AKP’NİN KOZU: PKK

AKP’nin Tel Aviv – Şam arabuluculuğuna soyunup, önce Tel Aviv’le, sonra da Şam’la karşı karşıya gelmesinin bir dış politika iflası olduğu, kuşkusuz tartışma götürmez…

Sonuçları bakımından, AKP’nin Suriye karşıtlığının da nesnel bir İsrail müttefikliğine dönüştüğü ortada… Şam’ın bu nedenle saldırı Türkiye’den gelse bile neden İsrail’e yanıt vereceği, Rafet Ballı’ya söyledikleri şu veciz ifadede anlamını buluyor: “Düşmanın kuyruğuyla uğraşmaktansa, başını hedef alırız.”

SURİYE’YE MÜDAHALE GEREKÇESİ OLARAK PKK

AKP’nin bu karşıtlık görüntülü müttefiklik ilişkisi, sadece İsrail’le sınırlı değil elbette; PKK’yle ilişkisi açısından da geçerli.

Suriye’ye müdahale konusunda içeride bir türlü meşruiyet bulamayan AKP’nin PKK’ye bir koz olarak sarılması, bu ilişkinin en somut göstergesidir.

AKP kurmayları ve yönlendirdiği kalemşorlar, bir süredir Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın PKK’yi Türkiye’ye karşı kullanmaya başladığını işliyorlar. Bu iddiayı dayandırdıkları kanıt ise PKK’nin askeri liderlerinden Fehman Hüseyin’in Suriye doğumlu olması. Böylesi ciddiyetsiz bir bağ karşısında, insan belirtmeden duramıyor: Murat Karayılan da Türkiye doğumlu!?

KAMIŞLI’DAKİ PKK, AKP’YE YARAR

AKP’nin Esad karşıtlarını bir türlü birleştirememesini bile PKK’ye bağlıyorlar. AKP’nin Barzani üzerinden Erbil’de topladığı Suriye Kürt Konseyi’ni, tüm baskılara rağmen İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil edememesini de…

Konuyla ilgili daha sağlam dayanak bulmaya soyunan Cengiz Çandar ise Ortadoğu’daki kaynaklarından bazı “gözlemler” aktarmış. Kamışlı, Amude gibi kentlerde PKK’nin fiilen yönetimi devraldığını savunuyor. Çandar’ın amacı belli: Rejim karşıtlarına desteği artırmak için, Esad’ın otoritesini yitirdiğini ve ortada bir Suriye devleti kalmadığına ikna etmeye çalışıyor…

Varsayalım ki öyle… Yani Kamışlı’da Esad değil de PKK hâkim. Türkiye açısından ne ifade eder bu?

Bizce Türkiye’yi yakından ilgilendiren şu gerçeği ifade eder: Tıpkı Irak’ta olduğu gibi merkezi otoritenin zayıflatılmasına yönelik tüm dış müdahaleler, ayrılıkçı Kürt hareketini besler, büyütür.

Irak bu konuda Ankara için hazine öneminde deneyime sahiptir: Barzani ve Talabani ikilisi Bağdat’ı yenerek kuzeyde otonom bir yapı kurmadı. Tersine ABD Bağdat’ı zayıflattıkça, Erbil güçlendi.

TÜRKİYE’NİN MÜTTEFİKİ PKK DEĞİL, ESAD’DIR

Aynı durum Suriye için de geçerli. Şam zayıflarsa, Kamışlı güçlenir ve Irak’tan sonra Suriye’de de otonom bir yapı olanağı doğar.

Ankara Kuzey Irak’tan sonra bir de Kuzey Suriye gibi bir tehditle karşı karşıya kalmamak için, tersine Esad’a omuz vermelidir.

Üstelik Ankara’nın önünde 2004 – Kamışlı deneyimi de vardır. ABD, Irak’tan sonra 2004 yılında Suriye’yi de karıştırmaya çalıştığında, Kamışlı’da Kürt ayaklanması başlatmış ve Amude’ye sıçratmıştı. Washington’un hedefi daha o zaman bile Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaktı. Esad’ın bastırdığı bu ayaklanma, en çok Ankara’ya yaramıştı!

TÜRKİYE VE AKP FARKLI CEPHELERDE

İşte bu nedenle görüntüde nasıl karşıtlıklar olursa olsun, bölgemizdeki saflaşma nesnel olarak şöyledir:

1. Cephe: ABD – İsrail – AKP – PKK – Barzani.

2. Cephe: Rusya – Çin – İran – Irak – Suriye.

Türkiye’nin çıkarları da AKP’nin tersine 2. cephededir!

NOT: Bugün 14.00 – 18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşuyoruz ve kitaplarımızı imzalıyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Nisan 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’A RICCIARDONE AYARI

Güney Kore’de ABD Başkanı Barrack Obama ile görüştükten sonra Tahran’a giden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın iki günlük ziyaretinden bölge yararına tek bir sonuç çıkmadı!

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, rahatsızlığı nedeniyle Erdoğan’la görüşmedi ve muhatabını bir gün boyunca Tahran’da bekletti! Ancak Erdoğan’ı sağlık gerekçesiyle bekleten Ahmedinejad, Türkmenistan Petrol Bakan Yardımcısı Hoca Muhammedov’la görüştü! Ahmedinejad’ın açıklanan sağlık sorunu ise ilginçtir, yüksek tansiyondu!

Erdoğan, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’le görüşebilmek için ise bin km uzaktaki bir başka şehre gitmek durumunda kaldı!

Erdoğan’ı çevreleyen İranlı koruma görüntüleri, dahası İranlı korumaların Türk korumalarla birlikte Başbakan’ın aracına binmesi, diplomaside çok şey ifade ediyor!

Ancak daha önemlisi, ikili görüşmeler sonrasında ortak basın toplantısı yapılmamasıydı. Bu durum, ele alınan konularda bir mutabakat sağlanamadığını gösteriyordu.

AKP, TAHRAN’IN MUAMELESİNİ HAKLI ÇIKARTIYOR!

İran’ın çeşitli kademelerden yöneticileri, AKP’yi alenen “NATO’nun Ortadoğu’daki maşası” olarak suçlamaktadır. Bu gerçeğe rağmen, yine de İran’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na yaptığı muamele kabul edilemez!

Ancak Erdoğan’ın İran’da bulunduğu sırada ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Ankara – Tahran ilişkilerine dair söyledikleri, maalesef Tahran’ı haklı çıkarıyor!

Uzun zamandır suskun olan ABD Büyükelçisi Ricciardone, tam da Erdoğan İran’dayken iki ülke ilişkilerini torpillemeye kalktı: “Bazı ülkeler, İran’dan petrol ithalatlarını önemli ölçüde azalttı. Türkiye de dâhil diğer ülkelerin de benzer bir adım atmasını bekliyoruz. Türkiye’nin bu konuda bir karara varmasını bekliyoruz.” (Ve maalesef Erdoğan Türkiye’ye döndükten hemen sonra, İran’dan petrol alımında yüzde 20 azaltma yapılacağı açıklandı!)

Ricciardone, Washington’un doğrudan AKP’ye ayarı anlamına gelen çıkışını, Suriye konusunda da sürdürdü. Ricciardone, ABD’nin Suriye konusunda model ortağı Türkiye ile birlikte çalıştığını açıkladı.

HAMANEY’DEN ERDOĞAN’A İSRAİL GÖNDERMESİ

Ricciardone bunları söylerken, İran’ın dini lideri Ali Hamaney de Erdoğan’a Suriye konusundaki tutumlarını değiştirmeyeceklerini anlatıyordu. Hamaney, Erdoğan’a bir kez daha “İsrail’e karşı verdiği mücadeleden dolayı Şam’ı savunmaya” devam edeceklerini söyledi.

Hamaney, böylece Erdoğan’a İsrail’in dolaylı müttefiki olduğunu da anımsatmış oluyordu!

İran’ın dini lideri, ülkesinin ABD tarafından Suriye ile ilgili verilecek her hangi bir plana karşı olduğunu da, özellikle vurguluyordu.

NÜKLEER MÜZAKERENİN YERİ NERESİ?

Ankara ile Tahran’ın en önemli gündem konusu, İran’ın P5+1 ülkeleriyle nükleer müzakereleri nerede yapacağıydı. Ancak bu konuda bile bir mutabakat sağlanamadı. Daha önce gündeme getirilen İstanbul seçeneğine olumlu bakmayan ABD’nin, İran’ın gündeme aldığı Bağdat seçeneğine ise açıkça karşı çıktığı belirtiliyor.

İşte bu nedenle İran’la müzakerelerin yeri, Erdoğan’ın iki günlük temaslarına rağmen netleştirilemedi!

Erdoğan’ın başarısız temaslarından çıkan en ilginç ve ironi yüklü sonuç ise İran Cumhurbaşkanlığı’nın resmi açıklamasında şöyle ifade ediliyordu: “Türkiye hükümeti ve halkı, İran’ın nükleer konumunu her zaman desteklemiştir ve gelecekte de aynı politikayı sıkı bir şekilde izleyecektir.”

NOT: Bugün ve yarın 14.00 – 18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşuyoruz ve kitaplarımızı imzalıyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin Pasifik stratejisi

SSCB’nin yıkılmasıyla iki kutuplu dünyanın ortadan kalktığı ilan edilmiş ve ABD’nin tek kutup olduğu, tek başına dünyaya egemen olacağı söylenmişti.

ABD’nin tarihçileri, siyasetçileri, stratejistleri yeni dönemi büyük gürültüyle ilan ediyorlardı: Tarihin sonunun geldiğini, Amerikan liberalizminin dünyanın göreceği son sistem olduğunu, Amerikan yaşam tarzının tüm dünyaya hâkim olacağın, kısacası bir Amerikan dünyası oluşacağını ilan ediyorlardı.

Doğrusu, ABD ilk on yılda yaptığı büyük atakla, bu ilanı dünyanın bir kısmına da kabullendiriyordu. 1991’de Irak’a saldıran ABD, ardından Balkanlara girmiş, Avrasya’nın girşini tutan Yugoslavya kapısını parçalamıştı.

ABD ikinci on yılda da ataklarını sürdürdü. Önce Afganistan’ı işgal etti, ardından da Irak’ı kısa sürede teslim aldı. Pentagon, Büyük Ortadoğu diye tarif ettiği coğrafyada rejimleri değiştirmeye, sınırları yeniden çizmeye başlamıştı.  Washington, Suriye, İran ve Kozey Kore’nin de sırada olduğunu, açıkça söylüyordu.

Dünyanın tek egemeni olan ABD, hatta, doğrudan cephe açmadığı Kırgizistan, Gürcistan ve Ukrayna’da da teker teker yönetimleri devralıyordu…

Roma’nın ve hatta güneşin batmadığı imparatorluk olan Britanya’nın tahtına, şimdi ABD, üstelik daha bir ihtişamla oturuyordu.

Irak direnişi tarihi değiştirdi

Ancak, ABD’nin tek kutuplu dünyasında yolunda gitmeyen birşeyler vardı. Daha 15 yıl bile dolmadığı halde, ABD’ye karşı kıpırdanmalar başlamıştı.

ABD’nin bir kaç haftada teslim aldığı Irak’ta, 2004 yılında itibaren direnişçiler ayağa kalkmaya başlamıştı. ABD askerlerine birer ikişer kayıp verdiren bu direnişte, helikopter bile düşürülmüştü. ABD’nin devasa medyasının gizlemeye çalıştığı bu gerçekler, gün geçtikçe dünya kamuoyu tarafından duyulmaya başladı. Ve 2005’te, 2006’da direniş, gizlenemeyecek boyutta ortaya çıktı.

Öte yandan Kırgızistan, Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra Sorosçu darbenin yapılacağı Azerbaycan’da da işler iyi gitmiyordu. Diğer ülkelerde rejimi turuncu darbelerle kolayca teslim alan ABD, Bakü’yü aşamıyordu. Bir kaç hafta süren mücadeleyi Aliyev kazanmıştı!  Dahası ABD, dayandığı Romanya–Ukrayna–Gürcistan yayına rağmen, bir türlü Karadeniz’e giremiyordu.

ABD Annan Planı’yla teslim almaya çalıştığı Kıbrıs’ta da başarısız olmuştu. Doğu Akdeniz’deki bu “uçak gemisi” bir türlü ABD’nin olamıyordu!

ABD, Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini de bir türlü resmi hale getiremiyor; bölgedeki Türk – Arap–Fars baskısını tam olarak ortadan kaldıramıyordu.

Anadolu’nun batısında yani Balkanlarda açılan gediğe rağmen, ABD, Anadolu’nun kuzeyinde Karadeniz’de; kuzey doğusunda Azerbaycan’da, güneyinde Irak ve Suriye ile Kıbrıs’ta bir türlü sonuca ulaşamıyordu.

Rusya ve Çin faktörleri

Öte yandan Vladimir Putin’le ekonomisini hızla düzeltmeye başlayan Rusya, NATO aracılığıyla sınırlarına dayanan ABD’ye karşılık vermeye başlıyordu.

Rekor büyümeyle geride bıraktığı on yılı büyük avantaja dönüştüren Çin de, Pasifik’ten çıkıp, Ortadoğu’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yöneliyor, yatırımlar yapıyordu…

ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika’da da Bolivarcı rejimler kuruluyor, 60 yıldır tek başına ABD’nin burnunun dibinde emperyalizme direnen Küba’ya yeni kardeşler geliyordu. Venezuella’da Hugo Chavez, Brezilya’da Lula da Silva kıtanın kaderini değiştiriyordu.

Lübnan ve Gürcistan’da yenilgi

2006 yılına gelindiğinde olağanüstü bir gelişme yaşandı. ABD’nin Ortadoğu’daki tetikçisi olan İsrail, Lübnan’da Hizbullah’tan unutamayacağı bir yenildigi tattı.

8 Ağustos 2008 günü ise tarihin önemli kırılmalarından birine sahne oldu. Rusya, Gürcistan’a savaş açtı ve ABD’nin Kafkasya’daki şımarık tetikçisi Saakaşvili’ye önemli bir ders verdi.

ABD, Rusya’nın kararlılığı karşısında harekete bile geçmedi; kısa sürede Gürcistan’ı silkeleyen Moskova’yı seyretmekle yetindi!

ABD için tarihi bir yenilgi olan bu kısa savaş, Asya’nın da atağa geçmesinin başlangıcı oldu!

Ve sonrası, yeni bir tarihin yazılmaya başladığını gösterdi hepimize…

Irak ve Afganistan’da çıkış yolu

Irak, ABD için bir bataklığa dönüştü, Afganistan dağları Pentagon’un kâbusu oldu.

Bush’un yerine yeni bir stratejiyle Barrack Obama’yı getiren Amerikan devlet aygıtı çıkış yolları arayamaya başladı.

ABD, bir yandan Irak’tan çekilmeyi kabul etti ve bunu bir takvime bağladı; diğer yandan da Afganistan’da kökünü kurutmayı arzuladığı Taliban’la müzakere etme yolları aramaya başladı.

Ve ardından Ortadoğu’da yeni bir süreç başladı.

Ortadoğu’da halk hareketleri

Tunus’da ve Mısır’da gelişen halk hareketleri ABD’nin 30 yıllık müttefiklerini alaşağı etti. Halklar, ABD mütefiki olan Ürdün, Yemen ve Bahreyn’de de rejimi devirmeye soyundu.

Gidişatı gören ABD, Ortadoğu’da varlığını sürdürebilmek için, bölgedeki 50 yıllık mevcudiyetinin avantajlarından ve AKP gibi müttefiklerinden yararlanarak, sürece ağırlığını koymaya başladı.

ABD, bölgedeki en önemli dayanağı olan Mısır’da, “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” çalıştı. AKP hükümeti üzerinden Türkiye’yi bölgeye “model” diye sunmaya gayret etti.

İstanbul’da, “değişimi kontrol edemezlerse, tarihin kendilerini çizeceğini” saptayark, Batı karşıtı ülkelerde hamle yapmaya karar verdiler.

Önce Libya’da ve ardından Suriye’de rejim muhaliflerini kışkırtarak, çeteler oluşturarak, adam kaçırarak, suikast yaparak, kendi “yangınlarını” çıkardılar.

Ve bu yangınla birlikte Ürdün, Yemen ve Bahreyn halk hareketleri dünyanın gözünden kaçırıldı; Tunus ve Mısır’da rejimle pazarlık üzerinden devrim geriletildi…

ABD–Fransa–İngiltere–Türkiye dörtlüsünün ansızın Libya’da giriştikleri Kaddafi karşıtı müdahale, bu ülkenin de zayıflığı nedeniyle bir süre sonra başarıya dönüştü.

Ve ardından Suriye’ye yöneldiler!

Asya’nın tarihi yazılıyor

Ancak tarihin tekerleği bir kere Asya lehine dönmeye başlamıştı; bunu geri çevirmeye Atlantik’in gücü yetmeyecekti!

Batı’nın 2008’de içine girdiği ekonomik kriz, NATO’nun füze maliyeti hesabı yapmasına; Washington’un maliyetleri müttefiklerine yıkmaya çalışmasına, Almanya’nın Rusya ve Çin’le ilişkiler üzerinden bu sürecin dışında durmaya gayret etmesine, Japonya’nın Çin’e yanaşmasına neden oluyordu…

Üstelik Rusya, çok açık bir şekilde, Libya’da yaptığı hatayı Suriye’de yinelemeyeceğini ilan ediyordu.

Nitekim, ABD de, doğrudan Suriye’ye saldırmak yerine bu işi AKP hükümetine yıkmaya uğraşıyor ve böylece Türkiye İran–Suriye savaşlarından kendine zafer çıkarmaya ve bu üç ülkeden de kurtulmaya çalışıyordu.

ABD yol arayışında

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, yani 2006’dan itibaren, Amerikan hâkim sınıfları içinde bir çıkış yolu tartışması yaşanıyordu.

Emperyalist devletin sahiplerinden bir bölümü Amerika’nın geri çekilmesini istiyor, bir bölümü de nasılsa diğer ülkelerden daha az hasarla çıkılır diye, dünyayı yakmayı hesaplıyordu.

İşte ABD, bu tartışmalar içinde bu yılın başında yeni strateji hazırlığını tamamladı ve ağırlığı Asya-Pasifik’e vereceğini, Çin ve Rusya olmak üzere tüm dünyaya ilan etti.

ABD’nin yeni strateji belgeleri

ABD’nin yeni dönem stratejisine ilişkin dört önemli belge var:

1. Mayıs 2010’da açıklanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi.”[1][1]

2. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Kasım 2011’de Foreign Policy’de ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı”[2][2] başlıklı, dış politika belgesi.

3. “ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu”nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 414 sayfalık rapor.[3][3]

4. ABD Başkanı Barrack Obama’nın Ocak 2012’de ilan ettiği “ABD Savunma Stratejisi.”[4][4]

1. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi – 2010

ABD Başkanı Barrack Obama’nın giriş bölümünü yazdığı ve Mayıs 2010’da açıklanan 52 sayfalık “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi”, aslında ABD’nin geri çekilişinin ilk belgesi olarak okunabilir.

1.1.  Zira Bush döneminde, ABD’nin güvenliği, dünyanın en uç noktasındaki tehdidin ortadan kaldırılması yoluyla ülke güvenliğinin sağlanması anlayışına dayanıyordu. Bu stratejiye göre, dıştan içe halka halka kurulacak yapılarla ABD’nin güvenliği sağlanacak ve tehdit kaynağında, yani ortaya çıktığı yerde yok edilecekti!

Obama döneminde ise bu dıştan içe güvenlik yapıları oluşturma stratejisinin yerini başka bir model aldı. İki sütun üzerinde yükselen bu modelde esası, iç halka oluştuyordu.

Birinci sütünda, ABD’nin güvenliğinin içeriye dayandığı tezi vardı. Buna göre ABD güvenliği için öncelikle ülkenin içeride ekonomik, mali, teknolojik ve bilimsel olarak güçlenmesi gerekiyordu.

İkinci sütunda ise müttefikler vardı. ABD, müttefikleri üzerinden dışa doğru genişleyen bir siyaset ile güvenliğini sağlayacak; silahlı kuvvetlerini de bu yönelimde diplomasiyi tamamlayan bir unsur olarak değerlendirecekti.

1.2.  Obama dönemi “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde vurgulanan bir başka önemli konu da, mücadelenin çok uluslu olması gerektiğiydi. Bu nedenle yeni belgede, BM ile NATO’nun (ayrıca Dünya Bankası ile IMF’nin) güçlendirilmesi, hatta yeniden yapılandırılması gerektiği belirtilmekteydi.

Bush’un ilk döneminde müttefiklere ihtiyaç duymayan ABD, ikinci döneminde çıkmaza girmiş, ardından da son yıl içinde, Obama’ya hazırlık olarak transatlantik ilişkileri onarmaya yönelmişti.

İşte ABD, Mayıs 2010 tarihli yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde, bu yönelimi kayda geçirmiş oluyordu.

1.3.       Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin en dikkat çeken başlıklarından biri de ABD’nin küresel işbirliği yapacağı ülkelerle ilgili olanıydı. ABD, küresel işbirliği yapacağı ülkeleri üç farklı grupta listelemişti.

ABD’nin en çok ağırlık vereceğini belirttiği ilk grupta sırasıyla şu üç ülke yeralıyordu: Rusya, Çin ve Hindistan. İkinci grupta, sırasıyla Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya vardı.  Üçüncü grupta ise Pakistan ile Türkiye öne çıkıyordu.

ABD küresel ilişkilerini, “güçlü ittifakları sağlama almak” ve “yükselen nüfuz merkezleri ile işbirliği kurmak” diye tarif ediyordu.

1.4.  Obama döneminin “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde ABD’nin Irak’tan çekileceği ve Afganistan’a yoğunlaşacağı belirtiliyordu.

Ancak, Irak’tan çekilme kararı, zaten Bush’un son yılında alınmış ve takvim konusunda Washington ile Bağdat anlaşmaya da varmıştı.

1.5.  Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde, tehdit sıralamasının başında İran yer alıyordu. İran’ı sırasıyla Kuzey Kore, El-Kaide ve “riskli devletler” izliyordu.

Bush döneminde kullanılan “serseri devletler” kavramının yerini, Obama döneminde “riskli devletler”in alması dikkat çekiciydi.

1.6.  Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin toplamından, ABD’nin yeni dönemde cephe savaşı yerine özel savaşı tercih edeceği ve “yumuşak güç” kullanmayı esas alacağı anlaşılıyordu.

ABD, “yumuşak güç” ile ekonomik baskıya dayalı sınırlamalarla barışçıl çözüm arayışını yöntem olarak benimsediğini ortaya koyuyordu. Belgeye göre “yumuşak güç” olarak değerlendirilecek unsurlar; diplomatlar, NGO’lar, özel sektör, vakıflar ve düşünce kuruluşlarıydı.

2. Amerika’nın Pasifik Yüzyılı – 2011

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı, 17 sayfa tutan, yeni bir dış politika yol haritası ilan etti.

2.1. Clinton yeni yol haritasında, Asya’nın ekonomik büyümesi ile dinamizminin Amerikan

ekonomik çıkarları için merkezi bir unsur olduğunu belirtiyordu.

2.2. Clinton, Asya-Pasifik’te barış ve güvenliğin sağlanmasının, küresel ilerleme için kritik

önemde olduğuna dikkat çekiyordu.

2.3. Clinton, yeni yol haritasında “politikaların geleceği Afganistan veya Irak’ta değil, Asya’da

belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak” diyordu.

Clinton, önümüzdeki 60 yıl boyunca ABD’nin Asya-Pasifik’te varlığını etkin bir biçimde muhafaza edeceğini savunuyordu.

2.4. Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın, ABD’nin pasifik stratejisi

için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak

savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

2. 4. 1. Çindistan Yüzyılı

Clinton, Pasifik’i merkez almanın gerektiğini, kuşkusuz ABD ile AB’nin krizle boğuşurken, Asya’nın sürekli büyümesinden dolayı saptıyordu.

Çin ile onu takip eden Hindistan, Batı’nın içinde bulunduğu kriz ortamında, kesintisiz büyümesini sürdürüyordu. Öyle ki, Batılı finans çevreleri, 21. yüzyılı şimdiden “Çindistan yüzyılı” olarak niteliyordu.

Çin ve Hindistan’ın toplam nüfusu neredeyse dünyanın yarısı kadardı. Satın alma gücüne göre Çin’in milli geliri 10 trilyon dolar, Hindistan’ın da 4 trilyon dolardı. 14 trilyon dolarlık milli gelirle Çindistan, ABD’yi yakalamıştı.

Asya, küresel mali krizin başladığı 2008 yılından beri, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın aksine, sürekli büyüyordu. 2010’da yüzde 9 ve 2011’de yüzde 7,5 büyüyen Asya’nın, 2012’de de yüzde 7 büyümesi bekleniyor. (Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya’nın deprem, tsunami ve nükleer felaketler nedeniyle yaşadığı sıkıntı, Asya’nın rakamlarına olumsuz etkiyor)

Çin ve Hindistan’ın 2012’de birlikte yüzde 8 büyüyeceği tahin ediliyor.

2. 4. 2. ABD’nin “küresel üstünlük” yalanları  

ABD ve AB’nin inerken, Asya’nın sürekli çıkıyor olması bile, Clinton’un iddia ettiği “ABD Asya-Pasifik’in merkezinde 60 yıl etkin olacak” değerlendirmesinin gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor.

The Globalist Araştırma Merkezi’nden Stephan Richter’in bu konudaki yorumu önemli: “Amerika’nın öngörülebilir gelecekte dış (ve askeri) meselelere vakfedebileceği gücün son on yılda azami sınıra dayandığına kuşku yok. ABD’deki altyapının çatırdadığı ve polislerin, itfaiyecilerin, öğretmenlerin işlerini kaybettiği bir dönemde ciddi kesintiler dışında herhangi bir şey yapılabileceğini savunmak, Amerika’daki seçkinlerin çarpık bir öncelik tarifi olduğunu gösteriyor. Asya’daki liderlere sorduğunuzda, cidden şaşırmış bakışlarla karşılaşacaksınız. Birçoğu, George W. Bush yönetiminin sarpa saran stratejilerine bu kadar uzun süre katlandıktan sonra, mevcut ABD yönetiminin şu an sergilediği kibirli tavır karşısında küçük dilini yutuyor. ABD kendisini Asya’nın felaketler yaşayan kesiminde saplandığı bataklıktan çıkarıp kıtanın dinamik kesimine yöneltme çabasında çok geç kaldı. Kariyerlerinin büyük bölümünde kıt mali kaynaklarla boğuşmak zorunda kalan Asyalı liderler, yönetmenin tercihlerde bulunmak anlamına geldiğini gayet iyi biliyor. Ve Obama yönetiminin Afganistan’la daha derinden meşgul olmaya karar verdiği an, denizaşırı meselelere vakfedebileceği ‘taze’ parayı sonuna kadar tükettiğinin de ziyadesiyle farkındalar.” [5][5]

Stephan Richter’e göre Amerikan halkı, küresel üstünlük yalanları çığının altında gün geçtikçe eziliyor: “Dışarıdan bakanlar, büyük bir saflıkla kendisini çıplak takdim eden bir imparator görüyor. Daha kötüsü, sadece cafcaflı laflara dayanan bu küresel heves, ülke içinde ciddi bir dengesizliğe yol açıyor. Amerikan halkı, her gün giderek altının boş olduğu anlaşılan küresel üstünlük yalanları çığının altında kalıyor. Bu koşullarda insanların, ülkelerinin söylediklerini hayata geçiremeyeceği görüldükçe, dışarıdaki girişimlere inançlarını yitirmeleri (bunu ‘desteğini çekeceği’ diye okuyun) kaçınılmaz görünüyor. Dışişleri Bakanı’ndan Kongre’nin en mütevazı üyesine kadar Amerikalı siyasetçilerin dış ilişkiler konusunda sarf ettiği şatafatlı sözlere komedi, hatta trajedi gözüyle bakmak mümkün.” (Aynı yerde)

3. ABD Kongresi’ne sunulan rapor – 2011

“ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu”nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 414 sayfalık rapor, esas olarak Çin’in geldiği yeri saptıyor.

Raporda, Çin’in “alan kontrolüne dayalı bir askeri strateji izlediği” vurgulanıyor ve “Pekin’in aktivitelerinin artık direkt olarak ABD’nin ilgi alanlarına etki yaptığına” dikkat çekiliyor.[6][6]

4. ABD Savunma Stratejisi – 2012

Barrack Obama’nın ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Genelkurmay Başkanı Martin Demspsey’le birlikte Ocak 2012’de açıkladığı “ABD Savunma Stratejisi”nin köşe taşları şunlardır:

4.1. Obama, ABD’nin 10 yıldır devam eden savaş dönemini kapadığını ve yeni bir sayfa açtığını

ilan etti. Panetta da, ABD’nin “stratejik bir dönüm noktasında” olduğunu vurguladı.

4.2. Obama, ABD’nin dünyadaki temel gücünün kaynağının ülke içindeki ekonomik güç olduğunu

belirtip, bunu yenilemeye yöneleceklerini söyledi.

4.3. Obama, yeni ABD stratejisinin, “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına

son vereceğini ilan etti.

4.4. Bir önceki strateji belgesinde yer alan ve 2,5 savaş konsepti olarak anılan, “aynı anda iki

büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefi, yeni belgede

yerini “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefine

bırakıyor.

4.5. Yeni strateji belgesinde, ABD’nin, problemleri müttefikleriyle birlikte çözeceği savunuluyor.

4.6. Yeni stratejide, ABD’nin güvenlik yöneliminin merkezinin, Asya-Pasifik olduğu belirtiliyor;

Ortadoğu ise ikinci sırada…

Yeni strateji belgesinde, Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore, Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyor.

ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey de, bu önemli yönelim değişikliğine vurgu yapmak için Obama’nın basın toplantısında konuştu ve şunları söyledi: “Eğilimlerin tümü, yani demografik, jeopolitik, ekonomik ve askeri eğilimler, Pasifik’e meylediyor. Bu yüzden gelecekteki stratejik meselelerimiz büyük ölçüde Pasifik bölgesinden kaynaklanacak.”

Pentagon bütçesinde büyük kesinti  

Obama–Panetta–Dempsey üçlüsünün yeni strateji ilanının bir de rakamlar boyutu var:  Yeni stratejiye göre Amerikan ordusunun mevcudu 100 bin kişi azalacak. 5 yıl içinde kara birliklerindeki asker sayısı 570 binden 490 bine inecek. Deniz piyadelerinin sayısının da 20 bin azaltılarak 182 bine indirilmesi planlanıyor. Pentagon’un bütçesinde de 10 yıl içinde 487 milyar dolarlık kesinti öngörülüyor.

ABD ordusunun Avrupa’da dört askeri birliği var. Üçü Almanya’da biri de İtalya’da bulunan birliklerle birlikte Avrupa’da toplamda yaklaşık 81 bin Amerikan askeri bulunuyor. Irak’tan asker çeken ABD, Avrupa’dan da çekilme kararı aldı. ABD, Almanya’daki üç birliğinden biri ile İtalya’daki birliğini geri çekerek, Avrupa’daki birliğini ikiye, asker sayısını da 40 bine düşürecek.

“Özel Savaş” stratejisi

ABD, oluşan boşluğu ise özel kuvvet sayısını artırarak doldurmaya çalışacak.

ABD’nin yeni stratejisinde “küçük, gizli operasyonlar” için insansız hava araçları ve özel kuvvetler önemli bir yere sahip.  The Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Savunma Bakanlığı, “küresel ağını, ABD’nin gücünü yansıtacak şekilde kökten yeniden hizalamayı planlıyor”.

Pentagon’un planlamasına göre, insansız hava araçları sayısı kademeli olarak yüzde 30 artırılacak. Özel kuvvet sayısı ise dört yılda yüzde 10 artarak 70 bine ulaşacak.

Yeni strateji kapsamında üsler, özel ordu birlikleri ve deniz piyadelerine göre düzenlenecek ya da yenileri inşa edilecek.

Sonuç

Her üç belgenin ortaya koyduğu gerçek şu: “20. Yüzyılın Atlantik Yüzyılı” olduğu dönemi arkasına alarak “21. Yüzyılı Amerikan Yüzyılı” yapmak isteyen ABD, geride kalan 10 yılda bu hedefi gerçekleştiremeyeceğini görerek, doğrudan asıl hedefe yönelip, “21. yüzyılı Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” ilan etmeye çalışacak!

Peki bu hedef ne kadar gerçekçi?

Foreign Policy dergisinin “Amerikan dış politika yapıcıları” arasında yaptığı bir araştırmaya göre ABD dış politikasının karşı karşıya olduğu en ciddi sorun, yüzde 42 ile Çin!

Araştırmaya görüş bildiren ve tamamı resmi yetkili olan bu isimler, ABD dış politikasının karşı karşıya olduğu diğer sorunları ise şöyle sıralamışlar: Küresel borç krizi, Arap Baharı, Ortadoğu’daki çatışmalar, küresel terör ve kitle imha silahları.

Foregn Policy, aynı araştırmayı Amerikalı akademisyenler arasında da yapmış. Bu ankette de, Çin’in büyüyen etkisi, ABD’nin en büyük sorunu olarak ilk sırada yer almış!

Washington artık, Amerikan kartalının, Çin ejderi karşısında ne kadar dayanacağını hesaplamaya başladı bile!

Mehmet Ali Güller

Aydınlık gazetesi yazarı

Teori Dergisi – Mart 2012


[1][1] The White House: U.S. National Security Strategy, May 2010, Washington

[2][2]  Hillary Clinton, “America’s Pasific Century”, Foreign Policy, November 2011 http://www.foreignpolicy.com/articles/2011/10/11/americas_pacific_century

[3][3] United States-China Economic and Security Review Commission: 2011 Report to Congress http://www.uscc.gov/annual_report/2011/annual_report_full_11.pdf

[4][4] “Sustaining U.S. Global Leadership: Priorities for 21st Century”, Defense Strategic Guidance, Washington, January 2012   http://www.defense.gov/news/Defense_Strategic_Guidance.pdf

[5][5] Stephan Richter, “Asya’ya dönmek: Hillary Clinton için bir durum muhasebesi”, Radikal, 9 Kasım 2011.

[6][6] Bu kapsamlı ve uzun raporun geniş bir özeti, önümüzdeki sayılarda Teori Dergisinde işlenecektir.

, ,

Yorum bırakın

AYTAÇ YALMAN NEDEN TANIKLIK YAPMIYOR?

Balyoz davasının en önemli “delili” olan CD’lerin sonradan oluşturulduğu ve sahte olduğu, bir kez daha ve bu kez ABD’deki bir şirket tarafından saptandı. Operasyon tetikçilerinin takvim tutmazlığı “darbe belgeleri güncellenmiş” yalanıyla perdelemeye çalışmaları da nafile. Bu nasıl bir güncelleme ki, emekli olmuş subayın imzası hâlâ yerinde!

Balyoz davasının bir numaralı sanığı olan eski 1. Ordu Komutanı Em. Org. Çetin Doğan, işte bu yüzden ısrarla eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök ile eski Kara Kuvvetleri Komutanı Em. Org. Aytaç Yalman’ı tanıklığa davet ediyor. “2003’te darbe planı var mıydı? İddia edildiği gibi siz mi engellediniz? Gelin açıklayın.” diyor.

Sadece içerideki komutanlar değil, dışarıdakiler de çağrı yapıyor. Örneğin Em. Koramiral Atilla KıyatÖzkök ve Yalman’a yalvarıyorum. Gönüllü tanıklık yapma hakları var. Lütfen mahkemeye gelsinler.” diyor.

İZMİR’DEN İSTANBUL’A GİTMEK ZOR MU?

Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök silah arkadaşlarının çağrılarına kapatmış kulağını. Ancak “mahkeme çağırırsa giderim” diyor…

Özkök, tutuklu Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un mahkemeye gelmeyen eski Genelkurmay Başkanlarına sitem etmelerini anımsatan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’a ise üniformasına leke süren şu yanıtı veriyor: “Ben buradayım (İzmir’de). Keşke imkân olsa da orda olsam.” diyor ve topu İstanbul’da bulunan eski Genelkurmay Başkanlarına atıyor. (Milliyet, 29 Mart 2012)

Hangi imkânsızlık, onu İzmir’den İstanbul’a tutuklu silah arkadaşını ziyaret etmeye engelliyor, biliyoruz kuşkusuz…

YALMAN’IN GÖRDÜĞÜ DARBE PLANLARI

Hadi Hilmi Özkök neyse ama ya Aytaç Yalman silah arkadaşları için neden tanıklık yapmıyor, neden bundan kaçınıyor?

Birkaç gün önce Aytaç Yalman’ın Ergenekon kapsamında daha önce verdiği ifadeler basına servis edildi. Yalman ifadesinde darbe planlarını slaytlar halinde 2004 yılında gördüğünü açıklıyor:

Ayışığı ve Yakamoz adlı darbe planlarını Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök 2004 bahar aylarında odasında bana gösterdi. Kendisi tarafından bilgimin olup olmadığı soruldu. Ben de bilgimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine kendisi de ‘ben de öyle tahmin etmiştim’ dedi. Esasen bir slayt sunumu şeklinde öğrendim ben de bu planların ne olduğunu. Planı okuyunca kendimin de bu plandan dışlandığına muttali oldum.” (Sabah, Org. Aytaç Yalman’dan darbe itirafı, 27 Mart 2012)

Çeşitli kuruluşların “2007 yılından önce hazırlanmış olamaz” dedikleri darbe planlarının Özkök tarafından 2004 yılında nasıl Yalman’a gösterilebildiği, kuşkusuz önemli bir soru…

Ancak biz daha basit sorular soralım: Slayt halindeki bu planları ne yaptınız? İmha mı ettiniz, yoksa sakladınız mı? Askeri savcıya verdiniz mi? Neden vermediniz?

HANİ DARBE PLANINI GÖRMEMİŞTİNİZ?

Yalman, üzerinden 3 gün geçmesine rağmen yalanlamadığına göre, darbe planlarını gördüğünü söylediği ifadesini kabul ediyor demektir…

O zaman kendisine, tam bir yıl önce Hürriyet’ten Tufan Türenç’e yaptığı açıklamalarını anımsatalım: “Dava konusu ile ilgili bilgi ve belgeye sahip olmadığımı özellikle belirtmek isterim. Adaletin tecelli edeceğine olan inancımı belirtirken, suçsuz olduklarına inandığım arkadaşlarımın özgürlüklerine kavuşacağına bütün kalbimle inanıyorum.” (Hürriyet, Arkadaşlar suçsuzdur, 28 Nisan 2011)

Bitirirken bir kez daha soralım: Darbe belgelerini gördünüz mü, görmediniz mi? Neden mahkemede tanıklık yapmıyorsunuz?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mart 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE STRATEJİSİ ÇÖKTÜ

Son 6 aydır, ayda en az bir kez, “birkaç gün içinde Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edeceğini” iddia edenlere kaşı, “hayır, kısa vadede Suriye’ye dış müdahale yok” yanıtı veriyoruz. Başbakan Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu aracılığıyla Beşar Esad’a 15 gün süre tanıdığı 9 Eylül görüşmesinden beri, böyle sürüyor…

Bu hafta yeniden savaş tamtamları çalınmaya başlandı… Ayağına postal giyen kimi TSK karşıtları, “Suriye’ye ha girdik, ha gireceğiz” demeye başladılar.

Ancak zaman tersine AKP’nin aleyhine işliyor. Mehmet Ali Birand gibi deneyimli gazeteciler gerçeği görmeye başladılar. Birand, Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl dile getirdiği “Esad birkaç aydan fazla dayanamaz” sözlerini anımsattığı dünkü yazısına şu başlığı atmıştı: “Esad’a biçilen süre 2 yıla çıktı.”

AKP’yi sahaya sürmeye çalışan ABD bile “Kasım 2012 başkanlık seçimlerinden önce benden bir şey istemeyin” dedi açıkça. Washington’un zorluklarını belirtmek durumunda kalmasından çıkar sağlamaya çalışan AKP, yeni bir propagandaya soyundu. Başbakan Erdoğan’ın medyadaki sözcüsü Yalçın Akdoğan, Obama – Erdoğan görüşmesinden bir şey çıkmamasını “Türkiye’nin Suriye politikasını ABD dayatması olarak görenlere” yanıt gibi sunmaya çalıştı.

AKP, SURİYE MUHALEFETİNİ BİRLEŞTİREMEDİ

ABD’nin Çin – Rusya – İran bloğu nedeniyle Suriye’ye dış müdahaleyi rafa kaldırdığı süreçte, AKP’ye verilen strateji özetle şöyleydi: AKP, Suriye muhalefetini birleştirecek, muhalefet Batı tarafından silahlandırılacak, ele geçirilen bir merkez üzerinden Esad’ın üzerine yürünecek, iç çatışma dolayısıyla Türkiye’ye kaçan mülteciler gerekçe gösterilerek “tampon bölge” oluşturulacak ve Suriye’ye müdahale edilecek!

AKP’nin, stratejinin daha ilk basamağını çıkamadığı görülüyor. Hafta sonu yapılacak “Suriye’nin düşmanları” toplantısı öncesi muhalefeti birleştirmeye soyunan AKP’nin Pendik toplantıları fiyaskoyla sonuçlandı. Batı’nın muhalefeti silahlandırmak için öncelikle birleşmeyi ve “Suriye Ulusal Konseyi” ile “Hür Suriye Ordusu” bağının kurulmasını şart koşması üzerine harekete geçen AKP yoğun bir çalışma yürüttü. Ancak hem Barzani’nin önderlik ettiği “Suriye Kürt Ulusal Konseyi” hem de “Suriye Ulusal Koordinasyon Kurulu” toplantıdan çekildi. Üstelik “Özgür Suriye Ordusu” da toplantıya katılmadı. Böylece muhalefeti birleştirmekle görevli AKP’nin elinde bir tek İhvan kaldı!

OBAMA – ERDOĞAN BULUŞMASINDAN TELSİZ ÇIKTI

Erdoğan’ın Seul’deki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde görüştüğü ABD Başkanı Barrack Obama da, muhalefete sadece haberleşme ve koordinasyon kurulması için telsiz verebileceklerini söyledi.

Tampon bölge kurulması için gereken mülteci çoğunluğu da bir türlü sağlanamadı! AKP’nin kurduğu çadır kentler hâlâ boş… Toplam 17 bin Suriyeli Türkiye’de.

Diğer yandan “rejim muhaliflerini Esad ile müzakereye zorlayanAnnan Planı’nın Şam tarafından kabul edilmesi, AKP’yi iyice çıkmaza soktu. Annan Planı’nın Rus – Arap Birliği ve Çin inisiyatifinin yarattığı iklimde oluştuğunu anımsatalım. AKP’nin Annan Planı’nı Kıbrıs’ta desteklemesi, Suriye de ise kösteklemesi bu nedenledir…

Diğer yandan Bağdat’ta toplanacak Arap Birliği Zirvesi’ de AKP’yi telaşlandırıyor. Zira Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, “Bağdat’tan Esad’a git çağrısının çıkmayacağını” zirve öncesinde ilan etti!

TÜRKİYE YALNIZLAŞIYOR!

Tüm bu gelişmeler, AKP’nin “stratejik derinlik”te çıkmaza girdiğini gösteriyor. İran’ın  “NATO’nun Ortadoğu’daki maşası” olarak nitelediği AKP’nin politikaları, Türkiye’yi hem komşuları İran – Irak – Suriye hattıyla, hem de Rusya ve Çin ile gittikçe daha çok karşı karşıya getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mart 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN VASİYETİ NEDEN YOK EDİLDİ?

Eski savcı Sacit Kayasu, Atatürk’ün ölümünün 50. yılında açıklanmak üzere bıraktığı vasiyetin Kenan Evren tarafından yok edildiğini iddia etti.

Kayasu, vasiyetin 1988 yılında açıklanması gerektiğini ancak bunun Evren tarafından engellendiğini belirtti: “Bu vasiyeti Evren sakladı, yok etti. Ölümünden 50 sene sonra açıklanacak olan vasiyet, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde saklanıyordu. Evren önce böyle bir şey yok dedi. Sonra fasa fiso dedi. Daha sonra da ‘açıklanırsa çok tehlikelidir’ dedi. 24 yıl geçti üzerinden hâlâ açıklanmadı. Atatürk’e hiç mi değer vermiyorsunuz.” (Yeni Şafak, 26 Mart 2012)

Araştırmacı Mehmet Perinçek ise 2007 yılında vasiyetin nerede olduğunu açıklamıştı: “Vasiyet, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nde saklanmıştı. 1988’de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk’ün vasiyetini açmış, ancak ‘açıklanmasını sakıncalı görüp’ gizli tutulmak üzere Genelkurmay Harp Dairesi’ne geri göndermişti.”

Atatürk’ün vasiyeti yok mu edildi, yoksa hâlâ Genelkurmay Harp Dairesi’nde midir, bilemiyoruz… Ancak bildiğimiz, Atatürk’ün vasiyetinin Türk milletinden gizlendiğidir.

VASİYETİ AMERİKANCILAR GİZLEDİ

Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’ün mirası neden Türkiye’den, Türk milletinden gizlenmiştir? Kenan Evren, kurucunun vasiyetini neden “açıklanması sakıncalı” bulmuştur? Vasiyetteki “sakınca” nedir? Kim, hangi hakla bu ülkenin kurucusunun milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı bulabilmektedir?

Aslında tek başına bu vasiyet meselesi bile Türkiye’deki saflaşmayı, Amerikancılık ile Türkiyecilik çatışmasını gözler önüne sermektedir.

Önce şu saptamayı yapalım: Atatürk’ün Türk milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı görenler, Türkiye’yi ABD’nin “serbest piyasa ekonomi” sistemine tam bağlamak üzere 12 Eylül’de askeri darbe yapan NATO’cu generallerdir!

Ve bu Amerikancı generaller Atatürk’ün vasiyetini “sakıncalı” bulduklarına göre, vasiyet Amerika’nın çıkarlarına aykırıdır!

Şimdi gelelim Atatürk’ün vasiyetinde ne olduğunu bulmaya… Bu konuda elimizdeki en önemli ipucu, büyük önderin yakın arkadaşlarına yaptığı sözlü vasiyetlerdir.

ATATÜRK, CUMHURBAŞKANLIĞI’NA FEVZİ ÇAKMAK’I ÖNERDİ

Mehmet Perinçek’in de incelediği çeşitli kaynaklara göre Atatürk, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçilmesini istemişti. Bu öneri, Atatürk tarafından doğrudan Fevzi Çakmak’a da yapıldı. Hatta Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın milletvekili olarak Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için erken seçim bile tasarlandı, anayasanın değiştirilmesi bile düşünüldü. Yakın arkadaşlarına göre Atatürk, ölürken Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olacağına emindi. Ancak Celal Bayar’ın İnönü’yü desteklemesiyle durum değişti ve İnönü Cumhurbaşkanı oldu.

ATATRÜK, TÜRK – SOVYET DOSTLUĞUNU VASİYET ETTİ

Atatürk’ün yakın arkadaşlarına yaptığı en önemli sözlü vasiyeti ise Türk – Sovyet dostluğuna dair olanıdır.

İsmet İnönü, Atatürk’ün Türk – Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Atatürk, Kılıç Ali’ye de ölmeden kısa bir süre önce “Dış politikamızın temeli Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur” demiştir.

Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras da, Atatürk’ün son sözlerinden birinin Sovyetler’le ilişkilerin 1925 tarihli “Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması” çerçevesinde yürütülmesi olduğunu belirtir.

Zekeriya Sertel, Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras’ı kaynak göstererek, Atatürk’ün ölüm yatağında şu vasiyette bulunduğunu aktarır: “Sovyetler Birliği’ne karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler’e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya imza koymayacaksınız.”

Atatürk, son günlerinde benzer öğütleri yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a da yapmıştır.

VASİYET, TÜRK MİLLETİNDEN GİZLENEMEZ!

Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanlığı ve Türk – Sovyet dostluğu vasiyeti, Atatürk’ün yazılı vasiyetinde de var mıdır? Atatürk’ün hemen sonrasını ilgilendiren bu iki konunun, 50 yıl sonra açılmasını istediği bir vasiyette yer almış olması, zor gibi görünüyor…

Ama Atatürk ya tarihe bir not düşmek istediyse? Ya kurduğu Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe 50 yıl sonra gelinen noktayı bu vasiyetle kontrol etme olanağı verdiyse?

Ancak, 50 yıl boyunca Atatürk’ün vasiyet ettiğinin tam tersini yapanlar, o kontrolden kaçarlar ve vasiyetin açıklanmasını sakıncalı görürler!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

12 EYLÜL’ÜN ÇOCUKLARI

“Kim milyoner olmak ister” yarışmasında bir siyaset bilimi öğrencisinin, “TBMM başka hangi adla anılır” sorusunun yanıtı olan “Parlamento”yu bilememesi ve “Yüce Divan” demesi kuşkusuz en başta bir eğitim problemidir.

Ancak bu öğrencinin “Herkes beni konuşmuş. ‘Ayrılsın, Yeditepe’nin adını lekelemesin’ demişler. Bunu söyleyenler o soruyu bilsinler de göreyim. Hem ben siyasetten nefret ediyorum. Gazete okumaya bile bu yıl başladım” diyerek savunma yapması ise sosyolojik bir problemdir.

Bu öğrencinin sonrasında, cehaletten şöhret yaratmaya kalkması, bu şöhretin tadını çıkarması ise bir sistem problemidir!

Önce şunu saptayalım ve hakkını verelim: Siyasetten nefret eden ve bu yıl gazete okumaya başlayan bir siyaset bilimi öğrencisinin varlığı, 12 Eylül’ün başarısıdır! Toplumu siyasetten uzaklaştırmak ve apolitik bir gençlik yetiştirmek, tüm faşist düzenlerin en önemli hedefidir!

Sormayan ve sorgulamayan, sadece itaat eden bir gencin yaşadığı ülke, en kolay idare edilen ülkedir çünkü!

SİYASET KİMİN İŞİ?

Hafta sonu üyesi olduğum Gemi Mühendisleri Odası’nın (GMO) Genel Kurulu’ndaydım.

Çeşitli mesleki konuların ele alındığı ilk günkü oturumda söz alan üyelerden biri, pek çoğumuzun görüşünü yansıtarak mevcut yönetim kuruluna sordu: “Odamız neden geçen yıl Türkiye’nin en önemli sorunları olan, örneğin Anayasa değişikliği referandumu, örneğin Libya’ya müdahale gibi konularda görüş belirtmedi? Neden GMO şu anda hepimizi ilgilendiren ‘Yeni Anayasa’ ve Suriye konularında görüş belirtmiyor?”

GMO Başkanı’nın yanıtı ibretlikti! İşimizin siyaset olmadığını, siyaseti oy verdiğimiz ve TBMM’ye gönderdiğimiz kişilerin yapacağını, siyaset yapma yetkisinin biz oyumuzu kullandıktan sonra artık milletvekillerinde olduğunu söyledi…

70 milyon hiç görüş belirtmeyecek ve adımıza sadece milletvekilleri konuşacaktı! Bir gemi mühendisi, üstelik de gemi mühendislerinin başı, açık bir parlamenter faşizm tanımı yapıyordu kürsüde…

Kimi milletvekillerinin siyasi sorulara “ben bilmem, büyüklerim bilir” yanıtı verdiğini de göz önünde bulundurursak eğer, nitelenen faşizmin daha da daraldığını, tüm yetkileri bir gruba hatta bir kişiye devrettiğini görürüz…

GMO Başkanı, oturduğumuz yerden bu sözlere sesli itirazımız üzerine, yeni bir savunma yolu seçti kendisine… “Siyaset bizim işimiz değil, hukukçuların işi” deyip, içinden çıkmaya çalıştı problemin…

Bunun nasıl bir cehalet dolu savunma olduğu, bir başka sorunu da ‘hukukçu avukat’lara havale etmesinden anlaşılıyordu aslında…

BİNDİRİLMİŞ ‘DEMOKRASİ’

Genel Kurul’un ilk gününde yaklaşık 150 gemi mühendisi yer aldı. Ancak ertesi gün, ilk günkü tartışmaları izlemeyen ve bilmeyen 1,200 gemi mühendisi oy kullandı!

GMO’nun eski bir başkanı anımsattı kürsüden… 12 Eylül’ün TMMOB ve bağlı odalara kazığı olan bu “kolaylık” nedeniyle, kimse doğru düzgün neye oy verdiğini bile bilmez halde sandıklara hücum ediyor bindirilmiş kıta olarak… Ve bunun adı da “demokrasi” oluyor!

SİYASETİN DANİSKASI

12 Eylül, siyaset bilimi öğrencisine siyaseti yasaklarken, mühendisine de ülke sorunlarına dair görüş belirtmeyi yasaklıyor!

O öğrenci “ben siyasetten nefret ediyorum” diyerek, nasıl bir 12 Eylül kurbanı olduğunu göstermiş oluyor ancak GMO’nun şimdiki başkanı “Siyaset bizim işimiz değil” diyerek, siyasetin daniskasını yapmış oluyor!

Çünkü gerici zihniyetin siyasi başarısı, kitlelere siyaset yaptırmamasıyla ölçülür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mart 2012

Yorum bırakın

HİLMİ ÖZKÖK’ÜN KASETİ KİMDE?

Yoğun gündem nedeniyle bir türlü yazamadık. 16 Mart akşamı Karadeniz TV’de Hulki Cevizoğlu’nun programına Arslan Bulut ve Barış Yarkadaş’la birlikte, Mehmet Baransu da katıldı. Baransu, “gazeteciliğin sınırları” konulu programda, sınırı geçti ve çok önemli itiraflarda bulundu.

İtiraf dediysek, “pişman oldu, açık açık her şeyi anlattı” anlamında değil elbette… Ancak “çapıyla orantısız güce sahip olanlarda” görülen bir hastalığa yakalanarak, aklına her geleni söyledi Baransu:

ÖZKÖK NASIL HİZAYA SOKULDU

1.) Mehmet Baransu, eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök’ü överken, laf kalabalığı içinde, onun da kaseti olduğunu ilan etmiş oldu:

Hilmi Özkök’ün darbelere nasıl karşı çıktığı ortaya çıkacak. Bugün kıymeti bilinmiyor ama ileride heykeli dikilecek. Hilmi Özkök’ün bugün konuşamamasının iki nedeni var. Birincisi darbe yapacak olanlara karşı durması, ama gereğini yapamaması. Bir de, aldığı devlet terbiyesi ile ‘darbe ne var, ne yok’ diyor. Gizli ses kayıtlarına göre, darbeden haberi olduğu ortaya çıkacak, darbe var derse.” (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

Umarız, bu ifşaattan en çok Tayyip Erdoğan ders çıkarır ve İşçi Partisi’nin “kasetli siyaset” konusundaki uyarılarını artık anlar! Çünkü “o merkez” sadece karşıtlarını değil, taşeronlarını da, hizadan çıkmasınlar diye izliyor, görüntülüyor…

KARŞI-DARBE OFİSİ

2.) Mehmet Baransu, “O merkez” dediğimiz adresi de aslında itiraf ediyor. Baransu, “Başbakanlıkta karşı darbe ofisi kurulduğunu” belirtiyor!

Ancak belirttiği yer  “karşı-darbe ofisi” değil, “asıl-darbe” ofisidir, Ergenekon tertibinin merkezi olan karargâhtır ve Başbakanlıkta değil, TBMM’ye yürüme mesafesindedir!

Nitekim Baransu, “Komutanlar eğer ‘saat 9’da darbe yapıyoruz’ deseydi, saat 9 olmadan öldürüleceklerdi. Evlerinden karargâha varamayacaklardı.” diyerek, Başbakanlıktaki ofisi de aşan bir suça işaret etmektedir. (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

TSK’YA DARBENİN NEDENİ

3.) Mehmet Baransu, aslında Ergenekon operasyonunun gerçek nedenini de itiraf ediyor:

Yapılanlar cemaat operasyonu değil. İçinde MİT var, devlet var, asker var. Ve hatta Dışişleri Bakanlığı var. Operasyonların arka planında devletin 2023 vizyonu var. Ekonomik olarak yapılmak istenen atılımın önünde Kürt sorunu ve derin devletin engel olduğu görüldü.”

Baransu birincisi, operasyonun gerçek sahibinin ABD olduğunu; cemaat, MİT, devlet, asker ve dışişleri de dâhil tüm kurumlardaki elemanlarıyla bu operasyonu yaptığını belirtmiş oluyor.

Baransu ikincisi, operasyonun “ekonomik atılım” için yapıldığını söylüyor. Tıpkı 12 Eylül’ün, aslında Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek için alınan 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapıldığı gibi…

AKP’DEN KURTULMAK, NATO’DAN ÇIKMAK

Nitekim AKP’yle bugün hangi ekonomik atılımın yapıldığı ortadadır. Eğitimden sağlığa ne varsa özelleştirilmiş, neredeyse tüm gelir getirici kurumlar satılmış; sıcak para komisyonculuğu, borsa vurgunculuğu, hortumculuk ve tarikat rantçılığının ekonomiye hâkim olduğu ve Soros’un belirttiği “Türkiye’nin en iyi ihraç malı, ordusudur” noktasına gelmiş durumdayız.

Mehmetçik Somali’den Kosova’ya, Lübnan’dan Afganistan’a kadar pek çok yerde “ihraç malı” olarak kullanılmaktadır! Türk Ordusu Libya’dan sonra Suriye görevine zorlanmaktadır!

Erdoğan daha birkaç gün önce “ihracatımızı arttırmak, dış ticaretimizi büyütmek için NATO görevlerine devam” mesajını, işte bu “ekonomik atılım” için vermiştir!

Dolayısıyla bu cendereden nasıl çıkılacağını da tersinden belirtmiştir: AKP’den kurtulmak, NATO’dan çıkmak…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2012

, ,

1 Yorum

HİKMETYAR’IN DİZİNDEN, OBAMA’NIN YAMACINA

12 askerimizin şehit olması, pek çok kesimde “Afganistan’da ne işimiz var?” haklı sorusunu gündeme getirdi.

Hükümetin bu soruya yanıtı ise ibretlikti. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 11 yıl önce kendilerinin sorduğu soruya bugün yanıt uydurabilmek için meseleyi getirip İş Bankası’nın Afgan yardımlarıyla kurulmasına bağladı! Ne alakası varsa artık…

Bozdağ, üstelik müthiş bir buluş yapmış gibi sorabiliyor: “O zaman Afganistanlı, ‘Türkiye’den bize ne’ demedi.”

Evet demedi, çünkü dost bir ülkeye yapılan emperyalist saldırı karşısında dayanışma gösteriyordu Afgan yönetimi… Ya biz?

Bu dayanışmayla, emperyalist ABD’nin Afganistan’ı işgaline destek vermemizi aynı gören zihniyetten, en hafifinden, utanılır!

AFGANİSTAN’A EVET, K. IRAK’A HAYIR

2001 yılında Afganistan’a asker gönderme konusu gündeme geldiğinde TBMM’de ettikleri sözler, arşivlerdedir.

O gün Ecevit hükümetini yerden yere vuran AKP’liler, hükümet olduktan sonra Ecevit’i arattılar. Afganistan kararını uzatmakla kalmayıp, ABD Irak’ı daha iyi bombalasın diye hava üslerini açtılar; Lübnan’a, Somali’ye, Libya’ya ABD komutasında asker gönderdiler…

Ancak bir tek, terörün kaynağı olan Kuzey Irak’a, Türk askerini yasakladılar!

ATATÜK’Ü NATO’CULUĞUNUZA ALET ETMEYİN!

Diyeceksiniz ki, “Afganistan’da ne işimiz var?” sorusuna, AKP’den başka türlü ne yanıt bekliyordun ki? Haklısınız…

Bizi AKP’lilerin yanıtlarından çok, onlara destek olmaya çalışan meslektaşlarımızın acıklı halleri ilgilendiriyor…

Örneğin Hürriyet’in “başyazarı” Taha Akyol, sırf Afganistan’da haklı bir işimiz olduğunu kanıtlayabilmek için Mustafa Kemal’in Eskişehir muharebelerinden sonra 20 seçkin subayı Afganistan’a gönderme kararı almasını örnek göstermiş…

İnsaf! Mustafa Kemal’in Afganistan’a destek vermek için 20 seçkin subayı göndermesi ile bugün ABD’nin Afganistan’ı işgaline destek vermek için Mehmetçik göndermemiz aynı şey mi?

Nedenler sizi ilgilendirmiyor ve kafanız sadece asker gönderilmesi üzerinden bir bağlantı kurabiliyorsa sadece, o zaman önce Viyana’ya asker gönderin!

Ve Atatürk’ü NATO’culuğunuza alet etmeyin!

1,646 ASKERİMİZİN ASIL GÖREVİ

Genelkurmay’ın “Afganistan’da ne işimiz var” sorusuna bulmaya çalıştığı yanıtlar da anlamsız… Kimse kendini kandırmasın! Türk askerinin Afganistan’da muharip görevinin olmaması bir şey değiştirmez.

Zaten ABD’nin, 1,646 askerimizin orada savaşmasına ihtiyacı yok. ABD, Türk varlığıyla Afganistan halkı üzerinden işgali normalleştiriyor; Türk askeri üzerinden işgale direnişi yumuşatmak istiyor!

ERDOĞAN’IN POZİSYONU

Zaman yazarı Ali Bulaç da “Afganistan’da ne işimiz var” diyerek hükümeti eleştirdi. Ve 80’lere giderek bir anı paylaştı. 1980’lerde Afganistan’da cihadın önemli isimlerinden Hizb-i İslami’nin lideri Gülbeddin Hikmetyar yardım için Necmeddin Erbakan’la temas kurduğunda, bugünün başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la da görüşmüş.

Ki anımsarsınız; Erdoğan’ın Hikmetyar’ın dizinin dibindeki görüntüsü çok eleştirilmişti…

O gün ABD’nin SSCB’yi Afganistan bataklığında eritmek için neler yaptığını, SSCB’nin yeşil kuşakla çevrelenmesi için ABD’nin hangi Müslüman örgütleri kullandığını, Usame Bin Ladin’lerin o zaman CIA kontrolünde Sovyet işgaline direniş için nasıl cepheye sürüldüğünü ve son tahlilde Hikmetyar ile Obama arasında bir zincir bulunduğunu anlatmayacağız uzun uzun…

Sadece Hikmetyar’ın dizinin dibinden, Obama’nın yamacına konumlanan Erdoğan’ın öyküsüne dikkatinizi çekeceğiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mart 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

“MİLLİYETÇİ TÜRKİYE”YE DOĞRU

Cemaatin en birikimli yazarlarından İhsan Dağı, “Daha ‘milliyetçi’ Türkiye’ye doğu” başlıklı bir yazı yazdı dün Zaman’da…

Milliyetçilik dalgasının yeniden yükseldiği bir döneme” girildiğini saptayan İhsan Dağı, AKP’yi uyarıyor. Dağı, Türkiye’nin, milliyetçiliğin yükselmesiyle sonuçlanabilecek dört ana sorunu bulunduğunu belirtiyor; sorunları ve tehlikeleri şöyle sıralıyor:

1.) “Birincisi, Kürt sorunu. PKK, sempatizanlarını sokağa saldıkça Türkçü reaksiyonlar artıyor. Nevruz bir kez daha gösterdi ki PKK’nin sokakta koyacağı eylemler hükümetiyle ve toplumuyla Türkiye’yi hızla milliyetçi bir savrulmaya itebilir.”

2.) “İkincisi, Ermeni sorunu. 2015’e doğru yaklaştıkça Türkiye’ye yönelik baskılar yoğunlaşıyor. Fransa ile yaşadıklarımız küçük bir provaydı. Mesele daha da büyüyecek, görünürlük kazanacak. Dışarıda baskı yiyen Türkiye, içeride bu baskıyı yüzleşelim, konuşalım diyenlere yansıtacak.”

3.) “Üçüncüsü, Kıbrıs meselesi ve bunun tetikleyeceği Avrupa krizi. Kıbrıs görüşmelerinden yine bir şey çıkmayacak ve Rum Yönetimi temmuz ayında AB dönem başkanı olacak. Zaten iyice tıkanan AB süreci resmen dondurulacak. Yani AB ile nişanı atacağız.”

4.) “Dördüncüsü; İran, Irak ve Suriye ile yaşanan gerginlikler…”

ULUSALCI GRUPLAR ENDİŞESİ

İhsan Dağı, bu dört ana sorun nedeniyle, “değil yeni anayasa yapmak, mevcut demokratikleşme seviyesinin muhafazası bile yükselen milliyetçilik nedeniyle zora girer” diyor, haklı olarak.

Ve İhsan Dağı, asıl endişesini de şu sözlerle dile getiriyor: “Dikkat edin, bu noktalarda ‘milliyetçi’ kesimlerle ‘ulusalcı’ gruplar ve fikirler arasında evlilikler de görebiliriz.”

İşte AKP-cemaat koalisyonu için, meselenin bam teli tam da burasıdır: Mevcut sorunların Türk milletini getireceği yer ve ulusalcı grupların siyaseten büyümesi, liderliği ele alması…

LARRABEE’NİN SÖZLERİ

İhsan Dağı’nın saptamaları, akıllara Stephen Larrabee’nin sözlerini getiriyor. Hani Tayyip Erdoğan’ın 7 akıl hocasından biri olan, CFR üyesi Larrabee

Larrabee, Türkiye’de yeni bir milliyetçiliğin yükseleceğini belirtiyor ve bu akımın da MHP ve CHP dışında gelişeceğini vurguluyordu…

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Larrabee’nin bu sözlerinden hareketle şu saptamayı yapmıştı. ABD, yükselen milliyetçiliği AKP ile denetlemek isteyecek ve ortaya “ABD’nin fermanlı milliyetçisi” olan bir AKP çıkacaktı.

Gerçekten de AKP’nin son dönemde Kıbrıs, Ermeni ve Kürt meselelerinde “milliyetçi” bir söyleme yaslandığını gördük.

Ancak gelişmeler, ABD’nin denetleyemeyeceği bir büyüklükteki milliyetçi dalgayı yükseltiyor.

AKP’NİN PANZEHİRİ: VER KURTUL

Nitekim İhsan Dağı da, yukarıda özetlediğimiz dört ana sorun nedeniyle ortaya çıkacak yeni yükselen milliyetçiliğin AKP’yi alaşağı etmemesi için Erdoğan yönetimine şu önerileri yapıyor:

“AKP milliyetçiliğe teslim olmak yerine onu dizginlemeyi ve yönetmeyi tercih ederse dalga kırılabilir. Bunun için AKP’nin Kürt sorununda ‘güvenlikçi’ politikadan ‘açılım’ ve diyalog yaklaşımına geri dönmesi; Ermeni katliamı konusunda Dersim katliamı kadar cesur olması ve ezber bozması; dış politikayı içeride milliyetçiliği kabartacak bir tonda kullanmaktan kaçınması gerekir.”

Kısacası Dağı, Türkiye’de ulusalcı gruplarla da birleşebilecek bir milliyetçi dalga gelişmemesi için AKP’ye “ver kurtul” öneriyor!

ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ BİR TÜRKİYE

Ancak bunun da milliyetçiliği engelleyemeyeceği ortada… Tersine, bu yaklaşım, Atatürk milliyetçiliğinin etkinlik alanının büyüyeceği bir dönemi doğuracaktır.

Sonuç olarak, AKP sertleşse de, “ver kurtul” da dese, son tahlilde, Türkiye’nin gireceği yeni yönelimi değiştiremeyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın