Posts Tagged AKP

Saray zencileri

Erdoğan, sosyal medya yasaklarına karşı çıkanları “ev zencisi” ilan etti ve “Batıdan daha Batıcı olan ev zencilerinin tek amacı sahiplerine hoş görünmektir” dedi. 

“Ev zencisi”, Malcom X’in “tarla zencileri” dışındaki, evlerde “daha iyi şartlarda” çalışan hizmetçi zenciler için kullandığı nitelemeydi.

Erdoğan böylece muhalefeti ev zencisi, kendisini de tarla zencisi ilan etmiş oluyor. 

Siyahı beyaz, beyazı siyah sunma rejimi

Yeni bir durum değil. Erdoğan en başından beri karşısındakilere “Beyaz Türkler” diyerek kendisini hep “siyah” tarafta konumlandırmıştı. Bu Erdoğan’ın siyaset yapma tarzıdır; hem toplumu ikiye bölerek bir tarafı yanında konsolide etmeye çalışıyor hem de kavramları tersyüz ederek gerçek konumunu perdeliyor.

Örneğin “ananı da al git” diyerek azarladığı çiftçi Beyaz Türk oluyor ama Erdoğan Siyah Türk!

Örneğin “Kahrolsun emperyalist ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi” diye slogan atan solcular Beyaz Türk oluyor ama “Ben ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanıyım” diyen Erdoğan Siyah Türk!

Örneğin dereceyle üniversitelere giren, babası emekçi olduğu için üç kuruş bursla zar zor okuyan öğrenciler Beyaz Türk oluyor ama “türban yasağı” sorunu olmadığı halde ABD’de okumak zorunda(!) kalan Bilal Erdoğan Siyah Türk!

Örneğin Türkiye’nin en birikimli akademisyenleri tek maaşla Beyaz Türk oluyor ama AKP kadrosu olarak özel ve kamuda bir kaç maaş birden alanlar Siyah Türk!

Erdoğan’a biat edenler

Erdoğan, Beyaz Saray’ın Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanı olarak başladığı iktidar yolunda, artık kendi sarayının beyaz efendisidir. O nedenle Türkiye’nin “ev zencileri” meselesinden ziyade, “saray zencileri” meselesi vardır. 

Peki kimdir saray zencileri? Kendi siyasi yolunda ilerleyerek iktidar olamayınca, en sert şekilde muhalefet ettiği Erdoğan’a biat ederek kısa yoldan iktidarın parçası olanlardır saray zencileri…

En başa MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi yazmak gerekir. Bahçeli’nin 2014 yılından önce Erdoğan için söylediklerini buraya elbette yazamayız. Çoğu hakaret davası konusu olan o sözler “siyasi biat” ile unutuldu; Bahçeli eriyen partisini AKP trenine vagon yaparak iktidarın ortağı oldu. 

Örneğin partisi ile bir gelecek görmeyen Numan Kurtulmuş, “Harun gibi gelip Karun’laştı” diyerek suçladığı Erdoğan’a biat etti ve AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı oldu. 

Örneğin “Erdoğan’dan hesap sormazsam namerdim” diyen ama partisi ile bir gelecek görmeyen Süleyman Soylu, biat etti ve Erdoğan’ın İçişleri Bakanı oldu.

Liste soldan sağa o kadar uzun ki… Erdoğan’ın siyasi savcılığını yaptığı kumpas davalarda hapis yatıp sonra AKP’den milletvekili olan mı dersiniz, Erdoğan’ın kürsüde azarladığı ama sonra biat edip büyükelçi olan mı dersiniz, kendisini “Erdoğan’a en sert muhalefet eden gazeteci” diye pazarladıktan sonra AKP milletvekili olan mı dersiniz, saymakla bitmez… 

Hepsi “Erdoğan’ın yakasına yapışacağız” diyordu, saray zencisi olup paçasına yapıştılar!

Hepimiz tarla zencisiyiz

Gelelim asıl meseleye… Asıl sorun halkın yüzde 90’ının artık “tarla zencisi” durumunda olmasıdır. Bir istisna olması gereken “asgari ücret”, biraz üstünde maaş alanlarla birlikte artık ücretlilerin çoğunluğudur. Milyonlarca emekli, asgari ücretten, yani en az ücretten bile daha azıyla yaşamaya çalışmaktadır. Pırıl pırıl gençler, en iyi üniversitelerde okuduktan sonra “beyaz yakalı” sıfatıyla iki asgari ücret maaşa çalışmaktadır.

Şimdi bu çoğunluk Beyaz Türk ama saray ve etrafındaki bir avuç zengin azınlık Zenci/Siyah Türk öyle mi? Geçiniz. Sakıp Sabancı’nın sömürdüğü işçilerini uyutmak için uydurup yıllarca anlattığı fakirlik öyküleri bile daha inandırıcı! 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2024

, , , , ,

1 Yorum

MOSSAD’ın AKPxCHP operasyonu

İsrail istihbaratçılığı CIA’nın, CIA istibaratçılığı da Nazi istihbaratçılığının üzerinde şekillenmiştir. Yani İsrail, emperyalist ABD’den, ABD de Nazilerden öğrenmiştir. Böylece kirlilikte birbirlerini aşmışlardır… 

Bu mirasın günümüzdeki versiyonu şu: İsrail’in Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye’yi öldürmesi, İran’ı bir açmazda bırakıyor. Çünkü İsrail bu saldırısıyla İran’ı savaş tuzağına çekmeye çalışıyor. İran yanıt vermezse, İsrail öldürmüş ve kazanmış oluyor. İran yanıt verirse, İsrail onu savaş tuzağına çekerek ve ABD ile karşı karşıya getirerek yine kazanmış oluyor. 

İran nisan ayında bu açmaza düşmemek için çok akıllıca hareket etmiş ve hem savaş çıkarmayacak küçüklükte ama hem de İsrail’in dokunulmazlığını delecek büyüklükte ölçülü bir yanıt vermişti. Ama o durumda da CIA ve MOSSAD ile bölge ülkelerindeki aparatları devreye girmiş; İran’ın doğru düzgün yanıt veremediğini, kağıttan kaplan olduğunu, acizlik gösterdiğini propaganda etmişti.

Katz’ın tuzağı

İsrail bu açmazlı-tuzaklı operasyonlarını sadece sahada İran’a değil, diplomaside de Türkiye’ye uyguluyor. Ve ne yazık ki amacına ulaşabiliyor. Ribbentrop’tan çok Goebbels’ten öğrendiği anlaşılan İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, üstelik aynı tuzağı iki kez kurarak istediği sonucu alabiliyor. 

İlkinde Katz, CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu mesajına ekleyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldı. Katz’ın istediği oldu ve sosyal medyada AKP’liler İmamoğlu’nu hedef aldı, İsrail’in Erdoğan’a karşı İmamoğlu’nu desteklediğini savundu, CHP’yi Filistin’in mücadelesinin karşısında gösteren yayınlar yaptı. İmamoğlu ise Katz’a, Erdoğan’ı da savunan bir yanıt vererek, tuzaktan kurtulmaya çalıştı. 

Aynı tuzağa ikinci kez düşüldü

İlkinin başarılı olduğunu gören İsrail Dışişleri Bakanı Katz, göstere göstere aynı tuzağı ikinci kez kurdu. Bu sefer İmamoğlu’na ek olarak, Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile CHP Gençlik Kolları’nın sosyal medya hesabını da ekleyip yine Erdoğan’ı hedef alan bir mesaj paylaştı. 

Ve AKP, sırf CHP’ye karşı fırsat doğdu diye, aynı tuzağa bir daha atladı. AKP’li hesaplar yine sosyal medyada İmamoğlu ve Yavaş’ı İsrail’in “adamları” gibi gösteren yayınlar yaptılar, yine CHP’yi Filistin karşıtı gösteren propagandalara başvurdular. Daha vahimi bu kez AKP Gençlik Kolları da resmi olarak tuzağa atlayıp CHP Gençlik Kollarına karşı harekete geçti, mesajlar attı. Özetle sırf CHP’ye karşı fırsat diye İsrail’in istediğini yaptılar.

Sonuçta ne oldu peki? İsrail, muhalefet ile iktidarı istediği gibi karşı karşıya getirdi. İktidar, tuzağı fırsat görüp muhalefetin İsrailci olduğunu propaganda etmeye çalıştı. Muhalefet de tuzağa düşmemek için Erdoğan’ın arkasına dizildi.

AKP’nin mahkeme propagandası

Aslında gerçek ne peki? Birini anlatalım:

Güney Afrika, kimsenin yapmadığını, yapamadığını yaptı ve Gazze’de soykırım başladığında İsrail’i “soykırımcı” diye Uluslararası Adalet Divanı’na şikayet etti. İsrail Şubat 2023’te “mahkemeyi tanımadığını” açıkladı ama nafile. Mahkeme Ocak 2024’teki ilk ara kararında İsrail aleyhine kararlar aldı, devamı da geldi.

Kısacası “ABD’ye rağmen mahkeme bir şey yapamaz” denilirken, mahkeme çok kutupluluğun da rüzgarıyla önemli işlere imza atmaya başladı. Bunun üzerine AKP hükümeti mayıs ayında, “davaya müdahil oluyoruz” propagandasına geçti.

Hatta geçen ay Washington’da yapılan NATO zirvesi sırasında, Erdoğan basın toplantısında şunu bile söyledi: “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik.” (AA, 12.7.2024).

Doğru değildi, Güney Afrika tek başına şikayet etmişti ve Türkiye, aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Daha doğrusu “müdahil oluyoruz” demişti ama olmamıştı! Çünkü, daha yeni, 3 Ağustos günü, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Cüneyt Yüksel, “Türkiye, İsrail’e karşı soykırım davasına müdahil olmak için resmi başvurusunu birkaç gün içinde yapacak” diyordu (AA, 3.8.2024).

Tabana “İsrail’i Güney Afrika’yla birlikte mahkemeye şikayet ettik” diyorlardı ama gerçekte aylardır davaya müdahil bile olmamışlardı. Ancak sonunda dün Lahey’de müdahillik başvurularını yapabildiler!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

Askeri üsse karşı mescit

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yıl töreninden dönüşte, uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlarken çok vahim bir karşılaştırma yapıyor…

Gazeteci, KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın açıklamasını anımsatıyor önce: “Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. ABD ve AB ile anlaştıkları haberleri çıktı ve yalanlanmadı.”

Gazeteci, ardından Arıklı’nın “Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşarak deniz üssü kurma zamanı geldi” beklentisini de aktararak soruyor: “Deniz ve Hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu?” 

Erdoğan’ın bu net soruya yanıtı ise şöyle: “Ada’da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhalde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askeri üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz” (AA, 21.7.2024)

Böylece Kıbrıs konusunda Türkiye’nin en vahim politikalarını izleyen ve son yıllarda düzelttiği iddia edilen Erdoğan, “Yunan deniz üssüne karşı Türk mesciti” politikasıyla kırık dolu Kıbrıs karnesine bir kırık daha eklemiş oldu!

Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya kalktılar

Üstelik Erdoğan’ın Kıbrıs’daki hataları, telafi edilecek taktik hatalar da değil, stratejik düzeyde hatalardı. Karşılığı, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla 1 Mayıs 2004’te AB’ye katılması oldu. Böylece Kıbrıs meselesi, garantörler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin meselesi olmaktan, fiilen AB’nin meselesi olmaya dönüşmüş oldu. 

Özetle AKP’nin Annan Planı’nı desteklemesi, stratejik düzlemde bir hataydı ve bedeli ağır oldu. O süreçte Annan Planı’na karşı Rauf Denktaş çırpınıyor, Türkiye’deki havayı değiştirmek için toplantılara katılıyordu. Başbakan Erdoğan ise ne yazık ki Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya bile kalkmıştı, “Ne anlatacaksan git Kıbrıs’ta anlat” demişti. 

Bakmayın bugün iktidarın 50. yıl ve Denktaş söylemlerine… O yıllarda AKP-FETÖ-liberaller Denktaş’a karşı birleşmişti. Öyle ki Denktaş’ın adını Ergenekon iddianamesine bile koymuşlardı!

Toprak verme ve asker çekme tavizi

Şimdilerde unutuldu ama o yıllarda toprak vermeye bile hazırlardı. Örneğin 2004 yılında, ABD’de, Harvard Üniversitesinde şöyle diyordu Başbakan Erdoğan: “Adanın şu an yüzde 36’sı KKTC’nin yaşam alanıdır. Belli bir oranda toprak verebiliriz. Biz garantör ülke olarak tavsiye ederiz. KKTC bu yaklaşımı gösterir” (Hürriyet, 31 Ocak 2004).

Sırf AB’den müzakere tarihi alabilmek için, KKTC’den Türk askerini bile çekmeye hazırlardı! Örneğin o süreçte Erdoğan, KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ile 5 bin Türk askerini çekme formülünü bile görüşmüştü (Barkın Şık, Milliyet, 14.6.2004).

AKP’nin Kıbrıs’taki teslimiyetçi politikasını anlamak için Batılı diplomatların anılarına bakmak bile yeterli aslında. Örneğin İngiliz diplomat Peter Westmacott’un, kitabında, “başta Türk limanlarının ve havaalanlarının açılmasını öngören Ankara Protokolü’nün imzalanması olmak üzere, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü nasıl tek taraflı ödünler vermeye ikna ettiklerini ve Türkiye’ye verilen sözlerin ne kadar havada kaldığını” yazması ibretliktir (E. Büyükelçi Süha Umar, Cumhuriyet, 15.9.2021).

Erdoğan yeni tavizlere açık

Peki Erdoğan Kıbrıs politikasındaki tüm hatalarından döndü mü? 15 Temmuz’dan sonra Kıbrıs konusunda değiştiği söyleniyor. Öyle mi peki? 

6-7 Temmuz 2017’de Crans-Montana’da hangi tavizlerin verildiğini KKTC’li gazeteci Sabahattin İsmail açıklamıştı. Daha geçen yıl Erdoğan “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” demişti (AA, 24.7.2023). 

Erdoğan, gerekirse yeni tavizler verebileceğini açık açık söylüyorken ve “askeri üsse karşı mescit” politikası açıklıyorken, elbette hiçbir şeyin garantisi yoktur. Dahası ana muhalefet partisinin Kıbrıs politikası da bundan pek ileride ve olası tavizleri frenleyebilecek nitelikte değildir ne yazık ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

15 Temmuz’un yanıt bekleyen o sorusu

Milli Savunma Bakanı, eski Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz darbe girşimi sırasında Genelkurmay II. Başkanı olan Yaşar Güler’in Sabah gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Okan Müderrisoğlu’nun sorularını yanıtlayan Güler, ilginç şeyler söylüyor. 

Darbecilerle Genelkurmay karargâhındaki ve sonra götürüldüğü Akıncı üssündeki mücadelesini anlatan Güler aynen şöyle diyor: “Onlar için problem bendim. Bunların asıl yüzünü, her şeyi bilen tek bir adam var. O da benim.” (Sabah, 10.7.2024).

Her şeyi bilen tek adam

Bu satırları okuyan Güler’den önceki Milli Savunma Bakanı, Güler’den önceki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne düşünmüştür acaba? 

Her şeyi bilen tek adam var ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar değil, dönemin Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Güler yani… 

Nitekim yine Sabah’taki söyleşiye göre, Akar ne yapacağını da Güler’e soruyor: “Genelkurmay Başkanı’na durumu anlattım. ‘Ne yapalım’ dedi. MİT Müsteşarı’nı Genelkurmay’a çağıralım’ dedim.” (Sabah, 10.7.2024).

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yanıtı hâlâ ortada olmayan ve benim ısrarla üzerinde durduğum o sorunun yanıtını bu durumda “her şeyi bilen tek adam”a sormalıyız: 

Aksakallı’nın sorusu

TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu, Komisyon Başkanı Reşat Petek’in kendi kişisel internet sitesinde yayınlanmıştı. 667 sayfalık rapor da ortaya koyuyor ki, Genelkurmay Karargâhı ve MİT Müsteşarlığı darbe girişiminin olacağını “en az” 12 saat öncesinden biliyordu. Yine rapordan anlaşıldığı kadarıyla, bildikleri bilindiği için de FETÖ’cüler darbeyi öne çekmiş, 16 Temmuz saat 03.00 yerine, 6 saat önceden, 15 Temmuz saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.

Bu öne çekilme olayının önemi şurada. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “aldıkları tedbirler nedeniyle FETÖ’cülerin paniğe kapıldığını, erken harekete geçmek zorunda kaldıklarını ve bunun da darbe girişiminin akamete uğramasında önemli bir faktör olduğunu” belirtmişti (TBMM Raporu, s.335).

Gelelim o soruya: Peki en az 12 saat önceden bilinen ve bu nedenle tedbirler alınarak akamete uğratılması sağlanan darbe girişimi önlenemez miydi?

Bakın bu sorunun asıl sahibi, 15 Temmuz darbe girişimine karşı en kritik mücadeleyi yürüten isimdir; dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’dır ve aynen şöyle demiştir: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).

Hulusi Akar’ın bu soruya yanıtı olmadı… Madem FETÖ için asıl problem kendisi, madem FETÖ konusunda her şeyi bilen tek adam kendisi, o zaman bu sorunun yanıtını Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler vermelidir: 15 Temmuz’da Genelkurmay I. ve II. Başkanları, Akar ve Güler, neden “personel kışlayı terk etmesin” emrini vermedi?

Akar-Güler o makamda olabilir miydi?

Yaşar Güler 15 Temmuz söyleşisinde şunları da söylüyor: “Ergenekon kumpasında çok kıymetli, özel yetişmiş personelimizi kaybettik ve bunun acısını daha sonra çok çektik. Onları kaybettiğimiz için FETÖ’cü alçak ve hainler yönetimde kendilerine alan açarak şans bulmaya başladılar. Hepsi, yüzde yüz FETÖ operasyonuydu.” (Sabah, 10.7.2024).

Güzel, o zaman şu soruları da ekleyelim: Ergenekon kumpaslarıyla en kıymetli kadrolar tasfiye edilirken, sadece FETÖ’cüler mi kendilerine yer açmış oldu? Ergenekon kumpasları olmasa, Akar ve Güler Genelkurmay Başkanı olabilecek miydi? Akar ve Güler yerine asıl sahipleri o makamlarda oturuyor olsa, FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimine soyunabilir miydi?

Ve yanıtı ortada olan şu soruyu da soralım: AKP’nin siyasi desteği olmasa, FETÖ o destek üzerinden Ergenekon kumpaslarıyla TSK’nin en kıymetli kadrolarını tasfiye etmese, 15 Temmuz darbe girişimi olur muydu?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

CHP’nin Batıcılık sorunu

AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor. 

Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.

Neo-Abdülhamitçi AKP

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.

Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum. 

Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!

CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı

Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…

Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar. 

İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!

AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!

Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.

Asya yükseliyor, Avrupa inişte

Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? 

Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.

Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!

10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024

, , , , , , , , , ,

2 Yorum

AKP’de iki çizgi

Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)

Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.

Chatham House’dan verilen mesaj

Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı. 

Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.  

Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).

Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok

Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”

Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”

Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!

Aydınlık’ın manşeti

Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor. 

Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).

Normalleşme ile zaman kazanma 

Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu. 

Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi. 

Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.

İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

AKP’ye göre BRICS: Jeopolitik dengeleyici

Batı merkezli bakış açısına göre çok kutupluluk, Güney’in (ya da Doğu’nun) Batı’nın karşısına bir kutup çıkarmasıdır. Haliyle “liberal kapitalist dünya” bu yaklaşımıyla çok kutupluluğu “bloklaşma” olarak yorumlamaktadır.

Oysa çok kutupluluk bloklaşma değildir, uluslararası sistemi demokratikleştirme çabasıdır; uluslararası sorunlarda “küçük devletler”in de etkili olabilmesinin yoludur. BRICS üyesi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davasına liderlik edebilmesi örneğinde olduğu gibi… 

Küresel ekonomiyi demokratikleştirmek

Nasıl ki çok kutupluluk uluslararası sistemi demokratikleştirme yolu ve çabası ise BRICS de küresel ekonomiyi demokratikleştirmenin kurumlaşmasıdır. Ama bununla sınırlı değil…

Çin’in BRICS’i “yeni tip çok taraflı işbirliği mekanizması” diye tarif etmesi bundandır. 

Çünkü kurallarını emperyalist ABD’nin yazdığı “kurallı düzen” artık işlememektedir: ABD kendi yazdığı kuralların bazılarını, bugünkü çıkarları gereği uygulamamaktadır. Bu da düzensizliğe ya da tek yönlü düzene yol açmaktadır: ABD’nin ticaret savaşı açması, pek çok ülkeye yaptırım uygulaması, uluslararası hukuka aykırı olarak devletlerin merkez bankası rezervlerine el koyması, savaş hukukuna bile aykırı olarak işgal ettiği ülkelerin petrolünü, buğdayını çalması vb.

Emperyalist eşkiyalığa karşı BRICS

İşte BRICS bu “emperyalist eşkiyalığın” karşısında demokratik ve eşit ekonomik ilişkiler kurulabilmesinin mekanizmasıdır.

BRICS’in büyük ilgi görüyor olması bu nedenledir. ABD’nin antidemokratik uygulamaları arttıkça BRICS bir çekim merkezine dönüşmektedir. 5 üyeli BRICS bu nedenle geçen yıl 10 üyeli bir yapıya dönüştü. Şu anda 30’dan fazla ülke çok kutupluluğun en önemli aracı görülen bu platforma ilgi göstermektedir. Bu nedenle bir süredir BRICS+ formatlı toplantılar da yapılmaktadır. (Kremlin sözcüsü Peskov, yeni formatlar üzerinde de çalışıldığını söyledi.)

BRICS’e ilgi gösteren ülkelerden biri de Türkiye’dir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS toplantısı için Rusya’da bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı kabulünde söylediği şu sözlerle Türkiye’nin üyelik isteğini bir nevi resmileşleştirmiştir: “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşılıyoruz ve bu birliğe üye ülkelerle birlikte olma arzusunu kesinlikle mümkün olan her şekilde destekleyeceğiz.”

Nitekim Fidan da “kurallara dayalı sistem olarak adlandırılan düzenin dengeli ve hızlı çözüm sunmada yetersiz kaldığını” savunarak “BRICS ile işbirliğimize değer veriyoruz. BRICS içindeki çeşitliliğin kalkınma ve istikrarı artırmak için önemli bir araç olduğuna inanıyoruz” dedi.

Zihin bulanıklığı

Ancak AKP’de genel olarak BRICS hâlâ stratejik bir kurum olarak görülmemektedir. AKP Batı’yla ilişkilerinde BRICS’ten taktik “jeopolitik dengeleyici” olarak yararlanmak istemektedir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan BRICS’i, “çok taraflılık” uygulamasında değerlendirilecek bir araç olarak görürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek için BRICS, “yeni Kalkınma Bankası’nın fonlarından yararlanmak” için ilgi gösterilecek adrestir. Cumhurbaşkanı Erdoğan için ise BRICS, ABD ile pazarlıkta kullanılacak bir karttır.

Türkiye’yi yükselen Asya’da parlak bir yıldıza dönüştürmek, kuşkusuz “neo-Abdülhamitçi”liğin ve neoliberalizmin neden olduğu bu zihniyet bulanıklığını aşabilmeye bağlıdır. Bu da öncelikle temel bir iç politika sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

GLADYO’NUN ÜÇ ÇOCUĞU

PKK’nin iki numaralı ismi Cemil Bayık, AKP’nin yolsuzluk operasyonundan kurtulmasının tek yolunun Kürt sorununu çözmesinden geçtiğini açıkladı.

İlk bakışta insana “ne ilgisi” var dedirten bu açıklama, aslında oldukça önemli olan ve aralarındaki Gladyo bağına işaret eden bir açıklamadır.

OSLO’YLA BAŞLAYAN AYRILIK

Gladyo’nun üç çocuğu olan AKP, Cemaat ve PKK, Oslo sürecine kadar birlikteydi. Oslo’yla birlikte ayrışmaya başladılar. Hatta sızdırılan mutabakat metni nedeniyle PKK Cemaati, Cemaat de PKK’yi suçlamıştı.

Sonrasında Reyhanlı saldırısı, Gaziantep patlaması gibi aydınlatılmayan tüm olaylar ve hatta Paris’teki Sakine Cansız cinayeti bile doğrudan bu üçlü arasındaki çatışmayla ilgiliydi.

Türkiye’deki bu olaylar aydınlatılmadığı gibi, Gladyo meselesi olduğu için Fransa da Paris cinayetlerini aydınlatamamaktadır!

ABD ZAYIFLADIKÇA, AKTÖRLERİYLE BAĞI GEVŞEDİ

Peki, Gladyo’nun üç çocuğu neden ayrıştı?

Bakın bu soruya yanıt verebilmek için önce şu saptamayı yapalım: ABD’nin AKP’yle ilgili tek sorunu Kürt Açılımı’nı olması gerektiği kadar ilerletememesidir. Demokrasi, insan hakları, tutuklu gazeteciler vs. hepsi hikâyedir.

Gelelim sorumuzun yanıtına…

Bakın aslında bu sorunun bölge penceresinden baktığınızda tek yanıtı vardır: Çünkü ABD Ortadoğu’da yenildi ve dünya çapında güç kaybediyor. Güç zafiyeti yaşandıkça da kontrol altında tuttuğu aktörlerde gevşeme yaşanmaktadır.

Türkiye’deki bu durumun benzeri, Suudi Arabistan ve Katar’da da vardır. Katar’da birkaç ay önce saray darbesiyle iktidar değişmişti!

HEM ÇATIŞIYORLAR HEM DE BÖLÜNÜYORLAR

ABD zayıfladıkça, kendisine bağlı Türkiye Gladyosu gevşiyor, Gladyo’nun bileşenleri arasındaki çelişmeler artıyor ve hatta her bileşen kendi içerisinde bölünme eğilimi taşıyor.

Örneğin AKP fiilen iki parçadır; Erdoğan’ın büyük parçası ile Abdullah Gül’ün küçük parçası.

Örneğin Cemaat içinde çatlaklar vardır; F tipi yapının eski Emniyet sorumlusu, şebekenin şemasını Başbakan Erdoğan’ın önüne sermiştir!

Örneğin PKK ikili, hatta üçlü eğilim göstermeye başlamıştır. Öcalan ile Kandil, Kandil ile BDP üst yönetimi arasındaki çelişmeler gittikçe derinleşmektedir.

NATO ÇATIRDIYOR

Bakın ABD’nin güç kaybı nedeniyle yerel Gladyoların gevşediğini ortaya koyan en önemli gelişme, tüm Gladyoların bağlı olduğu NATO’daki erozyondur!

Önceki gün toplanan NATO üyesi AB liderleri zirvesinde, bu erozyon en somut şekilde ortaya çıktı:

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Avrupa’nın savunma bütçesini GSMH’nin en az yüzde 2 oranına çıkarmaması durumunda, ABD’nin NATO üyeliğine ilgisini kaybedebileceğini belirtti ve 28 AB ülkesi liderini uyardı!

KÜÇÜK AMERİKA SÜRECİ SONA ERDİ

NATO çatırdadıkça, NATO’nun gizli örgütü olan Gladyolar, SüperNATO’lar da gevşemektedir.

Bu Türkiye için büyük bir fırsattır. 1946’da başlayan Küçük Amerika süreci, 2013’te kayaya çarpmıştır.

2014 Türkiye’nin yeniden bir devrimle bağımsızlık yoluna gireceği yıl olacaktır.

AKP-Cemaat çatışması ile AKP-PKK ortaklığına sıkıştırılarak bölünen Türkiye’nin çıkışı, Aslanlı Yol’dan başlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Aralık 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

CEMAATE KARŞI AKP-PKK İŞBİRLİĞİ

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın AKP’ye “paralel devlet” uyarısı yaptığını açıkladı. (Özgür Gündem, 19 Eylül 2013)

Öcalan’ın “paralel devlet” ile neyi kastettiğine geleceğiz ama önce bu nitelemeyi ilk nerede duymuştuk, onu anımsayalım: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki yıl önce, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Türkiye’de kalkıp da kendisine paralel bir devlet anlayışına, KCK gibi, müsaade etmesi mümkün değil” dedi.  (Milliyet, 7 Kasım 2013)

Ancak Erdoğan’ın KCK’yi “paralel devlet” diye nitelemesinden sonra, siyasi dengeler değişti. Haliyle “paralel devlet” de değişti! Erdoğan, daha üzerinden bir yıl bile geçmeden, bu kez “özel yetkili mahkemeler” diyerek, Fethullah Gülen cemaatini açık açık “devlet içinde devlet” diye niteledi. (ATV, 6 Haziran 2012)

Çünkü Cemaat’in egemen olduğu yargı, KCK davasına dayanarak, 7 Şubat 2012’de MİT’e soruşturma açmıştı. Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı verirse, sıranın kendisine geleceğini biliyordu. Bunu ifade de etmişti. Çünkü Fidan, sadece MİT Müsteşarı değil, Oslo tutanaklarında da görüldüğü gibi, Erdoğan’ın PKK ile müzakerede, masadaki özel yetkili temsilcisiydi.

Fidan ve yardımcıları 7 Şubat operasyonu sırasında birkaç gün ortalıktan kayboldu… Erdoğan ise bu sürede TBMM’den hızla Fidan’ı yargıdan koruyan bir kanun çıkardı. Sonrasını biliyorsunuz. AKP ile Cemaat sert bir çarpışmaya girdi; Savcılar tasfiye edildi, Cemaat’in etkin olduğu Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi yenilendi hatta Erdoğan’ın korumaları bile topluca değiştirildi…

KCK DAVASI TUFAN, MİT SORUŞTURMASI TSUNAMİ

İşte Öcalan, Selahattin Demirtaş aracılıyla Erdoğan’ı, bu “paralel devlete” karşı uyarıyor. Demirtaş’a göre Öcalan açık açık “paralel devleti” tarif de ediyor: “Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte NATO merkezli Gladyo’nun, sonraları Amerika’da Utah merkezli akademilerin, çeşitli lobilerin ve güncel olarak da bazı cemaatlerin bu paralel devlet yapılanması içerisinde yer aldıklarını düşünüyor kendisi.” (Özgür Gündem, 19 Eylül 2013)

Öcalan’ın mesajını tamamlayan bir başka açıklama ise KCK davasında yargılanan avukatından geldi. Öcalan’ın avukatlığını yaparken tutuklanan Özgür Erol, yargılandığı İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu yazılı savunmada, “Bizi alınca ‘bu tufandır, daha tsunami gelecek’ dediler. 2 ay sonra MİT soruşturması başladı” dedi. (Vatan, 19 Eylül 2013)

ERDOĞAN-ÖCALAN İKİLİSİNİN GEZİ KORKUSU

Tüm bunları Öcalan’ın Gezi mesajlarıyla birlikte değerlendirmeliyiz. Şöyle ki Öcalan anımsayacağınız gibi Gezi’de grev kırıcılığı üstlenerek Erdoğan’a can simdi atmış ve PKK’ye “Gezi’yi ulusalcılara bırakmayın” talimatı vermişti.

Sonbaharda yeniden bir halk hareketinin doğacı kaygısı, AKP ile PKK’nin ortak kaygısıydı ve o halk hareketi AKP’yi devirerek, PKK’nin kazandığı mevzileri silebilirdi. İşte bu kaygıyla PKK, sonbaharda Gezi’ye aktif katılma kararı aldı.

Şimdi burada duralım ve AKP’nin Sesi olan Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin “Öcalan, Gezi’de ne gördü” başlıklı yazısını anımsayalım: Selvi Öcalan’ı, Gezi’yi en iyi analiz eden isim olarak nitelediği yazısında, özetle “Gezi’nin arkasında paralel devlet var” fikrini işlemişti. (Yeni Şafak, 1 Temmuz 2013)

Bu ve Erdoğan’ın çevresinden gelen başka açıklamalar, Gezi ile Cemaati irtibatlandırmıştı. Hatta Cemaat, madde madde tüm suçlamalara yanıt verdiği F-muhtırasında Gezi’yle irtibatlandırılmasına karşı çıkmıştı.

Kuşkusuz Gezi’nin arkasında ne “paralel devlet” ne de Cemaat vardı! Hatta Gezi’nin hedefleri arasında AKP ve PKK gibi, Cemaat de vardı!

GEZİ HEPSİNİ TASFİYE EDECEK!

Ya o zaman? PKK, Cemaat ile çarpışan müzakere ortağı AKP’ye destek veriyordu. Zira Gezi, birkaç cephede birden savaşan AKP’yi de PKK’yi de silip süpürebilirdi ve birlikte Gezi’yi farklı yollardan bastırmak, “müzakere masasının” sürmesinin garantisiydi… Üstelik Erdoğan’a Cemaat ile çarpışmasında yardımcı olan Öcalan, “müzakere masasında” daha güçlü olacaktı!

Ancak AKP ile PKK ortaklığının hem Gezi’yi bastıramayacağını, hem de “müzakere masasında” Türkiye’yi paylaşamayacağını yakın zamanda göreceğiz! Halk Hareketi AKP-PKK ortaklığı ile Cemaat’in paylaşım savaşına son verecek ve tümünü tasfiye ederek Türkiye’yi özgürleştirecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE’DE KESİN YENİLGİSİ

ABD Başkanı Barack Obama’nın “tercihim diplomasi” diyerek “savaşsız çözümün” kapısını zorunlu olarak araladığı saatlerde, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Haber Türk’te “savaşsız çözüme” karşı olduklarını ilan ediyordu. Bu ilan aynı zamanda AKP’nin 2,5 yıllık Suriye’ye düşmanlık politikasının da kesin yenilgisidir.

Bu kesin yenilgi durumu, program boyunca Davutoğlu’nu dayanaksız ve kolayca yalanlanabilecek tezler ortaya atmaya götürdü. Örneğin ABD Başkanı’nın “Suriye’ye müdahale için” Kongre’ye başvurmasını tüm dünya “Obama topu Kongre’ye attı” diyerek yorumlarken, Davutoğlu özetle şu tezi savundu: “Ancak kendisine çok güvenen biri, yetkisi olduğu halde Kongre’ye gidebilirdi.”

İnsan bu sözleri okuyunca, neden dış politikamızın sıfır çektiğini kuşkusuz daha iyi anlıyor.

DAVATOĞLU, DAVUTOĞLU’NU YALANLADI

Davutoğlu son tahlilde “savaşsız çözüm” durumuna da mecbur kalacaklarının işaretlerini verdi. Örneğin Suriye için “savaş çığırtkanı” olmadıklarını iddia etti. Hükümetinin “bir karıncanın bile incinmesini istemeyecek” bir yapıda olduğunu anlattı. Davutoğlu, “uçağımız düşürüldüğünde Suriye’yle savaşalım diye çok provokatif yayınlar yapıldığını ama kendilerinin Suriye’ye savaş açılmasına en başından beri karşı olduklarını” iddia etti. Öyle ki tüm bunları anlatırken hızını alamadı ve “zamanında, ABD Irak’a saldırmadan mesele çözülsün diye çok uğraştıklarını” ileri sürdü!

Kuşkusuz “yalan” kelimesini bile hayretler içinde bırakan bu sözler, yukarıda altını çizdiğimiz “kesin yenilgi” hâlinin yansımalarıydı. Bu hâl, sunucunun “Esad’ın gidişi için bir takvim verebilir misiniz” sorusuna yanıtta da kendini gösterdi. Davutoğlu özetle, “geçmişte de Esad’ın gidişi için bir takvim açıklamadığını, 15 gün süre konusunun çarpıtıldığını, bugün de herhangi bir takvim açıklamayacağını” belirtti!

Davutoğlu’nun bu kadar çabuk çürütülecek bir iddiaya mecbur kalması, önemlidir ve hükümetinin ömrüyle ilgilidir!

KOMŞULARIMIZ SAVAŞA KARŞI

Öte yandan Davutoğlu “savaşsız çözüme” karşı çıkarken, ABD Senatosu da oylamayı ertelediğini ilan ediyordu. Karşı oyların şimdiden 200’ü aştığını belirten gözlemcilere göre ise Temsilciler Meclisi’nde hiç oylamaya başvurulmayabilirdi.

Yani Obama Suriye’ye karşı savaşı göze alamadığı için topu Kongre’ye atıyor, fakat Kongre de bu intihar kararının altına girmek istemeyerek, topu iade ediyordu. İmdada Moskova yetişiyor ve Şam ile Washington arasında arabuluculuğa soyunuyordu!

Peki, ABD’de bunlar yaşanırken ve Davutoğlu “savaşsız çözüme” karşı çıkarken, Türkiye’nin komşuları ne yapıyordu?

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ikili görüşmelerinin ardından yaptıkları ortak basın toplantısında, ülkelerinin ABD’nin Suriye’ye müdahalesine karşı olduğunu ilan ediyordu. Cevad Zarif, öncesinde Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yle görüşmesinde de aynı taahhüttü alıyordu. Öyle ki bu temaslar, Washington’da “Irak’ı kaybetmenin kesinleşmesi” olarak, Erbil’de ise “Irak için önce İran, sonra ABD” şeklinde yorumlanıyordu.

Mısır’da, Tahrir meydanına toplanan yüzbinler, Nasır posterleriyle ABD’nin Kahire Büyükelçiliğine yürüdü ve Suriye’ye müdahaleye karşı çıktı. Göstericiler hükümetten, ABD Büyükelçiliğini kapatmasını talep etti. Bu arada Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi,  Suriye’ye müdahaleye karşı olduklarını yeniden ilan etti.

Bakın bu gelişmeler, hem Mısır’daki 30 Haziran devriminin anlamını, hem de Erdoğan’ın Mursi’nin arkasından neden ağıt yaktığını ortaya koyuyor. 30 Haziran’dan önce Mursi’nin Mısır’ı Suriye’yle diplomatik ilişkileri keserken ve Suriye’ye cihat ilan ederken, ikinci devrim sonrasının Mısır’ı hem Suriye’yle diplomatik ilişkileri yeniden başlatıyor hem de Suriye’ye dış müdahaleye karşı çıkıyordu!

Diğer yandan Azerbaycan’ın Suriye’ye müdahaleye karşı çıkması, hatta KKTC’nin “ada Suriye’ye saldırıya ev sahipliği yapmayacak” çıkışı yapması, AKP’yi bölgede iyice tecrit ediyordu!

ÇÖZÜM CENEVRE-2’DE

Tüm bunlar ne anlama mı geliyor?

Başbakan Erdoğan iddia ettiği gibi Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılamayacak. Hatta bir süre sonra Ankara’da da namaz kılamayacak. Erdoğan namazını İstanbul Üsküdar’daki evine yakın camilerde kılabilecek!

Diğer yandan Cenevre-2 Konferansı toplanacak ve dünya Rusya-Çin-İran üçlüsünün çözümüne razı olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın