Archive for category Politika Yazıları
ABD’nin demokratik standardı yok çıkarı var
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/08/2024
ABD Beyaz Saray Ulusal Güvenlik İletişim Danışmanı John Kirby, Venezuela’daki seçim sonuçlarının “demokratik standartları sağlamadığını” söyleyerek, “sabrımız tükeniyor” dedi!
Ne olur peki sabırları tükenirse? Tıpkı Irak’a götürdükleri(!) gibi Venezuela’ya da “demokratik standart” mı götürecekler!
Venezuela’daki yoksulluktan ABD sorumlu
Türkiye’de bazı kesimler Erdoğan-Maduro ilişkisine tepkisel nedenlerle, bazı kesimler Atlantikçilikten, bazı kesimler medya propagandasından etkilenerek ve bazı kesimler de Venezuela’daki kötü ekonomiye bakarak Madura karşıtlığı yapıyor. Elbette Maduro yönetimini beğenmeyebilirsiniz, uygulamalarını olumsuz ya da yetersiz bulabilirsiniz ama Venezuela’daki mevcut yoksulluğun sorumluluğunu Maduro’ya yüklemek, insafsızlık olur.
Zira Venezuela’daki yolsuzluğun belirleyici nedeni bu ülkeyi ablukaya alan, petrolünün satışını zorlaştıran, petrol yüklü tankerlerine, altın rezervlerine el koyan ABD’dir. Öyle ki ekonomi iflas etsin ve Chavez programı çöksün diye emperyalist ABD’nin yapmadığı kalmadı. Bir kaçını anımsayalım:
ABD, İran’ın Venezuela’ya sattığı kargo uçağına Arjantin havalimanında el koydu. ABD, Venezuela petrol üretemesin ve hiçbir şirket de Venezuela’da üretime soyunamasın diye petrol rafinerisine sabotaj düzenlemeye kalktı. ABD, petrol taşıyan Venezuela tankerlerine el koydu. İngiltere, Venezuela’nın İngiltere Merkez Bankası’ndaki 1.8 milyar dolarlık altınına el koydu. Ve tüm bu süreçte de ABD bir kaç kez darbe girişiminde bulundu ama başaramadı.
ABD’nin asıl ölçüsü
Nedir ABD’nin Venezuela’yla problemi peki? Çünkü Chavez kamucu programıyla emperyalist ABD şirketlerinin bu ülkeyi sömürmesini önledi. Maduro da o programı tüm zorluklara rağmen sürdürüyor. Yani ABD demokrasi olmadığı için değil, bu ülkeyi sömüremediği için Maduro yönetimine karşı.
Kaldı ki gerçekte ABD’nin demokratik standartları da yoktur, çıkarları vardır. Seçim yapılmayan, krallıklarla yönetilen ülkelerde “demokratik standart” aramayan ABD, seçim yapılan Venezuela’nın demokratik standardını beğenmiyor!
ABD’nin Güney Amerika’daki şu anda en önemli müttefiki Arjantin. Çünkü Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei koyu Amerikancı. Öyle ki Milei Çin ve Rusya karşıtlığı yaparak seçime girdi ve ABD’nin büyük desteğiyle kazandı. Şimdi Milei karşılığını ödüyor ve açık açık Venezuela Silahlı Kuvvetlerinden Madura’ya darbe yapmasını istedi.
Yani Venezuela’da darbe çağrısı yapan Arjantin lideri Milei ABD’nin “demokratik standartlarının” üstünde oluyor ama ülkesini emperyalist şirketlere sömürtmemeye çalışan Venezuela lideri Maduro “demokratik standartların” altında kalıyor!
Demokrasi dayatmak antidemokratiktir
Demokrasi standardı demişken… ABD en antidemokratik seçimlere sahne olmuş ülkelerden biridir. Seçime bir elmanın yarısı durumundaki iki partinin giriyor olması demokrasi değildir. Gerektiğinde darbe ile seçimi kazananı alaşağı eden bir sistemleri vardır çünkü. Al Gore’un kazandığı seçimin nasıl Bush’a verildiği, itiraz bile edemediği yakın tarihin olaylarındandır.
ABD’de iki partili seçim aldatıcıdır. ABD’de en çok fon toplayanların başkan adayı olabildiği antidemokratik bir sistem vardır. Adayları fonlayanlar da haliyle karşılığını ister. İşte son örnek: Linkedln’nin kurucusu Reid Hoffmann, Harris’in seçim kampanyasına 10 milyon dolar bağışladı ve daha fazlası için de CNN ekranından şartlarını sıraladı. Şartlarından biri Harris’in Federal Ticaret Komisyonu Başkanı Lina Khan’ı kovması. Neden? Çünkü bu komisyon şu anda Microsoft’un yönetim kurulunu soruşturuyor ve o kurulda Hoffman da var.
Konumuza dönersek: ABD’nin demokratik standartları yok, çıkarları var. Kaldı ki bir ülkenin demokratik standartları yüksek(?) bile olsa, bunu başka ülkelere dayatması, antidemokratiktir. Çünkü her ülkenin demokrasi sorunu o ülkenin kendi iç sorunudur. Dolayısıyla Venezuela başta ABD saldırısı altındaki ülkelere Atlantik medyası etkisiyle salt seçim-demokrasi düzleminden bakmak, aldatıcıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2024
Haniye suikastının üç hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/08/2024
Seçimden yararlanarak ABD Kongresi’nde konuşan ve Washington’dan tavizler koparmaya çalışan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, ABD dönüşünde “bölgesel savaş” kışkırtıcılığı için düğmeye bastı.
İsrail’in Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmesi, Netanyahu’nun şu üç hedefine işaret ediyor:
Netanyahu ateşkesi hedef aldı
1) İsrail Başbakanı Netanyahu’nun amacı, ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak. Bu amaçla Gazze’de ucu açık siyasi ve askeri hedeflerle saldırı stratejisini sürdürüyor. Öyle ki “ertesi gün” belirsizliği, Netanyahu ile ordu arasında gittikçe daha da derinleşen bir çelişkiye dönüşmüş durumda.
Öte yandan Biden yönetimi ve Demokrat Parti ise Gazze’deki saldırının uzaması ve soykırıma varması nedeniyle rahatsız. Zira durum üstelik seçim öncesinde, ağırlaşan bir iç kamuoyu baskısına dönüşmüş durumda. Ayrıca Washington, tablonun Körfez ülkeleriyle ilişkilerini de gittikçe sorunlu hale getireceğini görüyor.
İşte Biden yönetimi bu amaçla bir ateşkes planı açıkladı. Ancak Netanyahu ateşkese direniyor; çevresinden dolanıyor, yeni şartlar ileri sürüyor, müzakereleri çıkmaza sokmaya çalışıyor.
Netanyahu, Haniye suikastıyla ateşkes baskısını kaldırmayı amaçlıyor.
Netanyahu İran’ı kışkırtıyor
2) İsrail Hamas lideri İsmail Haniye’nin daha önce ailesini hedef almış, üç oğlu ile dört torununu öldürmüştü. Ancak bu kez Haniye’yi, üstelik İran topraklarındayken hedef aldı. Yani İsrail yönetimi Haniye suikastıyla doğrudan İran’a mesaj verdi.
Netanyahu, Aksa Tufanı’nı fırsata çevirerek İran’a karşı saldırıya çevirmek istemişti. Kuşkusuz bunun için ABD’ye, hatta İngiltere ile diğer Atlantik müttefiklerine ihtiyacı vardı. Ancak ABD buna bir kaç nedenle karşıydı. Bir kere İran öyle kolay lokma değildi ve Ukrayna cephesine yeni bir cephe ekleyebilecek bir Amerikan gücü de yoktu.
Netanyahu ABD’yi bölgeye çekebilmenin yolunun İran’ı kışkırtmaktan geçtiğini görerek bir kaç deneme yaptı: Suriye’deki İranlı komutanları hedef aldı, İran’ın Suriye’deki diplomatik temsilciliğini vurdu. İran, savaş açmadan “ölçülü bir yanıt” ile İsrail’in oyununu bozdu. Bu süreçte ABD ile İran, İsviçre’de gayriresmi görüşmeler yaparak, bölgesel bir savaşın önlenmesinde uzlaştılar.
Netanyahu, Hamas lideri Haniye’yi Tahran’da öldürerek, İran’ı yine kışkırtmaya çalışıyor, yanıt vermeye zorluyor.
Hamas’ı dizayn etme hedefi
3) Gazze’de Hamas’ın bitirilemeyeceği ortada. Nitekim son dönemde çeşitli İsrailli yetkililer de bunu açıkça ifade etmeye başladılar.
Netanyahu, Haniye suikastıyla Hamas’ı dizayn ederek örgütte yeni bir liderlik oluşmasını amaçlıyor. Netanyahu böylece Hamas’ın gücünü zayıflatmayı ve günün sonunda masaya daha deneyimsiz bir Hamas liderliğinin oturmasını sağlamayı hedefliyor.
İsrail terörüne karşı ne yapılmalı?
İsrail, bir terör devleti olarak, düzenlediği suikastlar ile sadece Ortadoğu için değil, tüm dünya için bir sorundur. Bu nedenle Çin’den Türkiye’ye, Brezilya’dan Güney Afrika’ya tüm ülkeler Gazze çabalarını birleştirmelidir. İsrail’in bu saldırısına karşı Birleşmiş Milletler (BM) harekete geçirilmelidir.
İsrail’i bu tür saldırılardan caydırmak için en sert tedbirler alınmalı, Netanyahu soykırımdan, insanlığa karşı suçlardan, savaş suçlarından, terörden ve suikastlardan hızla yargılanarak, cezalandırılmalıdır.
İsrail devletinin soykırım, terör ve suikastlarına karşı “Filistin’in tanınması” çabaları hızlandırılmalı, AB devletlerinin geçen aylarda başlattığı “tanıma” sürecinin genişletilmesine uğraşılmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ağustos 2024
Blinken-Austin ikilisinin son Hint-Pasifik hamlesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 30/07/2024
Biden yönetimi, 5 Kasım seçiminden önce, Hint-Pasifik bölgesindeki son önemli hamlesini yaptı bu hafta…
ABD, Çin’e karşı bölgedeki ortaklarıyla yaptığı anlaşmalarını, her ne kadar “bölgesel güvenlik işbirliği ve anlaşmaları” diye sunsa da, hedefi gereği bu anlaşmalar, bölgesel gerginlik anlaşmaları niteliğindedir.
“Özgür ve açık Hint-Pasifik” sloganıyla Güney ve Doğu Çin Denizi’nde askeri varlık bulundurmak isteyen ABD, bunu gerekçelendirebilmek için de “Çin tehdidi” iddiasına dayanmaya çalışıyor.
Üçlü güvenlik işbirliği
ABD Dışişleri ve Savunma Bakanları, Tokyo’da müttefikleriyle üç önemli anlaşma yaptı.
1) ABD, Japonya ve Güney Kore Savunma Bakanları, 28 Temmuz 2024’te “Üçlü Güvenlik İşbirliği Çerçevesi” belgesini imzaladı.
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Japonya Savunma Bakanı Minoru Kihara ve Güney Kore Savunma Bakanı Shin Won-sik’in Tokyo’da imzaladığı İşbirliği Muhtırası, “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (Kuzey Kore) nükleer füze tehdidine ve bu ülkenin Rusya’yla artan askeri yakınlaşmasına yanıt” diye sunuldu.
İkili ortak kuvvet karargâhı
2) ABD ve Japonya Dışişleri ile Savunma Bakanları, 28 Temmuz 2024’te “2+2” formatlı toplantı yapılar.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Japonya Dışişleri Bakanı Yoko Kamikawa ve Japonya Savunma Bakanı Minoru Kihara’nın Tokyo’daki dörtlü toplantısından çıkan en önemli sonuç, ABD ile Japonya’nın “ortak kkuvvet karargâhı” kurma kararı oldu.
Böylece ABD bir süredir sürdürdüğü Japonya’yı askerileştirme çabasında yeni bir mevzi daha kazanmış oldu. Japonya ABD’nin isteğiyle yoğun bir silahlanma programı başlatmış durumda.
Öte yandan ABD, NATO’yu Hint-Pasifik bölgesine genişletmek istiyor ve bu amaçla bir kaç yıldır Japonya ve Güney Kore liderlerini NATO zirvesine davet ediyor. Hatta bu işbirliğini kurumsallaştırabilmek için de Tokyo’da bir “NATO ofisi” açmaya uğraşıyor. Fransa’nın itirazı nedeniyle henüz bu amacına ulaşamayan ABD, ikili, üçlü anlaşmalarla bir nevi “Asya NATO’su” alt örgütleri kurmaya uğraşıyor.
Dörtlü statükoyu savunma toplantısı
3) QUAD dörtlüsü ABD, Japonya, Avustralya ve Hindistan Dışişleri Bakanları, 29 Temmuz 2024’te Tokyo’da toplandılar.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Japonya Dışişleri Bakanı Yoko Kamikawa, Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong ve Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, siber ve denizcilik girişimlerini genişletme konusunda anlaştılar.
Dört bakan ortak açıklamasında “Doğu ve Güney Çin denizlerindeki durumdan ciddi endişe duyduklarını” söyleyerek, “statükoyu güç ya da baskı yoluyla değiştirmeyi amaçlayan her türlü tek taraflı eyleme şiddetle karşı olduklarını” belirttiler.
Dörtlü açıklamada ayrıca “Deniz Alanında Farkındalık” için Hint-Pasifik Ortaklığı’nın kapsamının Hint Okyanusu’na kadar genişletileceği vurgulandı.
Aslında dörtlünün toplantısından çok önemli bir karar çıkmış değil. Belki de o boşluğu doldurmak için olsa gerek, ABD Dışişleri Bakanı Blinken, “Dört ülke arasında eşi benzeri görülmemiş bir stratejik uyumun yaşandığı bir anda olduklarını” söyledi!
ABD ile Çin farkı
Başta da belirttiğim gibi, ABD’nin bölgesel güvenlik işbirliği dediği bu anlaşmalar, gerçekte bölgesel gerginlik anlaşmalarıdır.
Yukarıda işaret ettiğim üç anlaşma ABD ile Çin’in şu iki temel konudaki zıtlığına işaret ediyor:
1) Çin savunmaya yönelik bir ulusal savunma politikası izlerken, ABD, bölgedeki müttefiklerini de cepheye sürerek, saldırgan bir politika izliyor.
2) Çin, barışçıl kalkınma yolunu izlerken, ABD bu kalkınmayı bastırabilmek için Çin’i bölgesinde çevrelemeye çalışıyor.
Özetle ABD, Çin’i çevrelemek, Kuşak ve Yol’u kesebilmek, çevresinde oyalayıcı krizli durumlar oluşturmak, çevresiyle etkileşimini daraltabilmek ve böylece kalkınmasını baltalayabilmek için uğraşıyor.
Japonya ve Güney Kore kaybedecek
Peki ABD’nin bu hamleleri tarihin gidişatını değiştirebilecek mi? ABD’nin dünya jandarmalığı mümkün mü? Emperyalist ABD çok kutupluluk inşasını önleyebilir mi?
Tüm bu soruların yanıtı “hayır” şeklindedir.
Çok kutuplu bir dünya oluşuyor ve küresel düzen de buna uygun olarak değişecek, daha adil ve demokratik bir yapıya kavuşacak. ABD’nin Hint-Pasifik stratejisiyle, cepheye sürdüğü müttefikleriyle Küresel Güney’in ayağa kalkışını bastıarbilmesi mümkün değil.
O nedenle Biden yönetiminin Hint-Pasifik’teki bu ikili, üçlü ve dörtlü anlaşmaları ile ortak kuvvet karargâhı kurma kararları, Çin ve Asya’nın yükselişini önleyemeyecek. Tersine ABD’nin bu politikasına alet olan Japonya ve Güney Kore ekonomisi, yoğun askerileşme programı nedeniyle olumsuz etkilenecek.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
30 Temmuz 2024
Erdoğan’ın piramidi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/07/2024
Tayyip Erdoğan iktidarı boyunca bir “AK-piramit” oluşturmaya çalıştı ve bunda da önemli ölçüde başarılı oldu. Zaten başarılı olabildiği için de hâlâ belli bir oy oranını koruyabiliyor.
Peki nedir bu piramit?
Cennetle kandırılan yoksullar
En altta, tabanda, yoksullar var: O yoksullara kömür, makarna vb yardımlar yapılıyor, yeşil kartlar dağıtılıyor ve ölmeyecek kadar yaşaması sağlanıyor. Tüm bu “yardımlar” da Erdoğan’ın lütfu gibi sunuluyor. Böylece yoksullara “yardımın sürmesi için AKP’ye oy vermeye devam etmesi gerektiği” söylenmiş oluyor.
Peki yoksullar buna nasıl rıza gösteriyor? Hegemonya-rıza ilişkisinde bir çok parametre var elbette ama toplumumuz açısından öne çıkanı din. Yoksullara diyanet, tarikat ve cemaat eliyle her gün şu propaganda yapılıyor: Sabredin, cennette ödüllendirileceksiniz!
Evet, bu propagandayı her gün çeşitli yollarla yapıyorlar. En tipik örneklerden biri, Cübbeli Ahmet Hoca’nın sözleridir: “Fakirler, zenginlerden 500 sene evvel cennete girecekken nasıl zengin olmak istenir?”
Böylece piramidin altındakiler, üstündekilerin zenginliğini sorgulamamış olur!
Seçilmişler
Piramidin ortasında, çeşitli katmanlar halinde orta sınıflar vardır. Bunlar özetle, piramidin üstünde yer alanların lütfu üzerinden iş, aş, ev sahibidirler. Liyakatları ile değil, AKP teşkilatlarının oluruyla kamuda, özelde, belediyede iş sahibi olurlar. Böyle olunca da ne altındaki yoksulların dertleriyle dertlenirler, ne de üstündekilerin zenginliklerini sorgularlar.
Piramidin üst kısmında ise çeşitli katmanlar halinde zenginler vardır. En alt katmandakiler, vakıf-belediye vb yollarla geliri artırılan, 20 yıl önce oturduğu Fatih’ten İstanbul’un yeni semtlerindeki lüks sitelere taşınanlardır. Bir üstündeki daralan katmanda, kamu ve özelde aynı anda birkaç koltuk sahibi yapılan seçilmişler vardır. Üstünde de ihale yoluyla zenginleştirilen, klasik İstanbul sermayesinin karşısına konumlandırılan “yeni zengin sınıf” vardır.
Altı Katlı Piramit: AKP
Bu piramidin özelliği şudur: Yukarıdan aşağıya “lütufla”, aşağıdan yukarıya “rıza” oluşturulur. Bu piramit anlaşılmadan ne Erdoğan’ın belediyelerden borç tahsil etme hamlesi anlaşılır, ne de “sermaye düşmanlığına fırsat vermem” sözleri…
Erdoğan AKP’nin 20 yıl yönettiği, borçlandırdığı, Sayıştay’ın uyarılarına rağmen borç tahsili yapılmasını engellediği belediyeler muhalefete geçince, borçların tahsilini anımsadı! Çünkü o borçlar, AK-piramidin alt ve ortasının inşasında oluştu. Çünkü şimdi “bazı” belediyeler o akışı “kısmen” bozuyor.
Erdoğan’ın “sermaye düşmanlığına fırsat vermem” demesi ise piramidin tepesiyle ilgili. Erdoğan hem “yeni zengin sınıfı” oluşturarak, hem de klasik zengin sınıfı gözeterek ve memnun ederek bir sistem kurdu. O sistemin sürebilmesi, iktidarının sürebilmesinin dayanağı. O nedenle son on yılda bu sınıfın 7.5 milyar TL’lik vergi borcunu sildi, o nedenle OHAL’i “grevlere karşı” patronların çıkarı için kullandı, o nedenle ülke ekonomisini krize sokmak pahasına finans kapitali (mali sermayeyi) besledi, Kur Korumalı Mevduat yoluyla hazineden bankalara para akıttı.
Kısacası AKP düzeni, “Altı Katlı Piramit” düzenidir. Muhalefet piramidin en tepesindeki “beşli çetelerle” uzlaşarak değil, o çetelerle mücadele ederek düzeni bozabilir. Ve en üst kattakilerle mücadele ettiği ve geliri katlara adil dağıtabileceğini gösterebildiği oranda alt kattakileri kazanabilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2024
Hukukun MHP sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/07/2024
MHP’nin hukukla olan sorunu, “hukukun MHP sorunu”na dönüşüyor haliyle…
Bunu sadece bugünkü “154’ler listesine” bakarak söylemiyorum elbette. Hukukun MHP sorunu en başından beri olmuştur, sürmektedir ve siyasal çizgisi nedeniyle de sürecektir.
Atlantik hukukunun örgütü!
Hukukun MHP sorunu üç aşamada incelenebilir:
1) Kuruluşundan 1980’e kadar olan sürede MHP, ABD’nin komünizmle mücadelede kullandığı bir örgüt olarak Türk hukukuyla sorunluydu. Türkiye “küçük Amerika”ya dönüştürüldükçe ve Atlantik hukuku Türk hukuku üzerinde yeni ve melez bir hukuka dönüştükçe, MHP o melez hukuk içinde kendisine yer buldu, MC (Milliyetçi Cephe) hükümetlerine monte edildi.
2) 12 Eylül 1980’den AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılına kadar geçen süre ise hukukun MHP’yle sorununun ikinci aşamasını oluşturur. Bu süreç oldukça karışıktır ve MHP’nin hukukla, hukukun MHP’yle sorunu iç içe geçmiştir. Fikirleri iktidarda, yönetimi geçici bir süreliğine hapiste ama silahşorları da hâlâ Gladyo’nun emrindedir.
Bu sürecin ikinci yarısı, değişen dünya koşullarının da etkisiyle, Gladyo’yla belli oranda mücadele edilebildiği yıllardır. MHP bu süreçte kısmen sokaktan çekilmiş ama devletin içinde, özellikle güvenlik bürokrasisi içinde “paralel bir örgütlenme” kurabilmiştir.
MHP’nin anayasaya ve hukuk karşıtlığı
3) MHP’nin ilk bölümünde muhalefet ederek AKP’ye yararlı olduğu, ikinci bölümünde ise artık doğrudan ittifak kurarak AKP’yi iktidarda tuttuğu aşama, içinde bulunduğumuz son aşamadır.
Muhalefet ederek AKP’ye yararlı olduğu yıllarda Bahçeli, örneğin 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasının yolunu açtı; 2014’te Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Kılıçdaroğlu’na cumhurbaşkanı adayı diye kabul ettirerek, Erdoğan’a kazanma yolunu açtı; Haziran 2015’te, hükümet kuramayacak durumdaki AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak, erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya ulaşma olanağı sağladı.
AKP’yle ittifak kurduğu süreçte ise Bahçeli, bugünkü hukuk devletinin gerilediği yerin iki numaralı sorumlusu oldu. “Erdoğan anayasaya uymuyorsa anayasayı Erdoğan’a uyduralım” hukuksuzluğu üzerinden tek adam rejiminin kapısını açan Bahçeli, sonrasında “hukukun MHP sorunu”nunun şu örneklerine imza attı: Anayasa Mahkemesi istediği kararı vermediğinde “Anayasa Mahkemesi kapatılsın” dedi; partisi yüzde 10 barajının altına gerilediğinde “yüzde 10 barajı kalksın” dedi; hatta tuttuğu takım (Karagümrük) küme düştüğünde “bu sezon küme düşme olmasın” bile dedi!
MHP’nin FETÖ’vari 154’ler torbası
Özetle MHP, AKP’li yıllarda hem Erdoğan’ın rejim değiştirebilmesinin kaldıracı oldu, hem devletin FETÖ’den boşalan bazı odalarına yerleşti, hem de Türk-İslam sentezi ideolojisine uygun olarak toplum-siyaset üzerinde baskı aparatı rolünü aldı.
Devlet memurlarının, polis şeflerinin elini öpebilmek için yerlere eğildiği Bahçeli, partisinin adının karıştığı “Sinan Ateş davasını” aydınlatmaya çalışan gazetecileri, karartılmasına karşı çıkan aydınları, siyasetçileri, akademisyenleri, tıpkı bir dönem AKP’nin diğer ortağı FETÖ’nün yaptığı gibi “154’ler torbasına” doldurarak, “hukukun MHP sorunu”na bir halka daha eklemiş oldu!
Hukuk devletini erozyona uğratanlar ve hukuku kanunla boğmaya çalışanlar, şimdi de hukuk arayanları fişliyor, 154’ler torbasına dolduruyor, açık açık “hesap soracağız” diyerek tehdit ediyor…
Unutulmamalı, hukukun MHP sorunu, aynı zamanda demokrasi sorunudur, insan hakları sorunudur, yaşam hakkı sorunudur…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Temmuz 2024
Çin’in Filistin stratejisi ve Beijing Diyaloğu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/07/2024
ABD İsrail’e sponsorluğunu, her türlü askeri, siyasi ve ekonomik desteğinin dışında, iki yolla yürütüyor:
1) İsrail-Filistin sorununu “tekelinde” tutuyor; böylece müzakereler ile çeşitli türden anlaşmaların İsrail lehine olmasını ve daha önemlisi çözümsüzlüğü garanti etmiş oluyor
2) Filistin’in bölünmüşlüğünü esas alan bir çizgi izliyor. Böylece iki parçalı, iki yönetimli bir Filistin’in devlet olma şansı bulamayacağından hareketle, İsrail’in elini rahatlatmış oluyor.
Çin’in Filistin stratejisi, ABD’nin izlediği iki çizgiyi bozmayı hedefliyor: 1) Filistin’de iki parçalılığı ortadan kaldırarak tek yönetim oluşmasına aracılık etmek. 2) İsrail-Filistin sorununu ABD’nin tekelinden çıkararak çözüm yolu açmak.
Birlik bildirisi
İşte Çin Dışişleri Bakanlığı’nın 14 Filistinli grubu uzlaştırma çabasının nedeni bu iki stratejidir. Önce 30 Nisan’da El Fetih ile Hamas’ı biraraya getiren Çin, 21-22 Temmuz’da da şu 14 Filistinli grubun uzlaşmasına arabuluculuk ederek, önemli bir aşama sağlamış oldu:
Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi (Fetih), İslami Direniş Hareketi (Hamas), Filistin Kurtuluş Halk Cephesi, Filistin Kurtuluş Demokratik Cephesi, Filistin İslami Cihad Hareketi, Filistin Halk Partisi, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi, Filistin Ulusal Girişim Hareketi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi/ Genel Komutanlık, Filistin Demokratik Birliği, Filistin Kurtuluş Cephesi, Arap Kurtuluş Cephesi, Arap Filistin Cephesi, Halk Kurtuluş Savaşının Öncüleri…
Bu 14 grup, Çin’in başkenti Beijing’de yapılan görüşmeler sonrasında iki temel konuda anlaşarak “Beijing Diyaloğu”nu imzaladı: 1) Ulusal birlikte ve 2) Geçici uzlaşı hükümeti kurmakta anlaşma.
Beijing Diyaloğu, iki temel mekanizmanın oluşturulmasını hedefliyor:
1) Seçim yasasına uygun “Ulusal Komisyonu”nun oluşturulması.
2) “Geçici Birleşik Liderlik Çerçevesi”nin yürürlüğe sokulması.
Beijing Diyalogu ayrıca bildirideki hükümlerin uygulanması için bir takvim belirlenmesi konusundan da anlaşmaya varıldığını kayıt altına alıyor.
ABD rahatsız
14 grubun anlaşmaya vardığı törende konuşan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Ulusal çıkarlara bağlı 14 Filistinli grubun” Beijing’de toplanmasını, “Filistin’in kurtuluş mücadelesinde önemli bir tarihi an” olarak niteledi.
Çin, Filistinli grupların birliğini, Filistin sorununun çözümünü kolaylaştıran önemli bir aşama olarak görüyor. Nitekim Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Cean, “Filistin içinde uzlaşma ve birliğin teşvik edilmesinin Filistin sorununun acil, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasına yardımcı olacağına inandıklarını” kaydetti.
Bu arada Hamas’ın Ulusal İlişkiler Ofisi Başkanı Hüsam Bedran, bir yazılı açıklamayla Çin’e teşekkür etti ve ABD’nin bu anlaşmaya karşı çıktığına işaret etti.
Filistin Ulusal Girişim Hareketi Genel Sekreteri Mustafa el-Bergusi de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın geçici bir ulusal birlik hükümeti kurmak için hızla tüm gruplarla istişare görüşmelerine başlayacağını duyurdu.
ABD yine gafil avlandı
Bu söz CIA Direktörü William Burns’e ait. Çin 10 Mart 2023’te büyük bir sürprizle İran ve Suudi Arabistan’ı Bejing’de bir araya getirerek anlaşma sağlamıştı. Burns, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” (WSJ, 7.4.2023) demişti.
Aslında Çin bir süredir Filistin meselesine ağırlık vermeye zaten başlamıştı. 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’ndan önce, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Beijing’de biraraya gelmiş ve “stratejik ortaklık” ilan etmişlerdi (DGTN Türk, 14.6.2023).
Abbas görüşmede Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü övmüş ve Xi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istemişti. Xi Jinping de bu talep üzerine “adil çözüm” için üç öneri açıklamıştı.
Özetle Çin’in Filistin strateji, Filistin devletinin kabulü için öncelikle içeride birlik sağlanmasını, ardından konunun ABD tekelinden alınmasını içeriyor. 21-22 Temmuz’da 14 Filistinli grubu uzlaştırmak, bu yolda çok önemli bir aşamaydı.
Mehmet Ali Güller
CGTN TÜRK
24 Temmuz 2024
Askeri üsse karşı mescit
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/07/2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yıl töreninden dönüşte, uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlarken çok vahim bir karşılaştırma yapıyor…
Gazeteci, KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın açıklamasını anımsatıyor önce: “Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. ABD ve AB ile anlaştıkları haberleri çıktı ve yalanlanmadı.”
Gazeteci, ardından Arıklı’nın “Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşarak deniz üssü kurma zamanı geldi” beklentisini de aktararak soruyor: “Deniz ve Hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu?”
Erdoğan’ın bu net soruya yanıtı ise şöyle: “Ada’da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhalde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askeri üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz” (AA, 21.7.2024)
Böylece Kıbrıs konusunda Türkiye’nin en vahim politikalarını izleyen ve son yıllarda düzelttiği iddia edilen Erdoğan, “Yunan deniz üssüne karşı Türk mesciti” politikasıyla kırık dolu Kıbrıs karnesine bir kırık daha eklemiş oldu!
Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya kalktılar
Üstelik Erdoğan’ın Kıbrıs’daki hataları, telafi edilecek taktik hatalar da değil, stratejik düzeyde hatalardı. Karşılığı, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla 1 Mayıs 2004’te AB’ye katılması oldu. Böylece Kıbrıs meselesi, garantörler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin meselesi olmaktan, fiilen AB’nin meselesi olmaya dönüşmüş oldu.
Özetle AKP’nin Annan Planı’nı desteklemesi, stratejik düzlemde bir hataydı ve bedeli ağır oldu. O süreçte Annan Planı’na karşı Rauf Denktaş çırpınıyor, Türkiye’deki havayı değiştirmek için toplantılara katılıyordu. Başbakan Erdoğan ise ne yazık ki Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya bile kalkmıştı, “Ne anlatacaksan git Kıbrıs’ta anlat” demişti.
Bakmayın bugün iktidarın 50. yıl ve Denktaş söylemlerine… O yıllarda AKP-FETÖ-liberaller Denktaş’a karşı birleşmişti. Öyle ki Denktaş’ın adını Ergenekon iddianamesine bile koymuşlardı!
Toprak verme ve asker çekme tavizi
Şimdilerde unutuldu ama o yıllarda toprak vermeye bile hazırlardı. Örneğin 2004 yılında, ABD’de, Harvard Üniversitesinde şöyle diyordu Başbakan Erdoğan: “Adanın şu an yüzde 36’sı KKTC’nin yaşam alanıdır. Belli bir oranda toprak verebiliriz. Biz garantör ülke olarak tavsiye ederiz. KKTC bu yaklaşımı gösterir” (Hürriyet, 31 Ocak 2004).
Sırf AB’den müzakere tarihi alabilmek için, KKTC’den Türk askerini bile çekmeye hazırlardı! Örneğin o süreçte Erdoğan, KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ile 5 bin Türk askerini çekme formülünü bile görüşmüştü (Barkın Şık, Milliyet, 14.6.2004).
AKP’nin Kıbrıs’taki teslimiyetçi politikasını anlamak için Batılı diplomatların anılarına bakmak bile yeterli aslında. Örneğin İngiliz diplomat Peter Westmacott’un, kitabında, “başta Türk limanlarının ve havaalanlarının açılmasını öngören Ankara Protokolü’nün imzalanması olmak üzere, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü nasıl tek taraflı ödünler vermeye ikna ettiklerini ve Türkiye’ye verilen sözlerin ne kadar havada kaldığını” yazması ibretliktir (E. Büyükelçi Süha Umar, Cumhuriyet, 15.9.2021).
Erdoğan yeni tavizlere açık
Peki Erdoğan Kıbrıs politikasındaki tüm hatalarından döndü mü? 15 Temmuz’dan sonra Kıbrıs konusunda değiştiği söyleniyor. Öyle mi peki?
6-7 Temmuz 2017’de Crans-Montana’da hangi tavizlerin verildiğini KKTC’li gazeteci Sabahattin İsmail açıklamıştı. Daha geçen yıl Erdoğan “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” demişti (AA, 24.7.2023).
Erdoğan, gerekirse yeni tavizler verebileceğini açık açık söylüyorken ve “askeri üsse karşı mescit” politikası açıklıyorken, elbette hiçbir şeyin garantisi yoktur. Dahası ana muhalefet partisinin Kıbrıs politikası da bundan pek ileride ve olası tavizleri frenleyebilecek nitelikte değildir ne yazık ki…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2024
ABD’nin Karadeniz-Kafkasya planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/07/2024
Washington’da yapılan son NATO Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirisindeki bir madde, AK-Medya tarafından AKP’nin başarısı olarak nitelendi. Zira bildirinin 31. maddesinde 1936 tarihli Montrö Sözleşmesine atıf vardı.
Doğru, vardı ama çarpıcı bir detayla…
“Karadeniz’in güvenliği, emniyeti, istikrarı” denilirken araya “seyrüsefer özgürlüğü” kavramı da eklenmişti!
ABD’nin ‘seyrüsefer özgürlüğü’ kurnazlığı
Oysa Montrö Sözleşmesi, tam da Karadeniz’in güvenliği için savaş gemilerine “seyrüsefer özgürlüğünü” sınırlamanın sözleşmesidir. Karadeniz’de savaş gemileri için “seyrüsefer özgürlüğü” yok, “seyrüsefer kısıtlılığı” var.
Elbette bunu en iyi bilen de “özgür/açık Karadeniz” isteyen ABD’dir. ABD, 75 yıldır Karadeniz’e “sınırsızca” girebilmek için “açık kapılar” bulma peşindedir.
Dahası ABD için Karadeniz stratejik bir hedeftir; Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e indirdiği “yeni demir perde”de Karadeniz kritik önemdedir.
Öyle olduğu için de ABD, daha Ukrayna savaşı bile ortada yokken, bu hedefini ince ince o zamanki NATO bildirisine işaretlemişti.
NATO bildirisindeki Karadeniz hedefleri
Bugünü anlamanın önemli kılavuz metinlerden biri NATO’nun 14 Haziran 2021 tarihli bildirisidir.
ABD NATO bildirisine iki kritik madde eklemişti:
1) NATO üyeleri, üyelikleri gerçekleşene kadar Ukrayna ve Gürcistan’la ikili ilişkilerini, özellikle de askeri ilişkilerini geliştirmelidir.
2) NATO, Karadeniz bölgesinde bir bütün olarak, karada, denizde ve havada daha çok varlık bulundurmalıdır.
Ermenistan’da Pentagon temsilcisi
ABD Ukrayna üzerinden Rusya’ya açtığı Batı cephesine ek olarak bir de Kafkasya’da Güney cephesi açmaya uğraşıyor ama bunda bir türlü başarılı olamadı. Saakaşvili’nin Ukrayna’dan dönerek ayaklanma başlatmaya çalışması Tiflis’in kararlı duruşuyla boşa çıkarıldı. Gürcistan hükümeti devamını önlemek için “Yabancı Acente Yasası”nı çıkardı.
ABD şimdilerde bir de Ermenistan kartı oynamaya çalışıyor. Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan Washington’daki NATO Zirvesi’nin etkinliklerine davet edildi. Ardından ABD ordusunun Ermenistan Savunma Bakanlığı’nda temsilci bulunduracağı gündeme geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uzra Zeya haberi doğruladı ve ABD ile Ermenistan arasında “yeni bir stratejik aşamanın başladığını” söyledi.
İki bölgesel adım ihtiyacı
ABD bu hamlesiyle ikili bir hedefi sağlamaya çalışıyor:
1) Rusya’ya karşı Güney cephesi açmaya uğraşıyor.
2) Astana üçgeni (Türkiye-Rusya-İran) arasına kama gibi girmeye çalışıyor.
Tam da bu zamanda, Astana üçgeninin en önemli gündemi olan Ankara-Şam normalleşmesi konusunda ABD’nin tutum açıklaması da önemli. ABD Dışişleri Bakanlığı “Türkiye ile Suriye arasındaki normalleşme çabalarını desteklemediğini” açıkça ilan etti.
Bu durumda yapılacaklar ortada ve net:
1) Ankara-Şam normalleşmesini başlatmak, hızlandırmak.
2) 3+3 platformunu (Türkiye – Rusya – İran) + (Azerbaycan – Gürcistan – Ermenistan) hayata geçirmek.
Görüldüğü üzere Türkiye’nin NATO üyeliği, NATO’nun Türkiye’yi hedef almasını önlemiyor! Çare içinde değil, NATO’nun dışında olmakta…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2024
Trump’a ‘uzun savaş’ kurşunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/07/2024
Çağımız ne yazık ki kavramların alt üst edildiği, anlamlarının boşaltıldığı ve olgunun algıyla perdelenmeye çalışıldığı bir çağ. Bunun bir örneği ABD seçiminde yaşanıyor. Biden ile Trump’ın seçim yarışı, demokrasi ile faşizmin mücadelesi diye sunuluyor. Trump’ın adaylığı Amerikan demokrasisine tehdit olarak görülüyor.
Amerikan demokrasisinin ne derece demokrasi olduğu zaten ayrı konu. Ancak Biden’ı demokrat, Trump’ı faşist yapan ne?
Amerikan mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarları için Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen Biden demokrat ama Ukrayna’da savaşa karşı olan Trump faşist, öyle mi? Uluslararası hukuku ve kurallı düzeni ayakları altına alarak Rusya’nın 300 milyar dolarına çöken Biden demokrat ama Rusya’ya yaptırıma karşı çıkan Trump faşist, öyle mi? (İkisi de emperyalist ABD’nin başkanıdır nihayetinde!)
Brüksel’den Budapeşte’ye yaptırım
Benzer durum Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de geçerli. Orban da ülkesinin AB dönem başkanlığını alır almaz, Avrupa için büyük bir tehdit olan Ukrayna-Rusya savaşını durdurmaya soyundu. 10 günde Ukrayna, Rusya, Çin ve ABD’de barış turu yaptı; Zelenski, Putin, Xi Jinping ve Trump’la barışı konuştu.
Ama Atlantik medyasına göre Avrupa için barış arayan Orban faşist, ABD’nin arkasına vagon gibi dizilerek kıtayı ateşe atan Avrupa liderleri ise demokrat, öyle mi?
Avrupa’nın Atlantikçi liderleri Orban’a kazan kaldırmış durumdalar:
– 63 Avrupa Parlamentosu milletvekili, Macaristan’ın AB’deki oy hakkının elinden alınmasını talep etti.
– AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Orban’ın Avrupa’nın kararlılığını baltaladığını savundu.
– AB Konseyi Başkanı Charles Michel “AB dönem başkanlığının AB adına Rusya ile temas kurma yetkisi yoktur” dedi.
– AB Dış ilişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell “Macaristan Başbakanı’nın hiçbir şekilde AB’yi temsil etmediğini” iddia etti.
– AB Komisyonu, AB üyesi Macaristan’a yaptırım uyguladı.
– AB hükümetleri, Macaristan’daki bakanlık toplantısına bakan yerine devlet memuru gönderdi.
Orban’ın üç önerisi
Oysa Ukrayna’daki savaşın bitmesi Ukrayna’nın da Avrupa’nın da çıkarına. Ama ABD mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarlarına değil!
Washington, bu çıkarların gereği olarak adım adım, zorlaya zorlaya Berlin’i Paris’i, Brüksel’i kendi stratejisine eklemledi ve şimdi bu başkentler Avrupa’nın çıkarını savunan Orban’a karşı ABD’nin çıkarının tetikçiliğini yapıyorlar!
Orban’ın temaslarının ardından Avrupalı liderlere gönderdiği mektup gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Washington-Brüksel hattında olgu algıyla ne kadar eğilip bükülmeye çalışılsa da bükülemiyor. İşte barış misyonuna soyunan Orban’ın mektubundaki üç öneri:
1) “NATO adına Avrupa stratejimiz, ABD’nin savaş yanlısı politikasını kopyaladı. Bugüne kadar egemen ve bağımsız bir Avrupa stratejimiz ya da siyasi eylem planımız olmadı. Bu politikanın devamının, gelecek için mantıklı olup olmadığının tartışılmasını öneriyorum.”
2) “Kiev ile üst düzey temasları sürdürürken, Moskova ile doğrudan diplomatik iletişim hatlarının yeniden açılmasını öneriyorum.”
3) “Çin ile bir sonraki barış konferansının detayları üzerine görüşmeler yapılmasını öneriyorum.”
Barış arayışına kurşun
Ve asıl önemlisi de şu: Trump’la görüşmesinden edindiği izlenimi bir mektupla Avrupalı liderlere aktaran Orban açık açık belirtiyor: “Trump, seçim zaferinin hemen ardından, resmen göreve başlamayı bile beklemeden Ukrayna’da barış için arabulucu olarak hareket etmeye hazır.”
İşte Trump’a 13 Temmuz 2024’te sıkılan kurşunun önemli bir nedeni de bu. O kurşun Amerikan egemen sınıfı içindeki 2008 kriziyle birlikte derinleşmeye başlayan çelişmenin, artık uzlaşmazlığa evrildiğinin işaretidir.
Trump seçildiğinde iddia ettiği gibi hızla Ukrayna’ya barış getirebilir mi getiremez mi göreceğiz. Zira uzlaşmaz çelişkiler nedeniyle, namluya yeni mermiler sürülebilir!
Ama mesele şudur: Son tahlilde Türkiye için de, stratejik özerklik ve bağımsızlık arayan Avrupa için de, Ukraynalılar için de, dünya için de asıl önemli olan bu savaşın bir an önce bitmesidir. Üstelik, Trump’ın bu bitişi “asıl hedefimize yani Çin’e yönelelim” diye istiyor olmasına rağmen!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2024