Posts Tagged Barzani

BÖLGEDE MEZHEPÇİLİĞİ KİM YAPIYOR?

Ülkesinde hakkında tutuklanma kararı bulunan ancak AKP hükümeti tarafından İstanbul’da misafir edilen Tarık El Haşimi, Başbakan Erdoğan‘la yaptığı “sır görüşme”den sonra Tahran – Bağdat – Şam karşıtı demeçler vermeye başladı.

 

AKP hükümetinin İstanbul-Başakşehir’de konut tahsis ettiği ve güvenliğini sağladığı Haşimi, öncelikle Hürriyet ve Milliyet’e yönlendirildi. Her iki gazeteye de AKP’nin Ortadoğu planlarına uygun röportajlar veren Haşimi, Esad‘dan sonra Maliki‘yi de “diktatör” ilan etti.

HAŞİMİ: İRAN MEZHEP SAVAŞI KÖRÜKLÜYOR

Maliki‘nin açıklamalarında dikkatimizi çeken konulardan biri, onun ErdoğanDavutoğlu ikilisinin Sünni blok planlarına uygun olarak İran’ı mezhepçilik yapmakla suçlamasıydı.

Kaçak Haşimi şöyle diyor: “Maalesef İran, mezhep savaşını körüklüyor. Daha önceleri kimse kimsenin meshebini sormazdı. Şimdi herhangi bir bakanlığa iş başvurusunda bulunduğunuzda daha resepsiyondayken bile ‘ne mezhepsin?’ diye oruyorlar. İnanılmaz bir ayrımcılık var. Bir mezhebe karşı ayrımcılık ve marjinalleştirme. İran’ın bu bölgesel politikasının karşısında durmak lazım.”

Kuşkusuz bu sözlerin yalan olduğuna en vakıf insan, bu sözlerin sahibidir. Çünkü Haşimi, Irak’ın Cumhurbaşkanı yardımcısıydı.

ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR

Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna geleceğiz, ancak öncelikle gerçeği saptayalım.

Doğrudur, bugün Irak’ta insanlara mezhepleri soruluyor; Iraklıların dinsel ve etnik aidiyetleri sorgulanıyor… Ancak bunun sorumlusu İran değil, ABD’dir!

Irak’ı 1991’deki ilk saldırısında Araplar ve Kürtler diye ikiye bölen, Arapları da 2003’teki saldırısında Şii ve Sünni diye ikiye bölen ABD’dir. Bu süreçte ABD başkanlarından başlayarak, ABD’nin Irak’taki valilerine kadar pek kişi, Irak’ın güneyde Şii Araplar, ortada Sünni Araplar ve kuzeyde Kürtler arasında pay edildiğini açıkça dile getirmiştir. Basra merkezli Şii Irak, Bağdat merkezli Sünni Irak ve Erbil merkezli Kürdistan haritaları, ABD’nin resmi kurumlarının internet sitelerinde yer almaktadır.

Haşimi‘nin Erdoğan – Davutoğlu ikilisiyle birlikte hedef aldığı Maliki ise tersine ABD’nin üçe böldüğü Irak’ı yeniden birleştirmeye çalışmaktadır! İran’ın güdümünde denilen Maliki‘ye düşmanlıkları bundandır!

TÜRKİYE’DE DE AYRIMCILIĞIN ADRESİ ABD’DİR!

Benzer durum Türkiye içinde de geçerli değil mi? Bugün herkesin birbirinin etnik aidiyetini merak eder hale gelmesi, neyle başlamıştır? AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı” ile!

Yeni Anayasa’larından neden Türk kelimesini çıkarmaya çalışmaktadırlar? Neden Başbakan Erdoğan, her fırsatta muhataplarını “Alevililik” üzerinden vurmaya çalışmaktadır? Neden bu ülkenin başbakanı her fırsatta Alevi – Sünni vurgusu yapmaktadır? Bunu kendisinden İran mı istemektedir? Elbette hayır!

Türkiye’nin de Türk – Kürt şeklinde etnik temelde ve Alevi – Sünni şeklinde dinsel temelde ayrıştırılması, bir ABD projesidir!

SÜNİ – Şİİ DEĞİL, AMERİKANCI – BÖLGECİ SAFLAŞMASI

Gelelim Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna…

Burada da başvuracağımız kaynak, ABD’nin BOP eşbaşkanlığıdır. Suriye’de fol yok, yumurta yokken Erdoğan‘ın “Alevi – Sünni çatışmasından endişe ettiğini” açıklaması, bir işarettir!

Bölgede oluşan Tahran – Bağdat – Şam eksenine karşı ABD adına mücadele etmenin yolu, karşısına bir başka eksen koyabilmekten geçer. O eksenin “Sünni eksen” olması, ABD ve taşeronlarına göre cepheyi büyütecektir. Düşman eksenin Şii ekseni olduğunu iddia ederek, Sünni ekseni büyüteceklerini hesaplamaktadırlar. Erdoğan‘ın Suudi Kralı ve Katar Şeyhi ile birlikte Suriye’ye demokrasi götürmeye soyunması bu görev nedeniyledir. Sünni bir eksen kurarak, Mısır’ı, Ürdün’ü saflarına katmayı, İran’ı yalnızlaştırmayı hesap etmektedirler. Daha doğrusu ABD bu hesabı yapmaktadır.

BÖLÜCÜLER, BİRLEŞTİRENLERE KARŞI

Maliki‘nin kabinesi Şii’lerden ibaret değildir; Esad yönetimi de iddia edildiği gibi tamamen Nusayri değildir, tersine Sünni çoğunlukludur!

Dolayısıyla bölgede mezhepçilik yapan İran değil, ABD’dir; Ahmedinejad ya da Esad değil, Tayyip Erdoğan’dır; Maliki değil Haşimi ve Barzani’dir!

Ahmedinejad – Maliki – Esad bir cephede, Erdoğan – Haşimi – Barzani ise diğer cephededir!

Erdoğan, tüm güney komşularının bölücüleriyle ittifak halindedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

CIA-AKP-PKK MUTABAKATI: DİYARBAKIR BAŞKENT

CIA’nın eski Türkiye İstasyon Şefi Graham Fuller ABD’nin hedefini bir kez daha ve somut kelimelerle açıkladı: “Kürtler bir bağımsızlık ilan ettiklerinde onları hangi ülke tanıyacak? Bu durumda Türkiye çok çekici bir hale geliyor. Kürdistan’ın Türkiye ile işbirliğine hem politik hem ekonomik açıdan ihtiyacı var. Türkiye ve bölgenin entegre olmuş halinde ise Diyarbakır başkent olur.

Kuşkusuz bu açıklama Aydınlık okurlarını hiç şaşırtmamıştır. Çünkü Aydınlık yıllardır bu plana dikkat çekiyor. Yıllar içinde “Pentagon’un Kürt senaryosu”, “ABD’nin Üç İsrail Planı” ve “Türkiye himayesinde Kürdistan” diye isimlendirilen bu plan, son tahlilde Diyarbakır’ın başkenti olduğu Büyük Kürdistan’ı hedeflemektedir.

Biz de “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan” isimli kitabımızda bu süreci inceledik uzun uzun.

FULLER – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

ABD’nin 1991’deki birinci Irak saldırısında asıl hedefi, Irak’ı bölmek ve kuzey Irak’ta bir kukla devlet kurmaktı. 1992’de 36. paralelin üstünü Saddam Hüseyin’e yasaklayarak sınırı belirlenen bu kukla devlete maalesef Türk hükümetleri katkı sundu, destek verdi.

ABD, 2003’deki ikinci Irak saldırısında ise bu kukla devleti resmileştirmeye yöneldi. Bunun yolunun Türkiye’nin himayesinden geçtiği aşikârdı.

Nitekim dönemin ABD Büyükelçisi Robert Pearson, 2003’te “Türkiye’nin güneydoğusu ile Irak’ın kuzeyinin tek bir ekonomik bölge olduğunu” bu plan gereği dile getirmişti.

Ve yine Başbakan Erdoğan, 2004’te bu plan gereği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır bir merkez olur” demişti. (Kanal D, Teke Tek, 14 Şubat 2004)

CIA istasyon şefiyle, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın “Diyarbakır’ın başkent”  olması konusunda mutabık olması anlamlıdır. AKP’nin PKK ile yüzde 95 mutabık olduğunu da Oslo görüşmelerinde Erdoğan’ın temsilcisi olarak yer alan Hakan Fidan’dan öğrenmiştik.

TSK’YE SURİYE GÖREVİ

Peki, Graham Fuller’in bugün bu açıklamayı yapması ne anlama geliyor? Barzani Washington’da başbakan gibi ağırlanırken, Fuller neden yeniden piyasa çıkıyor?

Çok açık. Türk Ordusu’nu Suriye’ye sürmek isteyen ABD, Türkiye’yi tehdit etmektedir.

Çünkü Washington, Irak’ın kuzeyindeki yapının yaşaması için iki şeye ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Birincisi Türkiye’nin himayesi, ikincisi de bu yapının denize açılması.

Bu yapıyı İran, Irak ve Suriye’ye karşı koruyabilecek tek kuvvet Türk Ordusu’dur. Türk subayına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesi, Silivri’de esir edilmesi, bu görevi zorla yapsın diyedir!

Kürtleri Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil etmede ısrar ve tampon bölge için sondaj çalışması yapılması da bu nedenledir. Böylece Irak’ın kuzeyindeki yapı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılacak, Türkiye’nin güneydoğusundan da himaye edilecektir!

HARP AKADEMİLERİ KONFERANSLARI

Başbakan Tayyip Erdoğan’dan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de Türk subaylarına Harp Akademileri’nde konferans vermesi, esas olarak Suriye’yle ilgilidir.

Nitekim Gül, bunu açıkça dile getirmiştir. “Taşların yerinden oynadığı, kıtalar ve ülkeler arasındaki güç dengelerin değiştiği, tarihin akışının hızlandığı bir süreçten geçildiğini” belirten Gül, “böyle dönemlerin ciddi risklerin olduğu kadar, muazzam fırsatların da doğduğu dönemler olduğunu” vurguluyor.

Nedir o fırsat? Türkiye’nin sınırlarını güneye genişletmek! Dünün Kerkük havucu, bugün kuzey Suriye’dir!

Başbakan Erdoğan’ın rahatsızlığı nedeniyle yerine konuşma yapan Ali Babacan ne demişti Aralık 2011’deki Girişimcilik Zirvesi’nde: “Amacımız Ortadoğu’da sınırları kaldırmak.”

Ve ne demişti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu TÜSİAD’ın Görüş dergisine: “Haritaya baktığımızda Kürt coğrafyasının dağlar üzerinde doğal olmayan bir şekilde ayrıldığını görüyorsunuz. (…) Dolayısıyla onlarla entegre olmamız lazım.

TEK ÇÖZÜM: DEVRİM

Artık söz tükenmiştir. CIA istasyon şefiyle, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ve elbette PKK’nin “Diyarbakır’ın başkent” olması konusunda mutabık olması kelimelerin bittiği yerdir.

Cumhuriyetinin yıkılması ve topraklarının parçalanması karşısında üç maymunu oynuyorsa bu ülkenin merkezi kurumları, milletin artık tek bir çözümü kalmış demektir: Devrim!

Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı ve Acem’i kanlı bir gelecekten sadece Devrim kurtarır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN KOZU: PKK

AKP’nin Tel Aviv – Şam arabuluculuğuna soyunup, önce Tel Aviv’le, sonra da Şam’la karşı karşıya gelmesinin bir dış politika iflası olduğu, kuşkusuz tartışma götürmez…

Sonuçları bakımından, AKP’nin Suriye karşıtlığının da nesnel bir İsrail müttefikliğine dönüştüğü ortada… Şam’ın bu nedenle saldırı Türkiye’den gelse bile neden İsrail’e yanıt vereceği, Rafet Ballı’ya söyledikleri şu veciz ifadede anlamını buluyor: “Düşmanın kuyruğuyla uğraşmaktansa, başını hedef alırız.”

SURİYE’YE MÜDAHALE GEREKÇESİ OLARAK PKK

AKP’nin bu karşıtlık görüntülü müttefiklik ilişkisi, sadece İsrail’le sınırlı değil elbette; PKK’yle ilişkisi açısından da geçerli.

Suriye’ye müdahale konusunda içeride bir türlü meşruiyet bulamayan AKP’nin PKK’ye bir koz olarak sarılması, bu ilişkinin en somut göstergesidir.

AKP kurmayları ve yönlendirdiği kalemşorlar, bir süredir Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın PKK’yi Türkiye’ye karşı kullanmaya başladığını işliyorlar. Bu iddiayı dayandırdıkları kanıt ise PKK’nin askeri liderlerinden Fehman Hüseyin’in Suriye doğumlu olması. Böylesi ciddiyetsiz bir bağ karşısında, insan belirtmeden duramıyor: Murat Karayılan da Türkiye doğumlu!?

KAMIŞLI’DAKİ PKK, AKP’YE YARAR

AKP’nin Esad karşıtlarını bir türlü birleştirememesini bile PKK’ye bağlıyorlar. AKP’nin Barzani üzerinden Erbil’de topladığı Suriye Kürt Konseyi’ni, tüm baskılara rağmen İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil edememesini de…

Konuyla ilgili daha sağlam dayanak bulmaya soyunan Cengiz Çandar ise Ortadoğu’daki kaynaklarından bazı “gözlemler” aktarmış. Kamışlı, Amude gibi kentlerde PKK’nin fiilen yönetimi devraldığını savunuyor. Çandar’ın amacı belli: Rejim karşıtlarına desteği artırmak için, Esad’ın otoritesini yitirdiğini ve ortada bir Suriye devleti kalmadığına ikna etmeye çalışıyor…

Varsayalım ki öyle… Yani Kamışlı’da Esad değil de PKK hâkim. Türkiye açısından ne ifade eder bu?

Bizce Türkiye’yi yakından ilgilendiren şu gerçeği ifade eder: Tıpkı Irak’ta olduğu gibi merkezi otoritenin zayıflatılmasına yönelik tüm dış müdahaleler, ayrılıkçı Kürt hareketini besler, büyütür.

Irak bu konuda Ankara için hazine öneminde deneyime sahiptir: Barzani ve Talabani ikilisi Bağdat’ı yenerek kuzeyde otonom bir yapı kurmadı. Tersine ABD Bağdat’ı zayıflattıkça, Erbil güçlendi.

TÜRKİYE’NİN MÜTTEFİKİ PKK DEĞİL, ESAD’DIR

Aynı durum Suriye için de geçerli. Şam zayıflarsa, Kamışlı güçlenir ve Irak’tan sonra Suriye’de de otonom bir yapı olanağı doğar.

Ankara Kuzey Irak’tan sonra bir de Kuzey Suriye gibi bir tehditle karşı karşıya kalmamak için, tersine Esad’a omuz vermelidir.

Üstelik Ankara’nın önünde 2004 – Kamışlı deneyimi de vardır. ABD, Irak’tan sonra 2004 yılında Suriye’yi de karıştırmaya çalıştığında, Kamışlı’da Kürt ayaklanması başlatmış ve Amude’ye sıçratmıştı. Washington’un hedefi daha o zaman bile Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaktı. Esad’ın bastırdığı bu ayaklanma, en çok Ankara’ya yaramıştı!

TÜRKİYE VE AKP FARKLI CEPHELERDE

İşte bu nedenle görüntüde nasıl karşıtlıklar olursa olsun, bölgemizdeki saflaşma nesnel olarak şöyledir:

1. Cephe: ABD – İsrail – AKP – PKK – Barzani.

2. Cephe: Rusya – Çin – İran – Irak – Suriye.

Türkiye’nin çıkarları da AKP’nin tersine 2. cephededir!

NOT: Bugün 14.00 – 18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşuyoruz ve kitaplarımızı imzalıyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Nisan 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN VE ŞEYH SAİT

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) hafta sonu yapılan 6. Olağan Genel Kurulu’nun sonuç bildirgesinde “Öcalan’ın siyaset yapabilmesi için önünün açılması ve koşullarının düzeltilmesi” istendi. Sonuç bildirgesinde, “Şeyh Sait neyse, Sayın Öcalan da halkımız için odur” ifadesine yer verildi.

BDP’li milletvekilleri, belediye başkanları ve delegelerin katıldığı Genel Kurulun kararı kuşkusuz eylemiyle de uyumlu. Zira hakkında sempozyumlar düzenlenen, anma törenleri yapılan Şeyh Sait’in en son Diyarbakır’da heykeli dikilmişti!

Peki, Şeyh Sait’le eşdeğer tutulan Abdullah Öcalan bu konuda ne düşünüyor?

‘İLK KÜRT İSYANLARI BATI’YA DAYANIYORDU’

Serxwebun dergisinin Haziran – 2000 tarihli 222. sayısında, Öcalan’ın Şeyh Sait konusunda ne düşündüğü, “PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan yoldaşın değerlendirmesi” başlığı altında yayımlanmıştı. Aktaralım:

“İsyanlar tarihi iyi bilinmeli ve doğru algılanmalıdır. Geçmişte yaşanan isyanlar ilkel milliyetçiliğe dayalıdır. Bazıları benim için ‘Kemalizme kayıyor’ diyebilirler. Kemalizm düşmanlığı Kürtlerin lehine değildir. İlk Kürt isyanları Batı’ya dayanıyordu. Söylemek istediğim şuydu: O dönemde hem Kürtler üzerinde hem de Türkler üzerinde emperyalizmin oyunu vardı. O zamanki isyanlara önderlik edenler bunu göremediler. Önderliklerin gerici yanlarını görmek gerekir. Bu oyun hâlâ devam ediyor.

“İsyan Kürt egemenlerinin yaklaşımıdır. Barzani ve Talabani’ye dikkat edilmeli. Kürt halkını da Kemalizmi de bu hale getiren isyanlardır. 1919-24 sürecini anlatan Doğu Perinçek’in kitabı okunmalı. Mustafa Kemal 1919’da Kürtlere bütün özgürlükleri tanıyacaktı. ‘Oyuna gelmeyin’ dedi. ‘Kürdistan Devleti kurma oyununa, Ermeni Devleti kurma oyununa gelmeyin’ dedi. Cumhuriyetle birlikte Kürtlerin bütün özgürlükleri tanınacaktı. Doğrudur, Atatürk stratejik açıdan yaklaştı. Bu 1924’e kadar sürdü.

‘ŞEYH SAİT KÜRTLERİ ATEŞE ATTI’

Şeyh Said isyanı taviz koparma amacıyla Kürtleri ateşe atmıştır. Bu isyan Kürtler için büyük felaket oldu. Barzani ve Talabani böyle ortaya çıktı. Kürt, namusuyla oynandı, ateşe atıldı. Bush ve İngiltere öyle yaptı, ‘Kürtlere devlet vereceğim’ dedi. Bunların hepsi hikâyeydi. Sonuçta içinden çıkılmaz bir Kürt ve Kürdistan doğdu. Sonuç trajedidir. Bu tarihi açmak gerekiyor.

1925 isyanı ve bastırma, iki taraflı şiddet, Cumhuriyeti ve Kemalizmi olumsuz etkiledi ve demokrasi kaybetti. 1924’e kadar Mustafa Kemal’in çizgisi önemlidir. Kürt isyanları devreye girince cumhuriyet tökezledi. Mustafa Kemal bilinçliydi; bu işbirlikçileri tanıdı.

“Cumhuriyet ideolojisine aykırı değil. Türkiye’ye en iyi yardım 1925 Musul-Kerkük oyununu bozmaktır. Türkiye’ye demokratik hizmet etmektir.

“1925’te isyan çıkarıp sahipsiz bırakanlar şimdi de işbaşındadırlar. PKK de HADEP de bunlara karşı uyanık olmalıdır.

ÖCALAN, ŞEYH SAİTLEŞTİ!

Peki, bu sözlerden tam 12 yıl sonra ne değişti? 12 yıl sonra bugün Şeyh Sait ve Öcalan neden aynılaştı?

Şeyh Sait tarihteki yerinde durduğuna ve yerini değiştiremeyeceğine göre, Şeyh Saitleşmekte olan Öcalan’dır!

Öcalan, “isyan çıkarıp sahipsiz bırakanların iş başında olduğunu” doğru saptamış ancak sahipsiz bırakanlara yani emperyalizme bağımlılıkta Şeyh Sait’i aşmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD PKK’DEN VAZGEÇER Mİ?

PKK’li Murat Karayılan, İran’ın Kuzey Irak’a operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor ve ABD’nin de “Ankara-Tahran” projesine destek verdiğini belirtiyor. PKK’li Duran Kalkan bu iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin de sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir” diyor.

‘TÜRKİYE OPERASYONUN İÇİNDE” İDDİASI

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, 22 temmuz günü “300 Türk özel birlik üyesinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini”, 27 temmuz günü de “20 Türk tankının operasyona destek için operasyon bölgesine geçtiğini” ortaya atmıştı.

ANF de, süreci şu ziyaretler ekseninde analiz ediyor: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun 11 Temmuz’da Tahran’ı ziyareti, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen‘in GülErdoğanDavutoğlu ile görüşmeleri, İran’ın 16 Temmuz’da Kandil’e operasyona başlaması, CIA Başkanı David Petraeus‘un 18 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşener‘le görüşmesi…

ABD, TAHRAN’A BAĞDAT’LA GÖRÜŞMEYİ TAVSİYE ETTİ

Karayılan‘ın gelişmeleri “ABD-Türkiye-İran ittifakı” olarak değerlendirmesinde kuşkusuz ABD’nin saldırıya uzun süre sessiz kalması da rol oynadı. Washington ilk kez 27 Temmuz’da ses verdi. ABD’nin Irak’taki askeri sorumlusu General Jeffrey Bucharan‘ın sesi gerçi kısıktı: “Eğer İran, Irak tarafında bir tehdit görüyorsa, Irak hükümeti ile görüşmeli ve sorunu çözmeli.”

ABD, Tahran’a yalnızca Bağdat’la görüşmeyi “tavsiye” edebiliyordu! Ancak PKK de en başından beri zaten Bağdat’ın Tahran’a seyirci kalmasına itiraz ediyordu. Hatta PKK’li Cemil Bayık, açıkça “ittifakın içinde Irak da var” diyordu.

Irak Parlamentosunun Kürt üyesi Mahmud Osman, daha da ileri gidip “Türkiye-İran-Irak arasında gizli bir anlaşma
olduğunu ileri sürüyordu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani‘nin partisi KYB de bu anlaşmaya destek vermekle suçlanıyordu. Kuzey Irak’ta yayımlanan Levin dergisi, anlaşmaya göre İran’ın Kandil’i alıp, KYB’ye vereceğini yazıyordu. Barzani yönetimi de ilk günlerdeki birkaç cılız itiraz sonrasında, sessizliğe gömülmüştü…

CEMAAT-PKK SAVAŞI

Diğer yandan cemaat de dikkat çeken açıklamalar yapıyordu. Örneğin cemaatin yayın organlarının vazgeçilmez öznesi olan Em. Yarbay Şenol Özbek, “Kandil’e tek başına yapılan operasyonun ordu yutacağını” söylüyor ve ekliyordu: “Türkiye-ABD-İran-Irak birlikte operasyon düzenlemeli.”

Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce de, “Yeni Türkiye”nin oluştuğunu belirtiyor ve “Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek” diyordu. ANF, Gülerce‘nin çıkışını, “Gülen cemaati savaş ilan etti” şeklinde karşıladı. PKK, “terörle mücadelede polis özel harekat konseptini”, “cemaatin PKK’yle savaşta, sahaya inmesi” olarak yorumluyordu.

ABD EN SONUNDA BARZANİ’YE DEĞİL PKK’YE DAYANIR

Peki PKK’nin iddia ettiği gibi İran operasyonu, aslında Türk-İran ortak operayonu mudur? Operasyonla ilgili ABD-İran-Türkiye-Irak mutabakatı gerçekten var mıdır? Daha da somutlarsak, ABD PKK’den vaz mı geçmiştir?

ABD’nin bölgedeki en temel hedefi, Kuzey Irak’ı Türkiye’nin güneydoğusuna genişletmektir, yani “Büyük Kürdistan” kurmaktır. Peki Büyük Kürdistan’ın ABD adına hakimi kim olacaktır?  Barzani mi, PKK mi? Siyasi, askeri, kültürel, sosyolojik, nüfus ve her türlü gelişmişlik parametreleri açısından bu sorunun tek yanıtı vardır: PKK!

Dolayısıyla ABD için “Büyük Kürdistan” hedefinde PKK’ye dayanmak, stratejik bir karardır. ABD’nin stratejik olarak PKK’den vazgeçmesi mümkün değildir!

Peki, o zaman ABD neden İran’a ses çıkarmamaktadır? ABD ve İran’ın, bütün düşmanlıklarına rağmen, PKK konusunda bir ortaklığı söz konusu olabilir mi?

Elbette hayır… Aslında meselenin özü de buradadır. ABD PKK’den vazgeçmemiş ama İran’a da engel olamamıştır. Çünkü bölgede inisiyatif ABD’de değil, İran’dadır!

ABD’yi bu duruma mahkûm eden bir diğer zorluk da Aralık ayında başlayacak ikinci geri çekilme sürecidir. Kuzey Irak üzerinden İskenderun-Mersin hattına uzanacak bu güzergahın “güvenliği”, bölgedeki dengeler açısından yeni bir parametredir.

HEDEF: YENİ TÜRKİYE

Gelişmeler Türkiye’ye iki şekilde yansımaktadır: Birincisi, gündemi AKP – PKK “takışması” üzerinden belirlenen “yeni anayasalı, Yeni Türkiye” hazırlanmaktadır; ikincisi de, buna hazırlık olarak, “Polis – Jandarma entegrasyonu” ile Türk Ordusu’nun karşısına “cemaat ordusu” konulmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
30 Temmuz 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN’IN PANZEHİRİ BARZANİ Mİ?

Hakkari’de bir minibüse düzenlenen ve 9 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği alçakça saldırı, bir yönüyle “kukla devlet” merkezli saflaşmayı da turnusol kağıdı gibi sergileyiverdi: ABD, AKP, Barzani (Kukla Devlet), BDP ve PKK bir yanda; Türkiye, İran ve Suriye diğer yanda…

Bu saflaşmanın olguları ise saldırıyla ilgili yapılan açıklamalar. Bakın kim, kimleri saldırıdan sorumlu tutuyor?

Öcalan’a göre saldırıyı yapan ya İran ya da “derin PKK”. AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da, saldırının, PKK’nın içindeki Suriyeli kanadın lideri Bahoz Erdal kod adlı Ferman Hüseyin’ine bağlı birlikler tarafından gerçekleştirildiğini yazdı. Zaten İçişleri Bakanı Beşir Atalay da, “veriler, PKK’yı gösteriyor” diyerek “gelen bilgiler PKK’yı değil içini gösteriyor” demeye getirdi. Denklemi tamamlayan açıklama da BDP’den geldi: Saldırı Ergenekon’un işi!

Ancak…

Denklemi tamamlayan en önemli olgu, Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında toplanan olağanüstü güvenlik zirvesi sonrası yapılan açıklamaydı. Teröre karşı sekiz önlemin alınacağı belirtilen açıklamada, önlemlerden ikisi aynen şöyle: “Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimiyle, PKK’ya karşı mücadelede işbirliğinin artırılması” ve “açılıma devam edilmesi”.

Yani Erdoğan komutasındaki devletimiz toplanmış ve PKK’ya panzehir olarak KDP’yi, Öcalan’a panzehir olarak da Barzani’yi göstermiş!

Türkiye, bu panzehirci yaklaşımı nedeniyle, Irak’ın kuzeyinde 1992’den beri adım adım inşa edilen kukla devletin bizatihi ABD’den sonra en büyük sorumlusu olmadı mı? Hadi Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanlığı görevi gereği kukla devletin hamisi ama devletin güvenlik zirvesine katılan devletin güvenlik birimleri bu gerçeği bilmiyorlar mı? 36. paralele evet demek, Çekiç Güç’e evsahipliği yapmak, Habur dışında ikinci bir sınır kapısı açmayarak Barzani’ye ekonomi yaratmak, Barzani’ninj peşmergesini eğitmek hatta maaşını vermek, PKK saldırganlığını azalttı mı, Kandil’i boşalttı mı? Yoksa, kukla devlet PKK için güvenli bölgeye mi dönüştü?

Hepsini bir yana bırakın. ABD’nin bölgede ağırlıklı olarak bulunduğu 1991-1999 yılları arasındaki birinci dönemle, 2003-2010 yılları arasındaki ikinci dönemin PKK’yı palazlandırdığını, PKK’nın Türkiye’ye karşı saldırganlığını artırdığını görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı? İstatistiklere baksalar görecekler: Ne zaman ABD bölgeye geldi, PKK büyüdü ve saldırganlaştı!

Ya Güneydoğu’nun Barzanileştiğinin farkında değiller mi!? Öcalan posterli nevruz gösterilerinin yerini, Barzani posterli gösterilerin aldığından bihaberler mi!? Fethullah Gülen cemaati ile Barzani aşiretinin, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunda, eğitimden kültüre, sağlıktan ekonomiye kadar ittifak halinde olduğunu görmezler mi!?

Ayrıca toplumda her bireyi, kimlik sorgulatmaya götürdüğü için “ayrışma” yaratan ve de PKK saldırganlığını artıran “açılıma devam etme” kararı, teröre karşı alınabilecek bir önlem midir?

Peki, neden İran ve Suriye hedef gösterildi?

Çünkü İran ve Suriye, aslında en başından beri ABD’nin kukla devleti konusunda doğal ve nesnel müttefikti ama gecikti. Çünkü ABD, Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devleti ilan ettikten sonra doğuda İran’a, kuzeyde Türkiye’ye ve batıda denizle buluşturana kadar Suriye’ye genişletecekti. Keşke, Tahran’ın bunu anlaması için örneğin PJAK saldırganlığı, Şam’ın anlaması için de TSK’nın iradesi ile örneğin ABD’nin Kamışlı provokasyonları gerekmeseydi?

Ankara, Tahran ve Şam için bu durum 1999’dan sonra oluştu. Adana mutabakatıyla başlayan süreç, önce Ankara-Şam, ardından Ankara-Tahran ve son olarak da Ankara-Tahran-Şam eksenli gelişti.

Ankara ile Tahran, her altı ayda bir yenilenen “güvenlik anlaşması” imzaladılar yıllarca. Tahran PKK’yı, Ankara da “Halkın Mücahitleri”ni düşman ilan etti! Tahran, PKK’nın kendi sınırları içindeki uzantısı PJAK’a karşı amansız mücadele etti. Dahası, Ankara ile Tahran, Irak’ın kuzeyine yönelik ortak operasyon bile düzenledi; Kandil’e birlikte hava harekâtı yaptı!

Şam için dönüm noktası, Türk Ordusu’nun “Öcalan’ı teslim et” iradesi oldu. Bu irade, Şam’ı girmesi gereken denkleme soktu. Ancak Ankara’nın o iradesinin en büyük sorunu ise, milli olarak başlayan sürecin gayrı-milli sürece dönüşmesiydi. “Suriye kontrolündeki Öcalan” yerine, Türkiye açısından daha büyük bir talihsizlik olan “ABD kontrolündeki Öcalan” dönemi başladı. Çünkü Suriye’nin Öcalan’ı sınır dış etme kararıyla birlikte ABD devreye girmiş ve Öcalan’ı CIA-MOSSAD operasyonu ile Türkiye’ye “şartlı” teslim etmişti!

İşte ABD için en büyük sıkıntı bu ittifaktır. Ankara-Tahran-Şam ve hatta Bağdat dörtlüsü, ABD’nin kukla devletinin en büyük düşmanıdır. Kukla devlet, güneyden ve batıdan Arapların, doğudan Farsların ve kuzeyden Türklerin kuşatması altındadır. ABD çekildiği anda kukla devlet, bu üç milletin yaşadığı dört devlet tarafından dağıtılacaktır.

İşte ABD bu amaçla, bölgeden çekilip gitmek zorunda kalmadan, kukla devletini himaye ettirmeye, dahası himaye edecek kuvvete doğru genişletmeye çalışıyor. Yani Türkiye’ye…

Barzani’nin Öcalan’a panzehir gösterilmesine sessiz kalan devletin “merkezi kurumları” işte tam da burada hayati bir yanılgıya düşüyorlar. KDP ile PKK arasındaki çelişmenin, esas olduğu kanaatine varıyorlar. İkisi arasındaki çelişme, ABD’ye uşaklık yarışından başka bir şey değildir! Öcalan ile Barzani arasındaki çelişme, Türkiye’ye doğru genişleyecek Kukla Devlet içinde söz sahibi olma yarışından başka bir şey değildir. Barzani siyasal gücünü, Öcalan ise Türkiye’deki Kürt nüfusun en kalabalık nüfus olmasını avantaj kabul ederek yarışıyorlar. Yarış, elbette kuklacı “bitti” diyene kadar sürecek…

Devletin “merkezi kurumlarının” bir diğer yanılgısı da, Washington’un Pentagon üzerinden ördüğü “Tahran, Ankara’nın çıkarına aykırı olarak, kuzey Irak’ta nüfuzunu genişletiyor” masalıdır! Sanırsın, Irak’ın kuzeyinde ABD değil Papua Yeni Gine ordusu var!

Türk devleti, BOP eşbaşkanlığı katından uygulanan bu politikalarla adım adım karanlığa gidiyor! Öcalan’ın ağzından çıkacak bir “ateşkes uzasın” lafına bel bağlamanın ve acizliğinin sonu, Türkleri en fazla, ABD adına üçüncü bir İsrail devleti olmaya götürür! Kürtleri de bin yıldır birlikte yaşadığı halklarla boğaz boğaza getirir!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

NABUCCO İLE BARZANİ PETROLÜ TAŞINACAK

Türkmenistan gazını Avrupa’ya taşıyacak Nabucco Projesi imzalandı. Ancak imza törenine Türkmenistan katılmadı!

“Hükümetlerarası anlaşma”, geçiş ülkelerini oluşturan Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya başbakanları ile AB komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso tarafından 13 Temmuz’da Ankara’da imzalandı.

İmza törenini “tarihi bir an” olarak değerlendiren Başbakan Erdoğan, Türkiye’yi “kaynak ülkeler ile tüketici pazar arasındaki köprü ülke” olarak nitelendirdi. Erdoğan, hükümetinin hedefini de açıkladı: “Türkiye’yi doğalgazda, 4. büyük ‘ana arter’ yapacağız”!

Avrasya’ya yönelik stratejik hedeflerinde Türkiye’nin büyük yer tuttuğu ABD, 13 Temmuz’daki Nabucco Zirvesi’ne ağır toplarıyla katıldı. Zirvenin yapıldığı Rixos otelinde basın karşısına da çıkan ABD Yönetimi’nin Avrasya Enerji Kaynakları Özel Temsilcisi Richard Morningstar ve ABD Kongre üyesi Senatör Richard Lugar, “anlaşma dostlarımızı güçlendirecek” dedi.

Türkmenistan Projede yok!

İmza törenine, perde önünde Nabucco Projesi’yle hiç ilgisi olmayan ABD katıldı ama projeye gaz sağlayacağı belirtilen Türkmenistan katılmadı! Hatta Başbakan Erdoğan imza törenindeki konuşmasında bizzat Türkmenistan’ı, Azerbaycan, Irak ve Mısır’la birlikte projeye katılmaya davet etti!

Türkmen gazını Avrupa’ya taşımak için imzalanan bir projede Tükmenistan’ın yer almaması, projeyle ilgili daha önce gündeme getirdiğimiz iki önemli gerçeği ortaya koyuyor. Birincisi, projeyle aslında Irak’ın kuzeyindeki “kukla devlet”in petrolleri Avrupa’ya taşınacak. İkincisi, maalesef Türkiye ABD’nin bölgesel planlarında “boru bekçisi” olarak yer alacak.

Bu iki gerçeği açacağız. Ama önce Türkiye’nin iradesinin kırıldığı Prag Zirvesi’ni hatırlayalım.

Obama bastırdı, Gül AB’ye güvence verdi

ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Nisan başındaki Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği “model ortaklık” ilişkisinin parametrelerinden biri olan “Enerji güvenliğinin sağlanması ve Hazar petrol ve doğalgazı ile Kuzey Irak petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara ulaştırılması” konusundaki ilk önemli adım Mayıs ayında Prag Zirvesi’nde atılmıştı.

AB’nin uzunca bir süredir bastırdığı, ancak Türkiye’nin haklı talep ve gerekçeleri nedeniyle üzerinde mutabık kalınamayan anlaşma Washington’un devreye girmesiyle Prag’da çözülmüştü. Türkiye taleplerinden büyük oranda vazgeçmiş ve bizzat Prag Zirvesi’ne katılan Cumhurbaşkanı Gül’ün güvencesiyle Nabucco’yu 25 Haziran’da imzalayacağını ilan etmişti! Gül’ün sözü 18 günlük bir sapmayla gerçekleşmiş oldu.

10 Mayıs 2009 tarihli İngiliz The Guardian gazetesi, anlaşmayı şu ifadelerle duyurmuştu: “Türk gaz anlaşması Rus boyunduruğunu kırdı”, “Avrupa ve dünya dengelerini değiştirecek proje için Türkiye ikna edildi”. The Guardian, “boru hattının yarısından fazlası Türkiye’den geçecek böylece Türkiye, Avrupa’nın enerji sağlamasında bekçi haline gelecek” demişti.

GAZIN KAYNAĞI NERESİ?

En başından beri Türkmenistan ile Kazakistan ve Özbekistan doğalgazlarını Avrupa’ya taşımak üzere “planlanan” Nabucco Projesi, gazın kaynağı konusunda kuşku yaratıyor. Çünkü Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan Nabucco’ya katılmayıp, gazlarının Avrupa’ya aktarımı için Rusya’yla anlaşmıştı. Proje’ye gaz verebilecek tek ülke olarak Azerbaycan gösteriliyor. Gerçi Azerbaycan da henüz projeye katılmadı! Üstelik Azerbaycan, geçen ay Rusya’yla yeni bir anlaşma daha imzaladı.

KUKLA DEVLET’İN PETROL İHRACI

Şu anda somut olarak gaza kaynaklık yapacak tek yer, Irak’ın kuzeyi. ABD kukla devletinin petrolünü Türkiye üzerinden pazarlamış olacak.

Yaşamak için petrol sevkiyatına ihtiyaç duyan kukla devlet, ne batıdaki Suriye üzerinden, ne doğudaki İran üzerinden ne de güneyden, Arapların üzerinden petrol sevk edebilecek durumda değildi. Geriye bir tek ABD’nin AKP eliyle ikna edebileceği Türkiye kalıyordu!

Ve Türkiye ikna edildi, ardından da 1 Haziran’da Irak’ın kuzeyinde şaşalı bir tören düzenlendi. Barzani ve Talabani ikilisi bizzat bölgenin petrol vanalarını açarak, Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevkiyata başladı! Kerkük-Ceyhan Petrol Boru hattıyla taşınacak petrolden, Kukla yönetim “şimdilik” yüzde 17 pay alacak!

Törende konuşan kukla yönetimin Başbakanı Neçirvan Barzani, Türkiye üzerinden petrol sevkiyatına başlamayı, “Kürdistan için tarihi gün” olarak nitelendirdi.

Törene katılan isimlerden biri de Genel Enerji CEO’su Mehmet Sepil’di. Genel Enerji bölgedeki Taq Taq ve Tawke sahası petrollerini arama yetkisine sahip.

2002’de “Süleymaniye yönetimi” ile üretim ve paylaşım anlaşması imzalayan Genel Enerji için dönüm noktası ABD’nin Irak’ı işgali olmuştu. Bizzat Abdullah Gül, Genel Enerji ile Pet-Oil’in işgalden sonra bölgeden çekilmemesi için arabulucu olmuştu. Genel Enerji, ardından 2003 ve 2005’te Barzani ile, 2005 ve 2006’da da Talabani ile anlaşarak bölge petrollerini çıkarma yetkisine sahip olmuştu.

SONUÇ

Türkiye, Nabucco Projesi’yle ABD’nin planlarında yer almayı sürdürdü. “Model ortaklık” ile “boru bekçiliği” görevi verilen Türkiye, Kuzey Irak petrollerine de köprü misyonu edindi. Böylece Türkiye, Kukla Devlet’i bizzat “yaşatacak” bir işlevi de AKP imzasıyla yerine getirmiş oldu.

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın