Posts Tagged Erdoğan

ABD ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ ÇİZDİ Mİ?

Önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ABD’ye gitti, şimdi de Başbakan Yardımcısı Bülent ArınçDavutoğlu ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’yle, Arınç da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la Türkiye-ABD ilişkilerini ele aldı; Suriye, Irak, Mısır, İran dosyalarını görüştü.

Bu görüşmeleri normalde 11 yıldır Başbakan Erdoğan yapardı. Neredeyse ortalama yılda iki kez ABD’ye gider Bush’la ve Obama’yla görüşürdü; Washington’un verdiği yol haritalarını iktidarının dayanağı olarak alır, Büyük Ortadoğu’da uygulamak üzere “model ortak” sıfatıyla yurda dönerdi.

ABD başkanlarıyla sıkça telefonda da görüşürdü. Azıcık çizginin dışına kaysa Bush ya da Obama arar ve çizgiyi anımsatırdı. Hatta Beyaz Saray bu telefon görüşmelerinden birinin fotoğrafını da yayımlamıştı. Obama’nın sol elinde telefon, sağ elinde beyzbol sopası vardı. Oraları iyi bilen Egemen Bağış Washington’un mesajını “onlarda beyzbol sopası tespih gibidir, sürekli eldedir” diyerek milletin gözünde yumuşatmaya çalışmıştı.

Neyse uzatmayalım. Erdoğan son olarak bu yılın Mayıs ayında Washington’da, Beyaz Saray’daydı. Hatta Obama ile Erdoğan ortak basın toplantısı düzenlendiği sırada yağmur yağmış ve basının tüm yandaş kalemleri koro olup söylemişti: “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda.” Bu sözleri ErdoğanObama görüşmesine başlık yapan, manşet yapan bile vardı.

AKP’NİN HAZİRAN YALANI

Sonra araya soğukluk girdi. Kimileri o soğukluğun kaynağının Haziran Halk Hareketi olduğunu propaganda etti, ediyor. ABD’den gelen kimi “gösteri hakkı” açıklamalarını iddialarına dayanak yapıyorlar.

Oysa bu gerçek değil. Hem de iki kere: Birincisi direnişin sahibi halk olduğu ve hedefinde ABD’yle birlikte Erdoğan olduğu için. İkincisi de ABD’nin Erdoğan’dan kurtulmak istediğinde böyle pahalı operasyonlara ihtiyacı olmadığı için! Danışmanının ifadesiyle “deliğe süpürmek” kolaydır.

Ancak Erdoğan ve kurmayları, medya üzerinden yaptıkları bir psikolojik harekâtla Türkiye-ABD ilişkilerindeki soğukluğu Haziran’a endekslemeye çalıştılar. Böylece hem Haziran direnişinin arkasında ABD’nin olduğunu propaganda ederek direnişi karalamış olacaklar, hem de ABD’yle esas sorunu perdelemiş olacaklardı!

Fakat bu yalana kendi tabanlarını bile ikna edemediler.

OBAMA DİREKSİYON KIRIYOR, ERDOĞAN SAVRULUYOR

Esas mesele ise başkaydı. AKP ile ABD arasında bir kırılma varsa da, bunun tarihi Haziran değil, 3 Temmuz’du. Yani Müslüman Kardeşler iktidarının Mısır’da yıkıldığı gün. ABD bu süreçte Mısır’ı tamamen kaybetmemek üzere bir manevra yapmış fakat model ortağı, projesinin eş başkanlığı bu manevraya uyamamıştı.

Öte yandan 21 Ağustos kimyasal komplosu sonrasında Suriye meselesini savaşla çözemeyeceğini kabul etmek zorunda kalan ABD, manevra yapmış ve Rusya’nın planlarına mecbur kalmıştı. Fakat model ortağı, Suriye’de de o manevraya uyum sağlayamamıştı.

Diğer taraftan Ortadoğu’da toplamda bir değişikliğe gitmek zorunda kalan ABD, İran’la da masaya oturmaya mecbur kalmıştı. Model ortağı burada da savruldu.

Ve en önemlisi ABD, Irak’ı İran’ın nüfuzuna terk etmemek için Nuri El Maliki’yle de uzlaşmak zorundaydı. Maliki’yle uzlaşmak demek mecburen Irak’ın birliğini şimdilik kabul etmek ve Ankara-Erbil hattının Bağdat karşıtı operasyonlarını bir süreliğine rafa kaldırmak demekti. AKP bu zorunlu manevraya da ayak uyduramadı.

Özetle otobüsün şoför koltuğunda oturan Obama direksiyonu sola kıvırınca en arkadaki Erdoğan sağa savruluyordu.

ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ MİLLET ÇİZDİ

Peki, ABD Erdoğan’ın üzerini, bu manevralara uyum sağlayamadığı için çizdi mi? Hayır!

Eskiden ABD’nin Türkiye’de birden fazla seçeneği olurdu. Washington’un A olmazsa B, B olmazsa C ile yola devam etme kabiliyeti vardı. Fakat artık yok. ABD zayıfladıkça, böyle kabiliyetleri de azalıyor. Artık Washington’un Türkiye’de ikinci bir seçeneği yok.

Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’de artık toplamda zaten iki seçenek var: ABD’nin seçeneği, Türkiye’ni seçeneği.

GülGülen ittifakı, ABD açısından Türkiye’ye kumanda edebilecek bir seçenek değildir. Bu ittifakın değeri, ABD’nin Erdoğan’ı çizgi içinde tutma sopası olabilmesine bağlıdır.

ABD, yerine gerçekçi bir seçenek bulmadan, asla Erdoğan’ın üstünü çizmez.

Üstünlük milli güçlerdedir! Erdoğan’ı da, Erdoğan için sopa görevi görecek kuvvetleri de çizme kabiliyeti artık milli güçlerindir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2013

, , , , , , ,

1 Yorum

MARJİNAL ADAM: ERDOĞAN

Başbakan Erdoğan birkaç gün önce kameraların karşısında sitem etti: “Çözüm sürecinde yalnız bırakıldık.” (Yeni Şafak, 20 Kasım 2013)

Erdoğan’ın bu dikkat çekici konuşmasında “11 yıl boyunca hep yalnız bırakıldık” demesi, aslında birkaç yönüyle incelenmesi gereken bir siyasal ve sosyolojik meseledir. Biz öncelikle “yalnızlık” boyutunu, 11 yıllık AKP iktidarının geldiği nokta bakımından inceleyeceğiz:

HANİ PROTESTOCULAR BİR AVUÇTU?

“Çözüm süreci” dedikleri Öcalan Açılımı’nın başladığı günlerde gazetelere, televizyonlara en çok servis edilen haberdi: “Anketlere göre süreç yoğun bir şekilde destekleniyor.”

Oysa anketler doğru değildi; halk Öcalan’la müzakere edilmesine, ABD’nin projesinin adım adım gerçekleştirilmesine karşıydı. Hatta Akil Adamlar heyeti de aslında toplumdaki bu tepkiyi yumuşatmak için icat edilmişti. Ancak yandaş kalemler, üstelik Akil Adam heyetlerinin gittikleri tüm illerde protesto edilmesine rağmen, “destek çok yüksek” yalanını sürekli kullanmayı sürdürdüler.

Başta Erdoğan olmak üzere hükümetin tüm ağır topları ise Akil Adamları ve Öcalan Açılımı’nı protesto eden milleti, ekranlardan “marjinal” diye suçladılar.

Şimdi Erdoğan, “çözüm sürecinde yalnız bırakıldık” diyerek, asıl marjinalin kendilerini olduğunu itiraf etmiş oluyor!

AKP KOALİSYONUNUN BİLEŞENLERİ

Gelin bu yalnızlaşma sürecine göz atalım şimdi de:

ABD’nin 3 Kasım 2002 tarihli turuncu darbesiyle kurulan AKP Koalisyonu çeşitli bileşenlerden oluşuyordu:

1) Bir kere tarikatlar koalisyonuydu…

2) En başta Fethullah Gülen cemaati vardı.

3) Diğer yandan Milli Görüş geleneğinin önemli bir parçası “Yenilikçi Kanat” üzerinden AKP Koalisyonu’na taşınmıştı.

4) Sonra TÜSİAD, yani en büyük sermaye vardı. Zira TÜSİAD, ABD’nin projesinde olmak zorundaydı.

5) TÜSİAD olunca, haliyle liberal kesimler de olacaktı.

6) Diğer yandan geçmişin sağ tandanslı, MHP kökenli, milli-muhafazakâr denilebilecek kesimler de koalisyonun önemli bir bileşeniydi.

7) Sermayeye ve merkez medyaya eklemlenmiş sol maskeli dönekler de koalisyonun bir parçasıydı. Sayıları azdı ama etkileri fazlaydı. Zira Sol’un döküntüsü de olsalar, muhafazakârlardan çok daha birikimliydiler.

2007’DE DÖNÜLEN VİRAJ

Erdoğan iktidar oldukça, bu kesimlerle çelişmeleri ortaya çıkmaya başladı. Zira Erdoğan iktidar oldukça, daha çok iktidar istedi; koalisyon içindeki önemini dev aynasında, diğer bileşenleri ise cüce aynasında görmeye başladı. Haliyle bileşenlere kulaklarını kapamaya, sadece kendi aynasına bakmaya başladı…

Erdoğan’a ilk yanıt 2007’de Cumhuriyet Eylemleri’yle geliyordu. Fakat hem Cumhuriyet Eylemleri’ne önderlik eden kuvvetlerin bir bölümünün sistemle uzlaşması, hem Cumhuriyet’in merkezi kurumlarının cesur davranamaması, hem de AKP koalisyonu bileşenlerinin bu elemlere karşı “birbirine sımsıkı sarılması” Erdoğan’ı devrilmekten kurtardı.

Bu virajı alan Erdoğan, artık tüm virajlar bitti varsayarak düz yolda sürekli gaza bastı.

ÇÖZÜLENİN RUH HALİ

Ta ki 19 Mayıs 2012’ye kadar…

O gün alanlara TGB önderliğinde çıkan Jöntürkler, AKP Koalisyonu’nu dağıtacak halk hareketini başlatmış oldu.

Önce Koalisyonun milliyetçi kesimleri Erdoğan’ı terk etti. Sonra hızla diğerleri: Bazı sermaye grupları, liberaller, sol maskeli dönekler… Şimdi de Cemaat var sırada…

Erdoğan artık gittikçe yalnızlaşıyor, kullandığı terminolojiyle söylersek, marjinalleşiyor…

O yüzden daha çok sinirli, o yüzden daha sık ulan’lı, be’li konuşuyor… Vekilleri ile Valileri, ağız bozukluğunda birbiriyle yarışıyor.

Bu ruh hali, çöken, çözülen ve dağılan kuvvetlere özgüdür!

Memlekete hayırlı olsun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2013

1 Yorum

ERDOĞAN-BARZANİ BULUŞMASININ SONUÇLARI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın KDP lideri Mesut Barzani ile BOP nikâhını tazelemesi ve Diyarbakır sözleşmesini yapması, ilk sonuçlarını vermeye başladı.

A) TÜRKİYE’DE KÜRDİSTAN HAMLESİ

1.) Erdoğan’ın Başbakan sıfatıyla Kürdistan kelimesini kullanması bir coğrafi nitelemeden çok, bir siyasi tanımdır ve statünün (devletin) adıdır!

Erdoğan, Irak Kürdistanı diyerek, fiilen Türkiye ve Suriye Kürdistanlarına da yol vermiştir.

2.) Nitekim Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, hemen iki gün sonra, bir TV programında, Diyarbakır merkezli bölgeyi “Türkiye Kürdistanı” diye nitelemiştir.

Kürdistan’a meşruiyet kazandırma amaçlı bu iki hamle, AKP-PKK ortaklığının vardığı yerdir.

3.) Abdullah Öcalan, “devlet heyetine” sürecin ilerlemesi için üç şart sunduğunu ve yanıtı beklediğini açıkladı. (DİHA, 19 Kasım 2013)

B) IRAK’TA KÜRDİSTAN HAMLESİ

1.) Barzani’nin televizyonu olan Rudaw TV, Diyarbakır sözleşmesi kapsamında, Türkiye’nin imkânlarından yararlanmaya başlamış ve Türksat uydusu üzerinden yayına başlamıştır. (Hürriyet Planet, 19 Kasım 2013)

2.) Ankara ile Erbil, iki yeni sınır kapısının açılması konusunda anlaştı.

3.) Ankara ile Erbil, Barzani’nin petrollerinin Türkiye üzerinden Batı pazarlarına ulaştırılması konusunda anlaştı. İlk hattan gelecek ay petrol akmaya başlayacak. İkinci hat da imzalandı.

Erdoğan böylece Barzanistan’a bir yaşam koridoru armağan etmiş oldu.

C) SURİYE’DE KÜRDİTSAN HAMLESİ

1.) ErdoğanBarzani buluşmasının ardından PYD Türkiye sınırının hemen karşısında, yeniden bayrak dalgalandırmaya başladı. (Taraf, 19 Kasım 2013)

2.) KDP’nin Başkanlık Meclisi Üyesi Ali Avni, “PYD, Barzani’yi dinlese ve Irak Kürdistanı’nın siyasetine önem verip hayata geçirseydi, bir yıla kadar Suriye’de bir federasyon kurulabilirdi” dedi. (DHA, 19 Kasım 2013)

Bu ifade birkaç gündür üzerinde durduğumuz iki saptamayı güçlendirdi:

a.) PKK ile KDP arasında bir çelişme ve rekabet vardır fakat bu durum dönemseldir ve taktik düzlemdedir. Stratejik düzlemde her iki örgüt de aynı cephede olup, bulundukları bölgelerde ABD’nin Büyük Kürdistanı’nı inşa etmek için çalışmaktadırlar.

b.) Erdoğan’ın “Diyarbakır değiştikçe, Irak değişecek, Suriye değişecek” sözleri, pratikte “Önce Türkiye, sonra Irak ve Suriye bölünecek” demektir. KDP yetkilisi Ali Avni’nin Suriye’de federasyona işaret etmesi bu bakımdan önemlidir.

ASIL SAVAŞ ŞİMDİ BAŞLIYOR

Erdoğan ile Barzani’nin Diyarbakır sözleşmesi, ABD’nin Büyük Kürdistan hedefini üç parçada ilerletme hamlesi olarak tarihe geçti. Büyük Kürdistan’ın parçaları, her üç ülkede de önemli kazanımlar elde etmiş oldu.

Büyük Kürdistan cephesinin aktörleri bu sözleşmeyle, artık açık “bölme” eylemlerine geçmiş oldu. Dolayısıyla Büyük Kürdistan eksenli Doğu Batı savaşı asıl şimdi başlıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Kasım 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ÖZERKLİK CEPHESİ

Erdoğan-Barzani’nin anlaştığı “Diyarbakır sözleşmesinin” ayrıntıları gittikçe netleşiyor.

Dün belirtmiştik: Başbakanlık kaynakları dört konuda mutabakat olduğuna dair bir haberi servis etti.

Güya mutabakata varılan ilk madde de şuydu: “Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kurmak istediği de facto yönetime Barzani izin vermeyecek.”

Dün de dikkat çektiğimiz gibi, Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan edilmesi, aslında Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı göreviyle, Suriye’yi bu görev kapsamında hedef almasıyla ve hatta daha 2004 yılında ilan ettiği “Diyarbakır’ı merkez yapma” göreviyle çelişiyordu.

Nitekim Barzani’nin ziyaretinde yer alan KDP Başkanlık Divanı Başkanı Dr. Fuat Hüseyin, Erdoğan’la Suriye’nin kuzeyini konuşmadıklarını açıklıyordu. (ANF, 17 Kasım 2013) Kaldı ki, KDP’nin Suriye’de PKK’yi engelleyecek gücü de yoktu.

Biz de bu olgulara dayanarak, Başbakanlığın bu maddeyi gazetelere servis ederek Türk milletinin tepkisini yumuşatmak istediğini belirtmiştik.

PYD’NİN ŞAM’DAN KOPMASI: ÖZERKLİK

Başbakanlık’tan servis edilen yeni haberler bizi teyit etti.

Evet, Suriye konusunda bir mutabakat vardı ama ilk gün belirttikleri gibi “Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan edilmesine Barzani izin vermeyecek” şeklinde değildi.

Şöyleydi: PYD, Şam’la ipleri koparacak!

Peki, bu ne anlama geliyor?

PYD’nin Şam’la bir bağı olup olmadığını bir kenara bırakarak düşünelim:

Eğer PYD Şam’la bağını koparırsa, bu Suriye’nin kuzeyini Şam’ın denetiminde çıkarmak demektir. Yani PYD’nin şu anda uğraştığı gibi, kuzeyde bir özerk, otonom yapı ilan etmesi demektir.

Dolayısıyla Erdoğan ile Barzani, Suriye’de özerkliği engellemeyi değil, tersine özerkliğe gidecek süreçte anlaşmış oluyor!

PYD’NİN TAKTİK MANEVRALARI

Gelelim PYD’nin durumuna…

Bu köşede birkaç kez inceledik: PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin nihai stratejisi Büyük Kürdistan’ın batı ayağını inşa etmektir. Bu stratejik hedef, doğal olarak Şam’ın karşısında olmayı gerektirir.

Fakat PYD, taktiksel olarak, Suriye’nin savaşı 2,5 yıldır kaybetmediğini de görerek, 3. Yol adı altında “tarafsızlık” oynamaktadır. Batı ağırlık kazanırsa oraya, Şam kazanırsa oraya yaslanarak kazandıkları mevziyi korumak istiyorlar.

BÜYÜK KÜRDİSTAN’IN TÜRKİYE AYAĞI ÖNCELİK KAZANDI

Diyarbakır sözleşmesinin önemi de buradadır. Batı, Büyük Kürdistan’ın dört parçasının özellikle üçünde çok önemli mevziler elde etmiştir. Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de…

Hatta denilebilir ki, Diyarbakır sözleşmesiyle, artık Türkiye ayağı öncelik kazanmıştır. Erdoğan’ın “Diyarbakır değiştikçe, Irak değişecek, Suriye değişecek” sözleri, pratikte “Önce Türkiye, sonra Irak ve Suriye bölünecek” demektir.

Erdoğan bunu ilan ederek, aynı zamanda Suriye’de bir özerklik cephesine işaret etmiştir. KDP ile PYD’nin, AKP ile PKK’nin çelişmeleri vardır ama o çelişmeler taktik zemindedir, dönemseldir, mevsimliktir ve iç ihtiyaçlardandır…

Stratejik zeminde, AKP, PKK ve KDP aynı cephede ve ABD’nin araçları listesinde sıralanmaktadır. Her üç araç da Suriye’de özerklik cephesinde birliktedir. Tıpkı Türkiye ve Irak’ta özerklik cephesinde bir arada oldukları gibi…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2013

, , , ,

Yorum bırakın

DİYARBAKIR’DA BOP NİKAHI

Biz bu satırları yazmaya başladığımızda İbrahim Tatlıses ile Şivan Perver’in düeti bitmiş, Mesut Barzani ile Tayyip Erdoğan kürsüden kardeş olduklarını henüz ilan etmişti. Esas görüşmeyi, yani dün saat 18:00’de yapılacak görüşmenin içeriğini, o nedenle yarına bırakıyoruz.

Bugün sizlere Diyarbakır’da düzenlenen ilk “şovla” ilgili notlarımızı aktarıyoruz. Tabi kimi meslektaşlarımızın yorumlarını da ekleyerek…

ERDOĞAN ‘ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜK’ MESAJI VERDİ

1. Değerli meslektaşım Cansu Yiğit’in dikkatini çekmiş: Meğer Barzani taraftarları Diyarbakır’da Kürtçe, PKK ve BDP ise Türkçe pankartlar asmışlar!

2. Erdoğan’ın kürsünden “dağdakiler inecek”, “hapishaneler boşalacak” sözleri gazeteciler arasında “Öcalan’a verilen özgürlük sözünü tutuyor” şeklinde yorumlandı.

3. İbrahim Tatlıses ve Şivan Perver kürsüde megri (ağlama) diyerek düet yaparken, başta Emine Erdoğan ve Bülent Arınç olmak üzere neredeyse tüm protokol ağlıyordu.

4. Barzani ve taraftarları Erdoğan’ın mitinginde Diyarbakır’da baş tacı edilirken ve Erdoğan Barzani’yi kürsüde kardeş ilan ederken, İstanbul’da dördüncü ameliyatına giren Berkin için toplananlar yine “düşman” ilan ediliyor ve gazlanıp, coplanıyordu…

ERDOĞAN KÜRDİSTAN’I SELAMLADI

5. Hürriyet’in deneyimli diplomasi muhabiri Uğur Ergan haklı olarak genç meslektaşlarını sosyal medyadan uyarıyordu: “Ohhooo. Ne kardeşim Esadlar, Malikiler, Ahmedinejadlar duyduk. 1 yıla kalmaz MEsEd BErzEni, ŞivEn Perver (soyadından şanslı) olur.”

6. Başbakan Erdoğan, Mesut Barzani’yi Irak Kürdistanı’nın başkanı olarak niteleyerek bu ifadeyi ilk kez kullanmış oldu. Daha önce Abdullah Gül Kürt Açılımı’nı başlattığında, uçakta gazetecilerle söyleşirken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Erbil’de başkonsolosluk açılması gündeme geldiğinde “Kürdistan” ismini kullanmıştı.

‘TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN’ YÜRÜRLÜKTE!

7. Barzani kürsüden “çözüm sürecini destekliyoruz” diyerek Erdoğan-Öcalan mutabakatına desteğini ilan etti. Barzani’nin Erdoğan’a desteği, “Öcalan’a başbakan yardımcılığının, Barzani’ye de koordinatör vali yakıştırılmasına” neden oldu.

8. Erdoğan konuşmasında PKK’yi Diyarbakırlılara şikâyet etti: “Farklılıklara tahammül edemeyenler bu bölgeye refah getiremezler. Kendileri gibi düşünmeyenlere kast edenlere bölgeye demokrasi getiremezler.”

9. Barzani kürsüden Erdoğan’a seslenerek “yeni bir tarih oluşturma zamanı gelmiştir” dedi.

Erdoğan’ın yanıtı da şiir gibiydi, düet gibiydi: “100 yıl önce sınırları cetvelle çizmişlerdi. Bize sınır çizemezler. Geleceğimize sınır çizemezler. Erbil, Diyarbakır’ın kardeşidir.”

Tüm bu tumturaklı laflar, aslında ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesinin maskesiydi!

ERDĞAN’IN BAĞDAT YALANI

10. Başbakan Erdoğan Diyarbakır ile Erbil’in kardeşliğine vurgu yaparken, bir de şöyle dedi: “Bağdat, Basra bombalanırken, Diyarbakır, Uşak, Adana kardeşleriyle birlikte gözyaşı döktü.

Oysa Bağdat ve Basra bombalanırken, Erdoğan Amerikan uçaklarına Türkiye’nin hava sahasını açıyordu.  Hatta Bağdat’ı bombalayan Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olduğunu söylüyordu.

Dün Bağdat’ı bombalayan Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olan Erdoğan’ın, bugün kürsünden Bağdat’ın vurulmasına ağladığını söylemesi ne kadar gerçekse, Erdoğan’ın Diyarbakır’da Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmesi de o kadar gerçektir!

11. Değerli meslektaşım Gamze Çınlar da, Diyarbakır’daki bu şovu, düeti, 400 çiftin evlendirilmesini, ağlamaları, genel af sözlerini, Kürdistancılığı,  “Diyarbakır’da BOP nikahı” olarak niteledi.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Kasım 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN-BARZANİ BULUŞMASININ ANLAMI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hafta sonu Diyarbakır’da Irak Kürt Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’yle buluşacak olması, genel olarak 3 düzlemde ele alınıyor:

1. Kürt Açılımı düzleminde.

2. Yerel seçimler düzleminde.

3. Suriye düzleminde.

Buluşmanın ne anlama geldiğine geçmeden, gelin önce bu düzlemlerden bakarak buluşmayı sorgulayalım:

PKK-KDP REKABETİ

1. Kürt Açılımı düzlemi: Haziran Halk Hareketi AKP’nin Öcalan Açılımı’nı sekteye uğrattı. Mutabık kalınan paketlerin çıkarılma takvimleri bu nedenle ötelendi. PKK ise süreci hızlandırmaya ve AKP’yi adım atamaya zorluyor.

Kuşkusuz AKP, üzerindeki PKK baskısını Barzani ile hafifletme ihtiyacı duymuş olabilir. Barzani’yi Diyarbakır’a davet ederek PKK’ye “rakipsiz değilsin” mesajı vermek istemiş olabilir. Zira Barzani İmralı ve BDP’yi olmasa da, Kandil’i dengeleyebilecek avantajlara sahiptir.

2. Yerel seçimler: AKP’nin Güneydoğu Anadolu’da BDP’ye karşı yerel seçim başarısı için Barzani’den yararlanma niyeti, meselenin esası değildir. Barzani’nin “kukla devletten” kaynaklanan bir etkisi kuşkusuz vardır, ancak bu yerel seçimleri tümden etkileyecek boyutta değildir.

Barzani yerinde, yani Kuzey Irak’ta ağırdır. Nitekim bu olgu son seçimlerde bir kez daha ortaya çıkmıştır. PKK’nin partisi PÇDK, 10 yıldır faaliyet yürütmesine rağmen, Kuzey Irak’taki seçimlerden sadece 3 bin küsur oy alabilmiştir. Barzani, Öcalan’ın bir an önce yapılmasını istediği Ulusal Kürt Konferansı’nı da üç kez erteleyebilmiştir.

3. Suriye: PKK ile KDP Suriye’de bir ölçüde karşı karşıya gelmiştir.

PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin diğer Kürt partilerine baskı uygulaması, bölgesinde tek hâkim olmaya çalışması Barzani’yi sırasıyla şu hamleleri yapmaya götürmüştür: Erbil’de Suriye Kürtlerinin Birliği anlaşması, denetimindeki partileri birleştirerek daha etkili ve büyük parti yaratmak, Denetimindeki Kürt Ulusal Konseyi’nin Suriye Ulusal Koalisyonu’na kabul ettirmek ve yönetimine girmek, Suriye’nin Irak sınırını PYD’ye kapatmak.

KÜRT SORUNU VE STRATEJİK DÜZLEM

Dikkat ederseniz tüm bu olgular taktik düzlemin olgularıdır. Önemli olan stratejik düzlemdir.

Stratejik düzlem ise şu anda sabittir ve şöyledir: Basra’dan Akdeniz’e uzanan bir Kürt Koridoru inşa etmek. Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak ve Diyarbakır merkezli olarak Türkiye’ye doğru genişletmek.

El Kaide koridoru gibi koridorlar bir seçenek değildir. Proje değeri, ancak Kürt Koridoru’nun manivelası olabilmesiyle orantılıdır.

Erdoğan’ın Barzani’yle Diyarbakır’da buluşması işte bu stratejik düzlemin içindedir ve şu taktik açılımların devamıdır:

2004: Erdoğan’ın Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapma hedefini ilan etmesi.

2005: Erdoğan’ın Diyarbakır Açılımı ve “Kürt sorunu benim sorunumdur” demesi.

2007: MİT’in Barzani Açılımı.

2009: AKP’nin PKK Açılımı.

2013: ErdoğanFidan’ın Öcalan Açılımı.

BÖLGESEL KÜRT SORUNUNDA DEVRİMCİ ÇÖZÜM

ABD’nin Irak’ı işgali ve Türkiye üzerinden Suriye’ye uyguladığı baskı, Kürt Koridoru stratejisinin gereğidir ve ülkelerin Kürt sorununu bölgeselleştirmiştir.

Sorunun Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar lehine ortak yararlı çözümü mevcuttur. Fakat o çözüm öncelikle AKP’den kurtulmaktan geçmektedir. AKP’nin Atlantik projelerinin taşeronu olarak var olan değeri gün geçtikçe düşmektedir ve Erdoğan’ın bölgede attığı kimi geri adımlar o değeri yeniden getirmeyecektir.

Halk dinamikleriyle devrimci bir eğilime giren ve önümüzdeki süreçte bunu hükümet düzleminde de gerçekleştirecek olan Türkiye’nin baş aktörlüğünde Kürt sorunu, nihayet bölge yararına çözülebilecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Kasım 2013

, , ,

Yorum bırakın

HERKES ERDOĞAN’A DÜŞMAN!

Başbakan Erdoğan dün isim vermeden Bülent Arınç’ı eleştirdi ve şöyle dedi: “Aramızdaki meseleleri kendi aramızda konuşacak ve çözüm yoluna koyarız. Pusuda bekleyenlere asla fırsat tanımayacağız. Ellerini ovuşturanlara fırsat vermeyeceğiz. Heveslerini kursaklarında bırakacağız. Her bir arkadaşımın böyle bir mesuliyetle hareket edeceğine, düşman sevindirmeyeceğine yürekten inanıyorum.” (12 Kasım tarihli ajanslar).

Erdoğan’a göre Arınç’ın kendisine tepki göstermesine sevinenler, bunu yazanlar, bunu konuşanlar, bunu siyaseten olumlu bulanlar, herkes düşman kategorisindedir!

ERDOĞAN’IN PSİKOLOJİSİ

11 yıllık iktidarı artık sevenleri tarafından da reddedilemeyecek şu gerçeği ortaya koymuştur: Erdoğan’a göre insanlar iki türlüdür; Kendisini sevenler ve sevmeyenler, kendisine biat edenler ve etmeyenler… Kendisini sevmeyenler ve biat etmeyenler, haliyle düşmandır!

Kuşkusuz bu durumu psikolojik olarak değerlendirecek yetkinlikte değiliz ama sağlıksız olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz.

Erdoğan’a, 23 Nisan törenlerinde koltuğuna oturttuğu çocuğa “artık başbakan sensin, ister asar, ister kesersin” demeyi sağlayan kültürel iklimin ne olduğu, sertliğinden bahsettiği babasıyla ilişkisinin boyutu bizi ilgilendirmiyor ama yansımaları milletimizin canını yakıyor!

DÖRT AYAKLI MASA DEVRİLİYOR

Erdoğan’ın düşünce dünyası, hem Nazi dünyasıyla hem de Neo-Con anlayışla maalesef paralellik taşıyor.

Her üçünün siyaset anlayışı da, dost ve düşman şeklindedir. Naziler de, Neo-Conlar da, Erdoğan da kendisine biat edenleri dost, etmeyenleri düşman olarak görmektedir.

Bu nedenle zaman hep aleyhlerinedir. Zira en küçük çelişmede, karşısındakini dost kategorisinden hızla düşman kategorisine oturturlar.

Zaman AKP’nin de aleyhine işliyor. Örneğin AKP 2001’de dört sütun üzerine inşa edilmişti. Sütunların temsilcileri sırasıyla Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’di. Yani AKP dört ayaklı bir masaydı.

Önce Şener terk etti Erdoğan’ı. Adından Gül’le yolları ayrıldı. Şimdi de Arınç gemiden iniyor…

Nitekim Arınç dün Başbakan Erdoğan’ın konuştuğu grup toplantısına katılmadı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı ziyaret etti!

ANITKABİR’DE ORTAYA ÇIKAN İKTİDAR FORMÜLÜ

Erdoğan dün ayrıca vatandaşa “gavat” diyen Valisine de sahip çıktı. Hatta İçişleri Bakanına “usulen” inceleme yapmasını söylediğini, çünkü Valisini yedirtmeyeceğini belirtti!

Bu örnek de Erdoğan’ın siyaseti dost-düşman bağlamında yaptığının göstergesidir. Kendisine biat eden Vali, halka küfür de etse, koltuğunu korur!

Diğer yandan bu “yedirtmem” lafları, Erdoğan’ın yalnızlaşmaya doğru giden konumuyla da ilgilidir. Erdoğan önce “Dışişleri Bakanımı yedirtmem” dedi, ardından “MİT Müsteşarımı yedirtmem” ve son olarak da “Valimi yedirtmem” dedi!

Erdoğan birini “yedirtirse” bunun çığ etkisi yaratacağını ve inişe geçen gücünü koruyamayacağını düşünüyor. Haklıdır.

Haklıdır ama 10 Kasım’da Ata’sına koşan milyonlar daha da haklıdır. Erdoğan’ın düşman gördüğü milyonlar sadece Erdoğan’ın Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığına bir yanıt vermiş olmuyor, aynı zamanda “nasıl iktidar” olunacağını da gösteriyor!

Anıtkabir’de 1 milyon 89 bin yurttaşın kırdığı rekor, bir iktidar olma formülüdür. O formül bugün Cumhuriyet’i, Atatürk’ü, Altı Ok programını esas alan örgütlerin önündedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Kasım 2013

, , ,

Yorum bırakın

FİDAN OLAYININ PERDE ARKASI

Önce Wall Street Journal hedef aldı MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, ardında da Washington Post.

Wall Street Journall’a göre Fidan Suriye’deki radikal grupların güçlenmesini sağlamıştı ve üç yıl önce İran’a İsrail hakkında istihbarat sızdırmıştı. David Ignatius ise daha da ileri gitmiş ve Washington Post’ta, Fidan’ın 10 MOSSAD ajanının isimlerini İran’a verdiğini iddia etmişti.

FİDAN DEMEK, ERDOĞAN DEMEK

Kuşkusuz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 7 Şubat 2012’de Hakan Fidan’ın Cemaat tarafından hedef alınmasını nasıl algıladıysa, bugün de aynı şekilde algılıyor: Yani Fidan demek, Erdoğan demektir!

Nitekim her iki makale de genel olarak , “ABD Fidan’ı (Erdoğan) hedef alıyor” diye yorumlandı.

Ancak Hakan Fidan’ın hedef alınış biçiminde bir anormallik var. Zira Fidan’ı, dolayısıyla Erdoğan’ı İrancılık yapmakla suçlamak Batı’da “Erdoğan karşıtlığı” şeklinde okunsa da, Türkiye’de ve Ortadoğu’da hem inandırıcı bulunmaz, hem de Erdoğan’ın aleyhine bir durum oluşturmaz!

Üstelik MOSSAD Başkanı Tamir Pardo ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan son 6 ayda, Kahire’de, İstanbul’da birkaç kez görüştü ve iki kurum ilişkisi sorunsuzdu. Hatta “özür olayından” sonra ilişkilerin geliştiği de kamuoyuna servis edilmişti.

Dolayısıyla Washington acaba bu haberlerle, Türkiye düzleminde AKP’ye destek veriyor fakat dünya düzleminde beysbol sopası mı göstermiş oluyor? İçeride tahkim edip, dışarıda terbiye mi ediyor? Fidan ile Erdoğan’ın hedef alınması aslında ne anlama geliyor? Anlamaya çalışalım:

YENİ ORTADOĞU SÜRECİ

1. Suriye savaşındaki yeni durum, yani ABD’nin Rusya’nın planına mecbur kalması, haliyle yeni bir süreci başlattı. Böyle süreçlerin atlatılması, aynı zamanda bir suçlu ya da kurban bulunmasına bağlıdır. Fidan’ı kurban etmek ABD’yi, hatta iyi yönetilirse, aslında Erdoğan’ı bile rahatlatabilir!

2. Suriye’deki yeni durum, ABD’nin İran ile ilişkisine de yansıdı. ABD Başkanı Barack Obama ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani önce mektuplaştı, sonra telefonlaştı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif ise baş başa görüştü.

Süreç, haliyle İsrail’i rahatsız etti. Böyle bir süreçte Erdoğan ile Fidan’ın İrancı diye suçlanması, gerçeği yansıtmasa bile ancak İsrail açısından bir değer kazanacaktır.

3. Mısır’daki devrim Suriye’de ABD’nin taşeronları olan Türkiye ve Katar ile Suudi Arabistan’ı karşı karşıya getirdi. Ankara Mursi’yi, Riyad ise geleneksel İhvan çekincesi nedeniyle Sisi’yi destekledi.

Bu saflaşmanın hemen ardından Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki istihbarat ofisini kapatması dikkat çekti. Bunu Ankara mı talep etti, yoksa Riyad kendiliğinden mi yaptı, henüz bilmiyoruz ama bu ofisin kapanmasının ilk ciddi sonucunun Suriyeli muhalifleri ilgilendireceğini, Riyad’ın yardım ve desteği belli oranda askıya alacağını tahmin edebiliyoruz.

4. Öte yandan Katar’ın da Suriye konusunda tavır değişikliğine gittiğini, ayrıntılarıyla bu köşede incelemiştik. Erdoğan’ın müttefiki olan Katar Emiri El Tani tasfiye olmuş, yerine oğlu El Tamim geçmişti. El Tamim de öncelikle Filistin Özerk Yönetimi üzerinden Şam’a “ülkesinin Suriye politikasını değiştireceği” mesajını göndermişti.

5. Bu durum tarafların kontrolündeki muhaliflere de yansıdı. Ülkeler ve istihbarat kurumlarının karşı karşıya gelmesi gibi, denetimlerindeki Suriye muhalefeti de birkaç parçaya bölündü.

6. “Yeni Ortadoğu Süreci” en çok Erdoğan hükümetini zor durumda bıraktı. AKP bir yandan Adana’daki “sarin gazı” operasyonu nedeniyle, bir yandan 21 Ağustos kimyasal komplosundaki rolü nedeniyle, bir yandan da El Kaide türevi örgütlerle ilişkisi nedeniyle Rusya’nın hedefi oldu. ABD’nin Rusya planına mecbur kalması, hatta Suriye muhalefetini Cenevre-2 Konferansı’na ikna etmek için Moskova’ya söz vermesi, benzer argümanların Batı’da da kullanılmasına yol açtı.

YENİ SÜRECE, SAVAŞ SUÇLUSU LAZIM!

İşte Hakan Fidan bu şartlar altında hedef alınmıştır. Fidan üzerinden Atlantik cephesinin, yani ABD, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın “aklanması” dört ülkeyi de rahatlatacaktır.

Ancak Erdoğan ve kurmaylarının bu istihbarat savaşını iyi yönetememesi halinde, süreç Türkiye açısından Hakan Fidan’ın hatta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun feda edilmesiyle de aşılamayacaktır!

Zaten son tahlil de öyle de olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ekim 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

KATAR SURİYE POLİTİKASINI DEĞİŞTİRİYOR

Washington’un Suriye konusunda Moskova’nın çizdiği rotaya mecbur kalması, en çok taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı zor durumda bıraktı.

Üç ülkenin içinde en şanslısı Katar. Zira bu ülke, yola yeni bir Emir’le devam etme kararı alınca, Suriye konusunda manevra yapabilme şansı yakaladı.

En zor durumda olan ise maalesef Türkiye… Zira Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad’ı yıkmayı varlık gerekçesi haline getirdiği için, Ankara’ya bir manevra alanı bırakmamış oldular!

KATAR’DAN ŞAM’A AÇIK MESAJ

Katar’ın Suriye politikasındaki değişimi yansıtan takvimi kısaca anımsayalım:

Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğlu Tamim’e bıraktı! Babasını saray darbesiyle yıkan El Tani de, bir saray darbesiyle yıkılmıştı!

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, yönetimi babasından devralan Katar Emiri Şeyh Tamim’e, “Suriye politikanızı gözden geçirin” uyarısı yaptı. (Yeni Mesaj, 28 Haziran 2013)

Katar’ın yeni Emiri Şeyh Tamim, Ağustos ayında Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ile görüştü. Şeyh Tamim Abbas’tan Şam’la temas kurarak Katar-Suriye ilişkilerinin iyileşmesi için zemin hazırlamasını talep etti. Şeyh Tamim Şam’a “Katar’da temel bir strateji değişikliği oldu, Katar’ın dış politikası da aşamalı olarak değişecektir” güvencesinin verilmesini istedi. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

Katar Emiri Şeyh Tamim Şam’a ikinci mesajını, 7 Ekim’de görüştüğü el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla gönderdi. Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesine göre Abbas Zeki, 9 Ekim’de Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile görüşerek Katar’ın mesajını iletti. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

ERDOĞAN’IN KATAR’A MÜDAHALESİ

Bu gelişme haliyle en çok Erdoğan-Davutoğlu ikilisini rahatsız ediyor. Zira Katar’ın Suriye politikasını değiştirmesi AKP Hükümetini hem bölgede iyice yalnızlaştıracak hem de içeride muhalefete karşı elini daha da zayıflatacaktı.

Erdoğan ve Gül, Katar Emiri Şeyh Tamim’e iki kez müdahalede bulundu:

İlki Suriye’ye kimyasal komplonun gerçekleştiği 21 Ağustos gününün akşamıydı. Erdoğan Şeyh Tamim’i telefonla aradı ve 21 Ağustos komplosuyla ortaya çıkan “savaş iklimine” katkı vermesini istedi!

İkinci müdahale ise Şeyh Tamim’in el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a mesaj ilettiğinin kamuoyuna yansımasından hemen sonra gerçekleşti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Katar Dışişleri Bakanı Halid Bin Muhammed El Atiyye ile görüştü. Basına kapalı görüşme ajanslara şu sözlerle yansıdı: “Ortadoğu politikalarında Türkiye ile yakın politika izleyen Katar’ın devre dışı görüntü verdiği dönemde bu görüşmenin gerçekleşmesi dikkat çekti.” (13 Ekim tarihli ajanslar)

TÜRKİYE NE YAPACAK?

Suriye’deki ortaklarından Suudi Arabistan’la Mısır konusunda ayrı düşen AKP Hükümeti’nin, Katar’ın bu yeni yönelimiyle bölgede iyice yalnızlaşacak olması yeni bir süreç başlatıyor.

Batı basınında artık Suriyeli muhaliflerin Alevi katlettiği, o muhaliflerin Türkiye’yle bağlantılı olduğu şeklindeki haberlerin sıklıkla yer alması, zaten hükümeti oldukça zor bir durumda bırakmıştı.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi bu zorluğu aşabilmek için her ne kadar sık sık “El Kaide’ye destek vermiyoruz” açıklamasına başvursa da, başta Moskova olmak üzere pek çok başkentin Suriye dosyasında var olan gerçek bilgiler, Erdoğan’ı yakın gelecekte köşeye sıkıştıracak cinsten.

Bu gerçeği gören Washington, Erdoğan’a ve hatta Davutoğlu’na yardımcı olmak için açıkça Hakan Fidan’ı hedef almaya başladı. Suriye konusu Hakan Fidan’a yıkılarak Erdoğan-Davutoğlu rejimi korunmak istenmektedir.

Ancak Fidan’ın feda edilmesi durumu kurtarmaz. Zira Türkiye’nin Suriye konusunda dostluk politikasına dönebilmesinin tek şartı, önce AKP Hükümeti’nden kurtulmaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SAHADA KAYBETTİ, HAVADA KIŞKIRTIYOR

Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına bakılırsa Suriye helikopteri, 14 bin feet yükseklikte ve Türkiye sınırının 2 km içerisindeyken F-16 uçağı tarafından vuruluyor ve Suriye sınırının 1 km öte tarafına düşüyor.

14 bin feet yükseklik 4,3 km’dir. Yani maksimum hızı saatte 250 km olan Suriye keşif helikopteri, 4 kilometre yükseklikte F-16 tarafından vuruluyor ve 3 km öteye düşüyor!

Konunun uzmanları, bunun teknik olarak mümkün olmadığına dikkat çekiyorlar. Şüpheler şu noktalarda belirginleşiyor:

1. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter paramparça olur ve pilotlar sağ kurtulamaz.

2. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter, 4 km yüksekten vurulduğunda, 3 km öteye düşemez.

3. Helikopter o yükseklikte ancak karadan atılan ve kuyruk kısmını vuran bir füzeyle, 3 km öteye düşebilir. Pilotlar da ancak öylesi bir vurulma sırasında paraşütle atlayabilirler.

Gerçi F-16’lar otomatik kayıt yaptığı için durum kısa bir süre içerisinde mutlaka aydınlanacaktır. Zaten nasıl vurulduğu da siyasi anlamının yanında çok önemli değil. O nedenle sorunun teknik boyutunu bırakıyor ve siyasi kısmına geçiyoruz.

AKP İMAJ PEŞİNDE

Başlıkta da belirttiğimiz gibi olay, sahada kaybeden AKP’nin havada savaş kışkırtması şeklinde özetlenebilir.

Sahada kaybetti: 2,5 yıldır tüm siyasi yatırımını Beşar Esad’ın devrilmesinin üzerine yapan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Şam yönetimini yıkamadı. 2,5 yıldır her türlü desteği verdikleri terörist gruplar Şam’a giremedi. Antalya, İstanbul, Adana, Hatay dörtgeninde palazlandırdıkları terörist gruplar, Suriye savunmasını aşamadı. Her türlü psikolojik savaşa rağmen, Türk milletini Suriye’ye düşmanlığa razı edemediler. Tüm kışkırtıcı gelişmelere rağmen, Türk Ordusu’nu Suriye’ye süremediler.

Havada kışkırtıyor: Bir Suriye helikopterinin angajman kurallarını “ihlal etmesini” fırsat bilip, hemen vurdular! Çok memnun olan Ahmet Davutoğlu “cezalandırdık” dedi. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, övüne övüne “biz düşürdük” dedi.

16 Eylül tarihli bu sahnenin tek bir üst mesajı vardı: Obama savaşamadı ama biz savaşırız!

Ya alt mesaj? Suriye’yi alt edemedik, bari imajımızı kurtaralım!

SALDIRI İSRAİL İLE EŞZAMANLI

Suriye helikopterinin hangi şartlarda vurulduğu da, sorunun siyasi boyutunu yorumlamamız bakımından önemli:

1. Ahmet Davutoğlu SUKO, ÖSO ve geçici hükümetin başkanlarıyla topluca görüşüyor…

2. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye dışişleri bakanları Paris’te dörtlü toplantıda…

3. BM Suriye’yle ilgili kimyasal raporunu hazırlıyor…

4. Sarin gazının muhaliflere Türkiye’den gittiği bir ABD istihbarat raporuna yansıyor…

5. İsrail, Suriye’nin güneyinde bir taburu vuruyor…

Tüm bu olgular, Rusya barikatını aşamayan ABD’nin Suriye’de “diplomasiye” mecbur kalması süreciyle birleştirildiğinde ve bu durumdan bir tek AKP ile ÖSO’nun memnun kalmadığı gerçeğiyle beraber okunduğunda, ortaya açık bir “kışkırtıcılık” faaliyeti çıkıyor!

BÖLGENİN SORUNU ESAD DEĞİL ERDOĞAN

Kuşkusuz AKP’nin bir Suriye helikopterini vurması “diplomasiye” dönen küresel aktörleri yeniden savaş pozisyonuna sokmayacak. Ama AKP bu hamlesiyle, “diplomasiyi” reddeden terörist gruplara “hâlâ haminizim” mesajı vermiş oluyor ve bölgeye, “Esad’ı deviremedik ama yangın çıkaracak kadar benzinimiz var” demiş oluyor.

Dolayısıyla Erdoğan hükümetinin yalnızca Türkiye için değil, bölge için bir güvenlik sorunu olduğu gerçeği artık bölgenin sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2013

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın