Archive for category Odatv Yazıları

İKİ ABD KOMPLOSU

ABD Irak’tan çekilirken, bölgede yeni döneme dair düzenlemeler kotarılıyor. Bir yanda ABD, bölge ülkeleriyle ilişkilerini düzenliyor, bir yanda İran, ABD sonrası dönem için konumunu güçlendirmeye çalışıyor.

ABD ve İran arasında bölgeye dair süren bu çatışmanın kendileri dışında üç temel aktörü daha var; Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail.

Suriye’de Kürt liderlerden Meşal Temmo’nun öldürülmesi ile İran’ın Suudi Arabistan Büyükelçisi Adil El Cübeyr’e suikast düzenleyeceği iddiası, işte bu bölgesel düzenlemeler içindir ve aynı adreslidir.

MEŞAL TEMMO SUİKASTI

Temmo suikastı, Batı’nın kışkırtmalarına destek vermeyen ve Suriye birliği içinde kalmaya özen gösteren Kürtleri, Beşar Esad rejimine karşı ayaklandırabilmek içindi…

Nitekim Suriye Kürt Ulusal Girişimi Başkanı Ömer Osi, suikastın hedefini net tarif etmişti: “Bu, bir fitnedir. Suriyeli Kürtlerle Suriye’nin halkçı, antiemperyalist yönetimini ayırma çabasıdır. Eli kanlı silahlı şebekelerin işlediği bu menfur suikast, 7 aydır haklarını barışçı yollarla almaya çalışan Kürt halkının olgun tavrını hazmedemeyenlerin kışkırtıcılığıdır.”

Temmo suikastının aslında Suriye’yi aşan ve Irak Kürtlerini de kapsayan bir boyutu vardı. İlginçtir, hem Mesud Barzani hem de Celal Talabani, Suriye’deki Esad karşıtı ayaklanmalara Kürtlerin katılmamasını istiyorlardı. İkili, kimi Kürt liderlere Esad’la müzakere etmeleri çağrısında bile bulundu.

Ancak Temmo suikastı sonrası, durum Barzani ve Talabani açısından da değişiklik göstermeye başladı. Zira Barzani, Suriye lideri Beşar Esad’ın geçen günlerde gelen davetini reddetti!

CÜBEYR’E SUİKAST İDDİASI

İran’ın, Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Adil El Cübeyr’e suikast yapacağı iddiasının hiç inandırıcı olmadığı ortada. ABD’nin müttefikleri bile Hollywood senaryolarını aratmayan iddiayı gülünç buldular. Ancak iddia, ABD ve Suudi Arabistan’ın ikili ilişkisini belli ölçüde tamir etti.

Son dönemde Washington ile Riyad hattında önemli kırılmalar yaşanıyordu. Suudi Arabistan’ın Bahreyn’deki halk hareketini bastırmak konusunda ABD direktiflerine uyması ve bu ülkeye asker göndererek muhalefeti ezmesi örneği, tek başına yanıltıcı olur. Çünkü Bahreyn rejiminin ayakta olması, Suudi Arabistan’ın İran’a karşı ülke çıkarlarıyla ilgiliydi…

Gerçekte ise Mübarek rejiminin devrilmesinden bu yana Washington ile Riyad hattında sorunlar var. Suudi Arabistan, ABD’nin Mübarek’in arkasında duramamasından rahatsızlığını açıkça dile getirmişti. Ancak Washington açısından bu bir zorunluluktu; ABD bir süre Mübarek’e destek vermiş ancak ayakta tutamayacağını görünce de “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisine soyunmuştu.

İşte Cübeyr’e suikast iddiası, Mübarek’in devrilmesiyle başlayan ve ABD’nin Filistin Devleti konusunda veto kartını masaya sürmesine kadar süren bu gerilimi atlatmada, ilaç etkisi gösterdi.

ABD’NİN ÇARESİZLİĞİ

Bu iki gelişmeden, ABD’nin bölgede hâlâ tek belirleyici olduğu sonucu çıkmıyor elbette… Çünkü Washington’un müttefikleriyle ilişkilerini düzenlemek için suikastlara ya da suikast masallarına ihtiyaç duyması bile, ABD’nin tepe taklak gittiğinin, tek başına göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ekim 2011 

Reklamlar

, , , ,

Yorum bırakın

İDEOLOJİSİZ ANAYASA’DA KİMİN MÜHRÜ VAR?

Başbakan Erdoğan’ın “PKK ile ben görüşmedim, özel temsilcim görüştü. Hükümet görüşmedi, devlet görüştü” şeklindeki tuhaf sözlerinin bir benzerini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den dinledik.

GÜL’ÜN İDEOLOJİSİZ ANAYASA BEKLENTİSİ

Gül, TBMM’nin 24. dönem 2. yasama yılının açılışında yaptığı konuşmada, “yeni anayasa” beklentisini şöyle tarif etti: “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır.

Erdoğan’ın “devlet görüştü” derken, hükmedemediğini söylemesinde bir mantık varsa da, Gül’ün “ideolojisiz” anayasa beklentisinde zerre mantık yoktur.

İdeoloji kelimesine Türk Dil Kurumu sözlüğünden bakalım: “Siyasal ve toplumsa bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü.

Bu en basit tanımdan da görüldüğü gibi ideoloji dışı, ideoloji üstü dahası ideolojisiz bir anayasa mümkün değildir. Hatta anayasa, devletin stratejisi olduğundan, en ideolojik metindir!

Gül’in “ideolojisiz anayasa” istemesinde zerre mantık yoktur dedik ama aslında Gül’ün kendi ideolojisi vardır: Karşı devrimcilik! Ve o ideolojide kavramların içi boşaltılmaktadır…

LAİK OLMAYAN BAŞBAKAN

Erdoğan, anımsayacağınız gibi Kahire’de, Mısır anayasasının laik olması gerektiğini söylemişti. Kuşkusuz Erdoğan, tepki de toplayan bu çıkışını, ABD’nin ihtiyaçları doğrultusunda, “ılımlı İslam”ı dayatmak adına yapmıştı. Erdoğan konuşmasında “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslüman’ım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım.” demişti.

Oysa Erdoğan’ın “Anayasa’da mührünün taşınması istenilen milletin” kürsüsünden ettiği yemin şöyleydi:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant
içerim.”

Peki, bu durumda laik olmayan Erdoğan, laik Cumhuriyete nasıl bağlı kalacaktır?

Nitekim, Anayasa Mahkemesi Erdoğan’ın partisinin “laik Cumhuriyete bağlı” olmadığına, hatta “laiklik karşıtı odak” olduğuna hükmetti 2008’de

Ya yeminde yer alan “anayasaya sadakat” sözü?

Erdoğan ve Gül, ideoloji kelimesini yok saysalar da, demokrasi kelimesini hiç ağızlarından düşürmüyorlar; ABD askerlerinin Irak’ta ölmemesi için duacı olurlarken de bu kelimeye sığınıyorlar, doğalgaza zam yaparlarken de…

Oysa bu konuda arşivlerde duran en dürüst tanımları şudur: “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince
ineriz.”

ANAYASA’DA ABD MÜHRÜ VAR

Sonuç olarak, laik olmayan Erdoğan-Gül ikilisi, durakta inmiş ve “ideolojisiz” diyerek karşı devrimin anayasasını yapmaktadırlar.

Ve o anayasada milletin mührü değil, AKP ile BDP’nin mühürleri var. Üstelik CHP ve MHP, bu mühre ortak olmaktadırlar.

Türkiye, doğrudan TBMM’den bölünmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SAVAŞ ÇIKARACAK TEKLİFİ

Başbakan Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dediği günlerde, meğer Şam’da iktidarın kimlerden oluşacağına da karışmaktaymış!

Anımsanacağı gibi Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” şeklindeki “savaş nedeni” sayılabilecek çıkışını 7 Ağustos’ta yapmıştı. Haziran ayında ise Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a kabine dayattığı ortaya çıktı.

KABİNEYE MÜSLÜMAN KARDEŞLER TALEBİ

Ahram gazetesinde ve AFP haber ajansında yayımlanan ve Avrupalı bir diplomata dayandırılan haberde, Erdoğan’ın Esad’dan Müslüman Kardeşler’den bazı isimleri kabineye almasını istediği öğrenildi. Haberde Erdoğan’ın, bu
talep karşılığında, ayaklanmayı bastırmada Şam’a yardımcı olacağını söylediği
belirtildi.

Habere göre Erdoğan, dördünün önemli bakanlık olması şartıyla, kabinenin dörtte birinin Müslüman Kardeşler’e açılmasını istedi.

Bir ülkenin egemenliğine müdahale anlamı taşıyan bu talebin reddedildiği anlaşılıyor. Böylece Erdoğan’ın Suriye’ye ikinci kez “savaş nedeni” sayılacak bir dayatmada bulunduğu da ortaya çıkmış oluyor!

GAZİ MISIRLI, ERDOĞAN’IN ARKADAŞI ÇIKTI

Peki, Erdoğan neden böyle bir dayatmada bulundu? Erdoğan Suriye yönetiminde neden Müslüman Kardeşler’i görmek istiyor?

Aydınlık arşivine göz atalım: Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Erdoğan’ın arkadaşı çıktı!

Asıl ismi Gazwan Masri olan Gazi Mısırlı, aynı zamanda MÜSİAD’ın Yüksek İstişare Hayeti üyesi ve Ortadoğu Koordinatörü.
Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki diğer bir önemli adamı da Cemalettin Kerim. Dış ticaretle uğraşan Kerim Mazlum-Der ve İHH’nin de sponsoru!

Aydınlık’ın Gazi Mısırlı’yı sorduğu Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan çarpıcı bir bilgi veriyor: “Esad 2009 yılında İstanbul’a geldiğinde, Sayın Erdoğan bu adamı tanıştırdı ve ‘lütfen, kardeşim Esad, bu adama yardım edin’ dedi. Eylemlerin çoğunu işte bu Mısırlı organize ediyor. Bizzat Esad tarafından Suriye’ye dönmesi çağrısı yapılarak hoş karşılandı. Bu bir buçuk sene önceydi ve bu çağrıya tek bir yanıt vermedi.” (3 Haziran 2011)

ERDOĞAN’IN KARDEŞLERİ

Erdoğan’ın kardeşlerinin Mısırlı ve Kerim’le sınırlı olmadığı anlaşılıyor. İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Cengiz, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’le ilişkisinin 1995 yılına dayandığını belgelerle ortaya koydu: İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişlerinin 27.01.1999 tarihli raporunda ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nın 1999/540 sayılı hazırlık
soruşturmasında yer alan ifade şöyle:

“Yasadışı İslami Kurtuluş Çeçen Direnişine mensup 4 kişi ve Müslüman Kardeşler Ürdün Sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır Sorumlusu Hasan Huvaydi’nin Türkiye’ye geldikleri, Holiday Inn oteline yerleştirildikleri ve Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile (…) bu otelde bir dizi gizli görüşmeler yapıldığı, adı geçenlerin otel, konaklama, telefon ve diğer giderlerinin Belediyenin iştirakçisi olduğu İstanbul Ulaşım Sanayi Tic. A.Ş. tarafından ödendiği saptanmıştır.”

KARDEŞLİĞİN BAĞI

Peki, Erdoğan’ı bu isimlerle bir araya getiren nedir? Müslümanlık mı?

Ortadoğu tarihi, hele de Türkiye tarihi, “kanlı pazarlar, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Çorum, Malatya, Maraş olayları” bize öyle olmadığını gösteriyor.

Erdoğan’ı bu isimlerle buluşturan kuvvet, ABD’dir; Washington’un ikinci dünya savaşından sonra başlattığı SSCB’yi yeşil kuşakla çerçeveleme projesidir.

Erdoğan şimdi de, yine ABD’nin ihtiyaçları gereği, Müslüman Kardeşler’in bölünmesine oynamaktadır. ABD
Başkanı Barack Obama’nın 2009 Kahire konuşmasıyla başlattığı bu çalışmada, Erdoğan’ın da rol aldığı görülüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ekim 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

BAŞBAKAN’IN SEKİZ MUHATABI

Siirt’te altı askerin şehit olduğu PKK saldırısını değerlendiren Başbakan Erdoğan, “terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız” dedi. Başbakan Erdoğan’ın açıklamasından PKK’nin görevini anladık: Türk askeri öldürmek.

Peki Başbakan’ın görevi ne?

Erdoğan, New York’tan dönerken yolda görevini açıkladı: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.Erdoğan’ın, siyasi iradenin kim olduğunu soran gazetecilere yanıtından, altı muhatabı olduğunu öğrendik: “Siyasi ayak iki parça. Dağ kadrosu iki parça. Avrupa ve İmralı da var.

Ancak Erdoğan’ın iki muhatabı daha olduğunu da öğreniyoruz: “Talabani’ye de söyledim. Ancak PKK silah bırakırsa, operasyonlar biter. Talabani ve Barzani, Türkiye’den gidenlere bunu anlatıyorlar. İkisi de terörden yaka silkiyor.”

Erdoğan’ın, daha düne kadar “Türkiye’ye Kürt kedisi bile teslim etmem” diyen Barzani ve Talabani ikilisinin, “terörden yaka silktiğini” iddia etmesinin üzerinde durmayacağız.

Biz Erdoğan’ın görevine ışık tutacağız.

ERDOĞAN’IN MÜZAKERE GÖREVİ

Hakan Fidan’ın, bizzat “Başbakan’ın özel temsilcisi” olarak masada oturduğunu söylediği 5. Oslo görüşmesinde de ortaya çıktığı gibi, Başbakan Erdoğan’ın görevi PKK ile “gizli” müzakere yürütmek. Ancak Başbakan artık bu müzakereleri “açık” yürüteceğini ilan etmiş oluyor.

Erdoğan, BDP, DTK, KCK, Kandil, Brüksel-PKK ve İmralı’nın muhatabı olduğunu belirtiyor ve muhataplarıyla müzakere edeceğini söylüyor. Peki, neyi müzakere edecek?

Erdoğan onu da belirtiyor, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” diyerek “silah bırakın, anlaşalım” mesajı veriyor. Erdoğan, yalnızca TSK’nin terörle mücadelesini değil, KCK operasyonlarını da bitireceği sözünü veriyor!

“YENİ ANAYASA” ANLAŞMASI

Peki, hangi konuda anlaşma olacak?

Cemil Çiçek’in TBMM Başkanı olduğunu unutarak başlattığı “yeni anayasa” konusunda anlaşma olacak. Başbakan’ın talimat verdiğini, “yeni anayasa” için partilerden bu hafta randevu alınacağını öğrenmiş bulunuyoruz.

Ancak siyasi partilerle yapılacak görüşme aslında sembolik. Çünkü “bölünme anayasası” için asıl PKK’nin onayı gerekiyor! Ki Başbakan Özel Temsilcisi Hakan Fidan’ın PKK ile müzakeresinde de “yeni anayasada” ortaklık işaretleri mevcuttu.

Kaldı ki, Cemil Çiçek’in toplantısına katılan AKP profesörleri, “Kürt kimliği ve dinsel kimlik sorunu çözülmeyecekse, yeni bir anayasa yapmaya gerek yok” diyerek, nasıl bir anayasa hedeflendiğini de gösteriyorlar.

ANAYASA SİLAHLA YAPILIR

Peki, “Silah bırakın, anlaşalım” mesajı ne kadar gerçekçi? PKK silah bırakır mı?

PKK yıllar önce çizdiği stratejisinde de belirttiği gibi silahı zaten siyaset yapabilmek için kullanıyor. Siz kalkıp da PKK’ye “silahı bırak, gel siyaset yap” derseniz, zaten PKK’nin stratejisini gerçekleştirmiş olursunuz.

Aslında Erdoğan da dâhil herkes biliyor ki PKK silah bırakmaz. PKK Erdoğan’ı zaten silah zoruyla muhatap edinmiştir; PKK silah kullanarak devleti masaya oturtmuştur.

Silah, PKK’nin muhatap alınma, taraf olma, “yeni anayasa”da ortak olma dayanağıdır! O yüzden de PKK silahını
bırakmaz! Erdoğan’ın, “silah bırakın” demesi, “eylemleri durdurun ki kamuoyu tepkisi olmadan birlikte yeni anayasayı yapabilelim” demesi anlamına gelmektedir!

Dolayısıyla siz bakmayın “sivil anayasa” laflarına. Çünkü Anayasalar silahla yapılır!

MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

JOAN BAEZ DÜŞMANI NEDEN TESPİT EDEMİYOR?

Paris’te L’Humanite şenliklerine konser için davet edilen Joan Baez, Le Monde gazetesine verdiği söyleşide, “40 yıl önce direnmek daha kolaydı. Durum açıktı. Sorunlar somuttu. Bugün ise düşmanı açıkça tespit etmek çok zor” diyor.

Bugün düşmanı tespit etmek gerçekten çok mu zor? 40 yıl önceye göre durum daha mı karışık?

Yanıta geleceğiz ama önce çok sevdiğim Joan Baez‘in samimi dolu açıklamalarından bir bölüm daha aktarmak istiyorum:

“Benim için ilk yurttaşlık hakları mücadelesi, sonra da Vietnam savaşına karşı mücadele idi. Çok düşünmeme gerek yoktu. Doğal bir süreçti. O kadar ki, savaşın btiminde, o mücadele kadar yoğun yaşayacağımız başka bir şey olmadığından, kimlik krizine girdik. Kaybolduk. Bugün, temeli ve istikameti açgözlülük olan bir toplumda, düşmanı açıkça tespit etmek çok, finans dünyası ve spekülatörle mücadele etmek çok zor.”

DÜŞMAN ORTADA

Joan Baez‘in sorusune dönersek, bugün düşman belli değil mi gerçekten?

Yani Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya saldıran ABD, halkların düşmanı değil mi? Yugoslavya’yı sekiz parçaya bölen ABD, halkların düşmanı değil mi? İran’ı ve Suriye’yi tehdit eden ABD, halkların düşmanı değil mi? Sudan’ı bölen ABD, halkların düşmanı değil mi?

Baez‘in örnek verdiği Vietnam savaşından ne farkı var Irak’ın? O günleri berrak gören Baez düşmanı tespit edebiliyordu da
bugün neden edemiyor?

OBAMA ALDATMACASI

Yanıta geleceğiz ama gelin Joan Baez‘in şu sözlerini de not edelim:

“Ne olursa olsun 1960’lar gibi bir 10 sene bir daha hiç yaşanmayacak. O zamanlarda, fevkalade bir kasırga yaratmak için her şey vardı; Bob Dylan gibi sanatçı bir yetenek, bütün bunların çimentosuydu. Bugün böyle bir çimento görevi yapacak biri olmadan, çeşitlilik fırtınası içinde yaşıyoruz. Bir ara, Barack Obama’nın bu çimento işlevini yürütebileceğini düşündüm. Bu hareketleri birleştirebileceğini düşündüm ama öyle olmadı. İktidara gelmek ile bir şeyler yapamama, birlikte yürüyen bir gerçeklik.”

Kuşkusuz, 40 yılda dünya değişti… Emperyalizm özellikle 80’lerde dünya çapında atağa geçti. Ve bu durum karşısında geri adım atanlar sivil toplumculukla, liberalizmle buluştu. Oldukça geniş konu, buralara girmeyeceğiz.

ANAHTAR: ANTİ-EMPERYALİZM

Ama şunu söylemeden edemeyeceğiz: Soğuk savaşta ve iki kutuplu dünyada kalmak, hele de Asya’nın atağını görememek, Baez‘in
belirttiği “berrak olmayan durumun” kaynaklarındandır…

Ama en önemlisi, dünyayı kavramanın anahtarı olan anti-emperyalizmdir. Kişi anti-emperyalist oldukça, yani cephesini emperyalizme karşı döndükçe “düşmanı tespit edebilecektir”.

Ancak Obama‘dan medet umulduğu bir durumda, elbette düşman tespit edilemeyecektir, elbette tüm iyi niyetinize rağmen durum çok karışık gelecektir.

Obama‘dan medet umulduğunda da, kaçınılmaz olarak ABD’nin hedef aldığı ülkelerin liderleri düşman sanılmaya başlanacaktır.

Nitekim, emperyalizmin atak yaptığı dönemde dünyaya enjekte ettiği sivil toplumculuğun, liberalizmin aydınlar üzerindeki etkisi neticesinde Yugoslavya’da Clinton demokrasi havarisi olurken, Miloseviç kasap ilan edildi; Irak’ta Bush demokrat olurken, Saddam diktatör ilan edildi!

Ne Sam ne Saddam” diyenler de sonuçta Sam’a hizmet ettiler.

Bugün halklarının büyük oranında desteğini alan Kadafi ve Beşar Esad‘ın da aynı çevreler tarafından “halklarına zulüm yapan
diktatörler” olarak nitelenmesi bundandır.

Sonuç olarak, ABD’yi baş düşman ilan etmeyenin pusulası şaşar! Tüm çıplaklığına rağmen, durum karışık gelir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Eylül 2011

Yorum bırakın

AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN TARİHÇESİ

Mavi Marmara raporunun yayınlanması, rapora karşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 5 maddelik bir B planı açıklaması, Başbakan Erdoğan’ın B ile yetinmeyip, “sırada C planı var” demesi, Erdoğan’ın Gazze’ye gidip gidemeyeceği tartışmaları ile yoğun bir İsrail gündemi yaşadık.

Durum yandaş basın tarafından “İsrail’le savaşın eşiğine gelindi” gibi sunuldu. Nitekim Erdoğan da, sonrasında “Mavi Marmara olayı aslında savaş nedeniydi” diye konuştu.

Peki gerçekte AKP İsrail ilişkileri ne durumda? İnceleyelim:

1.) AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.

2.) Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!

AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR

3.) 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik ve Egemen Bağış bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunmuştu.

Yeri gelmişken anımsatalım: Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de konuşmuş ve “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti.

4.) AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!

Tarım Bakanı Mehd Eker ise sanki anlaşmayı başka bir parti yapmış gibi sesleniyor bugün Türk çiftçisine; İsrail tohumu almayın diye..

ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!

5.) AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e, siyonizmin kurucusu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!

İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET

6.) Dönemin AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.

7.) Fiberoptik demişken…  İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından “güvenlik” nedeniyle veto edildiğini de anımsatalım!

AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ

8.) Erdoğan, şimdi peşine düştüğü Heron’larla ilgili anlaşmayı, 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında bizzat kendi imzaladı. Ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!

9.) Erdoğan, Hamas’a taraf olup, El Fetih karşıtlığı sergiledi. Öyle ki Erdoğan, bir konuşmasında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı diplomatik sıkıntıya düşürdü: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.

ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL

10.) Dahası Erdoğan, geçmişte açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.

AKP’nin İsrail ilişkilerine yarın da devam edeceğiz.

İSRAİL’İN OECD ÜYELİĞİNE İZİN

11.) AKP hükümeti, Mavi Marmara’ya saldırıdan iki hafta önce, Tel Aviv’in gemiye müdahale edeceğini söylediği günlerde, İsrail’in OECD’ye üye olmasına izin verdi!

12.) AKP, Mavi Marmara saldırırından sonra TBMM’nin yayımlayacağı deklarasyonda “TBMM, Türk hükümetinden İsrail’le siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini bekliyor” ifadesine itiraz etti. Dönemin AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç metne bu haliyle imza atamayacaklarını belirtti. Metinden ifade çıkartılmadı. Fakat muhalefetin ısrarı nedeniyle AKP öğleden sonra gerçekleşen oturumda metne imza atmayı kabul etti.

13.) Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!

14.) Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.

15.) Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı!

ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”

16.) Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın, dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.

İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.

KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ

17.) İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.

AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın dönemin Tarım Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir.”

AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI

18.) İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafından yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenlere şöyle sesleniyordu: “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok.”

İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ

19.) İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.

20.) İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.

AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

21.) AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde, Devrim Sevimay’ın “İsrail’le kriz” sorusuna çok çarpıcı bir yanıt verdi:

Çelik:  Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar.
Milliyet: Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?
Çelik: Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten.’
Milliyet: Ve sakinleşiyor, öyle mi?
Çelik: Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor.”

Mehmet Ali Güller
Odatv.com
14 Eylül 2011

,

Yorum bırakın

İLKER BAŞBUĞ’UN TERÖRE ATLANTİKÇİ ÇÖZÜMÜ

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un “Terör Örgütlerinin Sonu” isimli kitabı, bir yönüyle TSK’nin görüşlerini yansıtması bakımından önemlidir ve incelemeyi gerektirir.

Dahası, TSK’ye yakın dönemde komuta etmiş bir ismin Türkiye’nin bu en temel meselesini nasıl teşhis ettiği ve ne çözümler getirdiği hem Ankara hem de bölge başkentleri için kritiktir.

Başbuğ’un Remzi Kitabevi’nden çıkan 232 sayfalık kitabını, 5 günlük yazı dizisi halinde inceleyeceğiz:

Bölgeden değil Atlantik’ten bakış

Başbuğ’un kitabının büyük bölümü iki kaynağa dayanıyor: “Birincisi, ABD Ulusal Harp Akademisi’nde görevli Audrey Kurth Cronin tarafından 2009 yılında yazılan ‘Terör Nasıl Sona Erer?’ adlı kitaptır. İkinci çalışma ise, RAND kuruluşunun 2010 yılında, Ulusal Savunma Araştırma Enstitüsü’nce aynı başlık altında yapılanıdır.” (s.129,130)

Başbuğ, kitabında “bu iki çalışmadan büyük ölçüde faydalandığını” (s.130) söylemiştir. Kitabının bu iki ABD çalışmasınad ayanmasının Başbuğ’u ne gibi tahlil yanlışlarına götürdüğünü, yazı dizimiz boyunca ortaya koyacağız. Ama ilk günden çok temel birini belirtelim.

Başbuğ da, tıpkı Cronin ve RAND raporu gibi ABD saldırısına karşı vatanını savunan Küba ve Vietnam’daki yurtsever örgütleri “terör” örgütü sayıyor! (s.133).  Hatta “20. Yüzyılda yaşanan terör eylemlerinin beşiği de yine Filistin’dir” (s.199) diyor!

Kitabın ayrıntılarına geçmeden önce özellikle vurgulayalım ki, Başbuğ’un kitabı yerel değil, konuya bu topraklardan bakmıyor, tersine Atlantik cephesinden bakıyor.

Bunu söylerken, salt yukarıda belirttiğimiz gibi kitabın iki Batı kaynağına dayanıyor olmasından hareket etmiyoruz. İlker Başbuğ maalesef, Atlantik kaynaklı bakışın ürünü raporlardan bire bir çeviri yaparak da, yerel bir kitap yazmadığını sergiliyor.

Bu dublaj hali kitabın ciddiyetini önemli oranda sarsıyor. Örneğin, “Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, Başbuğ tarafından İngilizceden çevrilirken, “Popüler Filistin Kurtuluş Cephesi”ne dönüşüyor (s.154, 168, 174); “Filistin Kurtuluş Cephesi”, “Filistin Kurtarma Cephesi”ne (s.151); “İspanya İç Savaşı” da, “İspanya Sivil Savaşı”na (s.190)…

ABD’nin Irak saldırısı

Başbuğ’un kitabında “Irak savaşıyla” ilgili yer alan bölümler, Genelkurmay Başkanı’nın bir ABD saldırısına hangi perspektiften baktığını anlamamız açısından yarar sağlıyor:

“2002 yılının sonu ile 2003 yılının başı, ABD’nin Irak’a karşı icra edeceği harekâtın hazırlık dönemi oldu. 19 Mart 2003 günü akşamı da Bağdat’ın bombalanmasıyla Irak’ı Kurtarma Harekâtı başladı.” (s.87)

Başbuğ, yukarıda kısaca değindiğimiz kavramlara yerel olmayan yaklaşımını, ABD’nin Irak’a emperyalist saldırısında da sergilemiş. ABD’nin, saldırganlığını maskelemek üzere kullandığı bu tip sahte isimlerin, en azından Türk Genelkurmay Başkanı tarafından kullanılmıyor olması gerekmez mi?

ABD’nin terör tanımı

Başbuğ, kitabının “terör / terörizm” bölümünde, kavramı teorik temellerde incelemiş, haliyle kavramın tanımını da yapmış.

Dikkatimizi çeken, terörle 40 yıldır mücadele eden ve bu konuda dünyanın en deneyimli ordusu olan TSK’nin başının, teröre ilişkin “yerel” bir tanımının olmaması!

Kim bilir, belki de kitabı daha bilimsel(!) gösterme gayretiyle olsa gerek, B. Gonar, W. Laqueur gibi Atlantikçi güvenlik uzmanlarının ve hatta Pentagon’un tanımı üzerinden kavram açıklanmaya çalışılmış:

“ABD Savunma Bakanlığı’nın tanımı ise şöyledir: Politik, dini veya ideolojik hedeflerin elde edilmesi için, kişilere karşı terörü kullanarak veya terör ile tehdit ederek, hükümetleri ve toplumu korkutmak.” (s.70)

‘Kürt sorunu yoktur’

Başbuğ, kitabını “Kürt sorunu yoktur” tezi üzerine inşa ediyor:

“Türkiye’de ‘etnik sorun’, diğer değişle ‘Kürt sorunu’ yoktur. Ancak, böyle bir sorunun olmasını isteyenlerin var olduğu da unutulmamalıdır.” (s.52, 183)

Başbuğ’un “Kürt sorunu yoktur” demesi elbette bilimsel değildir, doğru değildir ama daha da ironik olanı, Başbuğ’un “Kürt sorunu vardır, çözümü de Kürt açılımıdır” denilen dönemin, yani 2009-2010 yıllarının Genelkurmay Başkanı olmasıdır!

‘Küresel düşün, ulusal hareket et’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ kitabında, “küreselleşmenin ulus, ulus devlet ve ulusalcılığı ortadan kaldırdığını söyleyenlerin, her şeyi doğru ve gerçek anlamda topluma anlatmadığını” (s.47) iddia ediyor ve küreselleşmenin bu kavramlara sadece etkisinin bulunduğunu, bu etkiye karşı izlenecek genel politikanın da “küresel düşün, ulusal hareket et” (s.48) şeklinde olması gerektiğini savunuyor! Başbuğ, ABD, AB ve Rusya’nın bu prensibi uyguladığını, örnek olarak gösteriyor. (s.48)

Hilmi Özkök’ün genel bakışını yansıtan bu görüş, sadece TSK’de değil, devletin pek çok merkezi kurumunda ağırlık kazanmaya ve zafiyet oluşturmaya başladı. Başbuğ’un “ulusalcılığa ve ulusal devlete” en çok saldırıldığı dönemde görevler üstlenmiş olması, normalde, onun bu bakışın yanlışlığını daha net görmesini gerektirirdi!

Türk ordusuna kumanda edenler, hiç değilse, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “ulusalcılığı tehdit” saymasını ve Terörle Mücadele Hareket Dairesi Başkanlığı faaliyet alanı içinde tanımlamasını değerlendirmeliler!

Başbuğ’un ‘savaş’ anlayışı

Başbuğ, Hilmi Özkök’ten kalma “savaşa bakış” anlayışını da sürdürüyor: “Çağımızda büyük ölçüde çatışmalar, devletler arasında değil, toplumlar, insanlar arasında; kültür, etnik ve dini konulara dayalı ortaya çıkabilir.” (s.49)

ABD’nin Irak’a saldırı hazırlıkları sırasında ortaya atılan ve düşünce kuruluşları aracılığıyla tüm dünyaya enjekte edilen bu fikir, açık ki, emperyalizmin saldırgan yüzüne yapılan bir maskeydi.

En yüksek makamları işgal edenlerin, ABD’nin Irak’a saldırısını, Afganistan’ı işgalini görmeyip, “çatışmalar devletler arasında değil, toplumlar ve insanlar arasındadır” demesi büyük zafiyet demektir.

Güvenlik algılaması

İlker Başbuğ, güvenlik algılamasını salt “terör” olarak belirliyor: “Özellikle iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra güvenlik sorunu olarak değerlendirilen risk ve tehditlerin simetrikten asimetriğe doğru kaydığından söz edilebilir. Bugün karşı karşıya bulunulan en büyük risk, ardında radikal düşünceler barındıran terördür.” (s.67)

Yine Hilmi Özkök’ün NATO perspektifi üzerinden Türk Ordusu’na enjekte ettiği bu “asimetrik tehdit” algılaması kocaman bir yalandır! Ki kavram, yine ABD’nin 21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapmak üzere dünyaya saldırıya hazırlandığı süreçte ürettiği ve “El-Kaide” öcüsü ile birlikte kullandığı bir kavramdır.

Oysa gerçek çırılçıplak ortadadır: ABD’nin Türkiye de dâhil tüm bölge ülkelerine yönelik tehdidi simetriktir!

Bu bakış açısı, üzülerek görüyoruz ki, pek çok komutanın algısını da tahrip etmiş ve PKK’yi görüp, arkasındaki ABD’yi göremez hale getirmiştir!

Bir kez risk ve tehditlerin simetrikten asimetriğe kaydığını savunur ve buna uygun olarak da güvenlik algılamasının başına terörü yerleştirirseniz, haliyle şu yanlışa da savrulursunuz: “Karşılaşılan bu durum yeni güvenlik anlayışının doğmasına zemin hazırlamıştır. Yeni güvenlik anlayışının merkezinde ise bireyin ihtiyaçları, insanın güvenliği bulunmaktadır.” (s.67)

Sömürgecilik felsefesinin izleri

Başbuğ, kitabında güneydoğu bölgesinin geri kalmışlığını incelediği bölümde şöyle bir saptamada bulunuyor: “ABD’nin Chester Demiryolu projesi ile Almanların Berlin-Bağdat Demiryolu projesinin tamamlanamaması da bölgenin aleyhine oldu.” (s.51)

Batı merkezli düşünenlerin sık sık dile getirdiği bir yaklaşımdır bu; örneğin İngiltere’nin Hindistan’a katkıları övülerek, sömürgecilik aklanır!

Üzülerek görüyoruz ki İlker Başbuğ da, bu bakışın izlerini taşıyor. ABD’nin ya da Almanya’nın bölgeye ilişkin emperyalist projelerinin tamamlanmamasını, bugün bölgenin geri kalmışlığının etkeni saymak, gaflettir!

ABD, PKK’nin neresinde?

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Bağbuğ, 1984 ile 2010 arasındaki süreci, PKK açısından şöyle sınıflandırmış: “1985 – 1991 dönemi PKK’nin gücünü pekiştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı, 1991 – 1992 dönemi çatışmaların sokaklara taşındığı, 1992 – 1993 dönemi örgütün kontrolü ele geçirmeyi hedeflediği, 1993 – 1995 dönemi dengelerin değiştiği, 1995 – 1998 dönemi örgütün düşüşe geçtiği, yeni yolların arandığı, 1998 – 1999 dönemi Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve 1999 – 2010 dönemi örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı dönem olarak adlandırılabilir.” (s.89).

PKK büyüyor mu, küçülüyor mu?

Başbuğ’un benimsediği bu sınıflandırmanın da “yerel” olmadığını, A. Marcus’a ait olduğunu belirtelim öncelikle. Ama bizi ilgilendiren daha ziyade 1999 – 2010 dönemini “PKK’nin kendisini kurtarmaya çalıştığı” bir dönem olarak nitelenmesi!

Başbuğ, A. Marcus’un görüşlerini kabul ediyor ama selefi E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu 2005 yılında dile getirdiği “PKK militanlarının sayısı, Abdullah Öcalan dönemindeki seviyeye ulaştı” şeklindeki “resmi saptamaya” itibar etmiyor anlaşılan!

TSK’nin en üst makamında bulunan bir ismin, ABD’nin bölgeye yerleştiği dönemde PKK’nin güçlendiği gerçeğini görmeyip, “örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı” yanılsamasına kapılması, acıdır!

ABD’nin bölgedeki varlığının PKK’yi güçlendirdiği gerçeğini görmeyen Başbuğ, bu nedenle kitabında sık sık hatalı tahliller yapmaktadır. Örneğin Başbuğ, “PKK’nin 2003 yılında yeniden eylemlere başlamasını ve 2004 yılında tırmandırmasını, örgüte katılımların azalmasına” (s.106) bağlamaktadır.

Başbuğ’a göre PKK, ABD bölgeye geldiği için değil azalan katılımı artırmak için 2003’te harekete geçiyor!

ABD PKK’ye destek vermiyor mu?

Başbuğ, Filistin’in, Suriye’nin, SSCB’nin, Rusya’nın, İran’ın, hatta bazı Avrupa devletlerinin de PKK’ye destek verdiğini söylüyor ama ABD ve İsrail’i görmüyor!

Hadi Başbuğ, resmi kayıtlara da girmiş olan “CIA’nın PKK’ye 125 milyon dolar para yardımını” bilmiyor, gazetelerde bile yer alan ABD’li yetkililer ile PKK liderlerinin toplantı fotoğraflarını görmüyor…

Peki, Başbuğ, komutanlarının sık sık dile getirdiği “ABD uçakları, PKK kamplarına mühimmat yardımı atıyordu” şeklindeki saptamalarını da mı dikkate almıyor! Başbuğ, askeri istihbaratın tespit ettiği “MOSSAD’ın PKK’yi eğitme” bilgilerine de mi itibar etmiyor!

Umarız, ABD gerçekliğine körlüğün ne sonuçlar doğurduğu, en azından “PKK’ye destek verenlerin arasında artık TSK’nin de sayıldığı” şu psikolojik savaş şartlarında anlaşılır! Çünkü görülmüştür ki, siz “ABD’nin PKK’ye destek verdiğini ilan etmezseniz, o sizin Ergenekon örgütü olarak PKK’ye destek verdiğinizi” söyler ve söylüyor, söyletiyor!

PKK neden büyüdü?

Başbuğ, 1988-1992 sürecinde, PKK’nin neden büyüdüğünü 3 etkene bağlıyor: Birincisi Halepçe katliamı ve sonraki mülteci akınları nedeniyle; ikincisi BM’nin kararı çerçevesinde Irak’ın kuzeyinde tesis edilen huzur operasyonu nedeniyle ve üçüncüsü Irak ordusunun kuzeyden kaçarken silah ve araçlarını bölgede bırakması nedeniyle… (s.215)

Böylece Başbuğ, PKK’nin büyümesinin iki nedenle Irak’tan, bir nedenle de BM’den (ABD değil!) kaynaklandığını savunmaktadır.

Başbuğ, “ikinci Irak savaşı” sonrasında PKK’nin güç kazanmasında bile ABD’yi direkt etken olarak göstermemekte, PKK’yle mücadele konusunda Türkiye’nin ABD’yi ikna edememesinden yakınmaktadır:

“ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelerine ikna ettirilmesiyle, alınacak etkili tedbirlerle ve gerek duyulması halinde icra edilecek operasyonlarla Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığı en azından marjinal hale getirilebilirdi.” (s.216)

Başbuğ ilerleyen sayfalarda, PKK’nin Irak’ın kuzeyindeki varlığını “ABD için” tehdit olarak bile algılamaya başlamaktadır: “PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki var oluşundan doğan sorunun sonlandırılması, ABD menfaatleri açısından da önemlidir.” (s.227)

‘Washington değil Bağdat suçlu’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un kitabında, bölgeden değil de Atlantik’ten bakan değerlendirmeleri, soruna çözüm noktasında sıkıntı yaratıyor. Şöyle ki, PKK ile mücadele konusunda örgüte “Irak’ın kuzeyinde sağlanan güvenli bölgenin” hedef alınması gerektiği doğru görüşünü savunan Başbuğ, bu bölgeyi kimin sağladığına verdiği yanlış yanıt nedeniyle gerçek çözümü ıskalamaktadır:

“Türkiye’nin; Irak’ın kuzeyindeki güvenlikli bölgelerin PKK tarafından kullanılmasına engel olması ve buradaki PKK varlığına son vermesi, yürüttüğü terörle mücadelenin başarılı olması için olmazsa olmaz koşuldur. Irak yönetiminin, PKK terör örgütüne Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgeleri gönüllü veya gönülsüz olarak sağlaması her şeyden önce uluslararası hukuka aykırıdır. Irak yönetimi ilk önce, buna karşı tedbirler almakla yükümlüdür.” (s.224)

Genelkurmay Başkanı’nın, Irak’ın kuzeyinde PKK’ye güvenli alan yaratılmasından Washington’u değil de Bağdat’ı sorumlu tutuyor olması, analiz eksikliğiyle ya da kafa karışıklığıyla açıklanabilir mi?

‘PKK’yi PKK sonlandıracak!’

Biz Başbuğ’un şu “saptamasıyla” birleştirerek, böyle isimlendirelim şimdilik: “PKK terör örgütünün sonlandırılmasında etkin rol oynayacak birçok aktör vardır. Bunlardan en önemli olanlar; Türkiye, ABD, Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak hükümeti ve PKK’nin kendisidir.” (s.225)

PKK’nin PKK’yi nasıl sonlandırabileceği üzerinde durmayacağız ancak ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi ile PKK’ye karşı mücadele konusunda Başbuğ’a göre bir uzlaşma var mı, bakalım:

“Türkiye, terörle mücadelede PKK terör örgütünü en azından marjinalize hale getirmek istiyorsa, Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgelere bir şekilde son vermelidir. Bu amaçta, Türkiye, ABD, Merkezi Irak Hükümeti ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin aynı noktada olduğu söylenebilir. Ancak, bu amacın nasıl sağlanacağı konusunda farklılıklar vardır. Türkiye dışında kalanlar, sorunun barışçı yollarla çözümünü düşünmektedir.” (s.229)

Umarız, Genelkurmay Başkanlığı ile Başbuğ aynı görüşte değildir. Çünkü PKK konusunda Washington ile Erbil’in Ankara ile aynı görüşte olduğunu sanmak ancak ikilinin Ankara’dan farklı olarak sorunun barışçıl şekilde çözülmesinden yana olduğunu telaffuz etmek, sorunu teşhis bile edememek demektir.

Silahlı saldırıya karşı barışçı çözüm isteyende hâlâ “samimiyet” aranıyorsa, bu artık gafletten de ötedir çünkü…

K. Irak tehdit değil mi?

İlginçtir, Başbuğ, ABD’nin bölgeden çekilmesiyle Kuzey Irak’ın istikrarsızlaşabileceğinden yakınmaktadır:

“ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra, PKK Irak’ın kuzeyindeki silahlı gücünün varlığını sürdürmeye devam ederse, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin kontrolü altındaki bölgenin istikrarının koruması güç olabilir.” (s.226)

Kuzey Irak’taki yapı, Başbuğ için PKK’den daha mı az tehdittir? Türk devletinin “Kuzey Irak’ta kurulacak bir devleti savaş nedeni sayan çizgisi”, TSK saflarında da bu derece tahribata uğramış mıdır?

1 Mart tezkeresi

“Dışarıdan bakış”, Başbuğ’un 1 Mart tezkeresine değerlendirmesine de yansımaktadır: “Tezkerenin, 1 Mart 2003’te TBMM’de kabul edilmesi için gerekli olan oyun sağlanamamasıyla, Türkiye PKK terör örgütünü marjinalize edebileceği bir diğer fırsatı, bir defa daha kaçırmıştır.” (s.218)

“Tezkere eğer kabul edilse idi, uzun süre Irak’ın kuzeyinde bulunacak TSK ile PKK’nin marjinalize edilebilmesi mümkün olabilecekti.” (s.219)

Şükür ki, bu hatalı analiz, o dönemde Türk ordusunda hâkim değildi!

Hilmi Özkök’ü ve İlker Başbuğ’u bu yanlış analize sürükleyen hata, ABD’nin PKK’yle ilişkisini “görmemekten” kaynaklanmaktadır. İkili, ABD’yi PKK’nin hamisi olarak görmediği için, Pentagon’un TSK’ye PKK’yi bitirme izni vereceği yanılsamasına da düşmektedirler!

Çözüm: Liberal demokrasi(!)

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un teröre karşı ABD ile “anlık istihbarat paylaşımı” yapılmasını işbirliği sayan anlayışı, bakın gelişmeleri nasıl saptıyor: “2007 Aralık ayında, Irak’ın kuzeyine hava harekâtlarının yapılabilmesi için ABD ile sürdürülen çalışmalar olumlu olarak sonuçlandı.” (s.89)

Sınır ötesi operasyonlar

ABD’nin TSK’nin kara harekâtını engellemek için “sonuç getirmeyecek” bir hava harekâtına “onay” vermesini, “ABD ile olumlu sonuçlanan” bir işbirliği şeklinde tanımlamak, en başta gerçeğe aykırıdır!

Nitekim kamuoyunun tepkisi sonucu 2008 Şubat’ında karadan yapılan “sınır ötesi harekât” karşısında ABD’nin takındığı tutum belleklerdedir, Pentagon’un “biran önce çıkın” açıklamaları arşivlerdedir!

AKP – PKK uyumu

Başbuğ’un yine gerçeklikle örtüşmeyen bir saptaması daha: “21 Ekim 2007 Dağlıca saldırıyla başlayan ve 19 Haziran 2010 Gediktepe çatışmasıyla gelişen süreçte örgütün silahlı propagandasının yapılması hedeflenmiştir. (…) Ancak, örgüt silahlı propaganda sürecini uzatma gücünü de kendisinde göremedi.” (s.93)

Oysa PKK “kendinde bir güç görmediği” için değil, 12 Eylül halk oylaması için “ateşkes” kararı vermiştir, verdirilmiştir!

Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, halkoylamasında AKP’nin “evet” oyu ile kendilerinin “boykot” kararının toplamının, “çözüm” olduğunu ilan etmiştir!

Başbuğ’un çözümü: Liberal demokrasi

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, “terör örgütlerine” karşı çözümünü, kitabının sonunda ilan etmektedir: “Liberal demokrasinin, Türkiye’de uygulandığı veya uygulanmaya çalışıldığını söylemek doğrudur. Aslında, Türkiye için en uygun sistem de liberal demokrasidir ve Türkiye bu sisteme bağlı kalmalıdır.” (s.197)

Başbuğ’un çözümü “liberal demokraside” görmesinin gerekçesi ise siyaset literatürüne yeni bir katkı sunacak cinstendir: “Liberal demokrasi bireysel özgürlükler üzerine inşa edilmektedir.” (s.195), dolayısıyla “liberal demokrasi kolektif haklara karşıdır.” (s.196)

Bu durumda haliyle “liberal demokrasi” Kürtlerin kolektif olarak hak talebinde bulunmasına engel teşkil etmektedir! Nitekim bu parlak değerlendirme Başbakan Erdoğan’da da görülmektedir. Erdoğan da Başbuğ gibi “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın bireysel problemleri vardır” deme noktasına gelmiştir!

Ancak Başbuğ’un “liberal demokrasi”nin gerçekte ne olduğu konusunda da net olmadığı görülmektedir: “Liberal demokraside, devletlerin etnik farklılıkları tanıması söz konusu değildir.” (s.214)

Ulusal devletler çağı kapandı mı?

Başbuğ’u “liberal demokrasi” çözümüne götüren etkenlerden biri de, yine Hilmi Özkök’ten kalma “küreselleşme çağında ulus devletlerin ortadan kalkacağı” şeklindeki Atlantik görüşüdür:

“21. yüzyılda yaşanan gelişmeler, ulus devletlerin bazı yeni anlayışlar içine girmesini gerektirmez mi? Bu soru da yerindedir. Yaşanılan bir küreselleşme gerçeği vardır. Özellikle, ekonomik ilişkilerde sınırlar zorlanmaktadır. Bu açıdan ulus devletlerin çizilen sınırlar içinde kalacağını düşünmek zordur.” (s.211)

Egemenliğin devri

Başbuğ, bu Atlantik görüşünün devamı niteliğinde, egemenlik hakkını da sorgulamaktadır: “Burada egemenlik hakkı mutlak bir hak mıdır sorusu karşımıza çıkmaktadır. Ulus devletler kendi rızaları ile egemenlik haklarını kullanarak uluslararası kuruluşların alacakları kararlara uyacaklarını taahhüt edebilirler. BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar buna örnektir. Yine kendi egemenlik haklarını kullanarak, uluslararası kuruluşlarda, o kuruluşların karar organlarında bulunarak yer alabilirler. NATO buna örnektir.” (s.211, 222)

Başbuğ’da yansıması görülen ve Türk devletinin bazı merkezi kurumlarının da kabul ettiğinin anlaşıldığı bu görüş, maalesef 2003 yılında TBMM’de onaylanan BM ikiz sözleşmelerini daha da tehlikeli hale getiriyor!

Sonuç

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un 5 gün boyunca incelediğimiz kitabı, sonuç olarak içinde “ABD’nin olmadığı bir terör kitabı” olması nedeniyle hem teşhiste, hem de tedavide reçete görevi göremiyor!

Mehmet Ali Güller
Odatv
4 Eylül 2011

, ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: