Archive for category Politika Yazıları

DEĞERSİZ GERİ ADIM

Anımsayacağınız gibi AKP hükümeti komşulara düşmanlık politikaları sonucunda bölgede ve hatta dünyada yalnızlaştığında, Başbakanlık danışmanlarından İbrahim Kalın, pozisyonlarını “değerli yalnızlık” diye isimlendirmişti.

İngiliz imparatorluğunun Türkiye’nin durumuna benzemeyen hamlesinden kopyalanan kavram oldukça ses getirmiş, fakat daha ziyade AKP’nin “değerlinin” içine zorla eklemeye çalıştığı ahlak ve erdem gibi kelimelerin yamalı durması nedeniyle dikkat çekmişti.

Neden mi anımsattık şimdi bunları? Geliyoruz…

ÇİÇEK: DIŞ POLİTİKAMIZ BARIŞA DAYALIDIR

Bildiğiniz gibi Aydınlık’ın usta kalemlerinden Rafet Ballı Ortadoğu’da yaptığı çeşitli temaslara dayanarak, AKP’nin geri adım atmaya başlayacağını yazmıştı. Ballı’nın Tahran ve Bağdat temaslarından edindiği bilgilere göre, o adımlar küçük küçük gelmeye de başlamıştı.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in Tahran temaslarına ve yaptığı açıklamalara bakılırsa, adımlar büyütülmüş görünüyor. Çiçek, İran Meclis Başkanı Ali Laricani ile yaptığı ortak basın toplantısında “Dış politikamız, bölge ülkelerinde yaşanan tüm sorunların barışçı yollarla ve diyalogla çözümüne dayalıdır” dedi!

Dahası Çiçek, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yapamadığını yapıp, muhaliflerin dine dayanarak yaptığı insanlık dışı saldırıları “amasız” kınadı!

Kuşkusuz 40 yıldır her sürecin öne çıkan adamı olma özelliğine bakarak, Cemil Çiçek’in sözlerini AKP’nin yukarıda bahsettiğimiz türden bir “geri adımı” değil de, Erdoğan-Gül çatışmasında Gül’den yana konumlanması olarak değerlendirebilirsiniz. Zaman içinde daha net anlaşılacaktır…

EL KAİDE’Yİ KİM BÜYÜTTÜ?

Şimdilik Cemil Çiçek’in sözlerini ve İran temaslarını AKP’nin dış politikadaki geri adımı olarak kabul edelim ve buradan bu geri adımı değersizleştiren Ahmet Davutoğlu’na geçelim…

Davutoğlu, TRT Haber’deki sözlerine bakılırsa teknik direktör tarafından cezalandırılan oyuncu gibi mızmızlanıyor, huysuzluk yapıyor… AKP’nin “geri adımlarını” çıkışlarıyla değersizleştiriyor.

İşte o sözlerin en çarpıcı olanı: “Esad iki sene önce çekilmiş olsaydı Suriye’de El Kaide diye bir yapı olmazdı. Geçen sene çekilseydi çok küçük bir grup olacaktı. Bu sene daha büyük bir grup. Gelecek sene çok daha büyük bir grup olma riski var. Ne kadar gecikirse o kadar risk artıyor. Esad’ın orada kalması Suriye’nin istikrarı için ön şart değil, aksine en büyük handikap haline dönüştü.”

ÖLÜMLERİN ASIL SORUMLUSU KİM?

Bakın bu sözler sadece Türk dış politikasının çapının ne hallere getirildiğinin teyidi değil aynı zamanda AKP kadrolarının istediği olmadığında ne denli devlet ciddiyetinden uzaklaşabileceğini de gösteriyor.

Daha vahimi de Türk devletinin en köklü kurumunun içine düştüğü durumdur:

Demek “Esad geri çekilmedi diye El Kaide’nin Suriye’de varlık gösterdiğini” iddia eden bir Bakan’a, Dışişleri Bakanlığı’nda “Sakın böyle söylemeyin zira El Kaide bizim sınırlarımızdan Suriye’ye girdi ve büyüdü” diyen bir büyükelçi kalmamış!

Demek Davutoğlu’nu aklı başında sözlerle donatacak bir danışman kalmadı ve dönemlerinde Türk El Kaidesi’nin adım adım çeşitli yollarla serbest kalarak Suriye’ye Esad’ı devirmeye gittiğini anımsatmadı.

Kuşkusuz bu uyarıları yapacak kimse kalmadıysa, haliyle “düşmanca dış politikanız olmasa, Suriye’de 110 bin insan ölmezdi” ya da “Esad’ı devirmesi için muhalifleri organize etmeseniz ve sınırları teröre açmasanız, Suriye’de terör bu kadar büyümez ve 110 bin insan ölmezdi” diyecek cesarette bir büyükelçi hiç kalmamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

TRİBÜNLERE GEZİ OPERASYONU

Hafta sonu Beşiktaş-Galatasaray maçının 90+3. dakikasında bir grup “seyircisi” sahaya girdi. Önce hakem maçı durdurdu, sonra hükümet kontratağa geçti.

Hadi gelin bugün maç sonrası yaşanan atakları inceleyelim ve bu atakların hedefini arayalım:

AKP ‘GEZİ TERÖRÜ’ PEŞİNDE

AKP milletvekili Şamil Tayyar, maçtan hemen sonra sosyal medyada şöyle yazdı: “Taraftar kılıklı çapulcular sahayı bastı! Her yer Taksim her yer direniş diye slogan atıyor! Şerefsizler… Federasyon çapulcu ve onlara destek veren kulüplere karşı ağır tedbirler almalı, Meclis gerekirse kanun çıkarmalı.”

Tayyar’ın holigan kafasını bile aratan sözlerine bakılırsa, AKP “sahaya girilmesini” Gezi’yi itibarsızlaştırmaya dönüştürmeye çalışacaktı. Zira Tayyar yalan söylüyordu ve sahaya girenler “her yer Taksim, her yer direniş” demiyor, kameralara da yansıdığı üzere “tekbir” getiriyordu!

Nitekim ertesi gün yandaş gazeteler “Derbide Gezi terörü” gibi başlıklarla çıktılar.

AKP’NİN 34. DAKİKA RAHATSIZLIĞI

Hükümetin asıl derdinin, aldıkları tüm önlemlere rağmen tribünlerin susturulamaması olduğu anlaşılıyordu. Maçtan sonra Samanyolu Haber’e konuşan Başbakan Yarımcısı Bekir Bozdağ, asıl dertlerinin bu olduğunu açık açık itiraf ediyordu: “Maçın 34. dakikasında ‘Her Yer Taksim Her Yer Direniş’ diye slogan atılıyor. Tribündeki taraftarda televizyonda maçı izleyene de bundan rahatsız alıyor.”

Evinde oturanın bile rahatsız olduğunu iddia eden Bozdağ, herhalde yayıncı kuruluşlara verdikleri “ses kes” talimatına gerekçe üretiyordu!

HÜKÜMETİN AK KARTALLARI

Peki, sahaya atlayanlar kimlerdi? Hükümetin olayla irtibatlandırmaya çalıştığı Çarşı sahaya atlamamıştı. Nitekim Çarşı’nın tarihinde böyle bir olay da yoktu. Zaten Çarşı olaylardan hemen sonra yaptığı açıklamada, olayı kınadı ve atlayanların sahalardan ömür boyu men edilmesini istedi!

Peki, kim atlamıştı? Maçı izleyenlerin belirttiğine göre kendilerine “1453 Karakartallar” diyen bir grup. Peki, kim bu grup ve ne zaman ortaya çıkmıştı?

Kurucularının açıklamalarına bakılırsa Ağustos ayının sonunda ortaya çıkmış bu grup. Yani AKP hükümetinin Haziran isyanı nedeniyle Çarşı’ya karşı olduğu günlerde… Nitekim grubun kurucusu da yaptığı açıklamalarda Çarşı’ya, Çarşı’nın kültürüne, Çarşı’nın solculuğuna, Çarşı’nın AKP karşıtlığına karşı olduklarını açıklamış bugüne kadar hep.

Acaba Başbakan Erdoğan’ın Kazlıçeşme mitinginde sahte Beşiktaş bayrakları dalgalandıranlar da bunlar mıydı? Bilemiyoruz.

Ama gerçek Beşiktaş seyircisinin olaya tepkili olduğunu taraftarların şu saptamalarından anlıyoruz: “Beşiktaş tribünlerinde 100-150 kişilik bir grup vardı. Zaten gerginlik yaratmaya çalışan bir gruptu. Onlar son dakikada ortamın gerilmesiyle birlikte sahaya girdiler. Onlar sahaya girince taraftarlar onlara tepki göstermeye başladı.”

GİRİŞTE NEDEN TEDBİR YOKTU?

Maça biletsiz seyircilerin girdiği iddiası da ortada iktidarı memnun edecek türden bir kışkırtma faaliyeti olduğuna işaret ediyor. Üstelik yetkiler bu konuda birbirini yalanlıyor.

Örneğin İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın stada kesinlikle biletsiz seyirci alınmadığını açıklıyor. Ancak Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan tersini iddia ediyor: “Stada kaçak taraftar girişi yapılmış. Biletsiz giren bir kitle var, 4 kapı kırık, 8 bilet okuyucusu devre dışı kalmış durumda. Olimpiyat Stadı’nda bilet okuyucusu olan turnikelerin kabloları kesilmiş.”

Bir taraftarın anlattıkları şu sözler, Spor Genel Müdürü’nün açıklamasıyla birleşince oldukça anlamlı hale geliyor: “Hiçbir maça bu kadar rahat girmedim. Hiç aranmadım. Karaborsacılar bile sattıkları biletleri geri toplayıp, yeniden sattı. Turnikelerin üzerinden atlayanları güvenlik izledi.”

GLADYO ÖĞRETİLERİ UYGULANIYOR

Tüm yaşananların ortaya çıkardığı en somut gerçek, yasayla susturulamayan tribün muhalefetini yok etmek için harekete geçildiği gerçeğidir. Bunun için çakma taraftar grubu icat ederek tribünleri bölmeye çalışmaktan tutun da o çakma gruplara dayanarak kışkırtıcı faaliyetlere soyunmak bile var…

Bir Gladyo öğretisidir: Toplumsal olayları engellemenin etkili yollarından biri, erken doğum yaptırmaktır. Erken doğurtularak hastalıklı ve sakat hale getirilen “muhalefet” kitle desteği alamayarak hızla ölecektir.

Bu öğretinin uygulandığını salt derbi maçında değil, şiddeti esas alan Kadıköy eylemlerinde de gördük!

Bu tür Gladyo tertiplerini önlemenin yolu, kuşkusuz öncelikle mücadeleyi örgütlemekten ve örgütlü mücadele etmekten geçiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ERDOĞAN VE GÜL FARKI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Suriye’yle ilgili son günlerde üst üste yaptığı açıklamalar, Çankaya’nın hükümetten farklı düşündüğünü ortaya koydu.

GÜL: İRAN DIŞLANAMAZ

Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’de açık açık savaş isterken, hatta TBMM’yi yok sayarak, “kurulacak her türlü koalisyonda rol almaya hazır olduklarını” ilan ederken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tersini söylüyor ve “Türkiye’nin herhangi bir savaş arzusu yoktur” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Washington ile Moskova’nın uzlaştığı “diplomasiye” itiraz ederken, Gül diplomasinin tercih edilmesini memnuniyetle karşılıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Suriye’de Esad’ı açık açık hedef alırken, Gül BM toplantıları için gittiği New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, “iç savaş” yaşandığını belirttiği Suriye’de taraflardan birine özel bir vurgu yapmıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi’ni desteklediği herkesin bildiği bir sır iken, Gül “El Kaide tehlikesinin farkındayız” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad yönetimini desteklediği için açıkça İran’ı suçlamış ve karşısına almışken, Gül New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamalarda yeni bir çıkış yapıyor ve “Suriye çözümünde İran’ın dışlanamayacağını” belirtiyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Cenevre sürecine ayak sürerken, Gül Cenevre’ye destek veriyor ve yetinmeyerek Cenevre’de başarının Rusya ve İran’ın çözüme angaje edilmesinden geçtiğini vurguluyor.

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜL PASİFİKÇİ

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? İnceleyelim:

Tıpkı Erdoğan ile Fethullah Gülen’in karşı karşıya gelmesinin nedeninde olduğu gibi, Erdoğan ile Gül’ün ayrışmasında da iç nedenler dışında bir de dış neden vardır.

O dış neden, ABD’deki bölünmeden kaynaklanmaktadır: ABD hâkim sınıfları FBI’in CIA Başkanlarını sorguladığı, CIA başkanlarının “gönül ilişkisi” üzerinden tasfiye edildiği, Pentagon’da görevden almaların hızlandığı, Beyaz Saray’da beklenmedik istifaların geldiği bir yoğunlukta çarpışmaktadır.

16 Mayıs 2013 tarihli “Erdoğan BOP’çu, Gülen Pasifikçi” başlıklı incelememizde bu bölünmeye işaret etmiştik. Şimdi benzeri Erdoğan ile Gül arasında yaşanıyor.

Yani BOP’çu Erdoğan ile Pasifikçi-Obamacı Gül karşı karşıya geliyor.

AYRIŞMANIN İÇEREYE YANSIMASI

Peki ya içerideki nedenler? Daha doğrusu Washington’a dayanan bölünmenin içeriye nasıl yansıdığını da gelin özetle inceleyelim:

1. Gül, Obama’nın mecbur kaldığı “Suriye’de önce diplomasi” tercihine destek vererek, açık açık Washington’a Erdoğan’dan farklı olduğunu ve rol talep ettiğini göstermiş oluyor.

2. Gül Suriye’de Erdoğan’dan farklı konumlanarak, Gülen’le aynı cephede olduğunu sergilemiş oluyor.

3. Gül ile Gülen, ana muhalefet partisinin izlediği Suriye politikasına daha yakın durarak, ABD’ye “iktidar olabilecek toplam gücümüz var” mesajı vermiş oluyor.

YEDEĞE VURGU, ERDOĞAN’A YARAR

Ancak Washington’un Gül-Gülen ittifakının Kılıçdaroğlu ile bir cephe kurarak Erdoğan’a karşı rakip olabileceğini çok gerçekçi görmediğini düşünüyoruz. Zira Türkiye iç politikası üzerine tezler üretilen düşünce merkezleri, bu konuya henüz eğilmiyor.

Gül-Gülen ittifakı ile Kılıçdaroğlu’nun bir cephede buluşturulması Washington açısından ancak bir yedek plan olabilir ve o planın da hedefi iktidar olmaktan ziyade iktidarı terbiye etmektir!

Yani ABD, Erdoğan’ı istediği çizgide tutabilmek için bu yedek planıyla ara ara tehdit edecektir. Geçmiş dönemler, geride kalan hükümet senaryoları buna işaret etmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin esas planını değil de, yedek planını hedef almak, Erdoğan kuvvetlerini tahkim edecek ve AKP içinde safları sıklaştıracaktır. Sonuç olarak da Erdoğan’a yarayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

PUTİN: MİLLİ KİMLİĞİN GARANTİSİ SSCB’YDİ

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “küçük halkların milli kimliklerini korumak için Sovyetler Birliği’nin deneyimlerini kullanmaktan yana olduğunu” açıkladı. (Rusya’nın Sesi, 19 Eylül 2013)

Rus karar organı yetkililerini, yabancı siyaset bilimcileri ve bilim adamlarıyla buluşturan Valday Kulübü’nde konuşan Putin, SSCB’deki uygulamaları geri getirmekten de bahsetti: “Sovyetler döneminde bu konuya özenle yaklaşıldığını büyük bir ilgiyle öğrendim. Neredeyse her küçük halk, kendi matbuatına sahipti, diller ve milli edebiyatlar korunuyordu. Bu anlamda çoğu eski uygulamaları geri getirip kullanmamız gerekiyor.”

Putin, ülkesine “halklar hapishanesi” yaftası yapıştırılmasına da itiraz ederek “Rusya’da yüzyıllar boyunca en küçük bir halk bile kaybolmadı. Hepsi, iç bağımsızlık ve kültürel kimlikle birlikte tarihi mekânını korudu.” şeklinde konuştu.

SOSYALİZM’DE KİMLİKLER KORUNUR

Putin’in küçük halkları ve milli kimlikleri korumak için SSCB’yi örnek gösteren sözleri, önemli tarihsel tezleri içermektedir. O tezler, aynı zamanda Kürt meselesinin de çözümüne işaret etmektedir.

1. Tez: Emperyalizm çağında sınıf, millettir!

Kapitalizm çağında sınıflar burjuvazi ve proletaryadır. Çelişme ise ikisi arasındadır; burjuvazinin sermayesi ile proletaryanın emeği arasında…

Emperyalizm çağında ise proletaryadan başlayarak milli burjuvaziye kadar uzanan tüm katmanlar, tek bir sınıftır, yani millettir. Çelişme ise ezen milletler ile ezilen milletler arasındadır.

2. Tez: Sosyalizm milli kimlikleri zorla yok etmez, milliyetlerin gönüllü kaynaşmasını esas alır.

3. Tez: Küçük halklar ve milli kimlikler, en iyi sosyalist sistem içinde korunur.

ABD SSCB’yi yeşil kuşakla çevreleme stratejisine geçtiğinde, en çok kullandığı propaganda SSCB’nin zorla milliyetleri ortadan kaldırdığı ve halkların dinlerini yaşamasına engel olduğuydu. Gladyo’nun denetimindeki NATO Türkçüleri de, Sol’u halk içinde itibarsızlaştırmak için sık sık bu propagandaya sarılırdı.

SSCB dağıldıktan sonra görüldü ki, Orta Asya Türkleri başta olmak üzere SSCB içindeki tüm halklar kimliklerini korumuştu!

DEVRİM BİRLEŞTİRİR

4. Tez: Devrim birleştirir, karşı devrim böler.

Bolşevik Partisi’nin geniş Asya topraklarında yaptığı devrim, halkları birleştirmiştir. Revizyonizmle kapitalizme geri dönüşün başlaması ve son olarak Gorbaçov’la simgeleşen karşı devrim ise geniş Asya’daki halkları bölmüştür.

Türkiye’de de benzeri olmuştur. 1914-1923 Cumhuriyet devrimi, Türk ve Kürt’ü birleştirmiştir. Ancak sonraki yıllarda adım adım gelişen karşı devrim, Türk ile Kürt’ü ayırmaya başlamıştır.

5. Tez: Birlikte örgütlenme devrime, ayrı örgütlenme karşı devrime götürür.

Bolşevik Partisi içinde çok çeşitli halklar vardı. Örneğin Parti’nin bir numarası Lenin Tatar, iki numarası Stalin de Gürcü’ydü.

Türkiye’de de Türk ve Kürt Solu’nun birlikte örgütlendiği 60’lar ve 70’lerin ilk yarısı, devrimci bir sürece, Kürtlerin ayrı örgütlenmeye geçtiği sonraki yıllar ise karşı devrimci bir sürece dönüştü.

AYRILIKÇILIK, EMPERYALİZMLE İŞBİRLİĞİNE GÖTÜRÜR

6. Tez: Zayıf halkların, ayrılıkçı silahlı mücadelesi emperyalizmle işbirliğine götürür.

Lenin’e göre ezilen ve gelişen ülkelerdeki “zayıf halklar”, bulunduğu ülkenin halklarıyla birleşmeden silahlı mücadeleye kalkışırsa, emperyalizme sığınmaya mecbur kalır.

Nitekim Türkiye’deki Kürk milliyetçiliği de ABD emperyalizmine sığınmış ve 25 yıldır onun kanatları altında bölücülük yapmıştır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

AKP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI: BAHÇELİ

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Gezi eylemleri nedeniyle teşkilatını uyardığı” gün, yardımcısı Oktay Vural da Bugün gazetesinde “Gezi eylemleri derin odakların işi” diyordu… (Bugün, 19 Eylül 2013)

Kuşkusuz Haziran Halk Hareketi sırasında partisine Gezi eylemlerine katılmayı yasaklayan ve katılmakta ısrar eden milletvekillerinin istifasını isteyen Devlet Bahçeli’nin ve yardımcısının sözleri bizi hiç şaşırtmadı.

GEZİ’DE ATATÜRK VE BAYRAK VAR!

Bahçeli ve kurmaylarının teşkilatını ikna etmek için gazete haberlerine yansıyan MİT ve Emniyet’in “maksatlı” raporlarına sarıldığını biliyoruz. Örneğin dün Star’ın manşetten yayımladığı o raporlardan birine göre, Gezi eylemlerine ağırlıklı olarak yasadışı sol terör örgütleri katılmıştı!

Oysa Haziran Halk Hareketinin karakteri, bu raporlardakinin tersidir ve katılımın ana gövdesini Atatürk’te birleşen ve Türk bayrağını yükselten geniş halk kesimleri oluşturmuştur.

Gezi’de Atatürk’ü ve Türk Bayrağı’nı değil de, Erdoğan’ın istediği şekilde sadece PKK ve sol maskeli örgütlerini gören Bahçeli, AKP’ye en büyük desteği vermektedir!

SOL MASKELİ ÖRGÜTLER BAHÇELİ’DEN MEMNUN

Haziran Halk Hareketi sırasında Erdoğan’a can simidi atarak örgütüne “Gezi’yi ulusalcılara bırakmayın” talimatı veren Öcalan, anlaşılmıştır ki aslında Bahçeli’ye de can simidi atmıştır. Böylece Bahçeli, milliyetçileri alanlardan uzak tutmak için bir “bahane” bulmuştur!

Nitekim Bahçeli, teşkilatına şöyle seslenmektedir: “Özellikle İstanbul, genç ve öğrenci potansiyeli ile provokasyona müsait bir ilimiz. Terör örgütü PKK’nın da bundan yararlanarak bazı provokasyonlar içine girebileceğini düşünüyorum. MHP üzerine oynayacaklardır. Bizi çatışmanın içine çekmek için uğraş vereceklerdir. Teşkilatımız bu tür tahriklere kapılmamalıdır.” (Zaman, 19 Eylül 2013)

PKK’nin AKP ile adım adım ülkeyi bölmesine karşı bile “ciddi” bir muhalefet geliştirmeyen Bahçeli’nin partisini sokak eylemlerinden uzak tutma gayretleri, diğer yandan en çok o bahane gösterdiği sol maskeli örgütleri memnun etmiştir!

Hatta sol maskeli pek çok liberal köşe yazarı da, uzun bir süredir Bahçeli’nin MHP’yi sokaklardan uzak tutan liderliğini ısrarla övmektedir.

ABD İÇİN DEĞİL, TÜRKİYE İÇİN SOKAKTA OL

MHP içinde bu kesimlerden gelen memnuniyetten rahatsız olanlar kuşkusuz vardır… Onların özellikle şu ikileme dikkat çekmesi, MHP’nin ve Türkiye’nin yararına olacaktır: 1980 öncesinde ABD yararına ve Gladyo kontrolünde sokakta olmakla, ülkemizin adım adım parçalandığı şu günlerde Türkiye adına sokaklarda olmak, birbirine zıt iki yönelimdir!

Ve o MHP’lilerin, “çözüm sürecinde kan akmamasından memnuniyet duyan” liderlerine, “Türkiye’nin kansız bölündüğünü” anımsatmalarını isteriz.

Türkiye, milliyetçilerin alanlardan uzak tutulduğu, Bahçeli’nin AKP Genel Başkan Yardımcısı gibi davrandığı şu günlerde, adım adım ve “şimdilik” kansız bir şekilde bölünmektedir…

MHP VATAN SAVUNMASINDA OLACAK

Ancak Devlet Bahçeli ve kurmaylarının tehditlerine rağmen, MHP’liler vatan savunmasında mutlaka yer alacaktır. Tıpkı dün Bahçeli’ye rağmen gezi eylemlerine katılan ve ellerinde Türk bayraklarıyla “hükümeti istifaya” çağıran MHP’liler olduğu gibi, yarın da Türk bayraklarıyla alanlara koşacak Türk milliyetçilerinin bulunduğunu biliyoruz…

Ve Türkiye’nin sosyalistleri, halkçıları, milliyetçileri birleşerek AKP’ye karşı vatanını omuz omuza, yan yana savunacaktır!

Bu bir zorunluluktur.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

CEMAATE KARŞI AKP-PKK İŞBİRLİĞİ

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın AKP’ye “paralel devlet” uyarısı yaptığını açıkladı. (Özgür Gündem, 19 Eylül 2013)

Öcalan’ın “paralel devlet” ile neyi kastettiğine geleceğiz ama önce bu nitelemeyi ilk nerede duymuştuk, onu anımsayalım: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki yıl önce, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Türkiye’de kalkıp da kendisine paralel bir devlet anlayışına, KCK gibi, müsaade etmesi mümkün değil” dedi.  (Milliyet, 7 Kasım 2013)

Ancak Erdoğan’ın KCK’yi “paralel devlet” diye nitelemesinden sonra, siyasi dengeler değişti. Haliyle “paralel devlet” de değişti! Erdoğan, daha üzerinden bir yıl bile geçmeden, bu kez “özel yetkili mahkemeler” diyerek, Fethullah Gülen cemaatini açık açık “devlet içinde devlet” diye niteledi. (ATV, 6 Haziran 2012)

Çünkü Cemaat’in egemen olduğu yargı, KCK davasına dayanarak, 7 Şubat 2012’de MİT’e soruşturma açmıştı. Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı verirse, sıranın kendisine geleceğini biliyordu. Bunu ifade de etmişti. Çünkü Fidan, sadece MİT Müsteşarı değil, Oslo tutanaklarında da görüldüğü gibi, Erdoğan’ın PKK ile müzakerede, masadaki özel yetkili temsilcisiydi.

Fidan ve yardımcıları 7 Şubat operasyonu sırasında birkaç gün ortalıktan kayboldu… Erdoğan ise bu sürede TBMM’den hızla Fidan’ı yargıdan koruyan bir kanun çıkardı. Sonrasını biliyorsunuz. AKP ile Cemaat sert bir çarpışmaya girdi; Savcılar tasfiye edildi, Cemaat’in etkin olduğu Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi yenilendi hatta Erdoğan’ın korumaları bile topluca değiştirildi…

KCK DAVASI TUFAN, MİT SORUŞTURMASI TSUNAMİ

İşte Öcalan, Selahattin Demirtaş aracılıyla Erdoğan’ı, bu “paralel devlete” karşı uyarıyor. Demirtaş’a göre Öcalan açık açık “paralel devleti” tarif de ediyor: “Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte NATO merkezli Gladyo’nun, sonraları Amerika’da Utah merkezli akademilerin, çeşitli lobilerin ve güncel olarak da bazı cemaatlerin bu paralel devlet yapılanması içerisinde yer aldıklarını düşünüyor kendisi.” (Özgür Gündem, 19 Eylül 2013)

Öcalan’ın mesajını tamamlayan bir başka açıklama ise KCK davasında yargılanan avukatından geldi. Öcalan’ın avukatlığını yaparken tutuklanan Özgür Erol, yargılandığı İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu yazılı savunmada, “Bizi alınca ‘bu tufandır, daha tsunami gelecek’ dediler. 2 ay sonra MİT soruşturması başladı” dedi. (Vatan, 19 Eylül 2013)

ERDOĞAN-ÖCALAN İKİLİSİNİN GEZİ KORKUSU

Tüm bunları Öcalan’ın Gezi mesajlarıyla birlikte değerlendirmeliyiz. Şöyle ki Öcalan anımsayacağınız gibi Gezi’de grev kırıcılığı üstlenerek Erdoğan’a can simdi atmış ve PKK’ye “Gezi’yi ulusalcılara bırakmayın” talimatı vermişti.

Sonbaharda yeniden bir halk hareketinin doğacı kaygısı, AKP ile PKK’nin ortak kaygısıydı ve o halk hareketi AKP’yi devirerek, PKK’nin kazandığı mevzileri silebilirdi. İşte bu kaygıyla PKK, sonbaharda Gezi’ye aktif katılma kararı aldı.

Şimdi burada duralım ve AKP’nin Sesi olan Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin “Öcalan, Gezi’de ne gördü” başlıklı yazısını anımsayalım: Selvi Öcalan’ı, Gezi’yi en iyi analiz eden isim olarak nitelediği yazısında, özetle “Gezi’nin arkasında paralel devlet var” fikrini işlemişti. (Yeni Şafak, 1 Temmuz 2013)

Bu ve Erdoğan’ın çevresinden gelen başka açıklamalar, Gezi ile Cemaati irtibatlandırmıştı. Hatta Cemaat, madde madde tüm suçlamalara yanıt verdiği F-muhtırasında Gezi’yle irtibatlandırılmasına karşı çıkmıştı.

Kuşkusuz Gezi’nin arkasında ne “paralel devlet” ne de Cemaat vardı! Hatta Gezi’nin hedefleri arasında AKP ve PKK gibi, Cemaat de vardı!

GEZİ HEPSİNİ TASFİYE EDECEK!

Ya o zaman? PKK, Cemaat ile çarpışan müzakere ortağı AKP’ye destek veriyordu. Zira Gezi, birkaç cephede birden savaşan AKP’yi de PKK’yi de silip süpürebilirdi ve birlikte Gezi’yi farklı yollardan bastırmak, “müzakere masasının” sürmesinin garantisiydi… Üstelik Erdoğan’a Cemaat ile çarpışmasında yardımcı olan Öcalan, “müzakere masasında” daha güçlü olacaktı!

Ancak AKP ile PKK ortaklığının hem Gezi’yi bastıramayacağını, hem de “müzakere masasında” Türkiye’yi paylaşamayacağını yakın zamanda göreceğiz! Halk Hareketi AKP-PKK ortaklığı ile Cemaat’in paylaşım savaşına son verecek ve tümünü tasfiye ederek Türkiye’yi özgürleştirecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ ZOR DAVALAR BEKLİYOR

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin, Güvenlik Konseyi’nin 68. oturumunda Suriye’deki kimyasal saldırının büyük bir komplo olduğunu söyledi. Çurkin’in tezine delili ise Türkiye açısından alarm zilleri çaldıracak cinstendi. Rus diplomat, “Mayıs ayında Türkiye’de Sarin maddesi ile yakalanan Suriyeli militanların gözaltına alınmasına ve bazı Suriyeli ve Türk vatandaşların kimyasal silah yapımı için 10 ton bileşim satın almaya kalkışmasına” dikkat çekti.

Bu tezlerin hem de BM toplantısında dile getiriliyor olması, artık Türkiye’nin nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunun göstergesidir!

Açık ki AKP Hükümeti, komşularına uyguladığı düşmanlık politikasıyla Ankara’yı bölgede ve dünyada yalnızlaştırmakla kalmıyor, davalar açılmasını gerektirecek noktalara sürüklüyor…

HÜKMETYAR’IN DİZİNİN DİBİNDEN

Kuşkusuz bu tablonun öyküsü, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hikmetyar’ın dizinin dibinde” oturduğu yerde başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olacak Recep Tayyip Erdoğan, daha o gün hem ne türden ilişkilere gireceğini göstermiş oldu hem de Türkiye’yi nasıl yöneteceğini…

Bakın burası oldukça önemli. Çünkü Gülbeddin Hikmetyar ABD’nin SSCB’yi çevreleme stratejisinin enstrumanlarındandır, CIA’nın SSCB’ye karşı sahaya sürdüğü piyonlardandır.

Ve Hikmetyar aynı zamanda savaş suçlusudur. Ağustos 1992’de Hikmetyar kuvvetlerinin roket saldırısıyla en az 2 bin sivili öldürdüğü ve yarım milyon insanı da Kabil’i terk etmek zorunda bıraktığı, İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin raporlarındadır.

Her gün ekranlardan yalnızlıklarına “değerli” kavramı ekleyenlerin, yalnızlıklarını ahlaki tutumlarına bağlayanların geçmiş ilişkilerinde, işte bu türden katliam sahipleri vardır!

İKTİDARIN SUÇ DOSYASI

Ankara’nın kabaran dosyalarında nelerin olduğunu kısaca özetleyelim:

1. Yemen’e gönderilen ve bir kısmı Yemen güvenlik kuvvetlerince yakalanan silahlar.

2. Suriye’de savaşması için Libya’dan deniz yoluyla İskenderun’a getirilen teröristler.

3. 2003 Sinagog, Konsolosluk ve Demirbank saldırıları sonrası tutuklanan 63 El Kaide üyesinin tamamının 2011 yılına kadar parça parça serbest kalması ve bunların bir kısmının Suriye’de Şam yönetimine karşı savaşması.

4. Afganistan, Çeçenistan ve Bosna’dan gelen CIA eğitimli cihatçı grupların Hatay üzerinden Suriye’ye savaşmaya gitmesi.

5. Komşu bir devleti yıkmaya çalışan terörist gruplara koordinatörlük yapmak: Bu grupları Antalya’da otellerde ağırlamak, İstanbul’da kapalı toplantılarda örgütlemek, uluslararası tanınırlıkları için Dışişleri Bakanlığı’nı seferber etmek.

6. Suriyeli silahlı terörist gruplara lojistik destek vermek.

7. Artık ABD istihbarat raporlarına bile yansıyan “Nusra’ya kimyasal Türkiye’den gitti” suçlaması.

8. Irak’taki Maliki hükümetini devirmeye çalışmak. Maliki hükümetine karşı darbe yapmaktan mahkûm olan Haşimi’yi Türkiye’de aylarca ağırlamak.

TÜRKİYE’Yİ BELADAN KURTARMAK

İzlenen “düşmanlık” esaslı dış politika, açık ki sürekli suç üretiyor. Ve yalnızca bir kısmını listelediğimiz bu suçlar, dünya dengeleri ABD’nin aleyhine geliştikçe, uluslararası kamuoyunun gündemine sıra sıra gelecektir.

Türk devleti, Rus diplomat Vitaliy Çurkin’in kimyasal suçlamasını, ciddi bir uyarı olarak değerlendirmelidir. Daha doğrusu Türk milleti, Türkiye’nin daha fazla başının belaya girmemesi ve uluslararası davalara konu olmaması için bu soruna artık el koymalıdır.

Zira AKP iktidarı, Türkiye ve bölge için ciddi bir güvenlik sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2013

, , , ,

1 Yorum

SAHADA KAYBETTİ, HAVADA KIŞKIRTIYOR

Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına bakılırsa Suriye helikopteri, 14 bin feet yükseklikte ve Türkiye sınırının 2 km içerisindeyken F-16 uçağı tarafından vuruluyor ve Suriye sınırının 1 km öte tarafına düşüyor.

14 bin feet yükseklik 4,3 km’dir. Yani maksimum hızı saatte 250 km olan Suriye keşif helikopteri, 4 kilometre yükseklikte F-16 tarafından vuruluyor ve 3 km öteye düşüyor!

Konunun uzmanları, bunun teknik olarak mümkün olmadığına dikkat çekiyorlar. Şüpheler şu noktalarda belirginleşiyor:

1. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter paramparça olur ve pilotlar sağ kurtulamaz.

2. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter, 4 km yüksekten vurulduğunda, 3 km öteye düşemez.

3. Helikopter o yükseklikte ancak karadan atılan ve kuyruk kısmını vuran bir füzeyle, 3 km öteye düşebilir. Pilotlar da ancak öylesi bir vurulma sırasında paraşütle atlayabilirler.

Gerçi F-16’lar otomatik kayıt yaptığı için durum kısa bir süre içerisinde mutlaka aydınlanacaktır. Zaten nasıl vurulduğu da siyasi anlamının yanında çok önemli değil. O nedenle sorunun teknik boyutunu bırakıyor ve siyasi kısmına geçiyoruz.

AKP İMAJ PEŞİNDE

Başlıkta da belirttiğimiz gibi olay, sahada kaybeden AKP’nin havada savaş kışkırtması şeklinde özetlenebilir.

Sahada kaybetti: 2,5 yıldır tüm siyasi yatırımını Beşar Esad’ın devrilmesinin üzerine yapan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Şam yönetimini yıkamadı. 2,5 yıldır her türlü desteği verdikleri terörist gruplar Şam’a giremedi. Antalya, İstanbul, Adana, Hatay dörtgeninde palazlandırdıkları terörist gruplar, Suriye savunmasını aşamadı. Her türlü psikolojik savaşa rağmen, Türk milletini Suriye’ye düşmanlığa razı edemediler. Tüm kışkırtıcı gelişmelere rağmen, Türk Ordusu’nu Suriye’ye süremediler.

Havada kışkırtıyor: Bir Suriye helikopterinin angajman kurallarını “ihlal etmesini” fırsat bilip, hemen vurdular! Çok memnun olan Ahmet Davutoğlu “cezalandırdık” dedi. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, övüne övüne “biz düşürdük” dedi.

16 Eylül tarihli bu sahnenin tek bir üst mesajı vardı: Obama savaşamadı ama biz savaşırız!

Ya alt mesaj? Suriye’yi alt edemedik, bari imajımızı kurtaralım!

SALDIRI İSRAİL İLE EŞZAMANLI

Suriye helikopterinin hangi şartlarda vurulduğu da, sorunun siyasi boyutunu yorumlamamız bakımından önemli:

1. Ahmet Davutoğlu SUKO, ÖSO ve geçici hükümetin başkanlarıyla topluca görüşüyor…

2. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye dışişleri bakanları Paris’te dörtlü toplantıda…

3. BM Suriye’yle ilgili kimyasal raporunu hazırlıyor…

4. Sarin gazının muhaliflere Türkiye’den gittiği bir ABD istihbarat raporuna yansıyor…

5. İsrail, Suriye’nin güneyinde bir taburu vuruyor…

Tüm bu olgular, Rusya barikatını aşamayan ABD’nin Suriye’de “diplomasiye” mecbur kalması süreciyle birleştirildiğinde ve bu durumdan bir tek AKP ile ÖSO’nun memnun kalmadığı gerçeğiyle beraber okunduğunda, ortaya açık bir “kışkırtıcılık” faaliyeti çıkıyor!

BÖLGENİN SORUNU ESAD DEĞİL ERDOĞAN

Kuşkusuz AKP’nin bir Suriye helikopterini vurması “diplomasiye” dönen küresel aktörleri yeniden savaş pozisyonuna sokmayacak. Ama AKP bu hamlesiyle, “diplomasiyi” reddeden terörist gruplara “hâlâ haminizim” mesajı vermiş oluyor ve bölgeye, “Esad’ı deviremedik ama yangın çıkaracak kadar benzinimiz var” demiş oluyor.

Dolayısıyla Erdoğan hükümetinin yalnızca Türkiye için değil, bölge için bir güvenlik sorunu olduğu gerçeği artık bölgenin sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2013

,

Yorum bırakın

EKONOMİDE SONBAHAR

Ekonomik veriler, AKP’nin “Sonbahar sendromunun “kaynağının sadece halk hareketi olmadığını ortaya koyuyor. Gelin önce o verilerin belli başlılarını alt alta yazalım:

AKP 12 AYDA 225 MİLYAR DOLAR ÖDEYECEK

1. AKP Hükümeti, önümüzdeki 12 ay boyunca toplam 220 milyar dolar borç ödeyecek!

Prof. Dr. Vefa Tarhan konuyu Aydınlık’ta dile getirdi: “Türkiye’nin 12 ayda toplamda 225 milyar dolara ihtiyacı var. Vadesi dolacak olan 165 milyar dolar konusunda ülkenin uygulayabileceği bir politika, alacağı bir tedbir yok.” (Aydınlık, 16 Eylül 2013)

Aynı gün Ergin Yıldızoğlu Cumhuriyet’te şunları yazdı: “AKP Türkiyesi, Financial Times’tan Dombey’in aktardığına göre, 12 ayda 160-220 milyar arasında bir borç ödeme takvimiyle, bu koşullarda karşı karşıya. Wall Street Journal da Türkiye’nin “gözden düştüğünü” borçlanma maliyetlerinin uluslararası piyasada artmakta olduğunu yazıyor.” (Cumhuriyet, 16 Eylül 2013)

BORSA’DA 112 MİLYAR DOLAR UÇTU

2. Borsa İstanbul, 22 Mayıs 2013’te 93,178 puandaydı. Yüzde 30 değer yitirerek 65 bin puana kadar düştü. Geçen hafta 68 bin seviyesinde olan borsa, “savaş tamtamlarının” susmasıyla 70 bin seviyesine çıktı.

Yani Borsa, 3 ayda 3’te birini kaybetti! Bu erimenin parasal karşılığı tam 112 milyar dolardır.

Türkiye’nin bu kadar kısa bir zamanda yüzde 30’luk bir kaybı en son 2001 krizinde yaşadığını özellikle belirtelim.

3. AKP, geçen birkaç hafta içinde doları frenleyebilmek için yoğun miktarda alım yaptı. Alımların toplamının, Merkez Bankası’ndaki rezervlerin yüzde 15’i olduğu belirtiliyor!

DOLAR, 5 YILDA % 75 ARTTI

4. Dolar demişken…

2008’de 1,15 TL olan dolar geçen hafta 2 TL’yi geçti. 5 yılda yüzde 75’lik bu değişimin iş dünyasına etkisi çok daha büyük oldu.

5. Büyük yatırımlar kaçmaya başladı…

Örneğin Abu Dabi’nin devlet kontrolündeki enerji şirketi TAQA, Türkiye’deki 12 milyar dolarlık kömür santrali inşaatını geri çekti!

6. Cari açık, ABD’nin paralarını mecburen geri çağırması, sıcak para girişinin azalması, Ortadoğu’yla ticaretin dibe vurması gibi diğer büyük etkenleri de ekleyelim…

ERDOĞAN’IN SAVAŞ İHTİYACI

Tüm bunlar alt alta yazıldığında ve Türkiye’nin ekonomisinin “kırılgan bir yapıda” olduğunu belirten uluslararası raporlarla birlikte okunduğunda, ortaya önemli bir sonuç çıkmaktadır: AKP Hükümeti’nin “balon” ekonomisi artık sonbaharında…

Bu durumda artık soru şudur: Sonbaharına gelen bu ekonomi, nasıl kurtulur?

Bu ekonominin, ekonomi kuralları içerisinde kurtulamayacağı açık…

Peki, o zaman nasıl kurtulur?

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “savaş çığlıklarını” işte bu ekonomik tabloyla birlikte okumalıyız… AKP Hükümeti, çareyi savaşta aramaktadır!

ESAD KALDI, ERDOĞAN GİDECEK!

Dünya derin bir nefes almışken, Batı zoru görüp Suriye’ye savaş açmaktan geri dönmüşken, Ortadoğu’yu yangın yerine çevirecek bir girişimden vazgeçilmişken Erdoğan ve Davutoğlu’nun hâlâ “ille de savaş” demesi, ancak bu ekonomik tabloyla açıklanabilir… Zira AKP’nin elinde bu ekonomik tabloyu değiştirecek bir sihirli değnek yoktur…

Ancak bu tablonun üstünde yükselen siyasi denklemi Erdoğan kaybetmiştir. Nedir o denklem? Esad giderse Erdoğan kalır, Esad kalırsa Erdoğan gider!

İşte Cenevre-2 toplantısı, bu sonun başlangıcı olacaktır…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

ABD TAHTTAN DÜŞTÜ

5-6 Eylül 2013 tarihli son G-20 zirvesi, tarihe sadece Suriye’ye karşı savaş yerine diplomatik çözümün bulunduğu zirve olarak değil, Batı’nın tahttan indiğinin resmileştiği zirve olarak da geçecek.

Bu köşenin okurları sık sık yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu yazdığımızı bilir. İşte son G-20 Zirvesi, o yeni dünyanın da kurulduğunun ilanıdır artık.

G-20 Zirvesi’nde dünyanın en büyük ekonomik gücü olan 20 ülke ikiye bölünmüş, fakat inisiyatifi Rusya ve Çin’in liderlik ettiği Doğu ülkeleri almıştır: Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Arjantin, Güney Afrika, Meksika ve Almanya Moskova-Pekin ortaklığına destek vererek ABD’nin Suriye’ye saldırmasına karşı çıktılar.

ABD’nin liderlik ettiği kampta ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Avustralya, Suudi Arabistan, Güney Kore ve Türkiye yer aldı. Yalnız tüm bu devletlerin savaş yanlısı olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim bazıları önceliğin savaşsız çözüm olduğunu ısrarla belirtiyorlar.

Bu kamplaşmada en dikkat çeken ülke ise Almanya’dır. Almanya dünyanın en hayati sorunlarında artık Batı kampıyla değil, Doğu kampıyla birlikte hareket etmektedir.

G-8’E KARŞI BRICS

Batı’nın hükmettiği dünya son 15 yılda Doğu tarafından dengelendi ve son G-20 Zirvesi’yle birlikte inisiyatif Doğu’ya geçti. Denge yıllarının en önemli kurumsal değişimi, 1999 yılında G-8’in yerini artık G-20’nin alması ve Zenginler Kulübü’ne Doğu’nun da ortak olmasıydı.

Doğu dengeden inisiyatif alma sürecine geçerken başka önemli adımlar da attı. Örneğin BRICS’i kurdu. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın baş harflerinden oluşan BRICS kulübü, aslında bir anlamda Doğu’nun G-8’iydi… Nitekim Batı’nın Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu IMF ile 60 yıl boyunca hükmetmesinin karşısına kendi bankaları ve para fonlarıyla dikildiler! Bu beş ülke 50 milyar dolar sermayeli kalkınma bankasının ve 100 milyar dolar bütçeli bir para fonunun kurulmasının adımını attılar. (Hindistan ekonomik olarak dünyanın Kuzey ve Güney şeklinde bölünmesine istinaden, bankaya Güney ismini önerdi.)

ABD’nin dünya egemenliğindeki en önemli avantajı olan Dolar’ın etkisi de bu süreçte azaldı. Zira Dolar’ın karşısına önce son 20 yılda Avro gibi bir engel çıktı, ardından da BRICS ülkelerinin karşılıklı ticaretlerinde kendi milli para birimlerine yönelme kararı…

NATO’YA KARŞI ŞİÖ

Batı’nın egemenliğinin kaynağı ekonomik olarak Dünya Bankası ve IMF iken, askeri kaynağı da NATO’ydu. Doğu ise Batı’nın NATO’sunun karşısına, kendi güvenlik örgütünü çıkardı: Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ.

Gerçi kurucu üyeler ŞİÖ’yü NATO’nun bir karşılığı gibi değerlendirmiyorlar. Çünkü ŞİÖ sadece bir güvenlik örgütü değil, onu aşan bir yapı…

Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından kurulan örgüt daha sonra Özbekistan’ın da katılımıyla bir Asya Kalesi oldu. Örgüt daha sonra genişledi ve İran, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Moğolistan’ı gözlemci üye, Sri Lanka ve Belarus’u da diyalog ortağı olarak kabul etti. (Türkiye’nin de diyalog ortaklığı gündemde.)

Dünya nüfusunun ve coğrafyasının yarısından büyük olan örgüt, son yıllarda çok büyük kapsamlı askeri tatbikatlara imza atarak, açıkça NATO’ya “dur” diyecek gücü olduğunu gösterdi!

ASYA YÜZYILI

Irak’ın 2004’te ABD’ye direnişe geçmesi, Hizbullah’ın 2006’da İsrail’i yenmesi, Rusya’nın 2008’de Gürcistan’ı vurması, kapitalizmin 2008’de derin bir krize girmesi ve Suriye’nin 2013’te Batı saldırısını göğüslemesi, Doğu’nun inisiyatif almasını sağlayan en önemli etkenlerdendir.

Tüm bu etkenler birleştiğinde ortaya şu sonuç çıkmıştır: Batı’nın G-8’ine karşı BRICS’i, NATO’suna karşı ŞİÖ’yü ortaya çıkaran Doğu, Atlantik merkezli dönen dünyayı artık Asya-Pasifik merkezli döndürmeye başlamıştır. 21. Yüzyıl Amerikan Yüzyılı değil, şimdiden Asya Yüzyılı olmuştur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın