Archive for category Politika Yazıları
BAYKAL, ERDOĞAN’I ALTI OKÇU İLAN ETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/11/2011
Atatürk’ün partisinin lideri, Atatürk ilkelerine karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi’nce hükme bağlanan partinin genel başkanını, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, altı okçu ve Atatürkçü ilan etti. Zira altı ok, bir süredir “babaannelerinin resmi gibi asılı duruyordu” Atatürk’ün partisinde…
Farkındayım, biraz karışık oldu. Hemen açalım:
Başbakan Erdoğan, KCK operasyonları konusunda şöyle konuşmuştu: “Bu ifadelerim sebebiyle beni ‘devletçi, milliyetçi’ diye ifade edenler varsa, bu ifadeleri kullanmak devletçilikse, milliyetçilikse evet, devletçiyim, milliyetçiyim.”
ALTI OK ORTADA KALDI
Erdoğan’ın bu açıklamasına CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal şu yanıtı verdi: “Başbakan ‘Ben devletçi ve milliyetçi bir anlayıştayım’ diyor. Bir süre önce de laik bir anlayışta olduğunu söylüyordu. Başbakan artık ‘6 ok’a sahip çıkmak için herhangi bir eksik bırakmamıştır. Herhalde Cumhuriyetçiliği ve Halkçılığı reddedecek değildir.”
Elbette Baykal, bu sözleri ironi olarak söylüyor ve Erdoğan’ın altı okçuluğuna inanmıyor. Ancak Baykal’ın Erdoğan’a yönelik ironisi, kendisinin de altı oku, “babaannesinin duvarda aslı resmi” gibi değerlendirmesi nedeniyle çifte ironi halini alıyor.
Erdoğan’ın 12 Eylül halkoylamasından bir gün önce CHP’yi “altı oktan sapmakla” suçlaması ise ironiye bile ironi yaptırıyor.
Durun, ironiler daha bitmedi. CHP yönetimi, eski lideri Bülent Ecevit’i anlatmak üzere partiden kimseyi bulamıyor. Ve Ecevit’i CHP’lilere, Süleyman Demirel anlatıyor. Ecevit’in Atatükçülüğünü anlatmak, siyasi hayatının büyük bölümünü Atatürk’ün partisi CHP’ye vurarak geçiren Demirel’e nasip oluyor.
SOSYAL DEMOKRASİ: ALTI OK’UN REDDİ
Atatürk’ün ölüm yıldönümünde mizah gibi olan bu gelişmeleri bırakalalım ve CHP’yi bu hallere düşüren sapmaya odaklanalım: Sosyal demokrasi. Oldukça geniş bir konuyu bu sütunda kıcasa özetlemek gerekirse:
Avrupa’da emekçi hareketi içinde ortaya çıkan ama 1900’ların başında dönüşüme uğrayan sosyal demokrasi, geçen yüzyılda emperyalizmin sol eli haline geldi. 20. yüzyıl boyunca sosyal demokrat partiler ezen – ezilen saflaşmasında ezenin yanında saf tuttular. Örneğin, yüzyılında başında Avrupa sosyal demokratları, Sovyet devrimcilerini Kemalistleri destekledikleri için eleştirdi. Keza İstanbul’daki sosyal demokrat parti de Kurtuluş Savaşı’na saldırıyordu.
Nitekim, Atatürk hiç “sosyal demokrat” olmadı! Kemalist Devrimin önderleri programlarını Altı Ok’ta özetlediler: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik.
CHP’NİN KARŞI-EVRİMİ
Altı Ok 1961’de anayasadan çıkarıldı ve sosyal demokratçılık ülkemize 1960’larda girdi. Turan Güneş ve Deniz Baykal’ın liderliğini yaptığı mülkiye cuntası, teorilerini Ecevit’e de benimsetti. Ve CHP önce ortanın solu, sonra da sosyal demokrat oldu.
Öyleki, Ecevit 1970 yılında yazdığı kitapta artık şöyle diyordu: “Atatürk Devrimleri altyapı devrimleri değildir; üstyapı değişiklikleridir. Bu değişiklikler yüzeysel gelişme ve biçimsel çağdaşlaşma getirmiştir.”
İşte Baykal’ın 1990’larda kendisini siyaseten Mendereslere, Özallara bağlaması bu çizginin devamıdır. Ve o çizgi 1995, 1999 ve 2002 seçimlerinde güçbirliği çalışmalarına “hayır” deyip, Çillerleri, Erdoğanları Türkiye’de iktidar yapmıştır. Ve o çizgi, 2007’de de, Cumhuriyet mitinglerine sırtını dönerek iktidarı reddetmiş ve halk hareketini söndürmüştür.
“Altı Ok” günümüzde iktidar ile anamuhalefet partileri arasında mizah unsuru olmuş, ortada kalmıştır. Neyse ki Türkiye’nin, Altı Ok’un günümüzün de kurtarıcı programı olduğunu bilen, devrimci öncüleri hâlâ vardır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2011
ÖCALAN’IN KURYESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/11/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Abdullah Öcalan için bazı düzenlemeler yapılacağını duyurdu. Aynı zamanda milletvekili de olan Akdoğan Zaman gazetesine konuştu: “Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde bir mahkum, cezaevinden tehditler yağdıramaz, terör örgütünü yönetmeye kalkamaz, terör eylemlerine yönelik talimatlar veremez. (…) Öcalan’ın durumu çok iyi irdelenmesi gereken bir konudur. Bu noktada da sanırım bazı düzenlemeler yapılacaktır.”
Bu sözlere bakılırsa, 9 yıldır iktidarda olan AKP büyük bir keşif yapmış oluyor: Meğer Öcalan, İmralı’dan Kandil’i yönetiyormuş!
Toplumsal hafızamızın seviyesine güvenen AKP kurmaylarının bu aldatmacasına yanıtı, haftaya çıkacak “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımızdan verelim:
ZANA – ÖCALAN MEKTUPLAŞMALARI
1.) AKP, Leyla Zana ile Öcalan’ın mektuplaşmalarını sağladı. 2004 yılı boyunca süren mektuplaşmaların en dikkat çekeni, Zana’nın Öcalan’a “ateşkese ihtiyaç var” dediği mektubuydu…
2.) MİT Müsteşarı Emre Taner, 2005 yılında AKP adına Öcalan’la görüştü. Taner, İmralı’nın notlarını Mesud Barzani’ye aktardı. Barzani de Kandil’e…
3.) Kandil’in başı Murat Karayılan, 2006 yılında Talabani aracılığyla Başbakan Erdoğan’a mektup yazdı.
4.) Öcalan’ın 2009 yılında yazdığı mektubu “devlet” tarafından Avrupa’daki PKK’ye, oradan da Kandil’e ulaştırıldı.
ÖCALAN’IN PROTOKOLLERİ KARAYILAN’DA
5.) Yine 2009 yılında Öcalan’ın hazırladığı protokoller devlete teslim edildi. Devlet de tartışılması ve onaylanması için Kandil’e, Karayılan’a ulaştırdı.
6.) AKP hükümeti, Kandil’den Habur’a barış gruplarının gelmesinin “Kürt Açılımı” için önemli olduğunu düşünüyordu. Talep Öcalan’a iletildi. Öcalan önce reddetti ama pazarlıklardan sonuç alınca, Kandil’e çağrı yaptı.
PKK İLE ÖCALAN ARASINDAKİ KURYE:MİT
7.) PKK ile masaya Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın açıklamaları, MİT’in PKK ile Öcalan arasında kuryelik yaptığının en somut dayanağıdır. 2009 yılındaki 5. Oslo görüşmesinin tutanakları, bu bakımdan ibretliktir!
8.) 2011 Mayıs’ında, AKP ile Öcalan arasında seçim sonuna kadar saldırı olmayacağına dair ön protokol imzalandı. Milletvekili Şerafettin Elçi’nin açıkladığı bu ön protokol, İmralı’dan Kandil’e de ulaştırıldı.
AKP’Yİ DE PKK’Yİ DE ABD YÖNETİYOR
AKP ile PKK arasında, belgeleriyle saptayabildiğimiz tam 37 görüşme var. Ayrıntılarını kitabınızda okuyacağınız bu görüşmelerden yukarıda özetlediğimiz bir bölümünde ise AKP’nin İmralı ile Kandil arasında kuryelik yaptığı görülüyor!
Ancak Başbakan Erdoğan’ın siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan ise hiç bunlar yaşanmamış gibi, “Öcalan’ın cezaevinden örgütü yönetmesine izin vermeyeceğiz” diyebiliyor!
ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini resmileştirmek istediği, bunun için de AKP hükümetini bu yapının hamiliğine soyundurduğu bu dönemde, kimin kimi nereden yönettiği karışmış durumda…
Ancak karşıklığı giderecek tek formul var: AKP’yi, İmralı’yı, Kandil’i, Talabani’yi, Barzani’yi ve de İsrail’i ABD yönetiyor! AKP’nin Öcalan’a 8 kez kurye olması da, AKP’nin PKK ile 37 kez görüşmesi de bu ilişkinin sonucudur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Kasım 2011
ABD KIRGIZİSTAN’DA KAYBETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/11/2011
Kırgızistan’da geçen hafta yapılan ve ABD ile Rusya’nın dikkatle izlediği cumhurbaşkanlığı seçimini, Almazbek Atambayev kazandı. Oyların yüzde 63’ünü alan Atambayev’in ilk açıklamaları, ülkede Bakiyev döneminin tamamen kapandığını ortaya koydu.
BAKİYEV’İN LALE DÖNEMİ
Anımsanacağı gibi Kurmanbek Bakiyev, 2005 yılında ABD’nin turuncu darbesiyle Kırgızistan’da işbaşı yapmıştı. Darbe, 1995 ve 2000 seçimlerinin galibi olan, 2005 seçimlerinde ise aday destekleyen Askar Akayev döneminin sonunu getirmişti.
ABD’nin Avrasya’da hamle yaptığı bu dönemde benzer darbeler Gürcistan ve Ukrayna’da da gerçekleşmişti. Ancak Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a açtığı savaş, Kırgızistan’da da rüzgarın yönünü değiştirmişti. Halk hareketi yönetimi devirmiş ve Amerikancı Bakiyev ülkeden kaçmıştı. Bakiyev’in yerine de, 31 Ekim 2011’de kadar Roza Otonbayeva getirilmişti.
İşte geçen hafta yapılan ve Atambayev’in kazandığı seçimler, kısaca özetlediğimiz bu süreç nedeniyle daha da önem kazanmıştı. Kırgızistan’ın Orta Asya’nın kalbinde yer alması ve askeri üslerinden Afganistan ve İran ile Rusya ve Çin’in gözlenebilmesi, bu ülkenin Washington açısından önemini artırıyordu.
AVRASYACI EĞİLİM İŞBAŞINDA
Atambayev’in seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalar, hem Bakiyev döneminin tamamen kapandığını, hem de Avrasyacı eğilimin artık işbaşında olduğunu gösteriyor. Atambayev’in konuşmasındaki şu dört krtik vurgu hem Moskova’yı oldukça memnun etti:
1.) Atambayev, 2005 yılındaki Amerikancı Lale Devrimi’ne gönderme yaparak, artık ülkesinde “renkli devrimler” olmayacağını açıkladı.
2.) Atambayev, ABD Transit Askeri Üssü olan Manas’ı 2014’te anlaşma süresi dolunca kapatacağını açıkladı.
3.) Atambayev, ülkesinin “Rusya ile birlikte Afganistan’a sivil ulaşım açısından bir merkez” olabileceğini savundu.
4.) Atambayev “Belarus – Kazakistan – Ruysa” üçlüsünün oluşturduğu gümrük birliğine girmek istediğini ilan etti.
MANAS ASKERİ ÜSSÜ
ABD Manas Askeri üssünü 2001 yılında, Afganistan’a saldırısı sırasında kullanmak üzere açmıştı. Şangay İşbirliği Örgütü ŞİÖ 2006 yılında üssün kapatılmasını istedi. Ancak Amerikancı darbe ile işbaşına getirilen Bakiyev ŞİÖ’nün talebini kabul etmedi. Bakiyev ağır baskılar oluşunca, üssü kapatacağına söz verdi ancak üssün kalabilemsi için ABD ile farklı formatlarda anlaşma yeniledi. Anlaşma 2014 yılına kadar sürüyor.
Ancak ağır baskılar, Manas’ın işlevini zayıflattı! Son olarak Kırgızistan Başbakan vekili Omurbek Babanov da, üsle ilgili kararı Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün vereceğini söyledi. 2002 yılında kurulan ve Rus NATO’su olarak değerlendirilen bu örgüt, Kırgızistan ile Rusya, Kazakistan, Tacikistan, Belarus ve Ermenistan’dan oluşuyor.
RUS AKSERİ VARLIĞI
ABD üssünün kapatılacağı Kırgızistan’da, Rusya’nın askeri ağırlığı ise gittikçe artıyor. Moskova son olarak bu ülkedeki askeri durumunu 49 yıllık bir anlaşma ile garanti altına aldı. Rusya’nın Kırgızistan’daki en önemli askeri varlığı, başkent Bişkek’in 20 km dışında bulunan Kant Askeri Üssü’dür. Moskova’nın Issık Gölü’nde deniz askeri eğitim merkezi ve torpido gelişim merkezi ile gölün yakınlarında sismik gözlemevi bulunuyor. Moskova’nın Celalabad’da bir de nükleer test gözlemevi bulunuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Kasım 2011
LENİN: CUMHURİYET KAHRAMANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/11/2011
CHP’li Bornova Belediyesi “Cumhuriyet kahramanları Bornova’da” isimli bir belgesel fotoğraf sergisi düzenlemiş. Belediyenin davet afişinde Vladimir Lenin’in de fotoğrafı var.
Zaman gazetesi kıyameti koparmış; “Lenin nasıl Cumhuriyet kahramanı ilan edilir”, “Lenin nasıl Atatürk’le aynı kefeye konur” diye… Sanırsın, Atatürk karşıtlığı başka gazetelerde sergileniyor!
LENİN’İN SİLAHLARI
Zaman’ın milyonlarca insanı katleden kişi olarak tanıttığı Lenin’in Cumhuriyetimize katkısı yadsınamaz: Kurtuluş Savaşı’nda 37 bin tüfek, 44 bin fişek, 324 makineli tüfek, 66 top, 200 bin top mermisi ve 11 top kaması… Cumhuriyet’in inşası sırasında pek çok kurumun inşasına, fabrikanın kurulumuna insan, malzeme ve para kaynağı…
SSCB’nin ve Lenin’in Cumhuriyet’e katkıları haliyle bu köşeye sığmaz. Şöyle özetleyelim: Kemalist Devrim, Bolşevik Devrimi’ne, Bolşevik Devrimi de Kemalist Devrim’e çok şey borçludur!
Çanakkale Savaşı Rusya’da Bolşevik Devrimi’nin koşullarının oluşmasına katkı yapmıştır; Kurtuluş Savaşı Bolşevik Devrimi’nin düşmanlarını güneyde durdurmuştur; Atatürk Türkiye’si Bolşevik Devrimi’nin barış cephesi olmuştur.
Bolşevik Devrimi de, Doğu cephesini ortadan kaldırarak, Kuvayı Milliye’nin Batı cephesine yığınak yapmasına olanak yaratmıştır ve Batı’nın abandığı Anadolu’ya doğuda nefes borusu açmıştır vs.
KOMÜNİZM PROPAGANDASIYMIŞ!
Zaman gazetesinin bu gerçeği çarpıtarak Lenin’e saldırmasını anlayabiliyoruz. Ancak gazetenin demeç aldığı AKP’nin Bornova İlçe Başkanı Hüseyin Özkan’ın sırf Lenin düşmanlığı yapabilmek için Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye sarılmasını anlayamıyoruz.
Zira “Atatürk ve Lenin aynı kefeye konamaz, Cumhuriyet kahramanı Atatürk ve İsmet İnönü’dür” diyen Hüseyin Özkan, en azından partisinin genel başkanının İnönü ile Hitler’i aynı kefeye koyduğunu biliyor olmalı!
Gazetenin demeç aldığı “tarihçi-yazar” Ozan Semerci’nin, “CHP komünizm propagandası yapıyor” demesinin ise hiç üstünde durmuyor, sadece tarihçiliğimize tebesssüm ediyoruz.
ATLANTİK MİLLİYETÇİLİĞİ
MHP’nin Bornova İlçe Başkanı Ünal Kutluhan ise sergiye sert tepki göstermiş ve konuyu belediye meclisinde gündeme getireceğini belirtmiş. Kutluhan MHP’nin tarihsel misyonunu da sergileyen şu sözleri dile getirmiş:
“Atatürk ile Lenin’in yan yana koyulmasına izin vermeyeceğiz. Lenin‘in, Cumhuriyet’imizin kahramanlarıyla ne ilgisi var? Bunu kabul etmemiz mümkün değil.”
İşte MHP’nin tarihi misyonu ve milliyetçiliğinin türü budur! Atlantik milliyetçiliği, Atatürk ve Lenin’i ayırma milliyetçiliğidir. Atlantik milliyetçiliği, emperyalizmin isteği doğrultusunda geçmişte SSCB’ye şimdi de Rusya’ya ve Avrasyacılığa düşmanlık yapmanın adıdır!
Atlantik Türkçülüğü, kökleri NATO’culukta olduğundan, 68’lerde “bağımsız Türkiye” diyenlere saldırabilmiştir!
Ve kökleri NATO’culukta olan Atlantik Türkçülüğü, o nedenle Türkiye’nin bağımsızlığını bırakıp, AB’ye aday üyeliğe saplanabilmekte, şimdi de AKP ile “uzlaşma komisyonunda” buluşup, “Türksüz” anayasa yapımına ortaklık edebilmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Kasım 2011
FETHULLAH GÜLEN’İN DARBEYE GÜZELLEMESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/11/2011
Fethullah Gülen’in TSK’yi hedef alan sözlerini okumuşsunuzdur dün… Gülen ABD’deki çiftliğinden şöyle söyleniyor TSK’ye: “Otuz senedir dağdaki bir avuç şakinin hakkından gelemiyorsun.”
Gülen’in TSK’yi darbecilikle suçlaması ise mazisini bilenler için ibretlikti. Gülen’in mazisine geleceğiz ama önce bugün ne dediğini aktaralım: “27 Mayıs ihtilalinde kendi milletinin başına binmiş ve 25-30 milyon insanı teslim almıştır. Her on senede bir, binlerce insanı ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır.”
Peki, bugün 12 Martları, 12 Eylülleri bu sözlerle eleştiren Fethullah Gülen, acaba o tarihlerde ne demişti? Örneğin Gülen, Türk milletinin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül’ü nasıl değerlendirmişti?
POSTALA SELAM
Gülen, 12 Eylül 1980’den sonra yayımlan ilk Sızıntı dergisinde, “Son Karakol” başlıklı yazısıyla selamlıyordu darbecileri:
“Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)
DARBECİLERE ‘MERHAMET ETME’ ÇAĞRISI
Gülen, bir sonraki Sızıntı’da da, faşist uygulamalara başlayan darbecilere seslenmiş ve “merhamet etmeyin” demiştir.
Gülen, “Eli ve gözü kanlılara merhametin, aslında merhametsizlik anlamına geleceğini” savunmuş ve darbecilerin uyanık olmsını istemiştir: “Milletin kader çizgisinde, adalet tevzii vazifesini yüklenenlerin bunlara karşı müteyakkız olmaları gerekmektedir.” (Sızıntı, Kasım 1980, sayı:22)
ASKERİ 101. KEZ GÖREVE DAVET
Darbeden hemen sonra bunları yazan Fethullah Gülen, 1979 yılının Haziran ayında, askeri “yüz birinci kez” göreve çağırıyordu: “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi. Ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı.”
Gülen, bugün cemaatin hedef aldığı “asker-milet” kavramını da kullanıyordu çağrısında: “Asker-millet elinde taşıdığı meşale ile her tarafı aydınlatma yoluna girmiştir.”
NATO’CULUĞA ALKIŞ
12 Eylül’ü selamlayıp, bugün darbe karşıtlığına soyunanların sayısı az değil. Ancak aradan 30 yıl geçmiş olması, arşivleri ortadan kaldırmıyor!
Ve şu saptama önemlidir: Dünün darbecileri, aslında bugün de darbecidirler. İtiraz ettikleri ise ABD’nin 1996’dan sonra “hizadan çıktı” dediği Türk Ordusu’dur!
Yoksa NATO darbelerini yine ayakta alkışlarlar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2011
STRATEJIK ORTAKLIKTAN ROL MODELLİĞE
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/11/2011
Amerikan Türk Konseyi’nin 30. yıllık toplantıları, iki ülkenin yeni bir ilişki dönemine geçtiğini ortaya koydu: Rol modellik!
Konuyu açacağız ancak toplantıya dair bazı notları irdeleyelim:
Konseyin “geçmişin onuruyla geleceği şekillendirmek” temalı bu toplantısına ABD adına Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey konuşmacı olarak katıldı. (İkinci günün konuşmacıları, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, ABD Dışişleri Bakanlığının Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Philip Gordon ve ABD Savunma Bakanlığının Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Alexander Vershbow’du.)
SİVİL TÜRKİYE!
Türkiye’nin ABD’li ikilinin karşısına muadil olarak koyduğu isimler ise Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ile Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’dı.
Muadillik yani eşitlik, denklik durumu sizin de dikkatinizi çekmiştir. Dışişleri Bakanı’nın karşısına Başbakan Yardımcısı çıkarmayı geçtik ama ABD Genelkurmay Başkanı’nın karşısına Türk Genelkurmay Başkanı’nı değil de Milli Savunma Bakanı’nı çıkarmamız, ülke olarak Amerika’dan daha sivil olmamızdandır herhalde!
Gelelim asıl konuya…
STRATEJİK ORTAKLIK
Türkiye ile ABD’nin ilişkisi AKP’nin işbaşı yaptığı Kasım 2002’den sonra “stratejik ortaklık”olarak ifade edildi. Bu siyasal kavrama göre iki ülkenin hedeflerinin aynı olması gerekiyordu. Ancak Ankara ve Washington’un bırakın aynı hedefe sahip olmasını, gündemlerinde birbirine karşıt konular vardı. Başta Irak’ın kuzeyine dair olan bu karşıtlık, adına “startejik ortaklık” da dense, iki ülkeyi nesnel olarak “stratejik düşman” yapıyordu aslında…
Dolayısıyla ABD’ye stratejik ortak olan Türkiye değil, AKP’ydi!
MODEL ORTAKLIK
Barack Obama’nın iş başına gelmesinden sonra “stratejik ortaklık” kavramı yerine daha alt seviyeden bir ilişki tanımlandı. Obama, Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaretinde, ilişkinin adını “model ortaklık” koydu!
Türkiye’ye “model ortak” olarak bu iki yıl içinde üç temel konu dayatıldı:
Birincisi, “model ortak” Türkiye, aslında Kuzey Irak açılımı anlamına gelen “Kürt Açılımı”nı yapacaktı. İkincisi, “model ortak” Türkiye, bu hedefin sopası olarak Ermeni ve Kıbrıs Açılımları yapacaktı. Üçüncüsü, “model ortal” Türkiye, ABD adına İran’ı bölgede markaja alacak, müzakere masasında tutacaktı.
2011 yılında Tunus ve Mısır’da ortaya çıkan halk hareketleri ise yeni bir görevi daha ortaya koydu: “Model ortak” Türkiye, ABD karşıtı gelişmelere baraj kuracak, dahası süreci Washignton adına dizayn edecek ve başta Mısır olmak üzere bölge ülkelerine “model” olacaktı.
ROL MODELLİK
Amerikan Türk Konseyi’nin 30. yıllık toplantısında konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Og. Martin Dempsey ise “model ortaklık” kavramı yerine daha alt seviyeden bir ilişki tanımlandı: Rol modellik!
“Türkiye’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni kurulan hükümetlere olumlu örnek olabileceğini” söyleyen Org. Dempsey, “Her ülke kendi yolunu seçecektir, ama pozitif rol modeli olmak burada önemli” dedi.
Ortaklık kalkmış, geriye sadece modellik kalmıştı!
TÜRKİYE: LOJİSTİK MERKEZ
Org. Dempsey’e muadil yapılan Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ise daha da kötü bir ilişki tanımlıyordu ülkemiz için:
Yılmaz, Türkiye’nin, “ABD’nin savunma alanında Afrika, Ortadoğu ve diğer pazarlara ulaşmasında lojistik merkez olacağını” savunuyordu! “Türk – Amerikan ilişkilerinin geçmişte olmadığı kadar iyi olduğunu” belirten İsmet Yılmaz, “Türkiye Amerika’yı, Amerika Türkiye’yi adeta yeniden keşfetti” diyordu!
ABD’ye “lojistik merkez” olma görevi edinen AKP’den kurtulmak, artık daha da hayati ülkemiz için!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2011
ERDOĞAN’IN SURİYE’DEKİ YENİ STRATEJİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/11/2011
Önce iki anımsatma yapalım:
1.) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce Mısır-Tunus-Libya seferine çıktı ve oralardan “Alevi – Sünni çatışması” endişesi adı altında, “Suriye’de iş savaş” işareti verdi. Ardından ABD Başkanı Barack Obama ile 21 Eylül tarihinde görüştü ve –tek başına- yaptırım kararı aldı. Erdoğan, Türkiye’ye döndükten sonra da Hatay’daki kampı ziyaret edip “yeni programı” ilan edeceğini açıkladı. Erdoğan’ın 40 gündür Hatay kampına gidememesi, program yoğunluğuna bağlandı!
2.) Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dedikten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a gönderdi. Davutoğlu’nun 9 Eylül tarihli 6,5 saatlik görüşmesinde, Suriye’ye “15 gün süre” tanındığı açıklandı. Bunun da üzerinden 50 gün geçti!
Kuşkusuz her iki “ültimatomun” da sonuçsuz kalmasının “program yoğunluğuyla” geçiştirilemeyecek gerçek nedenleri var. Ki bunların en başında da Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye kalkan oluşturmaları gelmektedir.
Ancak ABD hedefinden vazgeçmiş değil, Erdoğan’ın hamleleri buna işaret ediyor:
AKP ALBAY’A RÖPORTAJ AYARLIYOR
“Hür Suriye Ordusu” komutanı olduğunu söyleyen firari Albay Riyad Esad, bulundukları Hatay kampından, Suriye’ye geçip, sınıra yakın bölgelere operasyonlar yaptıklarını açıkladı. Riyad Esad, iki ülkeyi savaşa sokacak nitelikteki bu açıklamalarını günlerdir sürdürüyor. Önce Reuters, ardından New York Times, sonra da Haber Türk’ten Amberin Zaman görüştü firari Albay’la…
Buradan şu sonucu çıkarabiliyoruz: Erdoğan hükümeti, firari Albay’a bizzat röportaj ayarlıyor! Dahası, Dışişleri Bakanlığı’nın önayak olduğu bu röportajlar valilik binasında yapılıyor. Firari Albay, röportaja aralarında bir keskin nişancının da olduğu 10 asker koruması altında getiriliyor.
Erdoğan hükümetinin bu tutumu en çok İsrail’i memnun etti. Haaretz yazdı: “Suriyeli isyancılar Erdoğan’ın desteğiyle güçleniyor.”
HEDEF: ŞEHİR DÜŞÜRMEK
ABD, “uluslararası hukuk” kılıfıyla Suriye’ye çullanamayacağını BM kararıyla gördü. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Rejim karşıtı muhalefetin silahlandırılması, tıpkı Libya’da olduğu gibi, iki – üç yerleşim bölgesinin ele geçirilmesi ve buralardan merkeze saldırılması…
Şehir düşürme hedefi için önce firari Albay bulundu, sonra “Hür Suriye Ordusu” kurduruldu, şimdi de röportajlarla dünyaya tanıtılıyor, “güç” olduğu resmediliyor. Hatay kampında toplam 60 asker varken, Albay’ın röportajlarda 10 bin askerden bahsetmesi bundandır ve tipik bir propaganda faaliyetidir!
Plana göre, bir kaç küçük yerleşim bölgesinin ele geçirilmesiyle rüzgâr alacak rejim karşıtları, iki toplumsal ayak üzerinden ilerlemeye çalışacak. Bir yandan “Alevi – Sünni çatışması” körüklenecek, bir yandan da Temmo benzeri cinayetlerle Kürtler ayaklanmaya dâhil edilmeye çalışılacak.
Daha fazla kanın döküldüğü bu yeni durumda da, önce Türkiye’ye, ardından da NATO’ya müdahale imkânı doğacak!
İşte Erdoğan’ın Hatay kampına gidip de ilan edemediği yeni strateji budur! Gerçekleşmesi ise tarafların sağlayacağı kuvvete bağlıdır.
Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in, Erdoğan’ın sözlerini yalanlarcasına, ‘Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir’ demesi ise TSK’nin bu yeni plana itirazının işaretidir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Kasım 2011
YENİ MÜDAHALECİLİK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/10/2011
ABD Başkanı Barack Obama’nın 100 askeri danışman göndererek, Uganda yönetimin “Tanrı’nın Direniş Ordusu”na karşı mücadelesine destek vermesi, “Washington savaş stratejisini değiştirdi” yorumlarına neden oluyor. Örneğin Slate’in dış politika yazarı Fred Kaplan, bunu “yeni müdahalecilik” olarak niteliyor.
Peki, büyük askeri kuvvetlerle işgal (Irak, Afganistan örnekleri) yerine, ABD’nin askeri danışmanlar vasıtasıyla soruna müdahale etmesi bir tercih midir, yoksa bir zorunluluk mudur?
LİBYA FATURASI KORKUSU
Aslında Uganda örneğinden önce Libya’ya müdahale tarzı bile ABD açısından bunun kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Fred Kaplan Libya’ya müdahale konusunda öncülük yapmamalarını, Fransa ve İngiltere’nin adım atmasını beklemelerini, çıkacak faturaya bağlıyor:
“Elimizden gelen her şeyi yapmış olsaydık, ortaya çıkan tüm sorunların sorumlusu biz olacaktık ve muazzam bir yeniden inşa faturası olacaktı. Şimdi faturanın bir kısmını yine biz ödeyeceğiz ama savaşta başı çeken Avrupalılardı ve barışta da başı çekmek zorunda olanlar yine Avrupalılardır.”
ABD ORDUSU KÜÇÜLECEK
Fred Kaplan, “yeni müdahalecilik” anlayışına uygun olarak savunma harcamalarının da küçültülmesi gerektiğini düşünüyor. Kaplan büyük bir ordunun, ağırlıklı olarak da kara ordusunun varlık sebebinin kalmadığını savunuyor:
“Yakın zamanlarda büyük ölçekli bir savaş için yüz binlerce askere ihtiyaç duyacağımızı kim iddia edebilir? Irak’tan ayrılıyoruz, Afganistan’da yol görünüyor, İran’ı işgal etmeyeceğiz zira bu ülke Irak’tan üç kat daha büyük bir ülkedir ve Batı yanlısı şehirlerinde bile yabancı işgali fikrine düşmandırlar. Rusya Kızıl Ordu’yu yeniden kuracak durumda değil ve bir gün gelir de Çin’le savaşa tutuşursak, hava ve deniz savaşı olacaktır bu, kara savaşı değil.”
Özetle Fred Kaplan, “yeni müdahalecilik” anlayışının uygulanmasının zorunlu olduğunu, bu nedenle de kavramın Obama’ya değil Amerikan devletine ait olduğunu vurguluyor.
YUMUŞAK GÜÇ VE ÖZEL SAVAŞ
Aslında “yeni müdahalecilik” denilen bu tarz, gündeme yeni gelmiş değil; tersine 2008 yılındaki “yumuşak güç” kavramının devamı olarak uygulanıyor. Nitekim Obama’nın kendisi de Amerikan devletinin Bush doktrinine yaptığı zorunlu değişikliğin ismiydi; Büyük Ortadoğu Projesi’nin güncelleştirilmesiydi…
Obama bu güncelleme nedeniyle iş başına gelirken “yumuşak güç” kavramını ortaya koymuştu. Hatta bu yıl gerçekleşen görev değişimi de “yumuşak güç” ve ona bağlı “yeni müdahaleciliğin” sonucudur: NATO Komutanı Org. David Petraeus CIA Başkanlığına, CIA Başkanı Leon Panetta da ABD Savunma Bakanlığı görevlerine getirilmişti.
Bu zorunlu “yeni müdahalecilik” anlayışı ve Petraeus – Panetta değişikliği, ABD’nin “özel savaş” yapacağına işaret ediyor!
‘2.5 SAVAŞ KONSEPTİ’ TARİHİN ÇÖĞLÜĞÜNDE
Peki, ABD bu noktaya nasıl geldi, daha doğrusu geriledi?
ABD’nin yeni binyılın başındaki savaş doktrini “2.5 savaş konsepti”ydi. Yani ABD iki ülkede konvansiyonel savaş yapabilecek ve üçüncü bir ülkeye de müdahale edebilecekti. Ancak Afganistan ve Irak yenilgileri, bu konsepti tarihin çöpüne attı! ABD, yalnızca tek ülkede konvansiyonel savaş yapabileceği gerçeğiyle yüzleşti. Bu nedenle üç yıl önce, Irak’tan geri çekilme takvimi ilan etti.
ABD 2011’de ise daha önce yanında olmalarına ihtiyaç duymadığı müttefiklerinin fatura paylaşmasına bile ihtiyaç duydu, mecbur kaldı: Libya’ya saldırı modeli.
Ve son olarak da sadece askeri danışmanlarla “özel savaş” organize etme dönemine girdi: Özel Savaş ve Uganda’ya müdahale modeli.
Ancak ABD, Türkiye gibi “model ortak”larını ikna ettiği ölçüde de, Suriye gibi ülkelere müdahale etmekten vazgeçmeyecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2011
CUMHURİYET NE DEĞİLDİR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/10/2011
Dün pek çok gazetenin pek çok köşesinde, Cumhuriyet’in ne olduğu yazıldı. Biz de bugün Cumhuriyet’in ne olmadığını yazalım dedik…
Cumhuriyet, başbakanların pilotlara talimat veremediği rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan Güney Afrika gezisi sırasında, sırf Obama’nın eşinin uçağı da inebildi diye, pilota emir verip, uçağını pisti kısa havaalanına indirtti. Ancak Erdoğan’ın uçağı 74 metre, Michelle Obama’nın uçağı ise 47 metreydi!
Cumhuriyet, başbakanların “asıp, kesemeyeceği” rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan 23 Nisan kutlaması nedeniyle koltuğuna oturttuğu çocuğa, “artık başbakan sensin, ister asar, ister kesersin” demişti.
Cumhuriyet, başbakanların köylüyü azarlamadığı rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan, geçim sıkıntısı çektiğini söyleyen bir yurttaşa sinirlenip, “ananı da al git” demişti.
Cumhuriyet, başbakanların seçim meydanlarında başka, arkada başka davranmadığı rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan, seçim meydanlarında “ben olsam Apo’yu asardım” derken, meğer özel temsilcisini Öcalan’la pazarlık yapmaya gönderiyormuş.
Cumhuriyet, bir parti genel başkanının, genelkurmay başkanı ile “mahrem” görüşebilmek için üçüncü bir ülkeden ricacı olmadığı rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan, henüz AKP Genel Başkanı iken, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le “mahrem” görüşebilmek için ABD Savunma Bakanı Paul Wolfowitz’e mektup yazarak ricacı olmuştu.
Cumhuriyet, başbakanla genelkurmay başkanlarının, kayıt dışı görüşme yapamadıkları rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt Dolmabahçe’de baş başa görüşmüş, mutabakata varmış ancak görüşmenin kaydı tutulmamıştır. Cumhuriyet rejimlerinde bu düzeyde her görüşmenin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmaz ama bu düzeyde her görüşmenin, devletin gizli arşivlerine koyulması gereken bir kaydı olur!
Cumhuriyet, en zor gününde yanında olan bir ülkenin yıllar sonra bombalanmasına karargah olunmayan rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan “NATO’nun ne işi var Libya’da” dedikten kısa bir süre sonra “NATO, Libya’nın Libya’lılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” demiş ve Türkiye’yi NATO’nun Libya saldırılarına karargah yapmıştı.
Cumhuriyet, Cumhuriyet yıkıcısı odak olduğu hükme bağlanmış bir partinin iş başında olamadığı rejimin adıdır: AKP’nin, Cumhuriyet’in ilkesi olan laikliğe karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından hükme bağlandı. Mahkemenin 11 üyesinden 6’sı partinin kapatılmasını istedi. Ancak değişen yasa nedeniyle 7 oy gerekiyordu!
Cumhuriyet, Cumhuriyet ordusunun kozmik odalarına girilemeyen rejimin adıdır: TBMM Başkanı Bülent Arınç’a suikast yapacakları iddiasıyla iki asker yakalanmış, bu gerekçe üzerinden de TSK’nin kozmik odalarına girilmişti. Ancak suikast sırasında Arınç, Ankara’da bile değildi! Kozmik sırlar gitti, ya Arınç’a suikast iddiası ne oldu?
Cumhuriyet, Cumhuriyet askerlerine kumpas kurulamayan rejimin adıdır: Ergenekon soruşturmasında tutuklan ve üç yıl zindanda kalan Üstteğmen Mehmet Ali Çelebi’nin telefonuna, emniyette gözaltındayken, Hizbut Tahrir üyesinin telefon rehberinin yüklendiği ortaya çıkmıştı.
Cumhuriyet, Cumhuriyet ordusunun Cumhuriyeti yıkacağının iddia edilemediği rejimin adıdır: TSK’nin Cumhuriyet’i yıkma girişiminde bulunmakla suçlandığı Ergenekon soruşturmasında, bir savaşta bile esir alınamayacak kadar general ve subay tutuklandı!
Cumhuriyet, Cumhuriyet kuvvetlerinin Cumhuriyet yıkıcılarına teslim olmadığı rejimin adıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ekim 2011
TÜRKİYE’NİN SAVUNMASI KERKÜK’TEN BAŞLAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/10/2011
Kerkük, jeopolitik önemi, demografik yapısı ve petrolü nedeniyle Irak’ın kalbidir ve bu nedenle de ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana statüsü netleşmemiştir. Hatta Kerkük konusu, işgal altındaki Irak’ta neredeyse çözülemeyen tek konudur.
ABD’nin Irak’tan tamamen çekiliyor olması, Kerkük konusunu yeniden ısıttı. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, bu amaçla Kerkük’ü ziyaret etti.
Barzani, ABD Irak’tan çekildikten sonra, Kerkük’ün güvenliğini merkezi hükümetle birlikte sağlayacaklarını söyledi. Barzani, Kerkük’ün Kürt bölgesi olarak Irak’ın bir parçası olduğunu savundu.
Haber, dünkü Aydınlık’ta, “ABD gidince Kerkük Barzani’nin olacak” başlığıyla çıktı. Kerkük’ün Barzani tarafından ele geçirilmesini, bunca zamandır sanki ABD engellemiş gibi!
Oysa tam tersine, ABD 1992 yılından bu yana Kerkük’ü kukla devletine bağlayacak fırsatların peşindeydi. Federal Irak içinde Özerk Bölge diye havuç olarak Türkiye’ye sunulan Kerkük’ün öyküsünü ve ABD planlarının detaylarını Fikret Akfırat’ın “Kukla Devlet” kitabında (Kaynak Yayınları) ayrıntılarıyla bulabilirsiniz.
KÜRDİSTAN’IN KUDÜS’Ü
Kerkük, netleşmeyen statüsü nedeniyle kimi çevreler tarafından “Kürdistan’ın Kudüs’ü” olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye açısından ise Kerkük’ün önemi, petrolden ya da bölgede yaşayan Türkmenlerden ziyade, Türkiye’nin savunma hattının en ileri noktası olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de Türkiye’nin güney savunması, Kerkük’ten başlar.
Kerkük, ABD’nin kukla devlet üzerinden Türkiye’ye yönelttiği tehdidin önemli bir cephesidir. Ki geçmişte ABD’nin Telafer’de, Tuzhurmatu’da Türkmenleri katletmesi, bu direnci yıkmak içindi.
KERKÜK – DİYARBAKIR HATTI
ABD’nin kukla devleti için iki yaşamsal bölgeye ihtiyacı vardır. Birisi Kerkük, diğeri de Diyarbakır’dır.
Kukla Devlet daha doğrusu ABD, Kerkük’ü ele geçirirse Diyarbakır’a uzanır. ABD’nin Büyük Kürdistan stratejisinin dayanağı budur.
Kukla Devlet, Kerkük ile Diyarbakır’a genişlediği takdirde, Büyük Kürdistan, daha doğrusu ikinci İsrail olacaktır.
140. MADDE DAYATMASI
ABD Irak’tan çekilirken, Kerkük’ün statüsünün “çözümüne” yönelik hamleler önemlidir. Mesud Barzani’nin KDP’si ile Celal Talabani’nin KYB’si bu amaçla ortak toplantı yaptı önceki gün.
İki partinin ortak politbüro toplantısının ana gündemi Kerkük’tü. Barzani’nin Kerkük ziyareti ve mesajları masaya yatırıldı, gelen tepkiler değerlendirildi. Barzani ve Talabani ikilisi, bu toplantıyla Bağdat’a, referandumu içeren 140. maddenin uygulanmasını istediklerini ilan ettiler.
CUMHURİYET’İN YIKILMASI KERKÜK’TEN BAŞLAR
Irak Türkmen Cephesi ITC ise 140. maddeye itiraz ediyor. ITC Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşet Salihi, 140. maddenin geçerliliğini yitirdiğini, sorunun çözümünün siyasi uzlaşıdan geçtiğini savunuyor.
Kerkük konusunun en önemli tarafı olan Türkiye ise sessiz! AKP hükümeti, Kerkük’ün geleceğini ABD’ye ve Barzani’ye havale etmiş durumda…
Geçmişte kuzey Irak politikalarında etkin olan merkezi kurumların da, AKP’ye rağmen konuya eğilemeyeceği görülüyor.
Oysa bugün, sonsuza kadar yaşatılmaya söz verilen Cumhuriyet’in yıldönümü!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2011