Archive for category Politika Yazıları

FETHULLAH GÜLEN’İN DARBEYE GÜZELLEMESİ

Fethullah Gülen’in TSK’yi hedef alan sözlerini okumuşsunuzdur dün… Gülen ABD’deki çiftliğinden şöyle söyleniyor TSK’ye: “Otuz senedir dağdaki bir avuç şakinin hakkından gelemiyorsun.”

Gülen’in TSK’yi darbecilikle suçlaması ise mazisini bilenler için ibretlikti. Gülen’in mazisine geleceğiz ama önce bugün ne dediğini aktaralım: “27 Mayıs ihtilalinde kendi milletinin başına binmiş ve 25-30 milyon insanı teslim almıştır. Her on senede bir, binlerce insanı ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır.”

Peki, bugün 12 Martları, 12 Eylülleri bu sözlerle eleştiren Fethullah Gülen, acaba o tarihlerde ne demişti? Örneğin Gülen, Türk milletinin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül’ü nasıl değerlendirmişti?

POSTALA SELAM

Gülen, 12 Eylül 1980’den sonra yayımlan ilk Sızıntı dergisinde, “Son Karakol” başlıklı yazısıyla selamlıyordu darbecileri:

“Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)

DARBECİLERE ‘MERHAMET ETME’ ÇAĞRISI

Gülen, bir sonraki Sızıntı’da da, faşist uygulamalara başlayan darbecilere seslenmiş ve “merhamet etmeyin” demiştir.

Gülen, “Eli ve gözü kanlılara merhametin, aslında merhametsizlik anlamına geleceğini” savunmuş ve darbecilerin uyanık olmsını istemiştir: “Milletin kader çizgisinde, adalet tevzii vazifesini yüklenenlerin bunlara karşı müteyakkız olmaları gerekmektedir.” (Sızıntı, Kasım 1980, sayı:22)

ASKERİ 101. KEZ GÖREVE DAVET

Darbeden hemen sonra bunları yazan Fethullah Gülen, 1979 yılının Haziran ayında, askeri “yüz birinci kez” göreve çağırıyordu: “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi. Ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı.”

Gülen, bugün cemaatin hedef aldığı “asker-milet” kavramını da kullanıyordu çağrısında: “Asker-millet elinde taşıdığı meşale ile her tarafı aydınlatma yoluna girmiştir.”

NATO’CULUĞA ALKIŞ

12 Eylül’ü selamlayıp, bugün darbe karşıtlığına soyunanların sayısı az değil. Ancak aradan 30 yıl geçmiş olması, arşivleri ortadan kaldırmıyor!

Ve şu saptama önemlidir: Dünün darbecileri, aslında bugün de darbecidirler. İtiraz ettikleri ise ABD’nin 1996’dan sonra “hizadan çıktı” dediği Türk Ordusu’dur!

Yoksa NATO darbelerini yine ayakta alkışlarlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2011

Yorum bırakın

STRATEJIK ORTAKLIKTAN ROL MODELLİĞE

Amerikan Türk Konseyi’nin 30. yıllık toplantıları, iki ülkenin yeni bir ilişki dönemine geçtiğini ortaya koydu: Rol modellik!

Konuyu açacağız ancak toplantıya dair bazı notları irdeleyelim:

Konseyin “geçmişin onuruyla geleceği şekillendirmek” temalı bu toplantısına ABD adına Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey konuşmacı olarak katıldı. (İkinci günün konuşmacıları, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, ABD Dışişleri Bakanlığının Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Philip Gordon ve ABD Savunma Bakanlığının Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Alexander Vershbow’du.)

SİVİL TÜRKİYE!

Türkiye’nin ABD’li ikilinin karşısına muadil olarak koyduğu isimler ise Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ile Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’dı.

Muadillik yani eşitlik, denklik durumu sizin de dikkatinizi çekmiştir. Dışişleri Bakanı’nın karşısına Başbakan Yardımcısı çıkarmayı geçtik ama ABD Genelkurmay Başkanı’nın karşısına Türk Genelkurmay Başkanı’nı değil de Milli Savunma Bakanı’nı çıkarmamız, ülke olarak Amerika’dan daha sivil olmamızdandır herhalde!

Gelelim asıl konuya…

STRATEJİK ORTAKLIK

Türkiye ile ABD’nin ilişkisi AKP’nin işbaşı yaptığı Kasım 2002’den sonra “stratejik ortaklık”olarak ifade edildi. Bu siyasal kavrama göre iki ülkenin hedeflerinin aynı olması gerekiyordu. Ancak Ankara ve Washington’un bırakın aynı hedefe sahip olmasını, gündemlerinde birbirine karşıt konular vardı. Başta Irak’ın kuzeyine dair olan bu karşıtlık, adına “startejik ortaklık” da dense, iki ülkeyi nesnel olarak “stratejik düşman” yapıyordu aslında…

Dolayısıyla ABD’ye stratejik ortak olan Türkiye değil, AKP’ydi!

MODEL ORTAKLIK

Barack Obama’nın iş başına gelmesinden sonra “stratejik ortaklık” kavramı yerine daha alt seviyeden bir ilişki tanımlandı. Obama, Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaretinde, ilişkinin adını “model ortaklık” koydu!

Türkiye’ye “model ortak” olarak bu iki yıl içinde üç temel konu dayatıldı:

Birincisi, “model ortak” Türkiye, aslında Kuzey Irak açılımı anlamına gelen “Kürt Açılımı”nı yapacaktı. İkincisi, “model ortak” Türkiye, bu hedefin sopası olarak Ermeni ve Kıbrıs Açılımları yapacaktı. Üçüncüsü, “model ortal” Türkiye, ABD adına İran’ı bölgede markaja alacak, müzakere masasında tutacaktı.

2011 yılında Tunus ve Mısır’da ortaya çıkan halk hareketleri ise yeni bir görevi daha ortaya koydu: “Model ortak” Türkiye, ABD karşıtı gelişmelere baraj kuracak, dahası süreci Washignton adına dizayn edecek ve başta Mısır olmak üzere bölge ülkelerine “model” olacaktı.

ROL MODELLİK

Amerikan Türk Konseyi’nin 30. yıllık toplantısında konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Og. Martin Dempsey ise “model ortaklık” kavramı yerine daha alt seviyeden bir ilişki tanımlandı: Rol modellik!

“Türkiye’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni kurulan hükümetlere olumlu örnek olabileceğini” söyleyen Org. Dempsey, “Her ülke kendi yolunu seçecektir, ama pozitif rol modeli olmak burada önemli” dedi.

Ortaklık kalkmış, geriye sadece modellik kalmıştı!

TÜRKİYE: LOJİSTİK MERKEZ

Org. Dempsey’e muadil yapılan Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ise daha da kötü bir ilişki tanımlıyordu ülkemiz için:

Yılmaz, Türkiye’nin, “ABD’nin savunma alanında Afrika, Ortadoğu ve diğer pazarlara ulaşmasında lojistik merkez olacağını” savunuyordu! “Türk – Amerikan ilişkilerinin geçmişte olmadığı kadar iyi olduğunu” belirten İsmet Yılmaz, “Türkiye Amerika’yı, Amerika Türkiye’yi adeta yeniden keşfetti” diyordu!

ABD’ye “lojistik merkez” olma görevi edinen AKP’den kurtulmak, artık daha da hayati ülkemiz için!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2011 

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SURİYE’DEKİ YENİ STRATEJİSİ

Önce iki anımsatma yapalım:

1.) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce Mısır-Tunus-Libya seferine çıktı ve oralardan “Alevi – Sünni çatışması” endişesi adı altında, “Suriye’de iş savaş” işareti verdi. Ardından ABD Başkanı Barack Obama ile 21 Eylül tarihinde görüştü ve –tek başına- yaptırım kararı aldı. Erdoğan, Türkiye’ye döndükten sonra da Hatay’daki kampı ziyaret edip “yeni programı” ilan edeceğini açıkladı. Erdoğan’ın 40 gündür Hatay kampına gidememesi, program yoğunluğuna bağlandı!

2.) Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dedikten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a gönderdi. Davutoğlu’nun 9 Eylül tarihli 6,5 saatlik görüşmesinde, Suriye’ye “15 gün süre” tanındığı açıklandı. Bunun da üzerinden 50 gün geçti!

Kuşkusuz her iki “ültimatomun” da sonuçsuz kalmasının “program yoğunluğuyla” geçiştirilemeyecek gerçek nedenleri var. Ki bunların en başında da Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye kalkan oluşturmaları gelmektedir.

Ancak ABD hedefinden vazgeçmiş değil, Erdoğan’ın hamleleri buna işaret ediyor:

AKP ALBAY’A RÖPORTAJ AYARLIYOR

“Hür Suriye Ordusu” komutanı olduğunu söyleyen firari Albay Riyad Esad, bulundukları Hatay kampından, Suriye’ye geçip, sınıra yakın bölgelere operasyonlar yaptıklarını açıkladı. Riyad Esad, iki ülkeyi savaşa sokacak nitelikteki bu açıklamalarını günlerdir sürdürüyor. Önce Reuters, ardından New York Times, sonra da Haber Türk’ten Amberin Zaman görüştü firari Albay’la…

Buradan şu sonucu çıkarabiliyoruz: Erdoğan hükümeti, firari Albay’a bizzat röportaj ayarlıyor! Dahası, Dışişleri Bakanlığı’nın önayak olduğu bu röportajlar valilik binasında yapılıyor. Firari Albay, röportaja aralarında bir keskin nişancının da olduğu 10 asker koruması altında getiriliyor.

Erdoğan hükümetinin bu tutumu en çok İsrail’i memnun etti. Haaretz yazdı: “Suriyeli isyancılar Erdoğan’ın desteğiyle güçleniyor.”

HEDEF: ŞEHİR DÜŞÜRMEK

ABD, “uluslararası hukuk” kılıfıyla Suriye’ye çullanamayacağını BM kararıyla gördü. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Rejim karşıtı muhalefetin silahlandırılması, tıpkı Libya’da olduğu gibi, iki – üç yerleşim bölgesinin ele geçirilmesi ve buralardan merkeze saldırılması…

Şehir düşürme hedefi için önce firari Albay bulundu, sonra “Hür Suriye Ordusu” kurduruldu, şimdi de röportajlarla dünyaya tanıtılıyor, “güç” olduğu resmediliyor. Hatay kampında toplam 60 asker varken, Albay’ın röportajlarda 10 bin askerden bahsetmesi bundandır ve tipik bir propaganda faaliyetidir!

Plana göre, bir kaç küçük yerleşim bölgesinin ele geçirilmesiyle rüzgâr alacak rejim karşıtları, iki toplumsal ayak üzerinden ilerlemeye çalışacak. Bir yandan “Alevi – Sünni çatışması” körüklenecek, bir yandan da Temmo benzeri cinayetlerle Kürtler ayaklanmaya dâhil edilmeye çalışılacak.

Daha fazla kanın döküldüğü bu yeni durumda da, önce Türkiye’ye, ardından da NATO’ya müdahale imkânı doğacak!

İşte Erdoğan’ın Hatay kampına gidip de ilan edemediği yeni strateji budur! Gerçekleşmesi ise tarafların sağlayacağı kuvvete bağlıdır.

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in, Erdoğan’ın sözlerini yalanlarcasına, ‘Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir’ demesi ise TSK’nin bu yeni plana itirazının işaretidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Kasım 2011 

, , ,

Yorum bırakın

YENİ MÜDAHALECİLİK

ABD Başkanı Barack Obama’nın 100 askeri danışman göndererek, Uganda yönetimin “Tanrı’nın Direniş Ordusu”na karşı mücadelesine destek vermesi, “Washington savaş stratejisini değiştirdi” yorumlarına neden oluyor. Örneğin Slate’in dış politika yazarı Fred Kaplan, bunu “yeni müdahalecilik” olarak niteliyor.

Peki, büyük askeri kuvvetlerle işgal (Irak, Afganistan örnekleri) yerine, ABD’nin askeri danışmanlar vasıtasıyla soruna müdahale etmesi bir tercih midir, yoksa bir zorunluluk mudur?

LİBYA FATURASI KORKUSU

Aslında Uganda örneğinden önce Libya’ya müdahale tarzı bile ABD açısından bunun kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Fred Kaplan Libya’ya müdahale konusunda öncülük yapmamalarını, Fransa ve İngiltere’nin adım atmasını beklemelerini, çıkacak faturaya bağlıyor:

“Elimizden gelen her şeyi yapmış olsaydık, ortaya çıkan tüm sorunların sorumlusu biz olacaktık ve muazzam bir yeniden inşa faturası olacaktı. Şimdi faturanın bir kısmını yine biz ödeyeceğiz ama savaşta başı çeken Avrupalılardı ve barışta da başı çekmek zorunda olanlar yine Avrupalılardır.”

ABD ORDUSU KÜÇÜLECEK

Fred Kaplan, “yeni müdahalecilik” anlayışına uygun olarak savunma harcamalarının da küçültülmesi gerektiğini düşünüyor. Kaplan büyük bir ordunun, ağırlıklı olarak da kara ordusunun varlık sebebinin kalmadığını savunuyor:

“Yakın zamanlarda büyük ölçekli bir savaş için yüz binlerce askere ihtiyaç duyacağımızı kim iddia edebilir? Irak’tan ayrılıyoruz, Afganistan’da yol görünüyor, İran’ı işgal etmeyeceğiz zira bu ülke Irak’tan üç kat daha büyük bir ülkedir ve Batı yanlısı şehirlerinde bile yabancı işgali fikrine düşmandırlar. Rusya Kızıl Ordu’yu yeniden kuracak durumda değil ve bir gün gelir de Çin’le savaşa tutuşursak, hava ve deniz savaşı olacaktır bu, kara savaşı değil.”

Özetle Fred Kaplan, “yeni müdahalecilik” anlayışının uygulanmasının zorunlu olduğunu, bu nedenle de kavramın Obama’ya değil Amerikan devletine ait olduğunu vurguluyor.

YUMUŞAK GÜÇ VE ÖZEL SAVAŞ

Aslında “yeni müdahalecilik” denilen bu tarz, gündeme yeni gelmiş değil; tersine 2008 yılındaki “yumuşak güç” kavramının devamı olarak uygulanıyor. Nitekim Obama’nın kendisi de Amerikan devletinin Bush doktrinine yaptığı zorunlu değişikliğin ismiydi; Büyük Ortadoğu Projesi’nin güncelleştirilmesiydi…

Obama bu güncelleme nedeniyle iş başına gelirken “yumuşak güç” kavramını ortaya koymuştu. Hatta bu yıl gerçekleşen görev değişimi de “yumuşak güç” ve ona bağlı “yeni müdahaleciliğin” sonucudur: NATO Komutanı Org. David Petraeus CIA Başkanlığına, CIA Başkanı Leon Panetta da ABD Savunma Bakanlığı görevlerine getirilmişti.

Bu zorunlu “yeni müdahalecilik” anlayışı ve Petraeus – Panetta değişikliği, ABD’nin “özel savaş” yapacağına işaret ediyor!

‘2.5 SAVAŞ KONSEPTİ’ TARİHİN ÇÖĞLÜĞÜNDE

Peki, ABD bu noktaya nasıl geldi, daha doğrusu geriledi?

ABD’nin yeni binyılın başındaki savaş doktrini “2.5 savaş konsepti”ydi. Yani ABD iki ülkede konvansiyonel savaş yapabilecek ve üçüncü bir ülkeye de müdahale edebilecekti. Ancak Afganistan ve Irak yenilgileri, bu konsepti tarihin çöpüne attı! ABD, yalnızca tek ülkede konvansiyonel savaş yapabileceği gerçeğiyle yüzleşti. Bu nedenle üç yıl önce, Irak’tan geri çekilme takvimi ilan etti.

ABD 2011’de ise daha önce yanında olmalarına ihtiyaç duymadığı müttefiklerinin fatura paylaşmasına bile ihtiyaç duydu, mecbur kaldı: Libya’ya saldırı modeli.

Ve son olarak da sadece askeri danışmanlarla “özel savaş” organize etme dönemine girdi: Özel Savaş ve Uganda’ya müdahale modeli.

Ancak ABD, Türkiye gibi “model ortak”larını ikna ettiği ölçüde de, Suriye gibi ülkelere müdahale etmekten vazgeçmeyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2011

, , ,

Yorum bırakın

CUMHURİYET NE DEĞİLDİR?

Dün pek çok gazetenin pek çok köşesinde, Cumhuriyet’in ne olduğu yazıldı. Biz de bugün Cumhuriyet’in ne olmadığını yazalım dedik…

Cumhuriyet, başbakanların pilotlara talimat veremediği rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan Güney Afrika gezisi sırasında, sırf Obama’nın eşinin uçağı da inebildi diye, pilota emir verip, uçağını pisti kısa havaalanına indirtti. Ancak Erdoğan’ın uçağı 74 metre, Michelle Obama’nın uçağı ise 47 metreydi!

Cumhuriyet, başbakanların “asıp, kesemeyeceği” rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan 23 Nisan kutlaması nedeniyle koltuğuna oturttuğu çocuğa, “artık başbakan sensin, ister asar, ister kesersin” demişti.

Cumhuriyet, başbakanların köylüyü azarlamadığı rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan, geçim sıkıntısı çektiğini söyleyen bir yurttaşa sinirlenip, “ananı da al git” demişti.

Cumhuriyet, başbakanların seçim meydanlarında başka, arkada başka davranmadığı rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan, seçim meydanlarında “ben olsam Apo’yu asardım” derken, meğer özel temsilcisini Öcalan’la pazarlık yapmaya gönderiyormuş.

Cumhuriyet, bir parti genel başkanının, genelkurmay başkanı ile “mahrem” görüşebilmek için üçüncü bir ülkeden ricacı olmadığı rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan, henüz AKP Genel Başkanı iken, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le “mahrem” görüşebilmek için ABD Savunma Bakanı Paul Wolfowitz’e mektup yazarak ricacı olmuştu.

Cumhuriyet, başbakanla genelkurmay başkanlarının, kayıt dışı görüşme yapamadıkları rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt Dolmabahçe’de baş başa görüşmüş, mutabakata varmış ancak görüşmenin kaydı tutulmamıştır. Cumhuriyet rejimlerinde bu düzeyde her görüşmenin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmaz ama bu düzeyde her görüşmenin, devletin gizli arşivlerine koyulması gereken bir kaydı olur!

Cumhuriyet, en zor gününde yanında olan bir ülkenin yıllar sonra bombalanmasına karargah olunmayan rejimin adıdır: Başbakan Erdoğan “NATO’nun ne işi var Libya’da” dedikten kısa bir süre sonra “NATO, Libya’nın Libya’lılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” demiş ve Türkiye’yi NATO’nun Libya saldırılarına karargah yapmıştı.

Cumhuriyet, Cumhuriyet yıkıcısı odak olduğu hükme bağlanmış bir partinin iş başında olamadığı rejimin adıdır: AKP’nin, Cumhuriyet’in ilkesi olan laikliğe karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından hükme bağlandı. Mahkemenin 11 üyesinden 6’sı partinin kapatılmasını istedi. Ancak değişen yasa nedeniyle 7 oy gerekiyordu!

Cumhuriyet, Cumhuriyet ordusunun kozmik odalarına girilemeyen rejimin adıdır: TBMM Başkanı Bülent Arınç’a suikast yapacakları iddiasıyla iki asker yakalanmış, bu gerekçe üzerinden de TSK’nin kozmik odalarına girilmişti. Ancak suikast sırasında Arınç, Ankara’da bile değildi! Kozmik sırlar gitti, ya Arınç’a suikast iddiası ne oldu?

Cumhuriyet, Cumhuriyet askerlerine kumpas kurulamayan rejimin adıdır: Ergenekon soruşturmasında tutuklan ve üç yıl zindanda kalan Üstteğmen Mehmet Ali Çelebi’nin telefonuna, emniyette gözaltındayken, Hizbut Tahrir üyesinin telefon rehberinin yüklendiği ortaya çıkmıştı.

Cumhuriyet, Cumhuriyet ordusunun Cumhuriyeti yıkacağının iddia edilemediği rejimin adıdır: TSK’nin Cumhuriyet’i yıkma girişiminde bulunmakla suçlandığı Ergenekon soruşturmasında, bir savaşta bile esir alınamayacak kadar general ve subay tutuklandı!

Cumhuriyet, Cumhuriyet kuvvetlerinin Cumhuriyet yıkıcılarına teslim olmadığı rejimin adıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ekim 2011

, , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN SAVUNMASI KERKÜK’TEN BAŞLAR

Kerkük, jeopolitik önemi, demografik yapısı ve petrolü nedeniyle Irak’ın kalbidir ve bu nedenle de ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana statüsü netleşmemiştir. Hatta Kerkük konusu, işgal altındaki Irak’ta neredeyse çözülemeyen tek konudur.

ABD’nin Irak’tan tamamen çekiliyor olması, Kerkük konusunu yeniden ısıttı. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, bu amaçla Kerkük’ü ziyaret etti.

Barzani, ABD Irak’tan çekildikten sonra, Kerkük’ün güvenliğini merkezi hükümetle birlikte sağlayacaklarını söyledi. Barzani, Kerkük’ün Kürt bölgesi olarak Irak’ın bir parçası olduğunu savundu.

Haber, dünkü Aydınlık’ta, “ABD gidince Kerkük Barzani’nin olacak” başlığıyla çıktı. Kerkük’ün Barzani tarafından ele geçirilmesini, bunca zamandır sanki ABD engellemiş gibi!

Oysa tam tersine, ABD 1992 yılından bu yana Kerkük’ü kukla devletine bağlayacak fırsatların peşindeydi. Federal Irak içinde Özerk Bölge diye havuç olarak Türkiye’ye sunulan Kerkük’ün öyküsünü ve ABD planlarının detaylarını Fikret Akfırat’ın “Kukla Devlet” kitabında (Kaynak Yayınları) ayrıntılarıyla bulabilirsiniz.

KÜRDİSTAN’IN KUDÜS’Ü

Kerkük, netleşmeyen statüsü nedeniyle kimi çevreler tarafından “Kürdistan’ın Kudüs’ü” olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye açısından ise Kerkük’ün önemi, petrolden ya da bölgede yaşayan Türkmenlerden ziyade, Türkiye’nin savunma hattının en ileri noktası olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de Türkiye’nin güney savunması, Kerkük’ten başlar.

Kerkük, ABD’nin kukla devlet üzerinden Türkiye’ye yönelttiği tehdidin önemli bir cephesidir. Ki geçmişte ABD’nin Telafer’de, Tuzhurmatu’da Türkmenleri katletmesi, bu direnci yıkmak içindi.

KERKÜK – DİYARBAKIR HATTI

ABD’nin kukla devleti için iki yaşamsal bölgeye ihtiyacı vardır. Birisi Kerkük, diğeri de Diyarbakır’dır.

Kukla Devlet daha doğrusu ABD, Kerkük’ü ele geçirirse Diyarbakır’a uzanır. ABD’nin Büyük Kürdistan stratejisinin dayanağı budur.

Kukla Devlet, Kerkük ile Diyarbakır’a genişlediği takdirde, Büyük Kürdistan, daha doğrusu ikinci İsrail olacaktır.

140. MADDE DAYATMASI

ABD Irak’tan çekilirken, Kerkük’ün statüsünün “çözümüne” yönelik hamleler önemlidir. Mesud Barzani’nin KDP’si ile Celal Talabani’nin KYB’si bu amaçla ortak toplantı yaptı önceki gün.

İki partinin ortak politbüro toplantısının ana gündemi Kerkük’tü. Barzani’nin Kerkük ziyareti ve mesajları masaya yatırıldı, gelen tepkiler değerlendirildi. Barzani ve Talabani ikilisi, bu toplantıyla Bağdat’a, referandumu içeren 140. maddenin uygulanmasını istediklerini ilan ettiler.

CUMHURİYET’İN YIKILMASI KERKÜK’TEN BAŞLAR

Irak Türkmen Cephesi ITC ise 140. maddeye itiraz ediyor. ITC Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşet Salihi, 140. maddenin geçerliliğini yitirdiğini, sorunun çözümünün siyasi uzlaşıdan geçtiğini savunuyor.

Kerkük konusunun en önemli tarafı olan Türkiye ise sessiz! AKP hükümeti, Kerkük’ün geleceğini ABD’ye ve Barzani’ye havale etmiş durumda…

Geçmişte kuzey Irak politikalarında etkin olan merkezi kurumların da, AKP’ye rağmen konuya eğilemeyeceği görülüyor.

Oysa bugün, sonsuza kadar yaşatılmaya söz verilen Cumhuriyet’in yıldönümü!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2011 

,

Yorum bırakın

SINIR ÖTESİ YALANLARIN HEDEFİ

Biri Neçirvan Barzani’nin Türkiye ziyaretiyle ilgili, diğeri de TSK’nin sınır ötesi operasyon yapıp yapmadığıyla ilgili iki önemli gelişme yaşandı, yaşanıyor…

BARZANİ’DEN AKP’YE: ÖCALAN’I TANI

Önce Neçirvan Barzani geldi Türkiye’ye. Irak’ta hiçbir resmi görevi olmayan Barzani, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Hükümetten basına servis edildiğine göre, Barzani’ye “artık kınama değil, somut eyleme geçme vakti” denilmişti.

Nitekim ziyaretin hemen ardından, gazeteler TSK’nin 22 taburla sınır ötesi operasyona başladığını yazdılar. Üstelik Barzani’ye bastıran hükümet, peşmergelerin de operasyona destek vermesini sağlamıştı.

Genelkurmay bu haberleri yalanladı. Operasyonların ağırlıklı olarak yurt içinde sürdüğü, sınırın ötesinde yalnızca birkaç noktada operasyon olduğu açıklandı.

Bu arada Neçirvan Barzani’nin Türkiye ziyaretinin de servis edildiği gibi olmadığı ortaya çıktı. Barzani’nin ziyaretini izleyen Erbil Gazetesi’nden Sami Ergoşi, Barzani’nin AKP Hükümeti’ne tek adres olarak PKK’yi gösterdiğini yazdı. Yalanlanmayan habere göre Barzani, Erdoğan ve Davutoğlu’na şöyle söylemişti:

“Sorun, siyasi ve ulusal bir sorundur ve PKK olsun veya olmasın bu sorun mevcudiyetini koruyacaktır ki bu da mecburi bir soruna işaret ediyor. Çözüm için PKK görmezden gelinemez. Türkiye PKK ve Öcalan realitesini kabul etmeli ve tanımalı. Çözümün tek yolu siyasi diyalog ve PKK ile görüşmekle mümkündür. Savaş ve çatışmalarla geçen yıllar bunun bir çözüm yolu olmadığını ispatlamıştır. Çözüm için seçilecek tüm siyasi ve barışçıl yöntemler için bizler her türlü desteğe hazırız.”

TSK: TANKLAR SINIRI GEÇMEDİ

Öte yandan Genelkurmay’ın bir kere yalanlamasına rağmen, Türk Ordusu’nun terörle mücadele operasyonları yine farklı noktalara çekildi. Tankların Haftanin’e girdiği, şiddetli çatışmaların olduğu, 1400 teröristin öldürüldüğü duyuruldu.

Genelkurmay bu haberleri de yalanladı ve sınır ötesine tank geçmediğini belirtti. 1400 PKK’linin öldürüldüğü bilgisinin doğru olmadığı açıklandı.

1400 PKK’linin öldürüldüğünü yazan gazeteler ise bu kez, Haftani’e 1400 özel kuvvetler komutanlığına mensup bordo berelinin girdiğini yazdılar.

Nihayet gerçeğe yaklaşılmıştı…

ABD HEYETİ GELİYOR

Peki, hem tankların sınırı geçtiği hem de peşmergenin TSK’de operasyonel destek vereceği yalanları neden üretildi, neden servis edildi? Asıl yanıtı önemli olan soru budur. Çünkü üretilen her yalan haberin mutlaka bir hedefi vardır.

Ve esas mesele ABD sonrası Irak’ın kuzeyinin geleceğiyle ilgilidir. Çünkü iki ay sonra Irak’ta ABD askeri kalmayacak! ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Büyükelçi Alexander Vershbow başkanlığındaki ABD heyeti de Türkiye’ye bunun için geliyor…

Ve bu ziyaretten hemen önce, New York Times’tan, “Kürtler dışlanırsa AKP dış politikası yürümez” mesajı verilmesi, oldukça anlamlı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

ALMANYA’DAKİ ABD, IRAK’TAKİ ABD

ABD’nin dünya ölçeğindeki güç durumuna işaret eden iki önemli gelişme yaşandı:

IRAK VE AFGANİSTAN

1.) 18 Ekim günü yazdığımız ve ABD kaynaklarına dayandırdığımız “ABD iki ay bile bekleyemedi” başlıklı makalede, ABD’nin Aralık sonunu beklemeden tüm askerlerini Irak’tan çekeceğini belirtmiştik. Barack Obama, ABD açısından bölgede bir dönemin kapanması anlamına gelen bu geri çekilmeyi, 20 Ekim günü resmi olarak ilan etti.

Böylece Washington ile Bağdat arasında süren sert müzakereler Irak lehine sonuçlanmış oldu. Zira Washington’un asla geri çekilmeyeceği, eğitim bahanesiyle de olsa Irak’ta 10 bin asker bırakacağı konuşuluyordu. Ancak Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Şii lider Mukteda El Sadr’ın da desteğiyle bir dönemin kapanmasına imza atmış oldu.

2.) ABD ile Pakistan, Usame Bin Ladin’in öldürülmesinden sonra köprüleri attılar. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, askeri yardımın bir bölümünün askıya alındığını açıkladı. Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, misilleme olarak Şemsi hava üssünü ABD’ye kullandırtmayacaklarını açıkladı. ABD, Kabil Büyükelçiliği’ne yapılan saldırıdan Pakistan’ı sorumlu tuttu. Pakistan devleti suçlamayı reddetti ve ordunun ülkeyi savunma kararlılığını ilan etti.

Kısaca özetlediğimiz iki ülke arasındaki bu restleşme, bölge ülkelerini de tavır belirlemeye sevk ediyor. İlk tavır belirleyen ülke de ABD işgali altındaki Afganistan oldu.

Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai, iki ülke arasında bir savaş çıkması durumunda Pakistan’ı destekleyeceklerini ilan etti. (Reuters, 22 Ekim)

Karzai’nin, ABD’nin Afganistan’ı işgal ettikten sonra işbaşına getirdiği kişi olması, herhalde Washington açısından durumu daha da trajik yapıyordur!

Bu iki örnek, sizce de ABD’nin dünya ölçeğindeki durumuna işaret etmiyor mu?

ALMANYA ve JAPONYA

ABD’nin sekiz yılda Irak’ı terk etmesinin ya da Karzai’nin ABD’den yana da değil de Pakistan’dan yana tutum almasının ne anlama geldiğini, aslında en iyi Almanya ve Japonya örnekleri açıklar.

Almanya Mayıs 1945’te, Japonya da Ağustos 1945’te yenildi. ABD her iki ülkeyi de işgal etti. Hem Bonn hem de Tokyo, ABD silahlı kuvvetlerinin süngülerinin ucundaki anayasayı kabul ettiler.

ABD, daha 2005 yılına kadar bile Almanya’nın 13 kentinde 70 bin asker bulunduruyordu! ABD, yine 2005 yılına kadar Japonya’da 50 bin asker bulunduruyordu, 2009’da 35 bine düşürdü.  

Keza Almanya ve Japonya, güncellemiş de olsalar, hâlâ ABD süngüsünün ucundaki anayasaları kullanmaktadırlar.

İKİ ABD FARKI

Yani ABD, Almanya ve Japonya’da 50 yıl boyunca asker tuttu. Oysa bu iki devlete göre “zayıf” olan Irak, sekiz yıl sonra tüm ABD askerlerini gönderebilmeyi başardı.

Ya da tersinden söylersek, Almanya ve Japonya’da 50 yıl boyunca asker tutabilen ABD, Irak’ta ancak sekiz yıl asker bulundurabilecek kadar “süper güç”tü!

TÜRKİYE’DEKİ ABD

Bu iki ABD farkı en çok bizi ilgilendirmeli. Irak’ta zayıflayan ABD’nin, Türkiye’de hâlâ neden güçlü olduğu sorusu önemlidir. Meseleyi salt AKP hükümetinin karakteriyle açıklamak eksik kalıyor. Bu sorunun yanıtını tartışalım.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ekim 2011

, , ,

Yorum bırakın

UDO STEİNBACH’IN İÇ SAVAŞ SENARYOSU

Udo Steinbach ismini Aydınlık okurları hemen anımsayacaktır: Alman Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiği Doğu Enstitüsü Müdürü olan Steinbach, Alman Gladyosu’nun Türkiye masası şefidir.

FULLER’LE BİRLİKTE KEMALİZM DÜŞMANLIĞI YAPIYOR

Prof. Udo Steinbach’ın en bilinen projesi, “Türkiye Ermenilere soykırım yaptı” iddiasında bulunmak dışında bir özelliği olmayan Taner Akçam’dır. Steinbach, yönettiği Hamburg İncelemeler Enstitüsünde Akçam dışında Oral Çalışlar’ı da yetiştirmiştir.

Udo Steinbach’ın ikinci projesi, ABD Gladyosundan Graham Fuller’le birlikte pazarladığı “Kemalizm bitti” iddiasıdır. Steinbach daha geçen yıl “Almanya’da Müslümanların geleceği” konulu bir panelde, “Kemalistler 80 yıldır Müslümanlara zulmediyor” yalanını tezgâha sürmüştü.

‘TÜRK MİLLETİ YOKTUR’ YALANI

Alman şarkiyatçı Udo Steinbach’ın üçüncü projesi, “Alman İslamı”na temel oluşturan “Müslüman Almanyalı” fikri, dördüncü projesi de “Büyük Türk Hakanlığı” hayalidir. Türk milliyetçilerini yönlendirmek için bu fikri piyasaya süren Steinbach, bir süre sonra da beşinci projesi olarak “Türk Milleti yoktur, Türkler yapay bir millettir” palavrasına sarılmıştır.

Steinbach’ın o çok tepki toplayan sözlerini anımsayalım: “Sorun, Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur… Böyle bir ulus yoktur… Olmadığını Türkiye’de yaşanan Kürt-Türk, Müslüman-Laik, Alevi-Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler. Sonra da Rumları… Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler bilinmez…”

İSRAİL GAZZE’YE, TÜRKİYE KÜRT BÖLGESİNE…

İşte Udo Steinbach şimdi de bu meseleye el attı ve altıncı projesini piyasa sürdü: “İsrail’in Gazze’ye yaptığını, Türkiye Kürt bölgesine yapıyor.”

PKK’nin Çukurca saldırısını ve Türkiye’nin tepki olarak sınır ötesi operasyon yapma olasılığını Deutsche Welle radyosuna değerlendiren Steinbach, Türkiye’de “iç savaş” çıkacağını savunuyor.

Steinbach öngörü diye ortaya attığı niyetini, senaryosunu, Temmuz ayında iki buçuk hafta boyunca Güneydoğu Anadolu’da yaptığı incelemelere(!) dayandırıyor. Prof. Steinbach, bölgede her an patlamaya hazır bir atmosfer olduğunu savunuyor.

Türk Ordusu’nun Irak’ın kuzeyine girmesine ve kara harekâtı yapmasına karşı çıkan Steinbach, bunun uluslararası hukukla bağdaşmayacağını iddia ediyor. Oysa hem uluslararası hukuk, hem de daha önemlisi Ankara – Bağdat anlaşmaları sınır ötesi operasyonun dayanağıdır.

STEİNBACH ve GLADYO’NUN HEDEFİ: TSK

Başbakan Erdoğan’ın belediyeler üzerinden Almanya – PKK bağı iddiasını ortaya attığı bir dönemde, Alman şarkiyatçı Steianbach’ın çıkıp Türkiye’yi “Kürtlere zulmetmekle” suçlaması ve İsrail’e benzetmesi dikkat çekici.

Ancak en başta da belirttiğimiz gibi, Steinbach aslında Gladyonun şeflerindendir… Ve Türk Ordusu’nun Irak’ın kuzeyine girmesi en başta ABD’yi ve Gladyo’yu telaşlandırmaktadır.

Öyle ki, ABD sırf 1995’teki Çelik Harekâtı’na benzer bir kara harekâtı olmasın diye, Türk Ordusu’nu AKP üzerinden 2008’deki gibi sınırlı ve etkisiz bir operasyona razı etmeye çalışmakta, baskı uygulamaktadır.

Ve Steinbach’ın “iç savaş” uyarısı da Güneydoğu Anadolu’daki 250 bin Türk askerinin varlığını hedef almaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2011

,

Yorum bırakın

ANKARA NEÇİRVAN’I NEDEN MUHATAP ALDI?

Aydınlık’ta okudunuz: Neçirvan Barzani, PKK’nin Çukurca saldırısının ardından Ankara’ya geldi, hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la, hem de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Dışişleri Bakanlığı’ndaki iki saat süren görüşmeden sonra bir açıklama yapan Neçirvan Barzani, “Açılımı” desteklediklerini belirtti.

PEŞMERGE DESTEĞİ VAR MI?

AKP Hükümeti, yandaş basına, Barzani’ye şu mesajı verdiği bilgisini servis etti: “Artık kınama değil somut eyleme geçme vakti.”

Ve Başbakan Erdoğan’ın “ayar” toplantısına katılan basın kuruluşları, aynı kaynaktan çıkmışçasına, peşmergelerin, TSK’nin başlattığı sınır ötesi operasyona katılacağını duyurdular. Gerçi bu haber ekranlarda tartışılırken ve TSK’nin sınırı nereden, hangi kuvvetle, hangi teçhizatla ve silahlarla geçtiği harita üzerinden gösterilirken, Genelkurmay Başkanlığı sesini duyurmaya çalışıyordu, “Sınır ötesi açıklamamız yanlış anlaşılmış” diye.

Basının içine düştüğü bu “iliştirilmiş” durum, yazımızın konusu değil elbette. Biz Neçirvan Barzani’nin statüsüne takıldık.

NEÇİRVAN BARZANİ KİMLİĞİ

Kimdi Neçirvan Barzani? Molla Mustafa Barzani’nin torunuydu, İdris’in oğluydu ve Mesud’un yeğeniydi. Hatta bir dönem Kürt Bölgesi’nin Başbakanı’ydı… Peki, şimdiki görevi neydi Neçirvan Barzani’nin? Sadece KDP’nin Genel Başkan Yardımcısı!

Peki, bir partinin genel başkan yardımcı, nasıl oluyor da, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile baş başa görüşebiliyordu? Nasıl resmi muhatap muamelesi görebiliyordu?

Neçirvan Barzani ile ille de görüşülmesi gerekiyorsa, neden Tayyip Erdoğan yerine AKP’nin herhangi bir genel başkan yardımcı görüşmemişti?

ERDOĞAN’IN GELENEK DIŞI GÖRÜŞME ANLAYIŞI

Anımsarsınız: Erdoğan, asla görüşmem dediği Ahmet Türk’le görüştükten sonra şöyle savunmuştu ilkeli tutumunu: “Başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüştüm.”

Yine anımsarsınız: PKK ile görüştükleri ortaya çıktığında, “hükümet değil, devlet görüşüyor” demişti Başbakan Erdoğan. Oysa Başbakanlık müsteşarı Hakan Fidan bizzat Başbakan’ın temsilcisi olarak masada oturduğunu ve Erdoğan adına müzakere yürüttüğünü söylüyordu PKK’li muhataplarına…

Erdoğan’ın “devlet geleneklerini” bozması çok daha önceye dayanır: Erdoğan, 3 Kasım 2002 seçimlerinden hemen sonra dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e mektup yazıyordu, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le “mahrem” bir görüşme ayarlasın diye… Ki o zaman Erdoğan, sadece AKP Genel Başkanıydı ve Özkök’ün muhatabı değildi. Ama Pentagon’un iki numarası ta o zamandan bozabilmişti Türk devletinin geleneğini… Erdoğan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le de görüşebilmişti, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le de…

Şimdi de benzer bir durum yaşanıyor… AKP’den önce Ankara’da Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’ndan daha üst seviyede resmi muhatap bulamayan Mesud Barzani, Türk devletine, Irak’ta resmi görevi bulunmayan yeğeni Neçirvan’ı bile gönderip, Başbakanlık katında kabul gördürebiliyor!

ERDOĞAN’IN KİMLİĞİ

Bitirirken bir anımsatma daha yapalım: Neçirvan Barzani, Barzani aşiretinin ve ekonomisinin de veliahtıdır.

Kuzey Irak’ta en büyük hacimli iş yapan Türk şirketlerinin başında ise Çalık Holding geliyor. Başbakan Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın genel müdür olduğu Çalık Holding, Açılım’la birlikte bölgede ihale üstüne ihale kazandı.

Çalık holding, Kuzey Irak’ın en büyük elektrik santralinin ihalesini, bazı petrol ve enerji ihalelerini ve hatta Celal Talabani’nin karargâhının inşaatını bile aldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2011 

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın