Archive for category Politika Yazıları
Egemen sınıf içindeki çelişkinin kurşunu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 16/07/2024
ABD’de başkanlara suikast bir “iç savaş” geleneğidir. İlk ölümlü suikast Kuzey-Güney savaşının ardından 14 Nisan 1865’te Abraham Lincoln’e yapılmıştı.
O tarihten bu yana başkanlar James Garfield (2 Temmuz 1881), William McKinley (6 Eylül 1901) ve John F. Kennedy (22 Kasım 1963) ile başkan adayı Robert F. Kennedy (5 Haziran 1968) öldürüldüler.
Aslında ilk suikast 30 Ocak 1835’te Andrew Jackson’aydı, saldırganın silahı tutukluk yaptı. Suikastlardan yaralanarak veya yara almadan kurtulan diğer başkanlar ise şunlardır: Franklin D. Roosevelt (15 Şubat 1933), Harry Truman (1 Kasım 1950), Gerald Ford (Eylül 1975’te iki kez), Ronald Reagan (30 Mart 1981) ve George W. Bush (10 Mayıs 2005). Diğer yandan Theodore Roosevelt (14 Ekim 1912) ile George Wallace (15 Kasım 1972) adayken suikaste uğrayan ve yaralanan isimler.
Listeye adayken suikaste uğrayan son isim olarak 13 Temmuz 2024’te Donald Trump eklenmiş oldu.
Biden-Trump farkı
Donald Trump’a suikast; uluslararası ilişkileri siyasetçi, akademisyen ya da gazeteci olarak izleyen hiç kimseyi şaşırtmadı. Nitekim Tele1’deki programlarımda da bugüne kadar pek çok isim, Biden-Trump seçimini analiz ederken “suikast olabilir” uyarısı yapmıştı.
Peki neden? Donald Trump neden suikasta uğradı?
Biden ile Trump arasındaki seçim, sıklıkla bir demokrasi-neofaşizm mücadelesi olarak sunuluyor. Trump’ın seçimi tanımadığı ve taraftarlarının 6 Ocak 2021’de Kongreyi bastığı olaylar da anımsatılarak, Amerikan demokrasisinin saldırı altında olduğu savunuluyor.
Bu anlatı gerçeği resmetmiyor. Biden ile Trump arasında bu kavramlar üzerinden yapılacak bir analiz doğru sonuç vermez. İkisi de bir dönem ABD başkanlığı yaptı ve uygulamaları, en azından dünya halkları nezdinde Biden’ın Trump’tan daha demokrat olduğunu ortaya koymuyor: Ukrayna savaşı da İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım da Biden’ın sponsorluğunda sürüyor.
O zaman farkları ne?
Bush’un 2. döneminde başlayan çelişme
Farkı anlamak için ABD’nin 2001’de başlattığı büyük saldırının hemen arkasına bakmamız gerekiyor:
2004’te Irak ABD’nin beklemediği şekilde direnmeye başladı. ABD’nin bu yıllarda çeşitli ülkelerde yaptığı “turuncu darbeler” birkaç yıl içinde geri tepti. 2006’da Hizbullah İsrail’e büyük bir ders verdi. 2008’de Rusya, ABD’nin tutuncu darbeli Kafkasya çıkarmasına Gürcistan’dan silah gösterdi. Ve en önemlisi ABD’nin merkezinde olduğu liberal kapitalist düzen 2008’de (hâlâ süren) derin krize girdi.
İşte bu süreç Amerikan egemen sınıfı içinde çıkar çatışmaları doğurdu. Bazıları ABD’nin savaş aygıtının çalışıyor olmasından kazanıyor, bazıları ise zarar ediyordu.
2008 krizi çatışmayı iyice derinleştirdi.
Artık Amerikan egemen sınıfının bir kanadı “geniş Ortadoğu’daki” savaşların ekonomiye zarar verdiğini savunuyor; bu sürecin Çin’e yaradığını söylüyor; ABD’nin yeniden içeride güçlenmesi ve üreten bir ekonomiye dönüşmesi gerektiğini belirtiyor, bunun için de yurtdışındaki, özellikle Çin’deki yatırımları ABD’ye döndürmeyi istiyordu.
Diğer kanat ise özetle şöyle diyordu: Geri çekilirsek dünyadaki çıkarlarımızı tamamen kaybederiz. ABD hâlâ açık ara en büyük askeri güçtür. Yangını çıkaralım, yangından en az zarar gören biz oluruz.
Egemen sınıf Obama’da uzlaştı
Kasım 2008 seçimi, aslında Amerikan egemen sınıfının bu çelişkisini çözme seçimiydi. 20 Ocak 2009’da George W. Bush’tan görevi devralan Barack Hussein Obama, egemen sınıfın iki kanadının uzlaşmasının başkanıydı. (Bunun tipik göstergelerinden biri, Bush’un 2006’dan beri savunma bakanı olan Robert Gates’in, Obama döneminde de görevine 2011’e kadar devam etmesiydi.)
Bir uzlaşmanın, bir sentezin gereği olarak Obama hem Afganistan ve Irak’tan geri çekilmeyi başlatıyor ama hem de Libya ve Suriye gibi ülkelerde vekalet yoluyla da olsa bulunmaya çalışıyordu. Asıl rakip görülen Çin’e karşı da Asya-Pasifik’te çevreleme stratejisine geçiliyordu.
Trump’ın Kasım 2016 seçiminde kazanması ve Ocak 2017’de başkanlığı devralmasıyla uzlaşma, geri çekilmeciler lehine biraz ağırlık kazansa da, esas olarak sürdü. Trump’ın “Önce Amerika” stratejisi içeri çekilmeyi, içeride güçlenmeyi, yatırımları ABD’ye döndürmeyi, Çin’e hatta rekabet halindeki müttefiklere yaptırım uygulamayı, gümrük duvarlarını yükseltmeyi, Çin’e ticaret savaşı açmayı içeriyordu. Trump, Obama’nın başlattığı Afganistan ve Irak’tan çekilme programını ilerletti, Libya ve Suriye’deki varlığını vekiller üzerinden sürdürdü, İran’la nükleer anlaşmadan çekildi, İran’a karşı Arap-İsrail uzlaşması aradı ve “Kudüs’ü başkent olarak tanıyarak” Filistin’in devlet olma hayalini tamamen ortadan kaldırmaya yöneldi.
Çelişki derinleşiyor
Kasım 2020’de Trump’a karşı Biden’ın kazandığı ve Trump’ın tanımadığı, taraftarlarının 6 Ocak 2021’de ABD Kongresi’ni bastığı tablo ise şu gerçeğe işaret ediyordu: Amerikan egemen sınıfının iki kanadı arasında çelişki derinleşiyor, uzlaşmazlığa gidiyor.
Evet, Obama’nın başlattığı, Trump’ın ilerlettiği Irak ve Afganistan’dan çekilme programı sürdürülüyor hatta Afganistan’dan çekilme tamamlanıyor ama diğer yandan da ABD devleti stratejik özerklik arayan AB’yi yeniden tahakküm altına alacak ve ileride kesin hesaplaşmaya gideceği Çin’e karşı harekete geçecekti. Biden, bu hedeflerin gereği Ukrayna’da Küresel Güney’e karşı cephe açtı.
ABD egemen sınıfının bir kanadının temsilcisi olarak yeniden başkanlığa aday olan Trump ise “önce Amerika” isimli stratejiyi sürdürmek üzere yeniden aday oldu. Adaylığı türlü yollarla kesilmeye çalışıldı; karakolda gözaltına alınan başkan konumuna itildi, mahkemeler yoluyla önü kesilmeye çalışıldı. Olmayınca 13 Temmuz 2024’te öldürülmek istendi. Şimdi 1 cm ile kurtulmuş olmasını seçimi kazanmanın avantajına dönüştürecektir.
Asıl çelişme
Özetle ABD egemen sınıfı içindeki iki kanadın çelişmesi derinleşerek, kongre baskınlarından suikasta kadar geldi. Çelişmenin uzlaşmaz yönü ağır basmaya başladı. ABD’de Teksas ve California gibi zengin eyaletlerdeki ayrılıkçılığın güçlenmesi, bunun İç Savaş isimli Hollywood filmlerine dönüşmesi, göç sorununun Kongre’de ciddi yarılmaya yol açması ve bunun üzerinden ABD dış politikasının zaman zaman rehin alınması, işlerin ABD için daha da zorlaşacağını gösteriyor.
ABD egemen sınıfı içindeki bu çelişmenin nasıl çözüleceği, ne yazık ki ABD’nin küresel konumu nedeniyle tüm küreyi, hepimizi ilgilendiriyor. Ukrayna’da “uzun savaş” isteyen Biden yerine “Ukrayna savaşını bir günde bitireceğim” diyen Trump’ın seçilecek olması elbette Avrupa’daki bağımsızlıkçılardan başlayarak tüm küreyi belli ölçülerde rahatlatacaktır ama son tahlilde asıl çelişme Atlantik Kuzeyi ile Küresel Güney arasındadır. Ve Küresel Güney açısından asıl mesele ABD egemen sınıfının kanatları meselesi değil, toptan Amerikan emperyalist kapitalist sınıfının kendisidir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
16 Temmuz 2024
15 Temmuz’un yanıt bekleyen o sorusu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/07/2024
Milli Savunma Bakanı, eski Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz darbe girşimi sırasında Genelkurmay II. Başkanı olan Yaşar Güler’in Sabah gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Okan Müderrisoğlu’nun sorularını yanıtlayan Güler, ilginç şeyler söylüyor.
Darbecilerle Genelkurmay karargâhındaki ve sonra götürüldüğü Akıncı üssündeki mücadelesini anlatan Güler aynen şöyle diyor: “Onlar için problem bendim. Bunların asıl yüzünü, her şeyi bilen tek bir adam var. O da benim.” (Sabah, 10.7.2024).
Her şeyi bilen tek adam
Bu satırları okuyan Güler’den önceki Milli Savunma Bakanı, Güler’den önceki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne düşünmüştür acaba?
Her şeyi bilen tek adam var ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar değil, dönemin Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Güler yani…
Nitekim yine Sabah’taki söyleşiye göre, Akar ne yapacağını da Güler’e soruyor: “Genelkurmay Başkanı’na durumu anlattım. ‘Ne yapalım’ dedi. MİT Müsteşarı’nı Genelkurmay’a çağıralım’ dedim.” (Sabah, 10.7.2024).
15 Temmuz darbe girişiminin ardından yanıtı hâlâ ortada olmayan ve benim ısrarla üzerinde durduğum o sorunun yanıtını bu durumda “her şeyi bilen tek adam”a sormalıyız:
Aksakallı’nın sorusu
TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu, Komisyon Başkanı Reşat Petek’in kendi kişisel internet sitesinde yayınlanmıştı. 667 sayfalık rapor da ortaya koyuyor ki, Genelkurmay Karargâhı ve MİT Müsteşarlığı darbe girişiminin olacağını “en az” 12 saat öncesinden biliyordu. Yine rapordan anlaşıldığı kadarıyla, bildikleri bilindiği için de FETÖ’cüler darbeyi öne çekmiş, 16 Temmuz saat 03.00 yerine, 6 saat önceden, 15 Temmuz saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.
Bu öne çekilme olayının önemi şurada. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “aldıkları tedbirler nedeniyle FETÖ’cülerin paniğe kapıldığını, erken harekete geçmek zorunda kaldıklarını ve bunun da darbe girişiminin akamete uğramasında önemli bir faktör olduğunu” belirtmişti (TBMM Raporu, s.335).
Gelelim o soruya: Peki en az 12 saat önceden bilinen ve bu nedenle tedbirler alınarak akamete uğratılması sağlanan darbe girişimi önlenemez miydi?
Bakın bu sorunun asıl sahibi, 15 Temmuz darbe girişimine karşı en kritik mücadeleyi yürüten isimdir; dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’dır ve aynen şöyle demiştir: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).
Hulusi Akar’ın bu soruya yanıtı olmadı… Madem FETÖ için asıl problem kendisi, madem FETÖ konusunda her şeyi bilen tek adam kendisi, o zaman bu sorunun yanıtını Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler vermelidir: 15 Temmuz’da Genelkurmay I. ve II. Başkanları, Akar ve Güler, neden “personel kışlayı terk etmesin” emrini vermedi?
Akar-Güler o makamda olabilir miydi?
Yaşar Güler 15 Temmuz söyleşisinde şunları da söylüyor: “Ergenekon kumpasında çok kıymetli, özel yetişmiş personelimizi kaybettik ve bunun acısını daha sonra çok çektik. Onları kaybettiğimiz için FETÖ’cü alçak ve hainler yönetimde kendilerine alan açarak şans bulmaya başladılar. Hepsi, yüzde yüz FETÖ operasyonuydu.” (Sabah, 10.7.2024).
Güzel, o zaman şu soruları da ekleyelim: Ergenekon kumpaslarıyla en kıymetli kadrolar tasfiye edilirken, sadece FETÖ’cüler mi kendilerine yer açmış oldu? Ergenekon kumpasları olmasa, Akar ve Güler Genelkurmay Başkanı olabilecek miydi? Akar ve Güler yerine asıl sahipleri o makamlarda oturuyor olsa, FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimine soyunabilir miydi?
Ve yanıtı ortada olan şu soruyu da soralım: AKP’nin siyasi desteği olmasa, FETÖ o destek üzerinden Ergenekon kumpaslarıyla TSK’nin en kıymetli kadrolarını tasfiye etmese, 15 Temmuz darbe girişimi olur muydu?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2024
Çin’de 10 gün
Posted by Mehmet Ali Güller in ABC Yazıları, Politika Yazıları on 14/07/2024
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Çin’deki bazı etkinliklerini izlemek üzere, 26 ülkeden 26 gazeteciyle birlikte 10 gün boyunca Çin’deydim. Önce Şanghay’da, sonra Çin’in başkenti Pekin’de (Beijing) ve ardından da Qingdao’da çok önemli toplantılara katıldık.
26, ŞİÖ’ye üye, gözlemci üye ve diyalog partneri olan ülkelerin sayısı. Böylece her ülkeden bir gazeteci ile ŞİÖ Medya Delegasyonu oluşturuldu. Ben de ŞİÖ konusunda Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazan ve Tele1 televizyonunda programlar yapan gazeteci olarak delegasyonda Türkiye adına bulundum.

Akademisyenlerle yuvarlak masa
Önce toplam 10 günde hangi etkinliklere katıldık, onları kronolojik olarak sizlerle paylaşayım:
1) ŞİÖ Medya Delegasyonu olarak 4 Temmuz’da Şanghay şehrindeki ŞİÖ merkezinde “ŞİÖ: Medya Perspektifinden Başarılar ve Beklentiler” başlıklı bir “yuvarlak masa” toplantısı yaptık. Prof. Wang Wei’nin moderatörlüğünde Prof. Pan Guang, Prof. Yuan Shengyu, Çin Dışişleri Bakanlığından Zheng Wei ve Yang Nianfu ile karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. 26 üyenin neredeyse hepsi ABD ve Batı yaptırımlarına maruz kaldığı için haliyle ağırlıklı konu bu oldu: Küresel Güney Atlantik yaptırımlarına nasıl direnir?

Toplantıda yer alan kıdemli Çinli akademisyen Prof. Pan Guang, tartışılması için iki öneri sundu. ŞİÖ’nün hızlı hareket edebilmesi için oybirliğinden oyçokluğuna geçmesini ve ŞİÖ bünyesinde bir polis/güvenlik mekanizması kurulmasını önerdi. Ben de bu konuda üç endişe taşıdığımı dile getirdim. Bu konudaki ayrıntılı değerlendirmemi Cumhuriyet gazetesindeki Ufuk Ötesi köşemde 6 Temmuz’da yazdığım “Pan Guang’ın iki önerisi” makalemde okuyabilirsiniz.

2) 7 Temmuz’da Başkent Pekin’de Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning’in basın toplantısına katıldık. Mao Ning gazetecilerin sorularını yanıtladıktan sonra biz ŞİÖ Medya Delegasyonu ile tek tek tanıştı. Kısa sohbette kimi gazeteciler ikili ilişkileri kimisi de küresel gelişmeleri konuştular.

Yeşil Kalkınma Forumu
3) 8 Temmuz’da ŞİÖ’nün kültür ve turizm başkenti Qingdao’da “ŞİÖ Ülkelerinin Yeşil Kalkınması Forumu”na katıldık.
1. Oturum: Moderatörülüğünü Shandong Valisi Zhou Naixiang’ın yaptığı ilk oturumda sırasıyla şu konuşmacıları dinledik: ŞİÖ’nün İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Komisyonu’ndan Shen Yueyue, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Salajegheh, Myanmar Başbakan Yardımcısı Soe Win, Azerbaycan Milli Meclisi 1. Başkan Yardımcısı Ali Hüseynli, Pakistan Milli Meclisi Sözcü Yardımcısı Syed Ghulam Mustafa Şah, ÇKP’nin Shandong Sekreteri Lin Wu, ŞİÖ Genel Sekreteri Zhang Ming ve Çin Ekoloji ve Çevre Bakanı Huang Rungiu.

2. Oturum: Moderatörlüğünü Çin Ekoloji ve Çevre Bakanı Yardımcısı Zhao Yingmin’in yaptığı oturumda sırasıyla şu konuşmacılar yer aldı: Kazakistan Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Yerlan Nisanbayev, Özbekistan Ekoloji, Çevre Koruma ve İklim Değişikliği Bakanı Aziz Abdülhekimov, Belarus Doğal Kaynaklar ve Çevre Koruma Bakan Yardımcısı Ivan Prykhodzka, Kırgızistan Doğal Kaynaklar, Ekoloji ve Teknik Süpervisyon Bakan Yardımcısı Asel Rahimkulavo, Rusya Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakan Yardımcısı Murad Kerimov ve Tacikistan Çevre Koruma Komitesi Başkan Yardımcısı Loig Rahmonzoda.

3. Oturum: Moderatörlüğünü Çin Ekoloji ve Çevre Bakanı Huang Rungiu’nun yaptığı oturumda sırasıyla şu konuşmacıları dinledik: Katar Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Abdullah Abdülaziz, Sri lanka Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Janaka Wakkumbura, Kamboçya Çevre Bakanlığı Sekreteri Chuop Paris, Maldiv İklim Değişikliği, Çevre ve Enerji Bakanı Muhammed Nashath Raşid, Myanmar Doğal Kaynaklar ve Çevre İletişimi Bakan Yardımcısı U Min Thu ve Birleşik Arap Emirlikleri İklim Değişikliği ve Çevre Bakanlığı Müsteşarı Muhammed Said Sultan Alnuami.
Düşük-Karbona Geçiş
4) Ana forumun altında üç ayrı salonda üç ayrı alt-forum düzenlendi. Ben “Yeşil ve Düşük-Karbona Geçiş İçin İklim Eylemi” alt-foruma katıldım.
1. Oturum: Moderatörlüğünü Çin Ekoloji ve Çevre Bakanlığı İklim Değişikliği Departmanı Direktörü Jiang Zhaoli’nin yaptığı oturumda şu konuşmacılar konuştu: ÇKP Belediyecilik Komiyeti Başkan Yardımcısı ve Qingdao Belediye Başkanı Zhao Haozhi, Kazakistan Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Yerlan Nisanbayev, Kırgızistan Doğal Kaynaklar, Ekoloji ve Teknik Süpervizyon Bakan Yardımcısı Asel Rahimkulavo, Kamboçya Çevre Bakanlığı Sekreteri Chuop Paris, Qingdao Vali Yardımcısı Liu Tao, Çin Ulusal Kongre Üyesi Wabg Yi ve Azerbaycan Milli Meclisi Üyesi Fatma Yıldırım.

2. Oturum: Moderatörlüğünü Kuşak ve Yol – Uluslararası Yeşil Kalkınma Koalisyonu Genel Sekreteri Cui Dandan’ın yaptığı bu oturumda şu konuşmacıları dinledik: Çin Uluslararası Enerji Grubu Başkanı Lyu Zexiang, Azerbaycan Milli Meclis Üyesi Sultan Memedov, Chengdu Belediye Başkan Yardımcısı Tian Chengchuan ve Kazakistan Ekoloji ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı Düşük Karbon Geliştirme Bölümü ve İklim Politikaları Departmanı Şefi Nurman Tangatov.
3. Oturum: Moderatörlüğünü Guan Yanmung’un yaptığı son oturumda ise sırasıyla Pakistan Milli Meclis Üyesi Farhan Chishti, İklim Değişikliği Stratejisi ve Uluslararası İşbirliği Merkezi Genel Direktör Yardımcısı Ding Ding, Mısır İklim Değişikliği ve Çevre Departmanı Başkanı Şerif Hüsnü ve Rusya Sürdürülebilir Kalkınma Direktörlüğü Yönetim Kurulu Üyesi Elena Myakotnikova’yı dinledik.

Dikkatinizi çekmiştir: Forumlarda her ülkeden değişik seviyede bir hükümet yetkilisi yer aldı; ancak ne yazık ki Türk hükümetinden kimse yoktu. Sordum: Elbette 26 ülkenin 26’sına da davet gönderilmişti!
5) ŞİÖ Medya Delegasyonu olarak ŞİÖ Genel Sekreter Yardımcısı Shri Janesh Kain ile basın toplantısı yaptık.

Mao’nun huzurunda
Yukarıda özetlediğim forum ve toplantıların dışında, ŞİÖ Medya Delegasyonu olarak özellikle teknoloji ağırlıklı işyerlerini de gezdik. Otomasyonlu liman, tünel delgeci üreten fabrika, günlük hayatta kullandığımız onlarca teknoloji aracını üreten fabrika, insansız kargoculuk, hızlı tren bağlantı merkezi gibi tesislere inceleme ziyareti yaptık.

Ancak benim için 10 günlük Çin ziyaretinin en önemli anı, Mao Zedung’un anıt mezarını (mozolesini) ziyaret ettiğim andı. 6 Temmuz sabahı, ŞİÖ Medya Delegasyonundan ayrılarak sevgili mihmandarımız Ning Xinran ile birlikte anıt mezara gittik. Geniş alanda binlerce insanın anıt mezara girmeyi beklediği görüntü, Atatürk’ümüzün anıtkabirini anımsattı. Yoğun programımız nedeniyle alınan izinle, küçük bir ayrıcalık yaşadık ve anıt mezara girdik.

Mao Zedung’un kabrinde onu başta Hasan Bögün olmaz üzere pek çok devrimci arkadaşımın adına andım, büyük mücadelesini selamladım.

Ardından anıt mezar müdürü, bana Mao Zedung’un hayatının ve mücadelesinin anlatıldığı, kişisel eşyalarının sergilendiği müzesini gezdirdi.

Çıkışta anıt mezar defterine şunları yazdım:
“Büyük devrimci Atatürk’ün ülkesi Türkiye’den, büyük devrimci Mao’nun ülkesine dostluk, dayanışma ve mücadele ruhuyla geldim.
Yaşasın sosyalizm
Yaşasın dünya halklarının kardeşliği…”

Anıt mezar müdürü beni uğurlarken Mao rozeti hediye etti. Hemen o anda kendisinden rozeti ceketime takmasını istedim. Mücadelemde, zihnimde bulunan Mao, o andan itibaren tüm Çin seyahatim boyunca kalbimin üzerinde, ceketimdeydi….

Sovyet ruhu
İki özel anımı paylaşarak bitireyim:
30 Haziran akşamı beni Şanghay Havalimanında karşılayan sevgili mihmandarım Jacy Xiong, bana eşlik ettiği ilk akşam yemeğinde, kendisinden rica ettiğim için Çin çatalını (chopstick) kullanmayı öğretti. Ertesi sabah toplu kahvaltı sırasında Çin çatalını (çubuklarını) kolayca kullanıyor olmamı soranlara mihmandarımın öğretme tekniğinin başarısı olduğunu söyledim. Çin seyahatim boyunca da tüm yemeklerde çubukları kullandım.

Şanghay’dan ayrılırken sevgili Jacy Xiong’un üzerine adımı yazdırarak yaptırdığı Çin çubukları, aldığım en sevimli hediyeydi. (Bu Çin çatalı ve küçük bir yasemin çayı paketi dışında, gazeteme ve televizyonuma teslim etmemi gerektiren büyüklükte bir hediye almadığımı siz değerli okurlarıma önemle belirterek, genç meslektaşlarıma eski bir geleneği anımsatmış olayım!)

1 Temmuz akşamı ŞİÖ yetkililerinin delegasyona verdiği hoşgeldin yemeği sonunda dışarı çıktığımda, Kazak meslektaşım “gardaş” diyerek beni küçük sigara/sohbet grubuna davet etti. Bir grup gazeteci dairesel şekilde konumlanmış, sigara içerek sohbet ediyordu.
Boyunlarındaki asılı isimliklere göre küçük gazeteci dairesi, benden itibaren soldan başlayarak şöyleydi: Ermenistan’dan Petros Tovmasyan, Azerbaycan’dan Timur Huseynov, Kazakistan’dan Yerzhan Bagdatov, Kırgıziastan’dan Myrzakat Tynaliev, Özbekistan’dan Kozim İslamov Uzarov, Rusya’dan Anastasia Kostina ve Belarus’tan Litvinav Mikalai…
Hepsi birbiriyle anlaşıyordu ve sohbet ediyordu. Rusça konuştuklarını anladım ama yine de İngilizce sordum: “Birbirinizle bu kadar rahat nasıl anlaşıyorsunuz, hangi dili konuşuyorsunuz?”
Rusça yanıtı verdiler ve onlara şöyle dedim: “Sovyetler Birliği dağıldı ama Sovyet ruhu burada, Şanghay’da sizlerin şahsında şu an yaşıyor…”

Sovyet ruhu demişken…
ŞİÖ ülke yöneticileri, başından beri “Şanghay Ruhu” kavramını kullanır konuşmalarında.
9 Temmuz günü 26 gazeteci sıra sıra birbirimizden ayrılırken, ortak kullandığımız sosyal medya platformundan veda mesajları attık.

Ben de şöyle yazdım: “Tüm bu mesajlarınız… İşte gerçek Şanghay Ruhu budur: Esas olan insanların yüzündeki gülümsemedir.”
Mehmet Ali Güller
Tele1.com.tr
14.7.2024
Erdoğan’ın NATO’da Gazze başarısızlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/07/2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan, beş uçak ve geniş heyetiyle Washington’a giderken şöyle diyordu: “NATO liderler zirvesinde Gazze’de Filistin halkına yönelik katliamları gündeme taşıyacağız.” (AA, 9.7.2024).
Sonuç mu? Elbette ABD’nin patronu olduğu NATO’da bu mümkün değildi. Nitekim açıklanan 38 maddelik sonuç bildirgesinde ne İsrail’in İ’si, ne Filistin’in F’si, ne de Gazze’nin G’si vardı.
38. maddenin sonunda 2026 zirvesinin Türkiye’de yapılacağı yazılıydı. Demek ki AK-medya için yine de bir “başarı öyküsü” haberi vardı! Bir de Erdoğan’ın açığı kapatmak için zirve sonrasında yaptığı basın toplantısında söyledikleri… Örneğin “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik” diyordu, oysa şikayet eden tek başına Güney Afrika’ydı ve AKP aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Örneğin “İsrail yönetiminin NATO’yla ortaklık ilişkisini sürdürmesi mümkün değildir” diyordu, oysa İsrail’in NATO ortaklığında Ankara’nın onayı vardı, İsrail’in NATO’yla işbirliği mekanizmalarına katılmasında AKP’nin oluru vardı!
ABD fermanıyla hareket eden örgüt
Türkiye’nin NATO içinde ne kadar “değerli” olduğunu propaganda eden renk renk düzen siyasetçileri, Türkiye’nin NATO’da ne denli etkili olduğunu “pazarlayan” bıyıksız ve badem bıyıklı diplomatlar, Türkiye’nin NATO’da ABD’yi dengelediğini “savunan” liberal ve siyasal İslamcı akademisyenler, NATO üyelerinin eşit olmadığını, ABD’nin NATO’nun patronu olduğunu, ABD’nin tek oyunun diğer tüm üye ülkelerin oylarının toplamından daha ağır olduğunu anlamışlar mıdır sizce?
Elbette gerçeği onlar da biliyor ama NATO’nun propagandasını, pazarlamasını ve savunmasını yapmak en temel işleri. O nedenle Türk milletine yalan söylemeyi sürdürecekler.
Tabii istisnalar da var. Örneğin AKP’li Mehmet Metiner o gerçeği çırılçıplak ortaya koydu: “NATO ABD’nin silahlı sopasıdır. ABD başkanları ne ferman buyurursa ona göre hareket eden askeri ittifakın adıdır. Gerisi kamuflajdır. Hatta kandırmacadır.” (Yeni Şafak, 12.7.2024). Kuşkusuz Metiner’in partisi o kamuflajı ve aldatmacayı en çok yapan partidir.
“NATO tehdit ama yine de NATO’da olmalıyız” yanlışı
Metiner’in yazısının asıl üzerinde durulması gereken kısmı ise şöyle: “NATO dünya barışını asıl tehdit eden bir ABD silahlı aparatıdır. Türkiye’nin başkaca şansı olmadığı için bulunmak mecburiyetinde olduğu bu askeri ittifak son kertede Türkiye’nin de ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından bir tehdit unsurudur. Rusya’ya ve Çin’e boyun eğdirebilirlerse bütün dünya ABD imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve askeri anlamda sömürgesine dönüşecektir.”
Öncelikle şunu belirtelim: ABD’nin Rusya ve Çin’e boyun eğdirebilmesi mümkün değil. Tersine hegemonyası zayıflayan ABD, boyun eğdirebilmenin değil, mevcut düzenini “kendi bölgesinde” koruyabilmenin stratejisini izliyor.
Ve gelelim tartışılması gereken noktaya: Evet, Metiner haklı, bu gerçeğe gözler kapatılsa da, son kertede NATO Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından tehdittir. Ancak Metiner “Türkiye başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” görüşünde ise büyük yanlış içerisindedir. Öyle ki bu yanlış, yazısındaki tüm doğruları götürecek önemdedir.
Başka şans elbette var
Tersine, Türkiye’nin başka şansı var, Türkiye NATO’da olmak zorunda değil. Hele de 38 maddeli sonuç bildirgesinden sonra NATO’da olmak Türkiye için artık daha büyük bir yüktür. Çünkü NATO’nun Washington’daki bu son zirvesinden çıkan temel sonuç şudur: ABD, NATO’daki müttefiklerini Rusya ve Çin’e karşı cepheye sürmeye çalışıyor.
“Başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” olduğunu iddia ettikleri Türkiye’nin ABD tarafından Rusya ve Çin’e karşı pozisyon almaya zorlanması, Ankara’nın intiharı olur!
II. Dünya Savaşı’nın ardından “başka şans yok” söylemiyle izlenen Atlantikçilik siyaseti dün de yanlıştı; çünkü Türkiye’nin “bağlantısızlık” gibi başka bir şansı vardı. “Başka şans yok, NATO’dan çıkamayız” söylemi bugün daha da yanlıştır; çünkü yine “bağlantısızlık” var, hele de “çok kutupluluk” şartlarında geniş manevra alanları var, “NATO’daki gibi fiilen egemenliğinizi devretmek zorunda kalmadan” siyasi ve ekonomik ortaklıklar kurabileceğiniz platformlar var, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var, BRICS var, yükselen Asya var, bölgesel birlik olanakları var…
Yeter ki “NATO göz bağı” çıkarılabilsin!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 2024
CHP’nin Batıcılık sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2024
AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor.
Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.
Neo-Abdülhamitçi AKP
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.
Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum.
Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!
CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı
Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…
Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar.
İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!
AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!
Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.
Asya yükseliyor, Avrupa inişte
Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor?
Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.
Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!
10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024
Kurşun asker
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/07/2024
Türk-İslam sentezli ideoloji, varlığını topluma kabul ettirebilmek için başından beri aynı yöntemi uyguluyor: 1) Ne ise tersinin olduğunu iddia ediyor. 2) Tersinin olduğunu iddia etmekte zorlandığı durumlarda, konumunu maskeliyor.
Örneğin başından beri Batıcı bir harekettirler ama tersini iddia ederler, karşıtlarının Batıcı olduğunu savunurlar. “Biz Batının teknolojisini alırız ama kültürüne karşıyız” deyip, solcuları Batıcılıkla suçlamaya kalkarlar.
Nedir dayanakları? Çünkü solcular Batı’nın aydınlanma kültürüne işaret ediyorlardır; örneğin Fransız Devrimi’nin eşitlik, özgürlük, kardeşlik şiarını savunuyorlardır, örneğin Marksizmi devrimci bir eylem kılavuzu görüyorlardır, örneğin Batı’nın aydınlanmacı filozoflarının ve Batı’nın bilimsel katkılarının öneminin altını çiziyorlardır.
Böylece ABD’yi, AB’yi, NATO’yu savunan Türk-İslam sentezi güya Batı karşıtı olmuş olacak, ABD’ye, AB’ye, NATO’ya karşı mücadele eden solcu ise Batıcı olmuş olacak!
Utanmaz kalem
Amerikancı Soğuk Savaş kültürünün gri propaganda yöntemidir bu. Çünkü neredeyse hiçbir sağcı gururla “ben sağcıyım” diyemez. Ancak gururla solcu olduğunu söyleyenlere karşı her türlü kirli savaşı yürütürler.
İşte son örneği: Bazı solcu gazetecileri ABD ve AB’nin dolma kalemi olmakla suçlayıp, sosyal medyadan “kurşun” kalemli tehditler savuruyorlar! Oysa asıl dolma kalem kendileridir; dahası ABD’nin, AB’nin, NATO’nun gönüllü kurşun askeridirler.
“Batı’nın dolma kalemi” diye çamur attıkları o kalemler, ABD’nin FETÖ eliyle yürüttüğü Ergenekon kumpaslarına karşı kalemleriyle mücadele ederken, kendileri “utanmaz kalem”di.
En utanmazları da bu Batıcılık tartışmasında “Kemalizm İngilizdir” diyerek, feslisinden kumarbazına sözde ideologlarının kalemşörlüğünü yapanlardır kuşkusuz.
Bozkurt meselesi
Bozkurt tartışması da böyledir. Türk-İslam sentezi yine yaptığının tersini savunmakta, savunduğunun tersini yapmaktadır.
Kısaca tarihlerine bakarsak: Türk-İslam sentezcileri NATO’cudurlar, Amerikancıdırlar, AB’yi stratejik hedef ilan ederler, “her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına alırız” derler, Andımız’ı kaldırırlar, tabelalardan T.C.’yi sökerler, ümmetçilik yaparlar…
Sonra, işte şimdi olduğu gibi, ihtiyaca göre Bozkurtçuluk yaparlar…
Çünkü besledikleri cihatçı aparatlar Türk bayrağını yırtarak kendilerini zor durumda bırakmıştır; futbolcunun bozkurt selamı o tabloyu perdelemek için bulunmaz fırsattır.
Dolayısıyla Türk-İslamcıların tuzağına düşmemek gerekir. Bu tür tartışmaları günlük dar siyaset koridorunda değil, geniş ideolojik alanda ve sınıfsal düzlemde yapmak gerekir.
Atatürk’ün ülkesinden Mao’nun ülkesine
Ah güzel ülkem…
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün çeşitli toplantıları için bulunduğum Şanghay’da, Beijing’de, Qingdao’da ayın arka yüzünden otomasyonlu limanlara, yapay zekadan yeşil enerjiye çeşitli konular ele alınırken, ülkemde bu konuların tartışılıyor olması ne acı…
Oysa Mao’nun mozolesini ziyaretimde deftere “Büyük devrimci Atatürk’ün ülkesinden büyük devrimci Mao’nun ülkesine dostluk ve dayanışma duygularıyla geldim” diye başlamıştım sözlerime…
”Kemalizm İngilizdir” çamuruyla ellerini kirletenlerle mücadele ede ede, büyük devrimci Atatürk’ün ülkesinde elbette yeniden bilimi kılavuz edineceğiz bir gün…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2024
Pan Guang’ın iki önerisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/07/2024
BRICS gibi Şanghay İşbirliği Örgütü de (ŞİÖ) genişliyor. Şanghay Beşlisi diye yola çıkan örgüt, Astana’da Belarus’un da katılmasıyla 10 üyeye ulaştı. Gözlemciler ve Türkiye’nin de bulunduğu diyalog ortaklarıyla birlikte örgüt, Asya’nın büyük kısmını bir araya getirmiş oldu.
Şanghay’da, örgüte üye, gözlemci ve diyalog partneri olan ülkelerden gazeteciler olarak akademisyenlerle bir yuvarlak masa toplantısı yaptık. Toplantıda bulunan kıdemli isimlerden Prof. Pan Guang, üzerinde durulması ve tartışılması gereken iki öneri yaptı.
Oy çokluğu mekanizması
Prof. Pan Guang’ın ilk önerisi, ŞİÖ’nin karar alma mekanizması ile ilgili. Örgütün genişlediğini, eskisi gibi kararların oybirliği ile alınmaya devam etmesi halinde, örgütün hızlı karar alamayacağını, hantallaşacağını dile getiren Prof. Pan Guang, oybirliği sisteminden oy çokluğu sistemine geçilmesini önerdi.
Prof. Pan Guang’un ikinci önerisi daha da ilginç. Terörizmle mücadele, ayrılıkçılığa karşı koyma ve sınır sorunlarını çözme gibi örgütün kuruluş ilkelerini anımsatan Prof. Pan Guang, barışı sağlama hedefi için bir güvenlik mekanizması önerdi. Önerisinin askeri olmadığını önemle vurgulayan Prof. Pan Guang, Birleşmiş Milletler’e (BM) taraf bir polis mekanizması tarifi yaptı.
Eşitlik anlayışını zayıflatmaz mı?
Konuşmamda, Prof. Pan Guang’ın önerilerini önemli bulduğumu, bu nedenle mutlaka tartışılması gerektiğini belirttim ve ekledim:
İki önerinin de avantajları ve dezavantajları var. Prof. Pan Guang zaten avantajları anlattı, o nedenle ben öneriler konusunda bir fikri katkı yapmak için dezavantajları üzerinde duracağım.
İki öneri konusunda üç endişem var:
1) ŞİÖ genişliyor, genişleyen ŞİÖ’nün oybirliğiyle karar alması kuşkusuz eski hızını düşürüyordur. Ancak oybirliği yerine oy çokluğu mekanizmasına geçmek, bir çekim merkezi olan ve genişleyen ŞİÖ’nün bu olumlu genişleme özelliğini durdurmaz mı? Yeni ülkeler karar alma mekanizmasındaki fonksiyonlarının zayıflayacağı endişesiyle örgüte katılmakta çekince duymaz mı? Duyacağını düşünüyorum.
Polis mekanizmasının riskleri
2) ŞİÖ’yi güçlü ve çekici kılan özelliklerinden biri eşitlikçiliği. Ancak oybirliği mekanizmasından oy çokluğu mekanizmasına geçmek bu özelliğini aşındırmaz mı? Oy çokluğu sonucu oyu karara dönüşmeyen ülkelerin eşitliği erozyona uğramaz mı? ŞİÖ’nün eşitlikçi anlayışı zayıflamaz mı? Zayıflayacağını düşünüyorum.
3) Asıl önemlisi, bir polis mekanizması nasıl çalışacak, hangi şartlarda çalışacak? Bir ülkedeki hükümeti hedef alan ayaklanmalarda, o hükümetin çağrısı ile mi kullanılacak polis mekanizması? Meselenin egemenlik boyutu zaten problem ama ayrıca o ülkenin güvenlik kuvvetlerinin çözemediği sorunu bu polis mekanizması nasıl çözecek? O ülkenin güvenlik kuvvetleri ya da bir bölümü ayaklanmadan yana diye sorun çözülmüyorsa, bu o güvenlik kuvvetleriyle polis mekanizmasının çatışmaya girmesi ile sonuçlanmaz mı? Ve daha önemlisi: Kimi hükümetler için muhalefetin toplumsal eylemleri terör eylemi olarak nitelenebilir, nitekim niteleniyor. Bu durumda o hükümetin çağrısıyla devreye girecek bu polis mekanizması taraf tutarak o ülkenin iç politikasında sorunlu bir pozisyon almış olmayacak mı?
Tartışılmalı
Zaman yeterli olmadığı için Prof. Pan Guang’ın endişelerim konusunda görüşlerini daha da detaylandırma şansı olmadı. Ama mutlaka meselenin bu yönlerini de kafasında tartmış olmalı.
Bakalım, belki de Pan Guang bir giriş yaptı ve bu öneriler ŞİÖ’nün önüne gelip değerlendirilecektir. ((Ertesi gün zirvede Putin ”ŞİÖ’nün bölgesel terörle mücadele yapısında reform yapacağız” dedi.) Biz de böylece “ham durumdaki kendi görüşlerimizi” gözden geçirme ve geliştirme fırsatı buluruz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Temmuz 2024
Suriyesizler!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/07/2024
Kayseri olayları, başka illere sıçraması ve ardından Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı tepkiler ve Türk bayrağı yakılması…
Şanghay’dan saat farkıyla izlediğim olayların ardından sosyal medyada yorumladım: “Türk bayrağını yakanlar Suriyeli değil Suriyesiz! AKP’nin Suriye’ye karşı desteklediği ve Suriye içinde kendi denetiminde kurduğu nüfuz bölgesinde yaşayan Suriye karşıtı Suriyesizler bunlar. Neden? Çünkü bölgenin zorladığı Ankara-Şam normalleşme çabasından rahatsızlar, Kayseri’deki olayı bahane edip Ankara ile Şam’ı karşıt tutmaya çalışıyorlar. Daha önce de normalleşme gündeme geldiğinde, yine provokasyonlar yapmışlardı.”
İktidar üç kere suçludur
Diğer yandan Erdoğan’ın Kayseri olayları konusunda muhalefeti suçlaması, tam bir hedef saptırmadır. Türkiye’de çıkmış ve AKP’nin bu politikası sürdüğü müddetçe çıkacak tüm olayların “asıl” sorumlusu iktidarın kendisidir.
Çünkü AKP sığınmacı sorunu konusunda üç kere suçludur:
1) İktidar, sınırları açıp Suriye’ye cihatçı gönderirken, Türkiye’ye de sığınmacı doldurduğu için suçludur.
2) İktidar, Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları engelleyip, AB’yle fon karşılığında geri kabul anlaşmaları imzalayarak Türkiye’yi Avrupa önünde tampon ülke, göçmen ve sığınmacı deposu yaptığı için suçludur.
Tampon Ülke kitabımda (Kırmızı Kedi, 2021) anlaşmaları ayrıntılı yazdım. O anlaşmaları nasıl savunduklarını da… Başbakan Binali Yıldırım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2019’da “Avrupa’nın huzurunu 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlıyordu. Yani iktidar Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını, Avrupa istila edilmesin diye Türkiye’nin istila edilmesini sağlamış oldu!
3) İktidar, Şam’la normalleşme fırsatlarını sürekli elinin tersiyle iterek, sığınmacıların dönüşünü fiilen engellediği için suçludur.
Emperyalist göç stratejisi
Unutulmasın: Göç ve sığınmacı sorunu başından beri sıradan bir “mazlumlara kapı açma” olayı değildi, üst boyutu “emperyalist göç stratejisi”, alt boyutu Erdoğan’ın çifte hedefiydi: Sığınmacıları hem Türkiye’deki ümmetçilik projesinde kullanacaklar hem de ÖSO (Özgür Suriye Ordusunun ismini sonra Suriye Milli Ordusu SMO yaptılar) üzerinden Suriye topraklarında “nüfuz bölgesi” kuracaklardı.
Yani Türkiye’nin sığınmacı sorununun kaynağı, ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, o politikalarla işbirliği yapan AKP iktidardır.
Bu tablo bizi sorunun hangi perspektifle ele alınması gerektiğine götürür:
Tepki sorunun kaynağına gösterilmeli
Tepkiyi sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine sığınmacılara göstermek, büyük hatadır ve daha önemlisi olası sonuçlarıyla değerlendirilirse kendi kendimize tuzağa düşmektir. Tepki sorunun sonucuna değil, sorunun kaynağına gösterilmelidir.
Sığınmacı sorunu konusunda gösterilebilecek en iyi tepki, Ankara-Şam normalleşmesini savunmak ve iktidara Şam’la görüşmesi için baskı yapmaktır. (Üstelik önceki yazımda da belirttiğim gibi bu kez normalleşme konusunda bölgesel gelişmelerin dayatması da var.) Çünkü normalleşme hayata geçtiği takdirde:
1) Şam yönetimi tüm topraklarında egemen olacak, ABD sponsorlu PYD devleti olasılığı ortadan kalkacaktır.
2) Dünyanın dört bir yanından Suriye’ye Esad’ı devirmeye gönderilmiş/gelmiş cihatçı örgütler tasfiye edilecektir.
3) Ankara kurduğu, beslediği ÖSO’yu dağıtmak zorunda kalacaktır.
4) Suriyelilerin vatanlarına geri dönüşü başlayacaktır.
Muhalefet iktidarla normalleşme, yumuşama arayışı hatasını terkedip, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi için iktidara karşı sertleşmeli, ağır siyasi baskı uygulamalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2024
Lityum darbesi nasıl önlendi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/06/2024
Bolivya’daki askeri darbe girişimi, bu ülkenin Çin ve Rusya ile kurduğu “eşit ekonomik ilişki”ye karşı ABD’nin denediği ikinci lityum darbesidir.
Batarya (pil) nedeniyle zaten iletişim teknolojisinin en önemli ihtiyacı olan lityum, özellikle son yıllarda elektrikli otomotiv sektörünün ihtiyacı da eklenince, çok daha önemli hale geldi. Lityumun fiyatı hızla arttı. Tahminlere göre 2040’a kadar lityuma talep 40 kat daha artacak.
Peki lityum nerede? Dünyadaki bilenen toplam lityumun 86 milyon ton olduğu hesaplanıyor. Lityuma en fazla sahip üç ülke ise şöyle sıralanıyor: Bolivya’da 21, Arjantin’de 19 ve Şili de 10 milyon ton. Yani toplam lityumun yüzde 60’ı sadece bu üç ülkede.
Tesla markalı darbe
Ancak ABD açısından bir sorun var: Washington, “arka bahçesindeki” ülkelerle eskisi gibi sömürge anlaşmaları yapamıyor. Latin Amerika’da yükselen Bolivarcı dalga ile çok kutupluluk ve Küresel Güney’in uluslararası ilişkilere ağırlık koymasının birleşmesi, tıpkı Afrika’da olduğu gibi bu kıtada da ülkelerin ABD yerine Çin’le “eşit ilişki” modelini seçmesine neden oluyor.
2006 yılında Bolivya’nın ilk yerli devlet başkanı seçilen Eva Morales, 2019’a kadar yönettiği ülkede sadece okuma yazma oranını artırıp, yoksulluğu azaltmadı, sadece ülkenin Gayri Safi Milli Hasılasını dört kat büyütmedi; bunu sağlamak için öncelikle ülkenin doğal kaynaklarını yöneten şirketleri kamulaştırarak sömürü düzenini değiştirdi.
Kamulaştırılmış bu devlet şirketleri 2019 yılında Çin’le çok önemli lityum anlaşması imzalayınca, ABD harekete geçti ve darbe yaptı. Lityum’a Tesla otomobili nedeniyle en çok ihtiyaç duyan Elon Musk’ın sosyal medyadaki o mesajı küstahçaydı ama açıklığı nedeniyle öğreticiydi: Bir sosyal medya kullanıcısı Musk’a “Asıl halkın çıkarına olmayan şey, senin lityuma sahip olabilmen için ABD hükümetinin Bolivya’da darbe yapmasaydı” deyince, Musk şu yanıtı vermişti: “Kime istersek darbe yaparız.”
ABD’nin Çin-Rusya rahatsızlığı
Evet, ABD 2019’da Bolivya’da lityum darbesi yaptı ve Morales’i devirdi. Ancak Amerikancı cuntanın Jeanine Anez hükümeti bir yıl sonra halka ve Morales’in Sosyalizme Doğru Hareket Partisi’ne yenildi. 8 Kasım 2020’de Luis Arce hükümeti işbaşı yaptı, Morales 9 Kasım 2020’de Bolivya’ya döndü.
Morales’in eski Maliye Bakanı Arce, gerçi kimi konularda ondan ayrılsa da, temel konularda kamucu çizgiyi sürdürdü. Bolivya, bu yıl Çin’le yeni bir lityum anlaşması daha imzaladı. Buna göre Çin 1 milyar dolarlık yatırım daha yapacaktı. Bolivya bu yıl ayrıca Rusya’yla da lityum anlaşması yaptı.
Yani ABD lityum için 2019’da Morales’i devirmiş ama hedefine ulaşamamıştı. Cuntacılar yenilmiş, Bolivya kamucu çizgisini sürdürmüştü: ABD’yle değil, Çin ve Rusya’yla işbirliği yapıyordu.
Darbeye karşı grev gücü
ABD Güney Komutanlığı (SOUTHCOM) Komutanı General Laura J. Richardson iki yıl önce Atlantik Council’de şu mesajı vermişti: “Dünyadaki lityumun yüzde 60’i lityum üçgeni olan Bolivya, Arjantin ve Şili’de. ABD Büyükelçileriyle konuştuğumuzda görüyoruz ki Çin lityum konusunda bu bölgede çok gelişmiş ve çok agresif bir zeminde. Bölgenin bu stratejik doğal kaynakları ABD için ulusal güvenlik meselesidir. Bölgedeki rakip güçlere karşı oyunu hızlandırmamız gerekir” (Caner Çiftçi, cumhuriyet.com.tr, 27.6.2024).
İki yıl sonra ABD ikinci kez harekete geçti ama bu kez başaramadı: Bolivya İşçi Merkezi darbeye karşı süresiz grev ilan ederek, sosyalistler militan tutum alarak, halk alanlara çıkarak Amerikancı darbe girişimini önledi.
Bitirirken önemli bir değişime işaret edelim. Emperyalist ABD, hegemonyası zirvedeyken, 20 yüzyıl boyunca, Latin Amerika’dan Afrika ve Ortadoğu’ya, kolayca darbe yapıyor ve rejimleri değiştiriyordu. 21. yüzyılda ise hegemonyası zayıfladıkça Amerikancı darbelerin yerini, püskürtülen darbe girişimleri alıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2024
AKP’de iki çizgi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/06/2024
Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)
Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.
Chatham House’dan verilen mesaj
Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı.
Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.
Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).
Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok
Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”
Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”
Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!
Aydınlık’ın manşeti
Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor.
Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).
Normalleşme ile zaman kazanma
Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu.
Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi.
Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.
İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024