’da Erdoğan tersine Kiev’in NATO üyeliğine destek veriyordu.

Zelenski’nin Erdoğan’dan asker talebi

Daha önce de bir çok kez “Ukrayna NATO üyeliğini hak etti” diyen Erdoğan’ın desteğinin bu kez yeni boyutlar taşıdığı anlaşılıyordu. Zira Zelenski’nin şu sözleri Ankara açısından bir yenilik taşıyordu: “Herkes Putin’in savaşa dönmeyeceğine eminse, madem savaşı bitiriyorsak, neden biz Ukrayna’ya kuvvetlerin yerleşmesinden çekinelim. Bu nedenle güçlü ordulara sahip güçlü ülkelerin, Türkiye de dahil, güvenlik garantilerinin bu boyutunu da Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile konuştuk” (Hürriyet, 19.2.2025).

Bu sözler bir ölçüde Zelenski’nin Erdoğan’dan asker talebi anlamına geliyordu. Nitekim gazeteci Deniz Berktay da Kiev’deki basın toplantısında konuyu Zelenski’ye sordu ve yanıtını yorumladı: “Bana Ankara’nın şu anda nasıl bir rolünün olacağını bilemediğini ancak Türkiye’yi, Avrupa’da en kalabalık ordulardan birine sahip olarak Ukrayna’da garantör ülke olarak görmek istediğini söyledi. Yani ‘Türkiye, buraya asker göndersin” diyor” (Cumhuriyet, 25.2.2025).

Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi

Türk askerinin Ukrayna’da güvenlik garantörü olması konusunun bir başka boyutu da Erdoğan’ın “AB’yi kurtarma” misyonu açıklamasıydı: “AB’yi ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara, içine düştüğü çıkmazdan sadece Türkiye kurtarabilir” (AA, 24.2.2025).

Avrupa’da “ABD bize sırtını dönüyor, kendi savunmamızı düşünmeliyiz” yorumlarının yükseldiği şartlarda Erdoğan’ın “AB savunmasını” kurtarmaya soyunması, “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesidir ve Türk halkının kabul edemeyeceği niteliktedir. 

Atlantik sistemi için Kore’ye asker gönderebilme yanlışı geçen yüzyılda kaldı. Türk ordusunun Transatlantik ilişkiler için yeniden “kullanılması” artık mümkün olmayacaktır.

Kısmi dengeden dengesizliğe

Bu mesajlardan anlaşıldığı kadarıyla Erdoğan, ABD-AB çatlağından yararlanabileceğini umuyor ama tersine 5-27 Kasım 2024 öncesindeki “kısmi denge” avantajını bile kaybediyor. Trump’ın seçildiği 5 Kasım’dan ve HTŞ’nin Şam’a karşı harekete geçtiği 27 Kasım’dan önce Asya’yla, Rusya’yla, İran’la belli oranda denge yürüten Erdoğan, ABD-AB çelişmesinden yararlanayım derken, o ilişkileri erozyona uğratmış oluyor. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, konuğu Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Ankara’da görüşürken, Erdoğan’ın Kırım Zirvesi’ne gönderdiği Ukrayna’ya destek mesajının işaret ettiği asıl gerçek şu: Erdoğan’ın şemsiyesi, bırakın başkasını ıslanmaktan korumayı, sağnak ve rüzgâr nedeniyle kendisini bile koruyamayabilir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Petrol, silah, özerklik

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye politikası, daha doğrusu Suriye’den ABD askeri çekip çekmeyeceği konusu hâlâ belirsizliğini koruyor. Trump‘ın söylediklerine bakılırsa ABD askerleri çekilebilir ama Trump’ın İsrail’in güvenliğini esas alan Ortadoğu politikası buna ne oranda geçit verir, tartışmalı… 

Zira Tel Aviv, İsrail’in güvenliği konusunu jeopolitik düzlemde, diğer faktörlere ek olarak, Suriye’de Kürt ve Dürzi özerk bölgelerin kurulmasına da dayandırıyor. Dolayısıyla ABD ve İsrail açısından Ortadoğu’da “Kürt özerk bölgeleri” oluşturulması hâlâ stratejik hedef olarak duruyor.

HTŞ’nin boyunu aşan problem

Ankara’nın ABD’den beklentisi Suriye’den çekilmesi ve PYD’ye desteğini kesmesi, HTŞ’den beklentisi ise PYD’yi silahsızlandırması…

Evet, HTŞ bu yönde bazı müzakere girişimlerde bulundu ama sorunu çözebilecek dayanakları zayıf. Çünkü: 

1) ABD HTŞ ile PYD’nin uzlaşmasını istiyor. Washington bunu sağlamak için de “yaptırımları aşamalı olarak kaldırma” taktiğini kullanıyor. Ahmet eş-Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi ve geçici yönetimini kalıcı hale getirebilmesi, yaptırımların kalkmasına ve alacağı ekonomik desteğe bağlı. Bu da eş-Şara’yı Ankara ile Washington’un talepleri arasında bir denge gözetmeye zorluyor.

2) HTŞ’nin PYD’yi zor yoluyla teslim alabilmesi askeri uzmanlara göre pek olası görünmüyor. Çünkü Suriye ordusunun askeri kapasitesi, HTŞ’nin Şam’a yürüyebilmesini kolaylaştırması için bizzat İsrail tarafından tahrip edilmişti. Yani HTŞ’nin ve yeni Suriye ordusunun elinde ABD tarafından eğitilip donatılmış 80 bin kişilik PYD gücünü yenebilecek kuvvet yok. Türkiye’nin açık desteği ise Ankara’nın “Trump’la beyaz sayfa” beklentisini torpilleme olasılığı taşıyor.

3) ABD’nin Gazze planı baskısı altındaki Arapların ise Suriye’deki PYD özerkliğine karşı konumlanabilmesi çok etkili olabilecek gibi görünmüyor.

Şam ve Özerk Yönetim’in petrol anlaşması

Tersine, bölgede PYD’nin lehine önemli gelişmeler yaşanıyor. Bunların başında da petrol anlaşması geliyor. 

Suriye Petrol Bakanlığı Sözcüsü Ahmet Süleyman, PYD ile petrol satışı anlaşması yaptıklarını duyurdu: “Özerk Yönetim ile Suriye hükümeti arasında petrol konusunda bir anlaşma sağlandı. Suriye hükümeti, Özerk Yönetim’den günlük 15 bin varil petrol alacak. Petrol, Haseke ve Deyrezor bölgelerinden tankerlerle Humus ve Banyas rafinelerine taşınacak” (Rudaw, 22.2.2025).

Şam’ın “Özerk Yönetim” ile bir petrol anlaşması yapmış olması, en azından şu aşamada HTŞ’nin PYD özerkliğini fiilen kabul ettiği anlamına gelmektedir. 

Fiili özerklik durumu

ABD’nin Irak’ta özerk bir Kürt bölgesi oluşturması yöntemi ile Suriye’de özerk bir Kürt bölgesi oluşturmaya çalışması yöntemi arasındaki önemli bir paralellik olan petrol konusu, özerkliğin çok önemli bir dayanağı durumunda. 

Bir diğer dayanak ise ABD silahlarıdır elbette.

Ankara HTŞ’den PYD’nin elindeki silahları toplamasını istiyor. O silahlar her ne kadar sanki çoğunluğu Rus silahıymış gibi Türkiye’de propaganda edilse de esas olarak ABD silahlarıdır ve ABD, kendi silahlarının toplanarak Suriye ordusunun envanterine konulmasını özerklik konusunda taviz koparmadan kabul edecek gibi görünmüyor.

Silahlı ordusu olan ve petrolü merkezi hükümete satan bir kuvvet, zaten fiilen özerktir. Konu artık bu fiili durumun anayasallık kazanıp kazanmayacağı noktasındadır. 

İktidarın oyun planı

Kısacası Ankara açısından sorunun çözümü sadece zor kullanmaya dayanmaktadır ve bu da ABD’yle ipleri koparma kararlılığı gerektirmektedir. Ne yazık ki Ankara zoru Rusya ve İran’la işbirliği temelinde daha kolay bir şekilde kullanabilme şansını, HTŞ’nin Esad’ı devirmesine destek vererek kaçırmış oldu.

İktidar bu nedenle, Trump’ın çok boyutlu yeni politikalarında kolaylaştırıcı bir rol oynama üzerinden ve açılımı da kullanarak yeni çözümler aramaktadır. Ancak bu da Türkiye’nin ulusal çıkarlarından büyük taviz olasılığı taşımaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD, Çin-Rusya ortaklığını bozabilir mi?

Küresel ölçekte, Avrupa güvenlik mimarisinde ve Transatlantik ilişkilerde çok hızlı gelişmeler yaşıyoruz. Bu baş döndürücü trafik, özellikle Avrupa açısından önem kazanıyor. 

Avrupalı liderlerin temel endişesi, II. Dünya Savaşı ile birlikte kotarılmış Transatlantik düzen ve ilişkilerin, ABD Başkanı Donald Trump’ın politikaları nedeniyle zayıflamakta olduğudur. 

Avrupa’nın üç endişesi

Trump-Musk merkezli Silikon Vadisi iktidarının üç uygulaması Avrupa’da bu endişeleri artırmış durumda: 

1) ABD hükümetinin Avrupalı sağ partilerle ilişkisi ile Brüksel’e dönük demokrasi ve ifade özgürlüğü eleştirisi.

2) ABD’nin Avrupa’yı pek dikkate almadan Rusya’yla Ukrayna savaşını bitirmek üzere müzakerelere başlaması. 

3) ABD hükümetinin Avrupa ülkelerini daha da olumsuz etkileyecek ek vergi hazırlığı. 

Trump ve Putin “ittifak” mı kuruyor?

Avrupalı liderlerin çoğunluğu, Trump-Putin telefon görüşmesiyle başlayan yeni süreci kabaca “ABD’nin AB’ye sırtını dönmesi” olarak yorumluyorlar. Bundan daha önemlisi ise bir kısmının olanları “Trump-Putin ittifakı” inşası diye yorumlamasıdır. 

Önceki yazımda da işaret etmiştim, Fransa Başbakanı François Bayrou bu görüşü en net şekilde ortaya koydu: “Putin ve Trump arasında düşünülemez bir ittifaka tanık oluyoruz, bu da Avrupa’yı kendi topraklarında marjinalleştiriyor. AB’nin bu konuda ne kadar zayıf olduğunu görmek korkunç” (Sputnik, 19.2.2025).

Burada temel soru şudur: Paris’in ve AB’nin çoğunluğunun endişe ettiği “Trump-Putin ittifakı”, “ABD-Rusya ittifakı”na dönüşür mü? 

Rusya’ya Batı kapısı açma hamlesi

Trump’ın Ukrayna merkezli politikalarını daha önce bu köşede “Kissinger’ın dönüşü” metaforu ile incelemiştim. ABD’li ünlü stratejist Henry Kissinger, ölmeden önce yaptığı pek çok konuşmada, Ukrayna‘yı NATO üyesi yapma çabası üzerinden ABD’nin Rusya’yla karşı karşıya gelmesinin ”Rusya’yı Çin’in Avrupa’daki ileri karakolu” yapacağını, bunun da ABD’nin çıkarlarına aykırı olduğunu belirtiyordu. Kissinger, özetle, 50 yıl önce ABD nasıl SSCB’yi yalnızlaştırmak için Çin açılımı yaptıysa, 50 yıl sonra bu kez Çin’i yalnızlaştırmak için Rusya açılımı yapması gerektiğini savunuyordu. 

İşte Trump’ın yapmaya çalıştığı budur. Trump tıpkı Kissinger gibi Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunun bu savaşın ana nedeni olduğunu söylüyor, “Rusya G7’ye dönmeli” diyerek tıpkı Kissinger’ın işaret ettiği gibi Rusya’ya Batı kapısı açmaya çalışıyor.

Peki bu politikalar sonuç alabilir mi? Yani ABD, Çin-Rusya ortaklığını bozabilir mi?

Putin Yeltsin değil

Bu soruyu ”Rusya, Yeltsin dönemindeki gibi Putin döneminde de aynı tuzağa yeniden düşer mi?” diye sorabilir ve yanıta şu iki ilişki düzlemine bakarak ulaşabiliriz:

1) Rusya, bir Atlantik ekonomi saldırısı altında, esas yaslanacağı adresin Çin ve Asya olduğunu çok iyi deneyimledi. Biden hükümeti yaptırımları başlattığında Rusya ekonomisinin çökeceğini, bunun da Putin yönetiminin yıkılmasına yol açacağını hesaplıyordu. Çin’in Rusya’yla yürüttüğü petrol ve doğalgaz merkezli ticaret, ABD’nin hesabının tutmamasını kolaylaştırdı.

2) Xi Jinping ile Putin’in derinleştirdiği çok boyutlu işbirliği, hem Pekin’de hem de Moskova’da Mao ile Stalin’in kurduğu stratejik ortaklığı aşan bir işbirliği olarak nitelendiriliyor. Çünkü iki ülkenin işbirliği 1+1‘in 2’den fazla etmesi ölçeğindedir. İki ülkenin işbirliği, ŞİÖ ve BRICS platformlarının etkisini artırarak, çok kutuplu dünya inşasını sağlamaktadır.

Elbette bu iki temel ilişki düzlemine başka düzlemler de ekleyebiliriz ve bu, şu sonucu daha da pekiştirir: Trump’ın Rusya-Çin ortaklığını bozabilme olasılığı yok ama Putin’in Trump’ın hamlesinden yararlanma olasılığı çok.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Amerikan piyonluğunun sonu

Üç başkentte üç zirve… 

Riyad’da, Trump ve Putin’in uzun telefon görüşmesinin ardından ABD ve Rusya heyetleri bir araya gelerek, Ukrayna savaşını sona erdirme görüşmelerini başlattı. 

Paris’te Avrupalı liderler toplanarak ABD’nin Ukrayna barış masasından Avrupa’yı dışlamasına tepki gösterdiler.

Ankara’da Erdoğan ve Zelenski ise buluşup dışlanmaya tepki gösterdiler. 

Zelenski üç yıldır neredeydi?

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Ankara’da, Erdoğan’la ortak basın toplantısında konuştu: “Suudi Arabistan’a gitmeyi erteledim, arkamızdan bir şeylere karar verilmesi doğru değil.”

Reuters’e bilgi veren Ukraynalı resmi kaynaklar, “Zelenski’nin ABD-Rusya görüşmesine meşruiyet kazandırmamak amacıyla görüşmeye katılmadığını” kaydettiler. 

Trump’ın Zelenski’ye tepkisi ise sert oldu: “Bugün duydum ki ‘biz davet edilmedik’ diyorlarmış. Üç yıldır oradaydınız, üç yıl önce bunu bitirmeliydiniz. Hiç başlamamalıydınız. Daha önce bir anlaşma yapabilirdiniz” (AA, 19.2.2025)

Trump haksız mı? Hakikaten neredeydi üç yıldır? Oysa daha savaş henüz başladığında Belarus sınırındaki görüşmelerde bir anlaşmaya varılmış ama CIA-MI6 talebiyle masadan kalkmıştı Zelenski… Sonra İstanbul’da bir anlaşmaya varmıştı heyetler ama Boris Johnson – Antony Blinken talimatıyla anlaşmayı kabul etmemişti Zelenski…

Neden İstanbul yerine Riyad?

Trump ile Putin’in Ukrayna barış görüşmelerinin ilkinin Riyad’da yapılmasından rahatsız olan Erdoğan, Zelenski’yle ortak basın toplantısında taraflara seslendi: “Önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesi muhtemel görüşmeler için ülkemiz ideal bir ev sahibi olacaktır” (cumhuriyet.com.tr, 18.2.2025).

İstanbul yerine Riyad’ın seçilmesinde, ABD’nin İsrail nedeniyle Suudi Arabistan’la arayı iyi tutma isteği, hatta Türkiye’nin Suriye’deki rolü nedeniyle Rusya’nın memnuniyetsizliği neden olmuş olabilir.

Ama Ankara’nın şu aşamada bile tarafsız olmaması asıl neden gibi görünüyor. Zira ABD yönetiminin bile Ukrayna’nın taviz vermesi gerektiğini düşündüğü şartlarda Erdoğan’ın “Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü“ neredeyse Türkiye’nin kırmızı çizgisi ilan etmesi ve Kırımlılardan çok Kırımcılık yapması, İstanbul’un ev sahibi olma şansını esas azaltan faktör görünüyor.

Avrupa’nın ABD-Rusya ittifakı endişesi

Trump ile Putin’in savaşı ikili görüşme ile sona erdirme hamlesinden en rahatsız olan ise Brüksel. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda AB’yi “azarlamasının” ardından ABD’nin Ukrayna ve Rusya Özel Temsilcisi Keith Kellogg’un da “Rusya-Ukrayna barış görüşmelerinde Avrupa yer almayacak” demesi (AA, 15.2.2025) Avrupalı liderleri endişeye sevk etti. Macron’un çağrısıyla Riyad’a karşı Paris’te zirve yapan Avrupalı liderlerin buluşmasından, elbette hiçbir somut sonuç çıkmadı.

Avrupa’nın durumunu en iyi anlatan ise sanırım Fransa Başbakanı François Bayrou oldu: “Putin ve Trump arasında düşünülemez bir ittifaka tanık oluyoruz, bu da Avrupa’yı kendi topraklarında marjinalleştiriyor. Avrupa Birliği’nin bu konuda ne kadar zayıf olduğunu görmek korkunç” (Sputnik, 19.2.2025).

Trump’ın Ukrayna’yı vasallaştırma planı

Ne üzücü… ABD’li bağımsız yorumculardan Max Blumental, durumu şu sözlerle yorumluyor: “Zelenski hizmetçilerin ziyafete davet edilmediğini anladı” (TASS, 19.2.2025).

Zelenski‘nin ülkesini düşürdüğü acı durum ve piyonluğunun sonu. Trump açık açık tehdit ediyor; “Ukrayna’da seçim yapılmadı, Zelenski’nin oyu yüzde 4” diyerek meşru olmamakla, “Verilen paralar nerede, hiç hesap görmedim” diyerek yolsuzlukla suçluyor. 

Trump Zelenski’yi şimdi Ukrayna’yı “vasallaştırmakta” kullanacak çünkü. Açık açık “350 milyar dolar verdik, 500 milyar dolarlık nadir element alacağız” diyor… 

Bir Amerikan piyonun sonu… 

Emperyalizme güvenerek onun stratejisine eklemlenenler, kullanılır, atılır; acısını halk çeker, toprakları sömürüye açılır. 

Herkese ders ola… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Beyaz Saray’ın sopası: Rutte

NATO’nun bir eşitler kulübü olmadığını, bir ABD örgütü olduğunu, ABD’ye rağmen NATO’da kararlar alınamayacağını, Avrupalı NATO Genel Sekreterlerinin aslında Brüksel’in değil Washington’un adamı olduğunu yıllardır yazarım, anlatırım. 

Ama bir NATO Genel Sekreteri’nin kendisini bu kadar açık şekilde “Beyaz Saray’ın sopası” olarak sunduğunu ilk kez görüyorum! 

Washington Avrupalıların ensesinde olacak

ABD-AB çelişkilerine sahne olan 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupalı NATO üyelerinden savunma harcamalarını artırmalarını isteyen bir konuşma yaptı. Rutte, yeni harcama oranının, mevcut yüzde 2 hedefinin “çok üzerine çıkacağını” söyledi. 

Konuşmasının asıl çarpıcı kısmı ise Avrupalıların taahhütlerinin ABD tarafından izleneceğine dair olan kısmıydı: “Attığınız adımlar, takip edilip izlenecektir. Telefonun karşı tarafında olacağım ve eğer beni dinlemezseniz, taahhüdünüzü yerine getirmediğinizde eminim Washington’da çok iyi bir adam sizi arayacaktır.” (AA, 15.2.2025).

Böylece eski Hollanda başbakanı olan yeni NATO Genel Sekreteri, parçası olduğu AB’nin liderlerini doğrudan Trump ile tehdit etmiş oldu! (Bu arada görevi Rutte’ye devreden Norveçli eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Münih Güvenlik Konferansı’nın başına geçti.)

Batı’daki demokrasi erozyonu

Aslında Rutte’nin sözleri bile 61. Münih Güvenlik Konferansı’nın ruhunu anlamamıza yetiyor. Konferanstan önce yayınladıkları “Çok Kutupluluk” başlıklı 151 sayfalık rapora uygun olarak, konuşmalar, ABD ile AB arasındaki çelişmelerin derinleştiğine işaret ediyor. (Bu geniş raporu 11 Şubat’ta cgtnturk.com sitesinde “Putin Münih’e Döndü” başlığıyla geniş bir şekilde inceledim.)

AB liderleri, ABD’nin vergi baskısını yanıtsız bırakmayacaklarını vurgularken, ABD adına konuşan Başkan Yardımcısı DJ Vance ise muhataplarını resmen azarladı. Vance özetle Avrupa’da demokrasinin ve ifade özgürlüğünün zayıfladığını söyledi.

Kuşkusuz kimin söylediğine bakmaksızın değerlendirirseniz, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da ifade özgürlüğü ile demokrasinin erozyona uğradığı bir gerçek. Rusya karşıtlığının Tolstoy ve Dostoyevski sansürüne kadar gittiği, sosyal medya mesajlarının gözaltılara dönüştüğü, Filistin’e desteğin kimi üniversitelerde antisiyonizm olarak değerlendirilip yasaklandığı bir süreç yaşandı, yaşanıyor. Bu durum elbette sadece Avrupa’yla sınırlı değil, alası ABD’de yaşandı, yaşanıyor.

Avrupa’nın asıl sorunu

ABD ile AB arasında yaşanan ve Münih Güvenlik Konferansı’nda iyice gün yüzüne çıkan çelişmeler, örneğin Ukrayna için barış masasında AB’nin olup olmayacağı, örneğin NATO üyelerinin savunma harcama oranlarının artırılması, örneğin ABD’nin vergi tarifeleri, son tahlilde gelip Çin’i ilgilendirmektedir. 

Esasında ABD ile AB arasındaki bu tartışma, bir bakıma AB’nin stratejik özerk olup olmayacağı konusu ve yeni Transatlantik ilişkilerin nasıl olacağı sorunudur ama son tahlilde ABD’nin Çin’le rekabetine dairdir. Burada ilginç olan Avrupalı siyasetçilerin Trump’a karşı çıkarken aslında “eski tür Amerikancılık” yapmaya devam etmeleridir ve Rusya’yla barış isteyen Avrupa sanayi burjuvazisi ile bu siyasetçilerin çıkarlarının çelişmesidir.

Çin’den ABD’ye “karşılığını alırsın” yanıtı

Bu nedenle 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin mesajları kritik önemdedir. ABD’ye büyük güç rekabetinden kaçınması gerektiği mesajını veren Wang Yi, özetle Washington hangi yola seçerse Çin’in o yola uygun konumlanacağı uyarısını yaptı. 

ABD’ye “zorbalık uygulamaya ve çevrelemeye kalkarsan karşılığını alırsın” diye seslenen Wang Yi, şu deyişle hem Çin’in “büyük sabrına” işaret etti hem de Çin’in ABD’yi kağıttan kaplan gördüğüne: “Çincede bir deyiş vardır. Bırak güçlü olan yapacağını yapsın, tepelerde esen hafif yel gibi kayıtsız ol. Onlar ne kadar haşin olursa olsun, nehri aydınlatan parlak ay gibi yerinde kal. Rüzgar ne yönde eserse essin, hep sakin ve sarsılmaz ol.” (AA, 14.2.2025)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Kissinger’ın dönüşü

ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı “uzun telefon” görüşmesini, Amerikan devlet aygıtının Kissinger stratejisine dönüşünün başlangıcı olarak niteleyebiliriz.

ABD’nin Soğuk Savaş dönemi stratejilerinde belirleyici bir isim olan ve sonrasında da Amerikan hükümetlerine akıl hocalığı yapan Henry Kissinger, ölmeden önce Joe Biden’ın Ukrayna politikalarına eleştiriler yapmış ve ABD’nin ne yapması gerektiğini söylemişti. 

İşte Trump “uzun telefon” ile Kissinger’ın işaret ettiği hamleleri yapmaya başlıyor.

Kissinger’ın ABD’ye uyarıları

Kissinger’ın 2022’de yaptığı o saptamalarını, uyarılarını  ve önerilerini anımsayalım önce:

– Kissinger, savaşın ana nedenini doğru saptamış ve açıkça ortaya koymuştu: “Kiev, NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi.” Kuşkusuz Kiev’i o yanlışa yönlendiren de ABD yönetimleriydi. 

– Kissinger’ın şu uyarısı özellikle Avrupalı siyasetçiler açısından önemliydi: “Batı, Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmamalı. Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğu hatırlanmalı.”

– Kissinger konunun artık toprak tavizini zorunlu kıldığının da kabul edilmesi gerektiğini vurguluyordu: “Ukrayna, savaşın sona ermesi ve barış anlaşmasına varılması için Rusya’ya toprak vermeli.”

Tabi asıl önemlisi şuydu: Kissinger bunları ABD’nin “ana stratejisinin” gereği olarak savunuyordu. Açalım:

Kissinger’a göre Rusya Çin’den koparılmalı

Kissinger’ın ABD-AB-Rusya üçgeninde dile getirdikleri aslında Çin’le ilgiliydi. Rusya’ya neden taviz verilmesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyordu Davos’ta: “Aksi taktirde Rusya Avrupa’dan tümüyle kopup Çin’in kalıcı müttefiki haline gelecek.”

Bu ABD’nin ana stratejisi açısından o kadar önemliydi ki Kissinger Davos’tan sonra da bu uyarılarını sürdürdü: “Artık soru, bu savaşın nasıl sona erdirileceği olacak. Sonunda hem Ukrayna hem de Rusya için birer yer bulunmalı, eğer ki, Rusya’nın Çin’in Avrupa’daki ileri karakolu olmasını istemiyorsak” (Times, 11.6.2022). 

Kissinger ve başka pek çok ABD’li siyaset bilimci, uluslararası ilişkiler uzmanı ve analist önemle belirtiyordu: ABD’nin asıl rakibi Çin’di. Ve ABD, hızla büyüyen Çin’e karşı, a) mevcut müttefiklerini (AB) sağlamlaştırmalı, b) yeni müttefikler (Hindistan) bulmalı ve c) Çin’i (Rusya’yı Bayı’ya çekerek) yalnızlaştırmalıydı. Hatta Brzezinski bunu “daha büyük Batı” inşası diye formüle etmişti. 

Trump Kissinger’ı izliyor

İşte Trump bu stratejiye uygun adımlar atıyor.

– Trump savaşın ana nedenini tıpkı Kissinger gibi belirliyor: “Ukrayna’nın NATO’ya girme ihtimali, savaşın ana nedeniydi.”

– Trump, tıpkı Kissinger’ın önerdiği gibi Rusya’ya Batı kapısı açıyor: “Rusya G7’ye geri dönemli.”

– Trump tıpkı Kissinger’ın işaret ettiği gibi esas olarak Çin’e odaklanmak istiyor.

Transatlantik ilişkilerin revizyonu

Trump’ın bu adımları Avrupa’da bir kaç türlü endişeye yol açmış görünüyor. Bazıları Putin’e taviz verilmesinin yol açacağı sorunlara dikkat çekiyor, bazıları ABD’nin Avrupa’yı yüzüstü bıraktığını düşünüyor, bazıları da geleneksel Transatlantik ilişkinin zarar göreceğini belirtiyor.

ABD’nin diğer konuları tavizle de olsa çözerek sadece Çin’e odaklanması, Transatlantik ilişkilere sırtını döneceği anlamına gelmiyor kanaatimce. Ana stratejisine dayalı bu politikaların, Transatlantik ilişkileri de bir revizyona zorlayacağını düşünüyorum.

Zira Rusya’nın yerinin neresi olduğu konusu, Avrupa Güvenlik Mimarisi’nin nasıl olacağını da belirleyecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Küçük Trump

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Yeni Yol TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’yi devralmasına karşı çıkarak “Türkiye’ye bağlanmasını” savundu. Davutoğlu grup konuşmasını sosyal medya hesabından “madem öyle, Gazze Türkiye’ye bağlansın” diyerek de paylaştı.

Kendince “tarihi ve meşru” bir gerekçe de bulmuş Davutoğlu. “Gazzelilerin son meşru devleti Osmanlı’ydı” diyor, “Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’nın devamı” olduğuna göre “Gazzeliler vatandaşımızmış gibi referandum yapıp Türkiye’ye bağlanabilir” diyor!

Elbette bu sözlerin sahibi eski başbakan, eski dışişleri bakanı olmasaydı gülüp geçebilirdik…

Davutoğlu’nun neo-Osmanlıcığı

Davutoğlu “Gazze Türkiye’ye bağlansın” görüşünü her ne kadar Trump’a yanıt gibi sunsa da, gerçekte her ikisi de aynı anlayışa sahip: İki devletli çözümü, Filistin devletini değil, “Gazze’ye sahip olmayı” içeriyor!

Dolayısıyla Davutoğlu’nun Gazze hevesi, Trump’ın hevesinin küçüğüdür. Haliyle Davutoğlu da “Küçük Trump” olmuş olur.

Küçük demişken… 

Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” dediği de gerçekte “Küçük Amerika düzeni”nin inşasının stratejisiydi zaten. Bunu açıkça dile getirmiş ve misyonunu ilan etmişti, “Amerika’nın küresel düzeninin altında, bir alt bölgesel düzen” kuracaktı. Suriye’yle, Lübnan’la, Ürdün’le bir Ortadoğu Birliği oluşturacaktı. Çünkü bugün Gazze için söylediği gibi, aslında oraları da Osmanlı’dan bakiye Türkiye Cumhuriyeti toprağı görüyordu.

O nedenle Davutoğlu’nun politikaları bölgede haklı olarak komşular tarafından “Neo-Osmanlıcılık” diye görüldü. Her ne kadar niyetini yaldızlayıp “komşularla sıfır sorun” diye sunduysa da sonuç “sıfır komşu”ya dönüştü, bunu da “değerli yalnızlık” diye savunmaya kalktılar.

Mısır direniyor

Küçük Trump’ın sözlerinin bir ederi yok ama büyüğünün sözleri, emperyalist ABD’yi yönettiği için önemli. 

Trump’ın ”Gazze’yi yeniden inşa edebilmek için boşaltma” diye başladığı, ardından “Filistinlileri Gazze’den çıkarma” diye sunduğu, sonra “Gazze’yi devralma”, “Gazze’yi işletme”, “Gazze’ye sahip olma” diye adım adım isimlendirdiği konu, son tahlilde Trump’ın “Amerikan topraklarını Ortadoğu’ya genişletme” konusudur.

Ekonomik faktörler üzerinden Ürdün ve Mısır’a “Filistinlileri al” baskısı uygulayan Trump bu amaçla gerekirse İsrail’i Batı Şeria’da silah olarak kullanabileceğinin de sinyallerini veriyor. 

Ürdün Kralı Abdullah bu ağır baskı nedeniyle ikili görüşmede Trump’a net karşı duramadı, “Mısırlıların görüşlerini ortaya koymalarını bekleyelim” diyerek topu Mısır’a attı. Mısır Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı bir açıklamayla Trump’ın Gazze planına karşı olduklarını ortaya koydu ve “Filistinlilerin topraklarında kalması” üzerinden bir “yeniden inşa” planı hazırlayacaklarını duyurdu.

Trump’a karşı Arapların planı

Davutoğlu’nun “Gazze’yi Trump devralmasın, biz alalım” çiğliğindeki açıklaması elbette soruna bir “çözüm” değildir ama Arapların üzerinde çalıştıkları plan bir çözüm olabilir, olmalıdır.

Riyad’da görüşülecek olan planın Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi’nin ortak inisiyatifinde geliştirildiği anlaşılıyor. 

Suudi Arabistan’ın ABD’nin tüm baskısına rağmen İsrail’le normalleşmeye karşı koyduğu “Filistin devletinin kurulması ve tanınması” şartı, Gazze’yi Trump’ın “devralma planından” korumak için önemli bir zemin. Kahire başta diğer başkentlerin Riyad’ın bu tutumunu güçlendirecek destek verebilmeleri kritik önemde.

Evet, Trump’ın “yayılmacı devralma” planına karşı Arapların birliği öncelikle önemli ama bölgenin iki büyük gücü Türkiye ile İran’ın da mutlaka devreye girmesi lazım. Çünkü bölge açısından Trump’ın büyüğü heybede!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2025

, ,

Yorum bırakın

Trump’ın “güç yoluyla barış” stratejisi

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçimden önce ve seçimden sonra hemen her konuşmasında vurguladığı “Amerika’yı yeniden büyük yapma”, bir doktrinden ziyade hedeftir. Trump’ın konuşmalarında işaret ettiği “güç yoluyla barış” ise Ronald Reagan döneminden kopyaladığı o hedefe ulaşabilmenin stratejidir. 

Tabii soru şu: Trump’ın 2025 ABD’si, Reagan’ın 1981 ABD’sinin “güç yoluyla barış” stratejisini izleyebilir mi?

Reagan’ın ekonomi gücü

Yanıta geçmeden belirtelim: Burada kastedilen barış, sözlük anlamındaki barış değil elbette; üstündeki diplomatik yaldızı kazıdığımızda kelimenin anlamı “biat”a dönüşür; tıpkı ABD sözlüğünde demokrasinin ve insan haklarının işgal, kırım, katliam, darbe vb anlamlara gelmesi gibi… 

Reagan’ın “güç yoluyla barış” stratejisi, SSCB’yi güç yoluyla yenmek ve dünyaya yeni düzeni kabul ettirmek içindi.

1980’ler ABD’si bunu başardı. Başarıyı sağlayan güç, askeri güç değil, esas olarak ekonomik güçtü. ABD, SSCB’yi çevreleyerek askerileşmeye mecbur etti ve askerileşen Sovyet ekonomisini rekabet edemez hale dönüştürdü. (Kuşkusuz SSCB’nin dağılmasının başka nedenleri de var ama bu yazının konusu değil.)

Trump’ın hamleleri

Dolayısıyla asıl soru şu: SSCB’yi ekonomik gücüyle yenerek tek kutuplu dünya kuran, yeni dünya düzeni oluşturan, Pax Americana (Amerikan barışı) sağlayabilen ABD, bugün ekonomik gücüyle aynı şeyi yapabilir mi? İşte Trump, bunu denemenin temsilcisi olarak ABD’nin başında. 

Trump’ın bu konuda attığı ilk adımlarından sonuçlar aldığını söyleyebiliriz. Suudi Arabistan’a 600 milyar dolar, Japonya’ya 1 trilyon dolar yatırım yapmayı kabul ettirmesi, Panama Kanalı’na el koyma baskısı üzerinden Panama hükümetini Çin’in inisiyatifindeki Kuşak ve Yol’dan çekilmeye mecbur etmesi hanesine artı olarak yazılabilir. 

Trump’ın süren hamleleri ise Grönland’ı satın almaya çalışması ve Gazze’ye sahip olma hedefini ilan etmesidir. ABD’nin İsrail’in güvenliği merkezli üç politikası, İsrail-Kıbrıs ekseni çabası, İsrail’e müttefik bir Kürt devleti kurulması ve İran’ı teslim alma ise doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren konular. 

Trump’ın iki dezavantajı

Reagan’ın iki şansı vardı: Birincisi ABD ekonomisi hâlâ yükselişteydi, ikincisi ise tek rakibi SSCB’ydi. Trump bu iki avantajdan da yoksun: 

1) ABD ekonomisi yükselişte değil, tersine ekonomik liderliği Çin’le paylaşıyor. Diğer yandan doların rezerv para olma oranı ile uluslararası ticarette kullanılma oranı da azalıyor. ABD dünyanın en çok üreten ve en çok ticaret yapan ülkesi değil artık.

2) ABD’nin karşısında bu kez tek ülke değil, hasım ilan ettiği Çin, Rusya ve İran başta ülkeler grubu var. ABD’nin liderlik ettiği zenginler kulübü G7’nin karşısında BRICS var. Öte yandan ABD’nin ekonomik zorlukları, Trump’ı müttefiklerine de “düşmanlık yapmaya” zorluyor; Kanada ve AB ülkelerine yaptırım uygulaması “ekonomik düşmanlık”tır. (ABD’nin müttefiklerine “ekonomik düşmanlığı” kısa vadede sınırlı getiri sağlasa bile uzun vadede kesin kayıp demektir.) Türkiye’ye ise hem “ekonomik düşmanlık” uyguluyor, hem de yukarıda işaret ettiğimiz İsrail merkezli politikaları nedeniyle Türkiye’yi fiilen hedef alıyor. 

Çin’in zamanı geniş, ABD’nin acelesi var

Kısacası Reagan’ın avantajları Trump’ta yok. Üstelik dünyanın artık emperyalizmle mücadele konusunda 40 yıllık deneyimi var. İran’ın dini lideri Hamaney’in “ABD ile müzakereyi mantıklı, akıllıca ve onurluca” bulmadığını ilan etmesi ve bunu “yaşanılan tecrübelere” dayandırması önemli. Hamaney cephesi o tecrübeyi, “Kaddafi’nin ABD ile müzakere yapmaya güvenmesi, Libya’yı harabeye dönüştürdü” diye açıklıyor (Mehr, 8.2.2025).

Tabii Trump’ın asıl çıkmazı Çin’dir. Çin’in üç bin yıllık birikime dayanan “büyük sabrı” ve problemleri geniş zamana yayarak en az maliyetle çözme yöntemi ABD’nin açmazıdır. Çünkü Çin’in zamanı var ama ABD’nin yok!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Haydut devlet

Haydut devlet, emperyalist ABD’nin hedef aldığı ülkeleri şeytanlaştırmak amacıyla kullandığı bir kavramdır. ABD’nin resmi belgelerinde İran, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ve Venezuela (daha önce Irak, Libya ve Suriye) haydut devlet kategorisindedir. 

ABD bu devletleri “haydut” ilan etmiştir çünkü bu devletler ABD’nin çıkarlarına direnmiş, direnmektedir. Asıl haydut devletler ise ABD’nin kendisi ile Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’dir.

ABD’nin haydutlukları

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Dominik Cumhuriyeti ziyareti sırasında, Washington bu ülkedeki Venezuela uçağına el koydu. ABD daha önce de İran’ın Venezuela’ya sattığı bir kargo uçağına Arjantin’de el koymuştu. 

Haydut ABD; Venezuela’nın petrol yüklü tankerlerine de el koymuştu, ortağı İngiltere ile birlikte altınlarına da çökmüştü; dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bu ülkenin petrol üretip zenginleşmemesi için ve halkı yoksulluk nedeniyle hükümete isyan etsin diye petrol rafinerisine sabotaj düzenlemeye bile kalkmıştı. Devlet başkanları Hugo Chavez ve Nicolas Maduro’yu hedef alan başarısız darbe girişimlerinin sayısını unuttum bile… 

ABD’nin yaptırımları da haydutluk örneğidir. Emperyalist ABD, kurallarını kendi yazdığı uluslararası ticarete aykırı bir şekilde hem hasım gördüğü Çin, Rusya ve İran başta pek çok ülkeye hem de müttefiki olan Kanada, Meksika ve AB ülkelerine yaptırım uyguluyor.

Trump’ın Kanada için “ABD’nin 51. eyaleti” muamelesi yapması, Meksika Körfezi’nin adını Amerikan Körfezi ilan etmesi, Panama Kanalı’na el koymaya kalkması ve Grönland’ı satılmaya zorlaması karşısında haydutluk kavramı bile masum kalır.

İsrail’in haydutlukları

İsrail’in Filistinlilerin evlerine, topraklarına adım adım el koymasından sonra Gazze’de işi bir soykırıma vardırması ise elbette haydutluk kavramıyla açıklanamaz. Bu insanlık suçununu nitelemeye yetecek kavram yok. 

Şimdi ABD ve İsrail, bu soykırıma bir de sürgün eklemeye çalışıyor. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu ikilisi, Filistinlileri Gazze’den kovmayı ve ABD’nin Gazze’yi devralmasını planlıyorlar. 

Ve bu konuda öyle küstahlar ki… 

Örneğin Trump’ın Filistinlileri Gazze’den sürgün planına destek veren İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz adres gösteriyor: “İsrail’i suçlayan İspanya, İrlanda, Norveç ve diğerleri, Gazzelileri kendi topraklarına alsın.” 

İsrail’in soykırım hükümlüsü başbakanı Netanyahu, “Suudi Arabistan Filistin devleti istiyorsa kendi topraklarında kursun, geniş toprakları var” diyor. 

Dün Avrupa’dan gelip Filistinlilerin yurduna çökenlerin, bugün Filistinlileri kendi geldikleri Avrupa’ya kovmaya çalışmaları, en hafifinden, bir tarafı ahlaksızlık diğer tarafı alçaklık olan insanlıkdışı bir durumdur.

Bu arada Trump’ın, İsrail Başbakanı Netanyahu için yakalama kararı çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yaptırım öngören başkanlık kararnamesi imzaladığını da belirtelim.

Hedefleri İran

ABD ve İsrail’in şu anda asıl hedefi İran’dır. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ABD Başkanı Trump ve ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’le görüşmelerinde İran’a karşı yol haritası oluşturuldu.

Trump “İran’a azami baskı” kararnamesi imzaladı. Pentagon, Hegseth-Netanyahu görüşmesine dair yaptığı açıklamada, “ABD İsrail’in güvenliğine yüzde yüz bağlılığını sürdürüyor. İkili, İran’ın bölgesel güvenlik için tehdit oluşturduğu konusunda mutabık. İran’a karşı işbirliği yapılacak” dedi. Ve Washington İsrail’e yeni silahlar sevketme kararı aldı. 

Bizi asıl ilgilendiren durum ise şu: Türkiye’deki açılım ile ABD’nin Suriye’deki varlığı konusu da bir yanıyla ABD-İsrail’in İran ajandasını ilgilendiriyor. Bunu da ayrıca inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Gazze’yi alan, California’yı verir

ABD Başkanı Donald Trump el yükseltti: Daha önce Filistinlileri Gazze’den sürme niyetini açıklayan Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu’yla ortak basın toplantısında “ABD Gazze’yi devralacak, oraya sahip olacağız” dedi.

Ama baştan belirtelim: Gazze’yi almaya kalkan, California’yı verir! Çünkü:

Yayılmacı Trump

Evet, Trump “Filistinlileri Gazze’den Mısır ve Ürdün’e sürme” hedefini ilan etti; Netanyahu “Ortadoğu’da Trump’la yeni harita çizeceklerini” söyledi; Trump Netanyahu’ya hak verdi, “masası Ortadoğu büyüklüğünde ise kaleminin İsrail küçüklüğünde olduğunu” belirtti; ardından Trump “ABD’nin Gazze’ye sahip olacağını” açıkladı; Netanyahu bunun “tarihi değiştirecek” önemde bulduğunu belirtti.

Böylece Trump “Amerika’yı yeniden büyük yapma” programının yayılmacı içeriğine Grönland, Kanada ve Panama Kanalı’ndan sonra Gazze’yi de ekledi. Yayılmacı Trump’ın söylemesiyle Google Harita, Meksika Körfezinin adını Amerika Körfezi diye değiştirdi bile…

USAID’ı yayılmacı programa uyarlama

Trump koltuğa oturmasının üzerinden daha 15 gün geçmeden, ABD’yi dört uluslararası organizasyondan çekti: Çin ve Küresel Güney’e tepki nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü ve Paris İklim Anlaşması’ndan; Filistin’e destek verdiği için BM İnsan Hakları Konseyi ile BM Yakındoğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındılık Ajansı’ndan (UNRWA) çekildi.

Trump ayrıca “İran’a azami baskı” politikası için bir başkanlık kararnamesi imzaladı. 

Trump ve Devlet Verimlilik Dairesi’nin (DOGE) başına atadığı Elon Musk’ın ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı‘na (USAID) karşı yaptığı hamleler ise kirli geçmişe sahip bu örgütü yok etmek için değil, bu örgütü daha kirli bir şekilde kullanabilmek içindir. 

Evet, emperyalist ABD’nin yumuşak güç aygıtlarından USAİD özellikle 90’larda Doğu Avrupa’daki antikomünist dönüşümde, sonrasında çeşitli renkli darbelerde görev aldıysa da, son yıllarda daha çok kültürel konularda çalışmaktaydı. Bunu yetersiz göre Trump ve Musk’a göre USAID bütçesinin hakkını vermiyor, ağırlıkla LGBT’lileri destekliyor! 

Sonuç olarak Trump ve ekibi, USAID’i Dışişleri Bakanlığı’na bağlayıp (belki adı dahil) yeniden dönüştürerek, yayılmacı programa uygun bir şekilde kullanmak istiyor. Musk’ın USAID’i -öyle olmadığı halde- “ABD’den nefret eden radikal solcu Marksistlerden oluşan bir yılan yuvası” diye nitelemesi ise işte bu dönüşüm için gerekli olan neo-McCarthy’ciliktir.

Dijital/tekno-neoliberalizm

Trump ve ekibi, esas olarak neoliberal programdan daha ötesini temsil ediyor. Trump’ın orkestra şefliğindeki yeni iktidar, ağırlıkla sosyal medya devleri, yeni teknoloji şirketleri, kripto paracılar, yeni finans kapital şirketlerinin doğrudan ya da dolaylı temsilcilerinden oluşuyor. (Bu sermaye ve programı için yeni bir kavramsallaştırma şart; örneğin Yanis Varoufakis’in “tekno feodalizm”i dar kalıyor bu “dijital/tekno-neoliberalizm” için.)

Son 20 yılda adım adım semirerek ABD’nin en büyük sermaye grubu haline gelen ve bugün Trump’ın arkasına dizilen bu kesim, Amerikan devlet aygıtını kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Trump-Musk sağcılığı üzerinde şekillenen bu girişim ise kaçınılmaz olarak ABD içindeki güç mücadelesini sertleştirecektir.

Bu mücadelenin sertleşmesi ise hem bazı eyaletlerin (aslında devletlerin) Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrılma eğilimini hem de iç savaş riskini artıracaktır. O nedenle Gazze’yi almaya kalkan, California’yı vermek zorunda kalacaktır.

15 gün içinde Grönland nedeniyle müttefiki AB ile ve Gazze nedeniyle müttefiki Körfez ile gerilen ABD, asıl içeride gerilecek sorunlara gebedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Şubat 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın