Posts Tagged Erdoğan

Sosyalistler açısından CHP meselesi

Sosyalistlerin çoğunluğu “sistem içi hesaplaşma” diyerek Ergenekon-Balyoz kumpaslarında “tarafsız” kalmadılar. Tersine bunun Cumhuriyet’e karşıdarbe olduğunu görerek tarihin doğru tarafında konumlandılar. Aynı durun bugün de geçerlidir. 

Meseleye “CHP içi mesele” diye bakmak siyaset dışı bir tutumdur, çünkü mesele CHP meselesi değildir, Türkiye’nin iyi kötü varolan demokratik rejiminin tırpanlanması meselesidir.

Meseleye “hukuk” diye bakmak zaten olası değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesine göre parti kurultaylarının geçerli olup olmaması konusunda tek yetkili ve görevli yargı makamı YSK’dir. Ancak YSK bu tablo karşısında kendisinin yetkisiz olduğuna karar vererek, hukuk adına vahim, önümüzdeki seçim adına ise kaygı veren bir tutum aldı. Özetle istinaf mahkemesinin CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuk dışıdır. 

Mesele Özel/İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu çatışmasından ötedir, o nedenle mesele bu isimlerin arasında ideolojik ve politik bir fark olup olmaması da değildir, mesele Cumhuriyet’e yeni bir karşıdarbe daha yapılıyor olmasıdır.

İki darbenin amacı

Erdoğan’ın başkanlık rejimi projesinin ilk aşaması, ABD’deki gibi “iki partili” bir sistemdi. 

İlk aşamaydı ve esas hedef bakımından geçiciydi, zira iki partili, dönüşümlü iktidarlı bir rejim, elbette “tek adam rejimi” olamazdı. 

İşte Ak-yargı eliyle 19 Mart 2025’te yapılan 1. darbe ve 21 Mayıs 2026’da ilkini tamamlayan 2. darbe, CHP’nin “dönüştürülmesi” ve yeni sistemin inşasında yeni aşamaydı; iki partili sistemden dişine göre muhalefetli, dolayısıyla pratikte tek partili sisteme geçiş aşamasıydı. 

AKP-Sermaye-Atlantik

1920 Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti, “kuruluş-kurtuluş” çerçevesi içinde ve fiilen Türk ordusu ile CHP’nin omuzlarında yükseldi. 

1923 Cumhuriyetinin “dönüştürülmesi” hedefli karşı proje, haliyle Türk ordusunun ve CHP’nin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Ergenekon ve Balyoz kumpasları birincisinini, “belediyeleri silkeleme” ve “mutlak butlan” kumpasları ise ikincisini dönüştürmek içindi.

19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri, “kurucu parti”yi “tek adam rejimine” uyumlulaştırma darbeleridir. Çünkü yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve Altı Ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildi. 

Dolayısıyla mesele kurulandan kurtulmak isteyenlerin kurucudan kurtulmak istemesi meselesidir. Haliyle sadece iktidar partisinin değil, sermayenin ve daha önemlisi Atlantik sisteminin isteğidir. Özel/İmamoğlu ekibinin Washington’a “biz daha Atlantikçiyiz” mesajlarının bir anlam ifade etmemesini ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” ile “merhametli monarşi” istemesini birlikte değerlendirmek gerekir.

Erdoğan’ın stratejisi, Kılıçdaroğlu’nun taktiği

Erdoğan’ın stratejisi açık: Birinci parti durumundaki CHP’yi yıpratarak ve Kılıçdaroğlu dümeninde CHP’yi ikiye bölerek seçime girmek. 

Kılıçdaroğlu’nun taktiği ise CHP’nin başında kalabilmektir; bu amaçla kurultayı ertelemek, kurultay yapılmasını zorlayabilecek parti yapılarını tasfiye etmek vb’dir. Kuşkusuz arkasındaki saray gücüne ve onun yargı üzerindeki kontrolüne dayanarak… 

Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu’nun taktiği, Erdoğan’ın stratejisine eklemlenmiştir. 

Kılıçdaroğlu ekibinin “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” tutumu, gerçi hukuken yanlıştır ama Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına hangi amaçla getirildiğine işaret etmektedir.

Dolayısıyla Özel/İmamoğlu ekibinin “kurultaya götürerek CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarma” hedefi pek olası görünmemektedir. 

O nedenle meseleye dar, günlük, kısa vadeli taktik seviyesinden değil, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım devrim-karşıdevrim çarpışması nedeniyle strateji seviyesinden bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Sarayın seçim operasyonu

Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararının üstünden iki gün geçmesini bile beklemedi; pazar günü dilekçeyle valiliğe başvurdu ve kolluk kuvvetlerinin operasyonuyla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirdi.

Her ne kadar olan, CHP Genel Merkezi’nin seçimle partiyi yönetmesi istenenlerden alınıp Kılıçdaroğlu ve ekibine verilmesi gibi görünüyorsa da, aslolan CHP Genel Merkezi’nin saray tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. 

CHP’nin AKP’yi yenme suçu

Meselenin diploma ve yolsuzluk olmadığını hâlâ anlamayanlar, meselenin “23 yıl sonra AKP’yi ilk kez seçimde yenen CHP’yi dizayn etme operasyonu” olduğunu artık o görüntülerden sonra anlamışlardır.

Çok nettir: Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye başkanlığını kazanıp üstüne cumhurbaşkanı adayı olmasa diploma diye bir sorunu olmayacaktı. Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP, 31 Mart 2024’te AKP’yi ilk kez sandıkta yenip belediyelerin çoğunu kazanmasa, “mutlak butlan” diye bir konu olmayacaktı.

İktidarın “yüzde 3-5” planı 

Saray, yargı ve kolluk üçgeninde yapılan operasyonla CHP Genel Başkanı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu, ne acı ki CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme ve genel başkanlık koltuğuna oturma hırsının yarısını bile seçim kazanmaya çalışmakta göstermedi.

Zira meselesi başka… 

Polis marifetiyle bina ele geçirmenin CHP’yi yönetmeye yetmediği İstanbul’da görüldü. Buna rağmen aynı yöntemin genel merkezde uygulanmasının anlamı açık: Operasyonun asıl sahipleri, yönetilebilen bir CHP değil, kaosa düşürülmüş ve mümkünse bölünmüş bir CHP istiyorlar. Bu seçim aritmetiğinde “rakibin yüzde 3-5’lik bir oy kaybetmesine” oynuyorlar.

Baskın seçim hesabı

“Mutlak butlan” kararının ve hızla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme operasyonun amacı açık: CHP bu sorunlarla boğuşurken baskın bir erken seçimle yeniden iktidar olmak.

ABD’deki kasım seçiminin etkilerinden önce Türkiye’de erken baskın seçim yapmak istiyorlar. Çünkü kasımda Trump’ın alacağı mağlubiyetin, sonrasında ellerini zayıflatacağını hesaplıyorlar. 

ABD Büyükelçisinin o yanıt veremedikleri “meşruiyet” mesajı da, operasyonlardan öncesine “tesadüf eden” Trump-Erdoğan telefon görüşmeleri de bu bakımdan anlamlı.

CHP’li CHP’linin kurdudur

CHP üyesi değilim. Üstelik bir sosyalist olarak CHP’nin mevcut programının karşısındayım. Köşe yazarı olarak kişilerden çok olayları ve fikirleri analiz etmeye çalışıyorum. CHP’nin başına geçtiği Mayıs 2010’dan itibaren Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını, fikirlerini ve uygulamalarını eleştirmiş bir köşe yazarıyım. (Kimi Atlantikçi açıklamaları nedeniyle İmamoğlu ve Özel’i de en sert şekilde eleştiren yazılar yazmış bir köşe yazarıyım.)

Bu geçen yıllar içinde CHP içi mücadelenin, kişilerin tutumlarına nasıl yansıdığını üzülerek görmüş bir gazeteciyim. Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğim için bana “tavır koyan” kimi milletvekillerinin sonra nasıl Kılıçdaroğlu’nun karşısında konumlandığını da gördüm; kendisini aday göstermediği için Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan milletvekillerinin, Özgür Özel yönetimden yüz bulamayınca sonra nasıl yeniden Kılıçdaroğlu’cu olduğunu da gördüm. 

Kılıçdaroğlu’na mecbur kalmalarının anlamı

Kılıçdaroğlu 27 Ağustos 2012’de “asla koltuğa kilitlenip kalmayacağım” diye kamuoyuna söz vermişti. Ancak onca seçim yenilgisine rağmen o koltuğa nasıl yapıştığını gördük 11 yıl boyunca. 2023’te CHP delegeleri tarafından o koltuktan kaldırılınca, bu kez o koltuğa “saray marifetiyle” nasıl oturmaya çalıştığını izledik…  

Bunu sadece “siyasi hırsla” açıklamaya çalışmak, elbette eksik olur. Kılıçdaroğlu’nun nesnel olarak AKP’yi iktidarda tutma misyonu sürüyor özetle… 

Bitirirken meseleye bir de karşısından bakalım: İktidarın Kılıçdaroğlu’na mecbur kalması, işlerin her şeye rağmen iyi gitmediğine işaret etmiyor mu? Ediyor. Bu nedenle hatalı olduğu iki günde ortaya çıkan “kayyımla pazarlık” çizgisi yerine, hızla “halkla alanlarda direnme” çizgisine dönülmelidir. Özel’in dünkü ilk yürüyüşü, halkla birleşerek, cumhuriyetçi partilerle yan yana gelerek, sürmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin ‘Osmanlı 2.0’ mesajının anlamı

ABD Büyükelçisi Tom Barrack dışında kim “Türkiye ve İsrail liderlerinin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir” dese, savcılıklar anında harekete geçerdi!

Ancak söyleyen ABD Büyükelçisi Barrack olunca, söyledikleri kamuoyunda sıkıntı yaratmasın diye yine görmezden ve duymazdan gelindi. İktidarın sözcüleri Barrack’a haddini bildirmedi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Barrack’ın “persona nan grata” yani “istenmeyen adam” ilan edilmesini istemesi ise önemle not edilmeli.

Trump-Erdoğan ilişkisinin derinliği

Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşması, devletin ajansı tarafından da hakkıyla verilmedi, bu nedenle haliyle gazetelere de çok iyi yansımadı. 

Neden? Çünkü işadamı kökenli Tom Barrack, ABD’nin Türkiye planlarını açık açık dile getirdi. Bu “rahatlığının” nedenlerinden başında elbette Trump-Erdoğan ilişkisine duyduğu güven var. 

Nitekim konuşmasında bunu şu netlikte dile getirdi: “Son 16 ayda, ABD ile Türkiye ilişkilerinde son 15 yıldan daha fazla ilerleme kaydedildi.”

Barrack bu ilerlemenin unsurlarından biri olan Ankara’nın Hamas’ı ikna etme sürecini de konuşmasında, kimin kimi hangi saatte ne için aradığına kadar ayrıntılı anlattı.

ABD’nin monarşi önerisi

Barrack’ın konuşması daha çok monarşi mesajıyla öne çıktı. ABD Büyükelçisi Tom Barrack Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önerdi. 

Böylece Barrack emperyalizmin hedeflerini açıkça ortaya koymuş ve uzun yıllardır sürdürülen “demokrasi götürme” yalanının maskesini de çıkarmış oldu. (Nitekim Trump ve adamları, öncekilerden farklı olarak, bu türden maskelere hiç ihtiyaç duymuyorlar, ağızlarına geleni doğrudan söylüyorlar.)  

Peki nereden çıktı bu monarşi, hele de merhametli monarşi? İşte asıl mesele orada… 

Büyük İsrail – Büyük Türkiye

ABD Büyükelçisi Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye’de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’u görüyor.”

ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşmasının bütününe bakılınca, Osmanlı 2.0 ile İsrail 2.0, yani Büyük Türkiye ile Büyük İsrail, karşı çıkılan değil, amaçlanan bir ABD hedefi.

Ama bir şartla: Büyük Türkiye ile Büyük İsrail’in Ortadoğu’da ABD adına işbirliği yapması şartıyla… 

ABD adına bölge yönetimi

Barrack buna işaret ederken bir harita da çiziyor. Hazar’a, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur (Trump) koridoruna, Akdeniz’e, Suriye’ye, Körfez’e işaret ediyor. 

Bu konuşma önceki konuşmalarının da bütünleyeni. Anımsayacaksınız, bu köşede incelemiştik, Barrack iki kez “göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demişti. 

İşte ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninin, ABD adına Büyük Türkiye ile Büyük İsrail işbirliğinde “yönetilmesine” işaret ediyor özetle… 

Bunu ABD’nin ortaklarına sorumluluğu daha çok vererek Batı Yarımküreye yoğunlaşmayı esas alan yeni ABD stratejisine gönderme yaparak şekillendiriyor.

Ve asıl önemlisi…

Barrack’ın “Osmanlı 2.0” mesajı, NATO’daki alan kaydırma dönüşümü ve bunun uygulaması olan Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ile birlikte daha da anlamlı… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İki yeni NATO komutanlığının anlamı

NATO için geçenlerde “ABD’siz kağıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek, “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.

Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”

İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “istemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor? Önemli.

Adana ve İstanbul’da yeni NATO yapıları

NATO’nun “beyin ölümü”, “kağıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken, Türkiye daha da NATOculaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki… 

İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO Kolordu Karargâhı kuruluyor. 

Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO Deniz Unsur Komutanlığı kuruluyor. 

Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurdu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”

Ne tesadüf! “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyon Karargâhı Komutanlarının”nın ziyaretinden bir kaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!

ABD’nin Karadeniz stratejisine AKP desteği

Adana ve Boğaz’daki iki NATO yapısı, birbirini bütünlemektedir. 

Adana’daki NATO Kolordu Karargâhı, Polonya ve Romanya’daki kolordularla birlikte kuzeyden güneye inen bir hat oluşturuyor. Baltık’tan Akdeniz’e inen ve esas olarak Rusya’ya ama daha geniş çerçevede Asya’ya karşı oluşturulan bir savaş cephesi inşa ediliyor. 

İstanbul’daki NATO Deniz Unsur Komutanlığı da fiilen Rusya’yı hedef alıyor, dahası Montrö Boğazlar Sözleşmesini riske atacak bir potansiyel taşıyor. Türkiye’nin Lozan’ı Montrö’yle taçlandırarak elde ettiği silah tekelliğini ve Boğazlardaki egemenliğini sulandırır. Dahası Türkiye’nin kendi eliyle Karadeniz’i NATO’ya açması anlamına gelir. 

Ne yazık ki bu tablo, ABD’nin Karadeniz stratejisinin bir parçası olarak Zengezur’u Trump Koridoru yapmasını ve ardından Gürcistan’da üs elde etme amacını da bütünleştirmiş olur. 

Asya girişinde koçbaşı rolü

NATO’nun bu adımları, elbette ABD’nin geniş planlamasının içindedir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Savunma Stratejisi belgeleri, emperyalist ABD’nin petrodolar sistemini kurtarabilmek için Asya’ya karşı başlattığı “uzun mücadeleye” işaret ediyor.

ABD, Türkiye’yi bu mücadelede, Asya’nın girişinde koçbaşı yapmak istemektedir. O nedenle NATO’ya karşı çıkmak ve İran’ı desteklemek gerekmektedir.

Hele de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’deki yayında yaptığı şu risk dolu açıklamasından sonra: “Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” (Hürriyet, 28.3.2026)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli ve Fidan’ın taktiği

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM grup toplantısındaki şu sözleri yine gündem oldu: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir!”

Peki Bahçeli, Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanarak serbest kalmasını, Ahmet Türk’ün görevden alındığı Mardin Belediye Başkanlığına geri dönmesini ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını neden istedi? 

Açılım masasına dayanak

1) Bahçeli bu açıklamasıyla koçbaşılığını yaptığı açılım sürecini ayakta tutmaya çalışıyor öncelikle. Şam’ın Ankara destekli operasyonlarla SDG’ye geri adım attırması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal iklim, Kürtlerin açılıma desteğini zayıflatmıştı. Haliyle açılım masasının ayakları da sallanmaya başlamıştı. Bahçeli bu çıkışıyla masanın ayaklarını sağlamlaştırmak üzere çivi çaktı. 

2) Bahçeli başından beri “Kürt siyasal hareketinin” farklı merkezlerine yönelik özel taktikler izliyor. Örneğin, yıllarca kapatılmasını savunduğu DEM’i, müzakere edilecek meşru kuvvet ilan ederek, Kandil’in karşısına konumlandırmaya çalışıyor. Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk’le özel ilişkisi üzerinden DEM’e “alan açmaya” çalışıyor.

Öte yandan Bahçeli, Öcalan’ı “kurucu önder” ilan ederek, onun PKK içindeki güç merkezlerine karşı otoritesini güçlendirmeye çalışıyor. Öcalan’la ortaklaşılan konuların Kandil’e kabul ettirilmesinde, onun “kurucu önder” vasfından yararlanmak istiyor.

DEM’le solu ayrıştırma hamlesi

3) Bahçeli ve Fidan’ın, yeni süreçte Kürtler ile Türk solunu ayrıştırma hamlesi yaptığı anlaşılıyor. YPG ile SDG çatısı altında hareket eden Türk sol örgütleri ve DEM ile birlikte hareket eden Türk sol örgütleri ayrıştırmaya çalışılıyor.

Fidan’ın şu sözleri bu yeni aşamaya işaret ediyor: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.”

Bu açıklamanın ardından DEM’le hareket eden sol örgütlere operasyon yapıldı.  

Erken seçim olası mı?

4) Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş ile ilgili sözleri aynı zamanda olası bir erken seçimde AKP-MHP-DEM ittifakı oluşturulmasını amaçlıyor.

Gerçi Bahçeli aynı konuşmasında net bir şekilde “erken seçim yok” dedi ama Bahçeli’nin siyasi yaşamı, söylediklerinin tersini yapmasıyla dolu. Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel de buna işaret etti: “Geçmişte 4 ay boyunca erken seçim yok deyip 1 hafta sonra erken seçim ilan ettiğine göre ya bir erken seçim çağrısı yapacak, geçmişteki gibi lastikleri ısındırıyor olabilir ve muhataplarının bundan haberdar olmamasını istiyor olabilir.”

Cumhur İttifakı’nın Erdoğan’ı dördüncü kez aday yapabilmek için şartları “olgunlaştırarak” erken seçim yapabileceği elbette olasılık dışı değil.

Erdoğan’dan “eşit yurttaşlık” vurgusu

5) Bahçeli’nin sadece Fidan’la değil, doğrudan Erdoğan’la da bu süreci koordinasyon içinde götürdüğü anlaşıyor. 

Çünkü Erdoğan’ın siyasal jargonunda da bariz değişiklikler var. Örneğin geçmişte YPG diyordu, hatta İngilizce okunuşuyla “vaypici” diyordu. Ancak yeni dönemde YPG yerine SDG demeyi tercih ediyor. 

Daha da ilginci, Erdoğan son süreçte örgütün “eşit yurttaşlık” kavramını da kullanmaya başladı. Örneğin Erdoğan son olarak Suudi Arabistan gazetesine mülakatında bu kavramı kullandı. Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Burhanettin Duran, Erdoğan’ın, ‘Bizim için ölçü bellidir, komşularına tehdit üretmeyen, terör örgütlerine alan açmayan ve toplumun bütün kesimlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir Suriye, bölgesel istikrar açısından hayati önemdedir.’ sözleriyle Türkiye’nin tavrını bir kez daha teyit ettiğini belirtti.”

Oysa “yurttaşların eşitliği” ile “eşit yurttaşlığın” siyasal planda ne denli farklı olduğu biliniyorken…

Erdoğan bagaj yüklendi 

Peki, Erdoğan’ın Şam’ın Kürtlere verdiği haklarla ilgili kararnameye destek açıklamasından, eşit vatandaşlığı savunmasına kadar tüm söyledikleri, yarın DEM tarafından açılım masasında iktidarın önüne getirilmeyecek mi? 

DEM Partisi de haklı olarak iktidardan “Suriye’deki Kürtler için olumlu bulduklarınızı Türkiye’deki Kürtler için de uygulayın” demeyecek mi? Hele de iktidar oylarınaihtiyaç duyuyorken.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD SDG’yi neden sattı?

PKK yöneticisi Murat Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne soruyor: “Ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz?”

Yanıtını aynı akşam ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack net bir şekilde verdi: “ABD-SDG ortaklığının gerekçesi değişti. SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil.” Böylece ABD bir süredir yatırım yaptığı Şara ile “asıl aktör olarak” çalışacağını işaret etti.

Artık emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen “bireysel entegrasyon” ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak? 

Şah ve piyon ilişkisi 

Emperyalizm budur; kullanır, kenara koyar. Bu gerçeği ülkemizde en iyi bilen isimlerden biri, Hrant Dink’ti. Dink Kürtlerin temsilcilerini bu konuda bir kaç kez uyarmıştı. Örneğin Dink, 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmada, “Geçmişte Ermeni halkı emperyalistlere güvendi ama yanıldı. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey” diyerek uyarmıştı. Ve eklemişti: “Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider.”

Aradan 20 yıl geçti ve Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne serzenişte bulunuyor: “Bu devletler demek ki sadece çıkarlarına bakıyor. Verilen sözlerin bir anlamı yokmuş.”

Ne sandınız? Emperyalist devletler Kürtlerin çıkarlarını mı savunacaktı? ABD kendi çıkarına bakar, kendi çıkarı için Kürtleri de Türkleri de Arapları da birbirine karşı kullanır. 

O nedenle “Kürt kökenli bir Türk vatandaşı” olarak yıllardır anlatmaya çalışıyorum, Kürt’ün çıkarı Amerikalılara çalışmasında değil, yaşadığı coğrafyadaki halklarla ortaklaşmasındadır. 

İran’a karşı cephe meselesi

Kürtlerin “ABD bizi neden sattı” diyerek sorduğu sorunun yanıtı Trump’ın Erdoğan, Netanyahu ve Şara ile ayrı ayrı yaptığı üç görüşmededir. 

ABD bölgemizde İsrail hegemonyasında bir yeni düzen inşa etmek istiyor. Washington’a göre bu yeni düzenin omurgasını “İran’a karşı cephe” oluşturacak. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bir kaç kez “Göreceksiniz, İsrail ve Türkiye Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demesi bundandır.

Bu yeni düzenin modelini Suriye oluşturuyor. ABD Suriye’nin İran etkisine girmemesini ve İsrail’le normalleşmesini garanti eden bir strateji izledi Esad’ın devrilmesinden bu yana. Bunun için de Şara’ya kredi verdi. Şara da Şam’da iktidar olabilmek için bu krediyi kullandı. 

Bunun pratiğine, sahaya nasıl yansıdığına gelirsek… 

Paris mutabakatı

ABD 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ve Suriye heyetlerine bir mutabakat imzalattırdı. Bu mutabakatla iki ülke “ortak iletişim mekanizması” kurmuş oldu. 

Merkezinde ABD’nin olacağı bu mekanizma, bir istihbarat ve güvenlik mekanizması olarak “İran nüfuzuyla” mücadele üzerinden Şam-Tel Aviv ortaklığını normalleştirecek.

Paris mutabakatı, ABD ve İsrail’in Şara’ya SDG’nin üzerine yürüme yolunu açma mutabakatıdır aynı zamanda.

ABD cephesi nasıl engellenir?

BOP ezberlerini unutma zamanı. Şimdi ABD’nin bölgedeki esas siyaseti, yukarıda belirttik, İran’a karşı İsrail’in de içinde olduğu geniş cepheyi kurmak. ABD İran’a karşı cephenin ihtiyacı olarak Türkiye ile PKK’yi, Suriye ile SDG’yi sistemlerine entegre etme mutabakatı yapmış durumda. Açılım odur.

ABD bu yolla Türkiye ve Suriye’yi, Türkleri ve Arapları, İran’a karşı cephede İsrail’le yan yana getirebilme peşindedir.

Peki Kürtleri böylesi bir cephede hiç mi değerlendirmeyecek ABD? 

ABD Büyükelçisi Barrack’ın Kandil’i dışarıda bırakarak KDP’li Mesud Barzani ve Neçirvan Barzani’yi, SDG’li Mazlum Abdi ve İlham Amed’i, Suriye’deki ENKS yöneticilerini 17 Ocak’ta Erbil’de toplaması yeni dönemin bir başka işaretidir.

Bunları uzun uzun tartışacağız. Ama asıl hepimizin üzerinde durması gereken konu artık şudur: İran’a karşı ABD cephesi nasıl engellenir?

ABD cephesi engellenemezse, bütün halklar için daha acılı bir dönem başlayabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Özel’in görmediği o tehlike

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Karadeniz’den girerek Ankara yakınlarında düşürülen İHA konusunda edindiği ve paylaştığı bilgiler, medyada daha çok “düşürmek için Erdoğan’dan iki saat talimat beklendiği” boyutuyla ele alındı. 

Oysaki aktarılanlar, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili çok önemli bir tehlikeye işaret ediyor. Ama ne yazık ki ana muhalefet partisi lideri de o tehlikeye değil, meselenin Erdoğan ve Rusya’yla ilişkiler boyutuna odaklanmış durumda. 

Özel’in aldığı bilgi

Gelin önce Özel’in aldığı o bilgilere bakalım: “Ankara’ya kadar gelen İHA, karaya 50 kilometre kala tespit ediliyor. İspanya’daki NATO üssü, bunu Türkiye’deki NATO radarları üzerinden tespit ediyor. İspanya’daki NATO komutanlığı, Konya’dan ve Eskişehir’den F-16 kaldırıyor. İHA’nın yanına ulaştıklarında, İHA kara hudutlarımıza yeni gelmiş oluyor. Oradan itibaren İHA 2 saat 5 dakika seyir halinde kalıyor. Türk hava sahasına girdiğinde F-16’lar değişmiyor ama İspanya’daki NATO komutanı, uçağın kontrolünü Türk komuta merkezine devrediyor. Bunlar iki saat boyunca İHA’yı takip ediyor. Bu F-16’ların havada yakıtı bitiyor. İncirlik’ten yeni iki tane F-16 kalkıyor. Bunlar nihayet İHA’yı düşürüyor.”

Özel sözlerine şöyle devam ediyor: “Esas sorun iki saat boyunca İHA’nın düşürülmemesi. Çünkü geçen sefer Rusya’dan gelen uçağı Erdoğan ‘Ben düşürdüm’ deyip, sonra düşürdüğümüz uçak yüzünden 34 askerimizin şehit olması ve kapıda kalmamız birilerini Rus İHA’sını düşürmek için 2 saat 5 dakika düşünür hale getirmiş. Şu anda bir hava aracını düşürme yetkisi Erdoğan’da. Erdoğan’dan iki saat boyunca talimat gelmiyor. Değilse söylesinler. Daha denizin üstünde İHA’yı düşürme imkanımız vardı. Hava kuvvetlerimizin yetersizliğinden değil, İHA’nın menşeinden düşürülemedi.”

Bu arada Cumhurbaşkanlığı dün açıklama yaptı ve yetkinin Genelkurmay Başkanlığında olduğunu söyledi.

Müzmin Rus karşıtlığı 

Özel’in meseleyi aldığı bilgilerle ortaya koyuş tarzı size de sorunlu geldi mi? 

“Rus İHA’sı diye hemen düşürmediler, beklediler” diyerek Ankara’nın süreci yönetme yönteminden rahatsızlık duyulması tuhaf değil mi? Ne yani, hızla Rus İHA’sı düşürülerek Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesi mi isteniyor? 

Tersine, Özel’in anlattığı önceki örnek yanlıştı. Ankara’nın, Suriye’deki operasyonları sırasında sınırı çok az süreyle ihlal eden Rus uçağını hemen düşürmesi hataydı. Cumhurbaşkanı ile Başbakanı’nın Washington’a mesaj verir gibi “emri ben verdim” yarışı yapması hataydı. 

Bu gibi durumlarda “komşusunun balkonundan düşen mandal nedeniyle komşusunun kapısına dayanan” insan refleksiyle değil, kontrollü olan, sonuçlarını hesap eden, komşuluk ilişkilerine zarar vermemeyi esas alan “devlet adamı” refleksine ihtiyaç var! 

NATO’körlük

Yazık ki Özgür Özel de Kemal Kılıçdaroğlu’nun düştüğü hataya düşmeye devam ediyor. CHP’nin olur olmaz Rusya karşıtlığı yapmasının ne CHP’ye ne de Türkiye’ye bir yararı var. Rusya karşıtlığı üzerinden ABD ve AB’ye mesaj vermenin siyasi bir getirisi olmadığı hâlâ görülmedi mi? 

CHP yönetimleri neden Kurtuluş Savaşı’ndaki kodları yerine Soğuk Savaş’taki kodlarla hareket ediyor? Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nda Sovyet liderliğiyle ittifak yapmasının getirileri ve Kemalist-Bolşevik ittifakının bölgeye yararı hepten mi unutuldu?

NATO kontrolü tehlikesi

Oysa Özgür Özel’in aldığı bilgi de gösteriyor ki asıl tehlike şurada: Türk hava sahasına gelen bir hava aracının tespit edilmesinden önlenmesine kadarki süreçlerde NATO kontrolü fazla etkin.

Karadeniz’den giren bir hava aracına karşı Konya’dan kalkacak uçaklara ta İspanya’daki NATO komutanı talimat veriyor!

Vahimdir ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in asıl görmesi gereken tehlike budur.

NATO’ya bu kadar kontrol bırakılan bir durumda, İspanya’daki, Yunanistan’daki, Bulgaristan’daki bir NATO komutanı, Türkiye’yi Rusya’yla da İran’la da savaşa sokabilir! 

CHP iktidar olmak istiyorsa asıl bu tehlikeye dikkat çekmeli ve asıl buna çözüm olacak “gerçek” bir ulusal savunma hedeflemelidir. “İktidar, Rus İHA’sı diye düşüremedi” şeklinde propaganda yaparak iktidara yürünmez, muhalefette kalınır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Aralık 2025 

, , , ,

1 Yorum

Fidan neden hedef?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açılımı sabote mi ediyor? DEM Partili Cengiz Çandar bu gerekçeyle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı ağır sözlerle hedef aldı. Çandar TBMM’deki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenerek, “Dışişleri Bakanınıza ayar verin” dedi!

Çandar, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Tekrar askeri yollara başvurmak istemiyoruz ancak SDG, ilgili aktörlerin sabrının tükenmekte olduğunu anlamalıdır” sözlerini anımsatarak, bunun Erdoğan ve Bahçeli’nin çizgisine aykırı olduğunu savundu. (Cumhuriyet, 19.12.2025) 

Ensarioğlu da Fidan’ı hedef aldı

Erdoğan-Bahçeli ile Fidan’ın açılım tutumları bu denli farklı olabilir mi? Bu iki tutum farkı, iktidarın siyaset yapma tarzı ya da müzakere yürütme yöntemi olamaz mı? Genel kanaat Fidan’ın elbette Erdoğan’ın tutumuna rağmen farklı bir tutum alamayacağı şeklinde.

Peki o zaman DEM’liler gibi kimi AKP’lilerden de Fidan’a benzer tepki gelmesi ne anlama geliyor? 

Örneğin AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun Hakan Fidan’a gösterdiği tepkinin düzeyi, DEM’li Çandar’ınkinden aşağı kalır değil. Ensarioğlu, Rudaw TV’deki programda, Fidan’ın SDG’yi hedef alan sözlerine tepki göstererek, “Cumhurbaşkanı’nın iradesine aykırı tavır gösteren kişi ya görevi bırakır ya da görevden alınır” dedi. (Cumhuriyet, 21.12.2025)

Yaşar Güler’e neden sessizler?

DEM’li Cengiz Çandar Erdoğan’dan Fidan’a ayar vermesini, AKP’li Galip Ensarioğlu da Fidan’ın ya istifa etmesini ya da görevden alınmasını istiyor. 

DEM’li ve AKP’li iki isimden gelen bu sert tepkiler, ikilinin “açılım sürecini koruma” isteğinden mi? Elbette böyle düşünülebilir. Ama aynı ikili en az Hakan Fidan kadar SDG konusunda sert açıklamalar yapan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler için neden benzer şeyler söylemiyorlar? 

Örneğin Yeni Şafak, Yaşar Güler’in SDG’yi hedef alan sözlerini “Bakan Güler’den SDG’ye net mesaj: Kimseye sormaz gerekeni yaparız” başlığıyla dün birinci sayfadan öne çıkardı.

Güler’in sözleri Fidan’ınkinden daha mı hafif? Neden Çandar-Ensarioğlu ikilisi Güler’i değil de Fidan’ı hedef alıyor? Eski Genelkurmay Başkanı da olan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in etkisinin Fidan’ınkinden daha mı zayıf olduğunu düşünüyorlar? Güler’in sözlerinin ağırlığının Fidan’ınkinden daha hafif olduğunu mu değerlendiriyorlar?

AKP içinde klikler çarpışması mı? 

Anadolu halkı “Osmanlı’da oyun çok” derdi. Yavuz-Kürt İdris ittifakının modern versiyonunun sahnelendiği şu süreçte, benzer değerlendirmeyi yapabiliriz. Zira iktidarın açılım politikası ile iktidar içindeki güç merkezlerinin birbiriyle mücadelesi iç içe yürüyor gibi. Ankara kulislerinde “Erdoğan sonrası” için güç çarpışması yaşandığı konuşuluyor. 

Örneğin Fidan’ın medya ve sosyal medya üzerinden parlatma ve öne çıkma çalışması yaptığı iddia ediliyor. Bu nedenle Fidan’a “TikTokçu” diyenler bile var. 

Diğer yandan Bilal Erdoğan’ın son bir iki aydır öne çıkmasına ve yaptığı açıklamaların alt mesajlarına önemle dikkat çekiliyor. 

En ilginci de şu: Merkezinde Haber Türk’ün olduğu medya-sanat dünyasına yapılan operasyonların bayraktarlığını Sabah gazetesi yürütüyor. Muhafazakar mahalleye sıçrayan, dolayısıyla iktidara da bir ölçüde zarar veren bu operasyonlarda Sabah neden bayraktarlık yapıyor? Yoksa bu operasyonların aynı zamanda AKP içindeki “hedef” bir güç merkezini zayıflatacağı mı hesaplanıyor? Sabah grubu Haber Türk grubunu hedef alarak aslında Damat Berat Albayrak’a alan açmaya mı çalışıyor? 

Ankara kulislerine yansıyan bu değerlendirmeler, oyun içinde oyun olduğuna işaret ediyor. Mesele bazı muhalif kesimlerin iddia ettiği gibi “İBB kumpas davasını kamuoyunun gündeminden düşürmek için medya-sanat dünyasına uyuşturucu operasyonu yapıyorlar” basitliğinde ele alınmamalıdır. Tersine muhalefet bu operasyonlar ile klikler çarpışması arasında bir bağ olup olmadığının üzerinde önemle durmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2025 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İki entegrasyon, iki idari yapı

Suriye’den gelen bilgiler, Şam ile SDG’nin entegrasyonda bir orta yol bulmaya yakın olduklarına işaret ediyor. 

ABD’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi’ye imzalattığı 10 Mart mutabakatına göre, SDG’nin 31 Aralık’a kadar Suriye ordusuna entegrasyonu gerekiyor.

Peki nasıl?

İki model

Türkiye ve Şam yönetimi, SDG’nin kendini dağıtarak, her SDG’linin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesini savunuyor. 

ABD, İsrail ve SDG yönetimi ise SDG’nin birincisi tek tek değil blok halinde, ikincisi kendi komutası altında ve üçüncüsü kendi bölgesinde Suriye ordusuna entegre olmasını savunuyor.

Bu pratikte iki farklı entegrasyon, iki farklı model, hatta Suriye açısından iki ayrı idari model demek. 

SGD’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre olmasının pratik sonucu “üniter Suriye” demektir. SDG’lilerin blok halinde kendi bölgesinde Suriye ordusunun bir parçası olması ise SDG bölgesinin özerkliği ve Suriye’nin ademi merkeziyetçiliği demektir. 

Uzlaşı için ara formül

Şam’ın ve HTŞ’nin SDG’yi “zorla” kendi istediği modele göre entegre etme şansı yok. Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi, ABD’nin yaptırımlarının kalkmasına ve Washington’un desteğine bağlı. Diğer yandan İsrail de Şam’ı askeri basınç altında tutuyor. 

HTŞ’nin SDG’yi “zorla” tek tek entegre edebilmesi ya da dağıtabilmesinin tek yolu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu güçlerinin doğrudan SDG’ye müdahalesinden geçiyor. 

Ancak bu durum AKP hükümeti açısından Washington’la açtığı yeni beyaz sayfanın tekrar kapanmasından içerideki açılım sürecinin tıkanmasına kadar birçok riski barındırıyor. 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu nedenle bir ara formülü uygulatmaya çalıştığı anlaşılıyor: SDG’nin tamamı değil ama üç tümeni korunsun, kendi bölgesinde bloklar halinde Suriye ordusunun parçası olsun. Bu ara formülün gereği olan idari yapıyı zaten “federasyon değil ama ona en yakın sistem” diye tanımlamıştı. 

Şam’ın iki talebi

Şam’dan gelen bilgiler, bu formülün genel bir uzlaşının zeminini oluşturduğu şeklinde ama -belki de Ankara’nın etkisiyle- Şara yönetimi bazı ek taleplerde bulunuyor. 

Örneğin Reuters’ın iddiasına göre Şam yönetimi “50 bin SDG’linin üç tümen halinde yeniden yapılandırılmasına” prensipte açık ancak iki talebi var: 1) SDG bazı komuta pozisyonlarından vazgeçmeli. 2) Kontrol ettiği bölgeler, Suriye ordusunun diğer birliklerine de açılmalı.

Şam’ın bu talepleri SDG tarafından kabul görür mü? Reuters’e konuşan bir SDG’li yetkili, “Bir anlaşmaya hiç bu kadar yakın olmamıştık” diyor.

Yanlış Suriye politikasının maliyetleri

Belki de uzlaşıya yaklaşılması nedeniyle olsa gerek, DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar, TBMM’de yaptığı konuşmada, Erdoğan’dan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a SDG konusundaki sözleri nedeniyle “ayar vermesini” istedi!

Anlaşılan o ki Öcalan’ın TBMM heyetine yaptığı ama sadece 4 sayfalık özeti açıklanan 16 sayfalık görüşleri, devlet içinde farklı yorumlanıyor. Fidan’ın kimi sözlerinin işte o farka işaret ettiği düşünülüyor.

DEM de, Bahçeli’nin “Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılmasını demokrasinin gereği sayan” tutumundan anlaşıldığı kadarıyla MHP de, Suriye’deki bu uzlaşıya yakınlığın, içerideki açılım sürecinin önünü açacağını düşünüyor. O nedenle Öcalan’ın 16 sayfalık açıklaması bir süre daha kamuoyundan gizlenecek büyük olasılıkla. Çünkü Öcalan SDG’nin Suriye’de silah bırakmasını kabul etmiyor. 

Burada bir sürpriz yok, Öcalan süreç başlarken nerede duruyorsa bugün de orada duruyor. 2014’teki açılımda “Ağırlık merkezi Kuzey Irak değil Kuzey Suriye” demişti, 2025’te de “Türkiye’de devlet, federasyon, özerklik istemiyorum ama Suriye’de istiyorum” diyor özetle. 

Yani Öcalan değil, AKP ve MHP durduğu yeri sürekli değiştiriyor. Bunun Türkiye’ye ağır maliyetlerini daha yaşamaya başlamadık bile…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2025 

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Solculuk meselesi

13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan’la dincilikte ve sağcılıkta yarışmaya çalıştığı için eleştirdim. Türban ve laiklik açıklamalarından Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesine kadar tüm hataları, Erdoğan’la Erdoğan’ın kulvarında yarışmaya çalışmasındandı.

Özel-İmamoğlu ikilisi de Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışmaya çalışıyor. Halbuki orası da Erdoğan’ın kulvarı. Şimdi de ikiliyi “Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışamazsınız” diye ve dahası “ABD’ye Erdoğan’dan daha yararlı Atlantikçilik yapamazsınız” diye eleştiriyorum. 

Özel-İmamoğlu’nun ana mesajı 

Kimi CHP’liler, Özel-İmamoğlu’nun aslında “biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajı vermediğini, benim ikilinin açıklamalarını bağlamından kopartarak yorumladığımı iddia ediyor. Bu köşeye açıklamaların bütününü sığdırmam elbette mümkün değil ama ikilinin CNN’den BBC’ye ve Foreign Affairs’e kadar tüm Batı mecralarına yaptığı açıklamaların toplamı, özetle “biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajını içeriyor. 

Özgür Özel’in CNN’e “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel” demesi ve BBC’ye “İngiltere ve İşçi Partisi nasıl sessiz kalır? Terk edilmişlik hissediyoruz” sözleri ile İmamoğlu’nun Foreign Affairs’a yazdığı “Türkiye’yi ABD’nin öngörülebilir ortağı yapma vaadi” birbirinin bütünleyenleridir. 

Bu açıklamalar yokmuş gibi davranmanın, bu açıklamaları “aslında o anlama gelmiyor” diye bükmenin, CHP’ye bir yararı yok. 

CHP’nin iki kodu

Kılıçdaroğlu Erdoğan’la dincilik-sağcılık kulvarında, Özel-İmamoğlu da Erdoğan’la Atlantikçilik kulvarında yarışamaz, kaybeder. 

Peki hangi kulvarda kazanır? Aslında yanıtını dünkü pazar makalesinde, farklı bir amaçla da olsa Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum verdi.

Oraya geleceğiz ama  meramımı anlatabilmek için önce şu tarihsel gerçekleri anımsatmalıyım:

CHP, emperyalizme karşı mücadeleden doğan bir partidir ve kuruluş ana kodlarından ikisi, antiemperyalizm ve bağımsızlıkçılıktır. (Ki bu solculuktur.) CHP bu kodlarıyla seçim kazanan ama bu kodları aşındıkça seçim kaybeden bir partidir. 

CHP 1946 sonrası Atlantikçi çizgiye girmeye başlayınca bu kodları zayıfladı ve 1950, 1954 ile 1957 seçimlerini kaybetti. CHP ancak 1961’de, o da sadece yüzde 2 farkla seçimi kazanabildi. Ama bunda etkili olan faktörler, DP’nin dış politikada Atlantikçiliği zirveye taşıması ve iç politikada ağır baskı rejimi kurması ve 27 Mayıs’tı. Nitekim CHP sonraki 1965 ve 1969 seçimlerini kaybetti. 

73-77 dersleri 

Sonraki iki seçim, 1973 ve 1977 seçimleri derslerle doludur. CHP bu iki seçimi kazanabildi. Çünkü Türkiye’de bir halk hareketi yaşanıyordu, sosyalist sol güçlüydü. Öyle ki CHP de “ortanın solu” olmak durumunda kalmıştı. Kıbrıs Barış Harekatı, ABD’yle ambargo restleşmeleri, ABD’yle üs ve afyon çarpışmaları, antiemperyalist zeminde CHP’ye iki kez seçim kazandırmıştı. 

Sonrasında 1983, 1987, 1991, 1995 ve 1999 seçimlerini CHP kaybetti. 1999’da, 28 Şubat zemininde Ecevit’in DSP’si birinci parti oldu. AKP’li yıllarda ise CHP’nin kazanabildiği tek bir genel seçim yok.

Görüldüğü üzere CHP solculaştığında ve antiemperyalist tutum aldığında seçim kazanıyor, sağcılaştığında ve Atlantikçilik yaptığında seçim kaybediyor. 

Uçum’un makalesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en etkili başdanışmanı Mehmet Uçum, bir süredir pazar makaleleri yazıyor. Bu haftaki konusu “sol”du. Makalenin, üstelik konumuzla da ilgili olan tuhaflığıyla başlayayım: Uçum, AKP’nin pek çok politikasını sol, Erdoğan’ı da solcu ilan ediyor! Solculuk bu kadar kaybettiren birşey ise danışmanı neden Erdoğan’a solculuk yakıştırıyor? 

Uçum’un makalesinin biri geniş, diğeri dar iki anlamı var. 

Dar anlamı şu: Uçum solun öncelikle AKP-MHP-PKK açılımına, ardından da Yeni Anayasa sürecine destek vermesi gerektiğini savunuyor. Peki Saray neden solun açılıma desteğine ihtiyaç duyuyor. Solsuz açılım yürümüyor mu? Aslında Saray ve PKK, sosyalist soldan Kemalist ve ulusalcı CHP’ye kadar tüm siyasal ve toplumsal kesimleri sürece dahil etmek istiyor. Çünkü Saray biliyor ki bu kesimlerin rızasını almayan bir açılım meşru olamayacak. 

Geniş anlamı ise şu: Uçum, kısa ekonomi-politik analizinde kamuculuğun güçlenmesine, devletçilik ve planlı ekonomi uygulayan ülkelerin büyümesine, sosyal devlet anlayışının yükselmesine ve demokrasinin önemine işaret ediyor. Bunlar sol siyasetin içindedir.

Tüm CHP’lilerin üzerinde düşünmesi gereken şudur: “Erdoğan’ın bile solculuk yaptığı” iddia edilirken, CHP’nin hâlâ Atlantikçilik mesajları vermesi, iki kere yanlıştır. Bu yanlıştan dönmemek, CHP’nin AKP’yi yenme fırsatını tepmesine neden olabilir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Aralık 2025

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın