Posts Tagged Erdoğan

İtibar

Bu köşe benim değil, kamunun. O nedenle bu köşede “ben” yokum, “kişisel meselerim” yok, “siz” varsınız, “kamusal” meseleler var.

Dünkü bir haber, üzerine Erdoğan’ın “Türkiye çok değişti” açıklaması ve bir de “kişisel meselemin”, aslında herkesi ilgilendiren bir genel mesele olarak yaşandığını öğrenmem, bugün bu köşede bir “istisna” yapmamı sağladı. 

Önce o haberlerle başlayayım:

Eski Türkiye – Yeni Türkiye 

İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Türkiye-Afrika 5. İş ve Ekonomi Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle dedi: “Türkiye çok değişti, çok gelişti. Dünyanın en büyük 17. ekonomisiyiz. Kişi başı milli gelir 17 bin dolara yaklaştı.” (Cumhuriyet, 17.10.2025).

Erdoğan bu propagandayı çok sık yapıyor; kendisinden önce ile kendi dönemi arasında sürekli bir büyük değişim olduğunu iddia ediyor. Öyle ki bu bazen “ambulansı bile Türkiye’ye AKP iktidarının getirdiği”, bazen de yarım yüzyıl önce açılmış bir üniversiteyi, bir havalimanını dahi kendilerinin açtığı gerçeküstücülüğüne kadar uzanabiliyor.  

İktidar, bunu bir “siyaset yapma” tarzı olarak sık sık uyguluyor. Çünkü Erdoğan, Bakan damadının ifadesiyle, “şurdan aya dört şeritli yol yapacağını iddia etse bile inanacak bir tabanı var” ne yazık ki.  

Müdür, arabası, itibarı

Özgür Cebe’nin haberiydi. Diyarbakır İl Sağlık Müdürü, Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nda yapılacak bir toplantı için Diyarbakır’dan Ankara’ya uçakla gitmişti.

Ancak Müdür makam arabası ve şoförünü önden Ankara’ya göndermişti. Beş gün boyunca Ankara’da makam arabasını kullandı. Sonra Diyarbakır’a yine uçakla döndü. Şoför ve makam arabası da geldiği gibi yine kara yoluyla Diyarbakır’a döndü. (Sözcü, 17.10.2025)

Sorsanız “devletin itibarı” diyecekler! Nasılsa iktidarda “devletin itibarından tasarruf olmaz” anlayışı var!

Bu haberden hareketle, “kişisel” olmadığını üzülerek gördüğüm ve Türkiye’nin pek çok devlet hastanesinde yaşandığını gelen mesajlardan öğrendiğim o “kamu meselesine” geçebiliriz.

Sağlık sistemini de bozdular

Geçen hafta annemin bir ay önceden günü verilmiş ameliyatı için Adana’daydım. Ameliyat günü 9 Ekim’di ve 7 Ekim sabahı annem kayıt işlemleri için hastaneye gittiğinde öğrendi: Ameliyatı yapılamayacaktı, çünkü gerekli ameliyat malzemesi yoktu!

Araştırdık, doğruydu. Çukurova Devlet Hastanesi, malzeme eksikliği nedeniyle, hayati olanlar hariç, ameliyatları durdurmuştu! Hastane görevlileri, yeni ameliyat günü de veremiyordu, belirsiz bir tarih beklenecekti. Tarih, devletin medikal şirketlerlerle anlaşmasına bağlıydı.

Seyhan Devlet Hastanesinde ameliyat yaptırabilir miyiz diye soruşturduk, aynı durum orada da geçerliydi. Devlet ile medikal şirketler arasında fiyat anlaşmazlığı varmış, anlaşma yapılamamış. 

Hastalar kadar hekimler de mağdur ve çaresiz bu durumdan. Tam bir “sistem” sorunu yaşanıyor kısacası. 

Evde en uzun kuyruktayız

Oysa “Yeni Türkiye sayemizde uçuyor” diye propaganda yapıyorlar. “Eski Türkiye’de hastane kuyrukları vardı, kaldırdık” diye övünüyorlar. 

Doğru, eski Türkiye’de hastane kuyrukları vardı, çocukluğumun kötü hatıralarıdır o kuyruklar. Çünkü işçi olan annem ile birlikte sabahın 6’sında hastaneye gider, o kuyruklarda yer tutardık tedavi ve tüm işlemler için. Ama öyle ama böyle, akşama kadar yorulsak da tedavi olurduk. 

Şimdi mi? Evet, hastanede kuyrukta değiliz ama cep telefonundaki randevu alma uygulamasına baka baka, randevu için bir-iki ay bekliyoruz evdeki kuyrukta.

İtibar verilmez, alınır

Annem, annelerimiz, babalarımız, şu anda malzeme eksikliği nedeniyle ameliyat olamazken, Diyarbakır İl Sağlık Müdürü’nün makam arabası haberi her zamankinden daha can sıkıcı oldu haliyle. Müdür, kaç hastanın malzeme masrafı kadar parayı Ankara’ya makam aracı göndererek harcayabilmişti kimbilir!

Bakınız bunun adı ”itibar” değildir, “devletin itibarı”, “devletin üst düzey memurlarının makam araçlarıyla, şoförleriyle” ölçülmez.

İtibar devletin yoksul vatandaşının olmamasıdır, itibar çalışanların insanca ücret alabilmesidir, itibar emeklilerin muhtaç olmayacak aylık alabilmesidir, itibar gençlerin işsizlik sorunu yaşamamasıdır, itibar pasaportunuzun gücüdür.

Ve itibar da hak gibidir, verilmez, mücadeleyle alınır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2025

, , ,

1 Yorum

Öcalan Demirtaş’ı neden istemedi?

Gazeteci Uğur Ergan’ın iddiasına göre Öcalan, İmralı’daki görüşmelerden birisinde, “Demirtaş’ın aktif şekilde devreye girmesi benim için de, iktidar için de, projenin devamı için de iyi sonuç vermez” demişti. (Halktv.com.tr, 10.10.2025). DEM Partisi iddiayı yalanladı, “Öcalan’la görüşmelerimizde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” dedi.

Gazeteci Aytunç Erkin de, Öcalan’ın heyete “Demirtaş eleştirisi” yaptığını yazmıştı kısa süre önce. DEM’in yalanlamadığı o iddiaya göre Öcalan DEM heyetine şöyle demişti: “Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Erdoğan’ı karşıya almalarına gerek yoktu.” (Nefes, 6.9.2025)

Erdoğan’ın ‘hesaplaşma’ beklentisi

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişmenin olup olmadığı, kısa bir süre öncesine kadar iktidarın da konusuydu. Erdoğan hem önceki açılım sürecindeki tartışmalardan, hem de Hakan Fidan’ın o dönemki temaslarından, ortada bir çelişme olduğunu biliyordu. Bildiği için de, örneğin 12 Ocak 2022’deki TBMM Grup Toplantısında şöyle demişti: “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Onların da kendi içinde ayrı bir hesaplaşmaları var, bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”

Yürütmenin başının, “Edirne’deki Demirtaş’ın, İmralı’daki Öcalan’a hesap vereceğini” belirtmesi, yani bir mahkumun bir başka mahkuma hesap vereceğini söyleyebilmesi, iktidarın ne derece hesaplaşma beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu.

Öcalan’ın cumhurbaşkanı adayları

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişme olduğu sır değil, yayınladıkları İmralı Notları’ndan biliyoruz.

Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce 26 Haziran 2014’te yapılan Öcalan-HDP heyeti görüşmesinde, Öcalan “Cumhurbaşkanlığı meselesine gelelim, ne yaptınız” diye soruyor. Pervin Buldan “Demirtaş’ın isminin öne çıktığını” söylüyor. Öcalan itiraz ediyor, ”Bence çabanız Türk, Alevi gibi farklı bir aday profili üzerinde olmalıydı” diyor. Hatta itirazını gerekçelendirmek için “Hem HDP Genel Başkanı hem de cumhurbaşkanı adayı olursa parti işleri nasıl olacak” diye soruyor. Buldan, seçimin kısa bir süre sonra yapılacağından hareketle “Başkanım, zaten bir aylık süredir. Parti işleri aksamaz” diyor. 

Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e dönerek “Sen ya da Ertuğrul (Kürkçü) olabilir misiniz?” diye soruyor. Önder, “ikimizin de üniversite diploması yok, o nedenle olamayız” diyor. Öcalan, Demirtaş yerine başkasının olmasında o kadar ısrarcı ki “Figen (Yüksekdağ) olabilir mi peki?” diye soruyor bu kez. Önder, onun da diplomasının olmadığını söylüyor. Öcalan bu sefer de “Ufuk Uras olabilir mi?” diye soruyor. Önder ona sol çevrelerden çok tepki olduğunu söylüyor. Öcalan yine ısrarcı, Gencay Gürsoy’un ismini ortaya atıyor. Araya giren İdris Baluken, Gürsoy’un yeterince kabul görmeyeceğini savunuyor. 

Devlet yetkilisinin uyarısı

Asıl vahimi şurası. Öcalan çaresiz kalıp da “Yahu gerçekten de uygun kimse yok” deyince, “Devlet yetkilisi” araya giriyor ve şöyle diyor: “Efendim, bu konuda heyeti eleştirebiliriz, sanki çok iyi çalışmamışlar.” 

Bunun üzerine Öcalan “isim konusunu burada belirleyemeyeceğiz. Yetkili organlarda tartışın” diyor, devamında da “Ekmeleddin gibi bir adayı biz de bulabilirdik” diyor. (İmralı Notları, s.336-337).

Ancak yeterli zaman yoktu. Bu görüşme 26 Haziran’da yapıldı, 30 Haziran’da Demirtaş, 1 Temmuz’da da Erdoğan adaylığını ilan etti, seçim 10 Ağustos’ta yapıldı.

İmamoğlu-Demirtaş ittifakı

Demirtaş’ın ismine itirazın asıl sahibinin Öcalan’dan ziyade “devlet yetkilisi”, dolayısıyla AKP olduğu anlaşılıyor. Nitekim Demirtaşlı HDP’nin oy potansiyeli, bir yıl sonraki 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 13,1 ile ortaya çıkıyor ve AKP’nin tek başına iktidar olmasının önündeki engellerden birine dönüşüyor. Öncesinde, 17 Mart 2015’te de Demirtaş’ın Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı vardı.

Sonuç olarak HDP kimin müttefiki olacak; iktidarın mı, ana muhalefetin mi? Mesele budur. Sarayın en büyük endişesinin “İmamoğlu-Demirtaş ittifakı” potansiyeli olduğu biliniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Ne yapmalı?

TBMM Resepsiyonu fotoğraflarına özne yapılan kimi muhalefet partisi liderleri, o fotoğrafların hâlâ konuşuluyor olması nedeniyle ana muhalefet partisi “çevresini” suçluyor ama fotoğrafların gündemde kalmasına doğrudan iktidar katkı yaptı.

Erdoğan hem Azerbaycan dönüşünde ”uçağa akredite gazetecilere” yaptığı açıklamalarda  hem de grup toplantısındaki konuşmasının önemli bir bölümünde o fotoğraflara değindi ve şu mesajı verdi: ”Resepsiyonda çekilen fotoğraf karesine gelirsek. O kare, gerçek Türkiye fotoğrafıdır.” (AA, 8.10.2025)

İşte o resepsiyonun da, o fotoğraflar için muhalefet liderlerinin odaya çağrılmasının da esas hedefi buydu. Erdoğan, “Erdoğan merkezli bir siyaset fotoğrafı” vermek istedi. 

Fotoğrafların üç mesajı

O fotoğrafların iki iç politika mesajı var: İlki, ABD’den “Trump’ın verdiği meşruiyet” açıklamasıyla eli zayıf dönen Erdoğan, CHP’ye “TBMM meşruiyetini” göstermek istedi. İkincisi de CHP’yi yalnızlaştırma amacıyla diğer muhalefet partilerine bir çağrı yapmış oldu.

Bana kalırsa o fotoğrafların üçüncü olarak, bir de dış politika mesajı var. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ifadesiyle “Trump’ın meşruiyet verdiği”, Trump’ın ifadesiyle “hileli seçimleri iyi bilir” dediği Erdoğan, Beyaz Saray’a “kendi meşruiyetini” bu fotoğraflarla göstererek, “elim zayıf değil” mesajı vermek istedi. 

Erdoğan’ın ajandası 

Erdoğan açıkça eski AKP’lilere, eski MHP’lilere ve DEM’lilere “ittifak” çağrısı yaptı o fotoğraflarla. Ajandayı bazı AKP’liler açıkladı zaten: 2026’de yeni anayasa, 2027’de seçim.

Erdoğan’ın bu ajanda için DEM’li milletvekillerinin oylarına ihtiyacı var. Yeniden açılım başlatmalarının nedenlerinden biri de buydu.

Nitekim Erdoğan grup toplantısında yeni anayasa hedefini ortaya koydu ve çıkarılmasında “bu dönemki parlamentodan umutlu olduğunu” söyledi, “milli meselelerde sağlayacağımız geniş uzlaşmalarla meclisin yeni yasama yılını en verimli şekilde değerlendireceğiz” dedi. (AA, 8.10.2025)

Erdoğan’ın “DEM’le gelecekte neler yapabileceklerine” dair uçaktaki mesajı da bu bakımdan anlamlıydı: “DEM Grubuyla da orada bir araya geldik, sohbetlerimiz oldu. Bu sohbetlerin dışında da geleceğe yönelik neler yapılabilir? Bunları konuşma, görüşme fırsatımız oldu. Bundan sonrası da inşallah hayır olur diye düşünüyorum.” (AA, 8.10.2025)

TBMM’deki slogan

DEM de bu durumu fırsata çevirmeye çalışarak, işi TBMM Grup Toplantısında Öcalan için slogan attırmaya kadar götürdü ve açık açık “Öcalan’ın özgürlüğünü” esas gündem haline getirdi.

İktidar cephesinden kimi isimler slogan attırılması nedeniyle DEM’i suçluyor. Oysa DEM’lilerin “Biji Serok Apo” sloganı, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin Öcalan için kullandığı “kurucu önder” sıfatının tamamlayanıdır. Sloganın TBMM grup toplantısında atılması da Bahçeli’nin “Öcalan gelsin TBMM’de (DEM grup toplantısında) konuşsun” çağrısına uygundur.

Nitekim Bahçeli de yine “kurucu önder Öcalan”ı övdüğü, kurucu parti CHP’ye vurduğu bir MHP grup toplantısı yaptı. “Eğmeden, bükmeden söylemeliyim ki PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur“ diyen Bahçeli, TBMM’deki açılım komisyonunun İmralı’da Öcalan’la yüzyüze görüşmesini istedi, “bunda çekinecek bir husus görmüyorum” dedi. (Cumhuriyet, 7.10.2025)

Cumhuriyet’i yaşatmak

Tablo ortada. İktidar cephesi açıkça kozlarını ortaya koyuyor. Mesele muhalefetin ne yapacağıdır. 

Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun 6 Ekim’de köşesinde ortaya koyduğu şu üçlü formül, tartışılmalıdır: “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et.”

Tartışalım ama bugün bitirirken bir de şu görevimizi ekleyelim: Cumhuriyet gazetesini yaşatmak!

Evet, Cumhuriyet gazetesi bizi, sizi, hepimizi, tüm Cumhuriyetçileri dayanışmaya çağırıyor. Baskı ve ekonomik abluka altındaki Cumhuriyeti dayanışarak, imeceyle yaşatmak, hepimizin görevidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bölgesel mekanizma ihtiyacı

İsrail’in ABD desteğinde Gazze’yi, Lübnan’ı ve Suriye’yi işgali ile Yemen‘e, İran’a ve Katar’a saldırısı, bir bölgesel mekanizma ihtiyacının en temel nedenidir. Özellikle ABD’nin güvenlik garantisine sahip Katar’ın bile saldırıya uğraması, bu ihtiyacı daha yakıcı hale getirdi.

Nitekim Bahçeli ”TRÇ: Türkiye – Rusya – Çin ittifakını” önce “ABD-İsrail şer koalisyonuna” karşı diye önermiş ama sonra “düzeltmek” zorunda kalarak TRÇ’nin NATO’ya karşı olmadığını belirtmiş, hatta NATO’nun bütünleyeni gibi rollerle tarif etmişti.

Ben de 20 Eylül’de bu köşede ”Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması” önermiştim ve ancak böyle bir mekanizmayla, “ABD-İsrail saldırganlığının durdurulabileceğini” savunmuştum.

Fidan’ın mekanizma önerisi

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bölgenin bir mekanizmaya ihtiyacı olduğunu savunuyor. Hatta TRT’teki söyleşisinde bunun pakt, platform, anlaşma, konvansiyon olabileceğini savundu. Gerçi adları iddialı ama Fidan, önerisinin birinci amacının caydırıcılık olmadığını, karşılıklı güven oluşturmayı esas aldığını belirtti. (TRT Haber, 4.10.2024)

Dolayısıyla Fidan, kendi bölgesel mekanizma önerisine, Bahçeli’nin başladığı “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” noktasından bile geride başlamış oldu. Umarım dönüşümü Bahçeli’nin ki kadar hızlı ve geniş çerçeveli olmaz.

Trump’ın Erdoğan’dan istediği

Fidan’ın başladığı yer şu bakımdan da önemli. Fidan doğrudan söylemiyor ama tarifinden, düşündüğü mekanizmanın, Trump’la görüşen “sekiz ülke” olduğu anlaşılıyor. 23 Eylül’de New York’ta Trump’ın ev sahipliğinde toplanan Türkiye, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Endonezya, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’dan oluşan bu sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Trump’ın Gazze planını “memnuniyetle karşıladığını” ilan etti son olarak.

Fidan bu sekizli mekanizmayı, Trump’ı bir plan hazırlamaya mecbur eden mekanizma gibi resmetti. Ancak öyle olmadığı ortada. Zira önce Pakistan, ardından da Mısır, özetle “New York’ta ele alınan plandan farklı” diyerek yorumlamıştı Trump’ın Gazze planını. 

Kaldı ki Trump’ın şu sözleri de Fidan’ın resmetmeye çalıştığı manzaradan farklı bir manzaraya işaret ediyor: “Erdoğan çok yardım etti. Sert biri ama benim arkadaşım ve süper biri. Bibi (Netanyahu) plana karşı iyi. İyi olmak zorunda. Başka bir seçeneği yok. Ben söz konusu olunca, iyi olacaksın.” 

Açık ki Erdoğan ile Trump’ın Beyaz Saray’da konuştuğu başlıklardan biri de buydu ve Trump, Erdoğan’dan Hamas’ı kendi planına ikna etmesini istedi.

İransız mekanizma olmaz

Gelelim işin esasına. Bir bölgesel mekanizmaya neden ihtiyaç duyulmaya başlandı? Çünkü ABD destekli İsrail saldırganlığı sürüyor. Gazze bitse, Lübnan ve Suriye’de sürebileceği olasılık. Dolayısıyla kurulacak bir mekanizmanın çıkış noktası “ABD-İsrail ikilisine karşı” olmasıdır.

Peki Fidan’ın önerdiği mekanizmanın çıkış noktası bu olabilecek mi? Mesele budur ve Fidan’ın açıklamalarından anlaşılan, “ABD’yle işbirliği yaparak çözüm arayan” bir mekanizma düşünülüyor.

Öte yandan içinde İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması, mekanizmanın çıkış ihtiyacına uygun değildir. Dahası “emperyalizmle işbirliği arama” perspektifi, mekanizmanın zamanla emperyalizmin İran karşıtı siyasetlerine uyum göstermesi riskini doğurur.

Türkiye’nin iki deneyimi

Türkiye’nin bu konuda iki zıt güvenlik mekanizması deneyimi var zaten. Birincisi Mustafa Kemal’in dış politikasının eseri olan Sadabad Paktı’dır; 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanmıştır. İkincisi de Bağdat Paktı ya da diğer adıyla CENTO’dur; 1955’te Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında imzalanmıştır.

İki mekanizma arasındaki temel fark, bölgenin çıkarlarını mı yoksa emperyalizmin çıkarını mı esas aldığıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ekim 2025

, , , , , , ,

1 Yorum

Erdoğan’ın ‘meşruiyet’ müttefikleri

AKP’nin 24 yıldır iktidarda kalabilmesinin nedenlerinden biri “muhalefet partilerinin başarısızlığı”ysa, bir diğeri de Erdoğan’ın muhalefet liderlerini sıra sıra kendine müttefik yapabilme becerisidir. Kuşkusuz ikisi birbirinin bütünleyenidir.

Bu ilişkinin en tipik örneği Erdoğan-Bahçeli ilişkisidir. Bahçeli yıllar önce, en hafifinden “senden cumhurbaşkanı olmaz” diyordu, bugün Erdoğan’ın en büyük dayanağı oldu. (Bu dönüşümde MHP’ye yönelik kaset ve yargı operasyonlarının rolü, MHP’nin siyasi tarihini yazacak araştırmacıların konusu olacaktır.)

DEM’den Erdoğan’a meşruiyet

DEM liderlerinin 1 Ekim’deki TBMM açılışında Erdoğan’a bakışlarını yansıtan fotoğrafları sosyal medyada çok tartışıldı. O fotoğrafların iki temel özelliği vardı. 

Birincisi, “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisinden “başkanı ayakta karşılamaya, başkana meşruiyet dayanağı” olmaya dönüşümün fotoğrafıydı. İkincisi de “CHP’nin ‘demini’ alma operasyonunun” geldiği duraktı.

Kimi DEM’liler bu dönüşümü “ama o Demirtaş’ın çizgisiydi” diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. Oysa partinin de çizgisiydi. Nitekim sonraki seçimlerde de DEM o çizgiyi sürdürdü. Örneğin Pervin Buldan son seçim öncesinde şöyle dedi: “Anayasaya göre üçüncü kez aday olamazsınız Erdoğan. Üçüncü kez olamazsın. Bu, çok açık ve nettir. Adaylığı meşru değildir.”

Sonuçta Erdoğan’ı “meşru cumhurbaşkanı görmeyen” DEM çizgisi, Erdoğan’ı meşru gören çizgiye dönüşmüş oldu.

DEM’i CHP’den koparma operasyonu

DEM’deki bu dönüşüm sadece bir yılda oldu. Aynı bir yılda şu da oldu: CHP’nin yeni liderliği, çokça eleştirdiğimiz “normalleşme/yumuşama” çizgisiyle Erdoğan’ı geçen yıl TBMM’de ayakta karşılarken, bu yıl “meşruiyet yok” diyerek protesto etti, oturarak bile karşılamadı. Bu dönüşüm de bir yıl sürdü. Bu bir yılda iktidarın CHP’yi hedef alan çok boyutlu operasyonları yaşandı; belediyeleri, İstanbul İl Başkanlığı, kurultayları hedef alındı. Yani CHP’nin ”aldığı ders” hayli ağır oldu.

DEM ve CHP arasındaki ters dönüşüm arasında da bir ilişki var elbette. Bir yıl öncesine kadar, AKP-MHP koalisyonu CHP’yi “demlenmekle” suçluyordu. Demlenmek, iktidarın CHP ile DEM’in seçim işbirliğine göndermesiydi. Ama sadece siyasi bir gönderme değil, operasyon gerekçesi yapılan suçlamaydı. CHP-DEM seçim işbirlikleri, iktidara göre CHP’nin “terörle işbirliği” anlamına geliyordu ve bu şekilde kazanılan belediyelere “terörle iltisaklı” diyerek operasyonlar yapıldı, belediye başkanları tutuklandı.

Sadece bir yıl sonra, Erdoğan DEM liderleriyle işte o fotoğrafı verdi. CHP’yle seçim işbirliği yaparken “terörist” sayılan DEM’liler, iktidarın açılımının öznesi yapılarak hem “meşruiyet” kazandılar, hem de Erdoğan’ın “meşruiyet” dayanağı oldular.

Böylece Erdoğan-Bahçeli ikilisi, CHP-DEM seçim işbirliğini kendi hukuklarına göre suç sayıp, DEM’i CHP’den koparıp, “açılım” üzerinden müttefik yapmış oldular. Kuşkusuz arada Öcalan’ın rolü ve Öcalan üzerindeki “devlet yetkililerinin” becerisi de var.

Başını dik tutabilmek

Şu bir yıl ne çok derslerle dolu muhalefet partileri açısından. Kendilerini “dar siyasi çıkarlarla” Erdoğan’a müttefik yapanlardan, ABD’nin “yeni Ortadoğu düzeni” içinde müttefiklik yaparak ”çifte meşruiyet” arayanlara… 

Erdoğan, 24 yıldır liberalleri, dönek solcuları, sağcıları, milliyetçileri, ülkücüleri, ulusalcıları, laik Kürtçüleri, İslamcı Kürtçüleri, NATO’cuları, her türden Batıcıları, Avrupacıları, Amerikancıları, saraycılık meraklısı sanatçıları, yükselemediği mahallesinden kaçanları, operasyon baskısıyla partisinden topuklayanları sıra sıra kendisine müttefik yapabildi.

Tüm bu müttefikler, başını dik tutabilmek için kalemini dik tutan 20’li yaşlarındaki gazeteci Furkan Karabay’ın tırnağı bile olamadılar kısacası.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Hangi yeni sayfa?

Erdoğan’ın 6 yıl sonra Beyaz Saray’da kabul edilmesi, Washington’un “geniş Ortadoğu’da” Ankara’dan beklentileri nedeniyleydi. Böyle olduğu için de iktidar partisi ziyareti “küresel ve bölgesel olarak yeni diplomatik sayfalar açacak” diyerek değerlendirildi. 

Peki hangi yeni sayfalar?

Washington’un üç beklentisi

Washington’un Ankara’dan “geniş Ortadoğu’da” üç beklentisi var:

1) Rusya’yla derinleşen işbirliğini azaltması: Enerji ve nükleer ilişkilerini rafa kaldırarak bunları ABD ve Batı’yla değiştirmesi.

2) Suriye’de Washington’un (ve dolayısıyla Tel Aviv’in) hedeflediği çözüme uyum göstermesi.

3) Gazze’de Trump’ın planının hayat bulmasını kolaylaştırması. 

Rusya’yla işbirliğini zayıflatma talebi

1) Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti sırasında imzalananlarla birlikte, son bir yılda ABD’li ve Batılı şirketlerle yapılan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) anlaşmaları, yıllık 22 milyar metreküp kapasiteli. Türkiye’nin yıllık tüketiminin 53 milyar metreküp olduğu gözönünde bulundurulursa, bu hayli yüksek bir hacim. Dolayısıyla Trump’ın Erdoğan’a kameraların önünde söylediği “Türkiye’nin yapacağı en iyi şey Rusya’dan petrol ve gaz alımını kesmektir” talebi, hayata geçmeye başlamış oluyor. 

Öte yandan bu ziyaret sırasında Türkiye’nin ABD’yle imzaladığı nükleer işbirliği anlaşması da aynı talebin içindedir.

Suriye’de Washington çözümüne uyum talebi 

2) Suriye’de nasıl bir “çözüm” olacak? ABD, İsrail’in lehine, İsrail’in işgal ettiği toprakların da korunduğu, Şam’ın Tel Aviv’le normalleştiği, İbrahim Anlaşmalarının imzalandığı bir çözüm istiyor. Şam yönetimiyle İsrail arasında bu yönde güvenlik müzakereleri sürüyor. 

Türkiye’yi ilgilendiren asıl boyut ise Şam ile SDG’nin entegrasyonunun nasıl olacağı. Ankara “Suriye’nin birliğini”, Washington ise “SDG’nin özerkliğini” savunuyor. Ama Washington Ankara’nın İsrail boyutlu çözüme itirazsızlığı karşılığında SDG’nin özerkliğini, “federasyon olmayan ama ademi-merkeziyetçiliğe yakın” bir çözüme geriletmiş durumda.

Bu entegrasyonun nasıl olacağı sorunu, Türkiye’deki açılımı ve “demokratik entegrasyonu” da etkiliyor.

Gazze planına destek talebi

3) Trump’ın Gazze planı tuzaklarla dolu. 

Birincisi Avrupalı devletlerin bile Filistin’i tanıdığı şartlarda bu plan Filistin devletinin tanınmasını belirsiz bir tarihe, üstelik olasılık olarak havale ederek, bir nevi tanınmaya fren koymuş oldu.

İkinci olarak bu plan, Trump’ın Gazze’ye “çökmesi” anlamına geliyor. Beyaz Saray’a oturduğu günden bu yana “Gazze’ye sahip olmak istediğini” açıkça söyleyen Trump, plana göre Gazze’yi yönetecek konseyin başkanı olacak. 

Üçüncüsü de plan, İsrail’in işgalini fiilen sona erdirmiyor, uzatıyor. Geri çekilmeleri üç aşamada uyguluyor ve nihai geri çekilmeyi bile İsrail’in Gazze topraklarında tampon hat kuracağı yere kadar planlıyor . Böyle olduğu için de Netanyahu Trump’ın planının hem İsrail’in lehine olduğunu hem de işgali sürdürmeye açık olduğunu savunuyor.

Washington Ankara’dan bu plana destek istedi. 23 Eylül’de New York’ta Trump’ın ev sahipliğinde yapılan ve Türkiye ile 7 ülkenin katıldığı toplantı bunun içindi. Nitekim Trump Netanyahu’yla birlikte Gazze planını açıkladıktan hemen sonra Erdoğan desteğini açıkladı, Fidan da diğer 7 ülkenin dışişleri bakanlarıyla plana ortak destek açıklaması yaptı.

Peki Erdoğan-Fidan tuzaklarla dolu bu plana AKP tabanını nasıl ikna edecek? Yeni Şafak’ın plana itiraz eden dünkü manşeti, bunun çok kolay olmayacağına işaret ediyor.

İran’a karşı cephe planı

Peki sayfalar bu üçünden mi ibaret? Asıl mesele de bu. Zira bu üç sayfa, asıl sayfaya giden yol aslında. 1991-2004 yılları arasında Irak’ı, 2011-2024 arasında Suriye’yi hedef alan ABD’nin şimdiki “geniş Ortadoğu” hedefi İran. 

ABD bu amaçla İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. İşte Ankara’dan asıl beklentisi de bu. Washington, bu düzende, Ankara’nın İran’a karşı cephede yer almasını istiyor. 

İşte “meşruiyet” de asıl bu hedefin gereği olarak veriliyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’la zirvenin maliyeti

İktidarın “küresel ve bölgesel olarak yeni diplomatik sayfalar açacak” diyerek müjdelediği Erdoğan-Trump zirvesinin, Türk halkına siyasi ve ekonomik maliyetinin ağır olacağı anlaşılıyor. 

Ziyaret öncesi Trump’a jest olarak gümrük vergileri kaldırıldı. ABD ziyareti sırasında da THY için 150’si kesin, 75’i opsiyonlu 225 adet Boeing uçak anlaşması yapıldı. THY Genel Müdürü Bilal Ekşi bu alışverişi “uçak sayısı ile dünyanın en büyük beş havayolundan biri olma” hedefiyle gerekçelendirdi. Asgari ücret, emekli maaşı gibi alanlarda Türkiye’nin kaçıncılığa gerilediği elbette umurlarında değil.

Boeing İsrail’e bomba veriyor

Geçen pazar Tele1’deki yayında anlattım: Boeing sadece ticari uçak satmıyor, envanterinde askeri uçak ve mühimmatlar da var.

Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in Gazze’deki soykırım ve işgaline destek sağlayan 15 şirketi açıkladı. Bu şirketler arasında Boeing ve Lockheed Martin de var. (TRT Haber, 19.9.2025)

TRT’nin internet sayfası ayrıntıyı vermemiş ama Uluslararası Af Örgütü’nün tespitine göre “İsrail’in Filistinli sivilleri katleden hava saldırılarında kullanılan Boeing silahları şunlar: Müşterek Doğrudan Taarruz Mühimmatı (JDAM) ve GBU-39 Küçük Çaplı Bombalar.” (Agos, 18.9.2025)

Lockheed Martin demişken…

New York’taki Concordio Zirvesi’nde Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile aynı panelde konuşan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack Türkiye-ABD ilişkileri üzerine bir soruya cevap verirken şöyle dedi: “Türkiye bizim en büyük müttefikimiz. Dünyadaki en büyük F-16 alıcısı, değil mi? Bu da Lockheed’i ayakta tutuyor.” (Serbestiyet, 25.9.2025)

ABD’den yüklü doğalgaz alımı

Erdoğan-Trump görüşmesinin bir diğer maliyetli başlığı enerjiydi. Trump, “Türkiye’nin yapabileceği en iyi şey Rusya’dan petrol ve gaz almamak” dedi.

Rusya’dan gaz almamak, ucuz gazdan olup, pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazı (LNG) almak demektir. Nitekim Erdoğan’ın ziyareti, bu yönde başlamış bir alışverişe yeni anlaşmalar dahil etmekle sonuçlandı. BOTAŞ iki ayrı şirketle, yüksek kapasiteli ABD gazı alımı anlaşması yaptı. BOTAŞ İsviçre merkezli Mercuria şirketiyle ile yıllık yaklaşık 4 milyar metreküp kapasiteli, toplamda 70 milyar metreküpü bulan, 20 yıllık ABD’ye ait LNG alımı anlaşması imzaladı. BOTAŞ Avustralya merkezli Woodside şirketiyle, yıllık 5,8 milyar metreküp kapasiteli, 9 yıllık ABD’ye ait LNG alımı anlaşması imzaladı. 

BOTAŞ ayrıca Mayıs 2024’te ABD‘li ExxonMobil şirketiyle yıllık 3,2 milyar metreküp kapasiteli 10 yıllık, Eylül 2025’te ABD’li Cheniere şirketiyle yıllık 1,2 milyar metreküp kapasiteli 3 yıllık LNG alımı anlaşmaları imzalamıştı. 

Ayrıca şu Batılı şirketle anlaşmalar da var: Eylül 2024’te İngiliz-Hollanda ortaklı Shell şirketiyle yıllık 4 milyar metreküp kapasiteli 10 yıllık, Eylül 2024’te Fransız Total şirketiyle yıllık 1,6 milyar metreküp kapasiteli 10 yıllık, Eylül 2025’te İtalyan ENI şirketiyle yıllık 0.5 milyar metreküp kapasiteli 3 yıllık, Eylül 2024’te İngiliz BP şirketiyle yıllık 1,6 milyar metreküp kapasiteli 3 yıllık LNG anlaşmaları imzalanmıştı.

Dolayısıyla Batılı şirketlerle yıllık yaklaşık 22 milyar metreküplük anlaşmalar imzalanmış durumda. Türkiye’nin yıllık doğalgaz tüketimi ise yaklaşık 53 milyar metreküp düzeyinde.

Fiyatlar her anlaşmaya göre farklılık gösterse de, kabaca LNG, yüzde 25 daha pahalı bir gazdır. ABD, Avrupa’yı Rusya’ya yaptırıma mecbur ederek, bu ülkelerinin Rusya’dan ucuz enerji alımını kesmiş, yerine kendi pahalı sıvılaştırılmış doğalgazını (LNG) satmıştı. Bu da Avrupa ekonomilerinin durağanlığa girmesinde en önemli etken olmuştu.

Patrik’in şikayetleri

Kuşkusuz siyasi maliyetler ekonomik maliyetlerden daha önemli. Bu alanda verilecek tavizlerin başında Heybeliada Ruhban Okulu’nun geleceği anlaşılıyor, zira Erdoğan “üzerimize düşeni” yaparız dedi. Trump 10 gün önce Patrik Bartholomeos’u Beyaz Saray’da kabul etmiş, ”ekümenik, okul ve dini özgürlükler” şikayetlerini dinleyerek ekibine not aldırmıştı.  

138 dakikalık basına kapalı bölümde başka hangi alanlarda tavizlerin verildiği de yavaş yavaş ortaya çıkacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Eylül 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın Netanyahu’dan farkı ne?

Başlıktaki çok önemli soru bir canlı yayın kazasına uğrayınca, ne yazık ki mevcut siyasal iklimde bir soruşturmaya dönüştü.

Duymayanlar için özetleyeyim: Pazar akşamları benim de sabit konuğu olduğum Tele1 TV’deki Türkiye’nin Yönü programında, programın sabit konuklarından emekli general Dr. Haldun Solmaztürk, konuşmasını bitirirken sordu bu soruyu ve kendi yanıtını da verdi. 

Konuşma sırası bana geçerken, rejideki görevli arkadaş, televizyoncuların KJ dediği, daha doğru bir tabirle ekran alt bant yazısına dönüştürüyor bu sözü. Fakat bizim programımızın sonuna yaklaştığımız için, çalışanlar bir yandan da bir sonraki canlı spor programının görüntülerini hazırlıyorlar, zira Fenerbahçe Kongresi konuşulacak. 

İşte o şartlarda, ne yazık ki görevli arkadaş Trump yerine Erdoğan yazıyor. Sunucu Musa Özuğurlu fark etmiyor bile. Zira çok kısa süre ekranda kalıyor yazı. Hatayı fark edip, altyazıyı çekiyor reji. Ama böyle bir hatayı “kollayanlar” var elbette. Pazartesi günü troller devreye sokuldu ve Tele1 hedef alındı.

Ya TRT Haber’in hatası?

Kuşkusuz altyazı aslında hukuken sorun içermiyor ama siyaseten de insani açıdan da Erdoğan ile Netanyahu’yu karşılaştırmak hem yanlış hem haksızlık. Tele1 Yayın Kurulu da bu gerekçeyle kamuoyuna açık bir özür metni yayınladı. Nitekim bir süre sonra açıklama yapan AKP Sözcüsü Ömer Çelik, altyazıya tepki gösterdi ama özre de dikkat çekti. Fakat ne olduysa ondan sonra oldu ve önce danışmanlar ardından resmi kurumlar Tele1’i hedef almaya başladı. Sonunda Adalet Bakanı Yılmaz Tunç bir açıklama yapıp soruşturma başlatıldığını duyurdu. 

Salı günü Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Tele1 Sorumlu Müdürü İhsan Demir ve programın sunucusu Musa Özuğurlu, polis eşliğinde ifadeye götürüldü. Üç arkadaşımız yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Oysa bırakın özel televizyonları, en geniş kadroyla yayıncılık yapan TRT Haber bile zaman zaman bu tür canlı yayın kazaları yapıyor. Örneğin bir kaç yıl önce Karabağ Savaşı sırasında ekranda beliren “Azerbaycan sivillere saldırıyor” altyazısı bunlardan en hafifiydi. Hata olduğu ortadaydı ve soruşturma açılmadı elbette.

Halkın hoşgörüsü

Durum, kamuoyunun önemli bir kısmı tarafından basın özgürlüğünü sınırlama boyutu nedeniyle tepki gördü. Ortada bir suç olmamasına rağmen, bir hatanın soruşturmaya dönüştürülmesi, elbette budanan demokrasimizin geldiği yeri resmediyor. 

Öte yandan bu süreçte bazı sanatçılar ve mizahçılar da hedef alınmış durumda. “Halkı kin ve nefrete tahrik” diye bir suçlamayla kültür ortamı baskılanıyor. Halbuki halkımız gayet hoşgörülüdür ve öyle kolay kolay tahrik olmaz. (Geride kalan yıllarda yaşanan bazı “tahrik” olayları, elbette halka maledilemez, zira tipik Gladyo operasyonlarıydı.) Nitekim bu suçlamayla sayısız soruşturma yaşandı son yıllarda ama gerçekte sokaklarda tahrik olan bir halk yoktu. Ne vardı? Sosyal medyada görevli trollerin yaygarası!

Bu toprakların hoşgörüsü, hâlâ dinlenen ve söylenen türkülerimizde yaşıyor. Ama o türkülerden daha “muhafazakâr” olan şarkı sözleri nedeniyle bugün sanatçılar hedef alınıyor.

Erdoğan’ın Batı’ya demokrasi eleştirisi!

Bu arada kimi “çok cesurlar” da Tele1’in özrüne, “korkup geri adım attınız” diyerek tepki gösterdiler. 

Merdan Yanardağ başta Tele1 ailesinin korkmadığını herkes bilir. Bilmeyenlere şöyle anlatayım: Birincisi, Tele1 henüz hiçbir açıklama yokken bu özrü yaptı, bir baskı üzerine değil! İkincisi, biz devrimciler kendimize güveniriz, hata olduğunu düşünüyorsak, özür dileriz, bizim kültürümüz böyledir. Başka kültürlerdeki gibi kamuoyundan ve muhatabından özür dilemek yerine, “Allah affetsin” diyerek meseleyi geçiştirmeyiz!

Ve bitirirken konuyu trajik yapan asıl noktaya dikkat çekeyim. Arkadaşlarımızın ifade verdiği akşam, Cumhurbaşkanı Erdoğan BM genel Kurulu’nda konuştu ve şöyle dedi: “İsrail‘in artan saldırganlığı sebebiyle Avrupa başta olmak üzere Batı’da, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan değerler de çok ağır yara almıştır. En temel insan hakları, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, gösteri ve protesto özgürlüğü, kadın hakları, çocuk hakları, demokrasi, eşitlik, adalet gibi kavramlar rafa kaldırılmıştır.”

Doğru, bu demokrasi kazanımları İsrail’i savunmak adına Batı’da rafa kaldırılmış durumda. Ancak ne acı ki iç siyasi mücadele nedeniyle biz de çoktan rafa kalkmış durumda!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Eylül 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail nasıl durdurulur?

Katar’ın başkenti Doha’da yapılan İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Liği Olağanüstü Zirvesi’nin 25 maddelik sonuç bildirgesi, yaptırım çağrısı dışında, ciddi bir caydırıcılık sergilemekten uzaktı.

Oysa zirve öncesinde kimi ülkeler tarafından “İslam İttifakı”, ”Arap NATO’su”, “Ortak Operasyon Karargâhı” gibi öneriler dile getirildi. Bazı ülkeler tek tek başlıktaki soruya, “İsrail nasıl durdurulur” sorusuna yanıt arıyor ama ortak bildiriler ne yazık ki yanıtın yanından bile geçmiyor.

Erdoğan’ın önerileri

Cumhurbaşkanı Erdoğan zirvede yaptığı konuşmada, İsrail’in durdurulabileceğini savundu. “İslam âlemi İsrail’in bu yayılmacı emellerini boşa çıkaracak dirayete ve imkâna Allah’ın izniyle sahiptir” diyen Erdoğan, yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: Ekonomik  yaptırımlar, diplomatik yaptırımlar, uluslararası hukuk mekanizmalarının kullanılması, caydırıcı savunma sanayii inşası ve bölge ülkelerinin işbirliği…

Oysa bunlar zaten belli ölçülerde yapılıyor ve bunlar ne yazık ki İsrail’i durdurmaya yetmiyor, yetmez. Çünkü “İsrail nasıl durdurulur” sorusunun doğru yanıtı, gerçekte başka sorunun yanıtında…

ABD nasıl caydırılır?

“İsrail nasıl durdurulur” sorunun işlevsel yanıtı, “ABD nasıl caydırılır” sorusunun yanıtındadır.

ABD’nin siyasi, askeri, istihbari ve ekonomik desteği olmazsa, İsrail Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e ve İran’a saldıramaz çünkü…

Dahası, ABD Ortadoğu’da İsrail hegemonyasına dayalı bir yeni düzen inşa etmeye çalışmaktadır ve İsrail saldırganlığı haliyle bu stratejinin parçasıdır.

Dolayısıyla İsrail’i gerçekten durdurmak isteyenler, ABD’nin nasıl caydırılacağına kafa yormalıdır.

Katar dersleri

Bu köşede bir kaç kez yazdım, sorun şurdadır: Bölge ülkeleri hem Amerikancılık yapmakta hem de İsrail’e karşı çıkmaktadır! Bu durum İsrail’in şansı ve Filistinlilerin şanssızlığıdır. Çünkü Amerkancılık yaparak İsrail’i durdurabilmenin olanağı yoktur.

İşte Katar! Topraklarındaki ABD askeri varlığı, ABD füze savunma sistemi, ABD uçakları, Katar topraklarına yapılan İsrail saldırısını durdurdu mu? Tersine kolaylaştırdı. 

Katar’ın durumu, tüm Körfez ülkeleri için derslerle doludur. Daha birkaç ay önce ABD’yle toplamda 2 trilyon dolarlık anlaşma yaptılar; güvenlikleri için ABD silahları alıyorlar, güvenliklerini sağlaması karşılığında ABD’ye yatırım yapıyorlar.

Katar’da görüldü ki bu işe yaramıyor. 

Bölgenin kartları

Oysa tersini yapmak işe yarar:

Paralarına karşılık ABD’nin İsrail’e sponsorluğunu kesmelerini istemeleri işe yarar.

Türkiye’den Körfez’e bölgede çok sayıda bulunan ABD üslerini kapatmak, işe yarar. Çünkü o üsler İsrail saldırganlığını destekliyor ve İsrail’e saldırıları önlüyor.

ABD’nin çıkarlarını garanti eden anlaşmaları fesh etmek işe yarar. Çünkü o anlaşmalar, ABD’nin çıkarlarına ek olarak, fiilen İsrail’in çıkarlarını da sağlıyor.

Kafaları esir alan Amerikancılık

Karşılığında ABD’nin açık saldırganlığından korkmaya da gerek yok, zira ABD’nin bugün bölgeye açık işgal uygulayacak gücü yok. Olsaydı, Irak’taki gibi “kendi işini” kendisi yapardı. Olmadığı için Suriye ve Libya’da “vekil güç” kullandı.

Ve önemle belirteyim: Netanyahu’nun İsrail’e karşı “basın ablukası” uyguladığını savunarak Çin’den rahatsızlığını ifade etmesi, aslında bölgenin stratejik dayanaklarına işaret ediyor.

Mesele stratejik düzlemde tehdit nereden geliyor, düşman kim, dost kim, ara güç kim, düşmana karşı müttefik olabilecek kuvvetler kim, bunları hesaplamaktır…

II. Dünya Savaşı’nın ve özellikle Süveyş Krizi’nin ardından bölgeye giren ABD emperyalizminden kurtulmanın yolu, kafaları esir alan Amerikancılıktan kurtulmaktan geçiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Eylül 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyon 2028

Şu an ülkemizde yaşanan hemen her siyasi, ekonomik ve askeri konu, doğrudan ya da dolaylı olarak “Operasyon 2028” kapsamındadır. 

Operasyon 2028, Anayasa’ya rağmen üçünkü kez cumhurbaşkanı durumunda olan Erdoğan’ı ya yeni anayasa ile ya da yine mevcut anayasaya rağmen, dördüncü kez cumhurbaşkanı yapma operasyonudur.

CHP’ye operasyonlardan teğmenlere operasyona ve aile merkezli ulusal savunma propagandasına kadar hemen her konu, Operasyon 2028 içindedir.

Karanlıkta saklanmaya çalışılan gerçek

Elbette operasyonların kamuoyunda etkili olabilmesi için torbaya her zaman çürükler de atılır. Kamuoyunun bir bölümü bu tuzağa Ergenekon-Balyoz operasyonlarının ilk döneminde de düşmüştü. Hatta torbaya atılan kimileri, operasyonun asıl hedefini anlayamadığından, ”biz onlardan değiliz” dilekçeleri vermişti. Neyseki kamuoyunun çoğunluğu asıl amacı gördü ve ağır hasar alınmasına rağmen süreç atlatıldı.

CHP’ye operasyonlar da böyledir. Yolsuzluk iddialı bu operasyon davalarında elbette sıfır yolsuzluk yoktur, elbette ”bir miktar” yolsuzluk vardır. Üstelik varlığı “bir miktarı” geçemediği için, sürekli yeni operasyonlara ihtiyaç duymaktadırlar. Ama bu durum, davaların asıl amacının Operasyon 2028 olduğu gerçeğini değiştirmez. Tersine operasyonun sahibi, ışığa yolsuzluğa tutarak, Operasyon 2028’i karanlıkta bırakmak istemektedir. 

Bugün sistem/düzen partilerinin tamamında, büyüklü küçüklü yolsuzluk vardır. Çünkü sistem böyledir, çünkü sistem yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik üstüne inşa olmuştur. Kir tüm sistem partilerine, o partilerin sistemle ilişkisinin çapına göre nüfuz eder. O nedenle asıl büyük mesele, sistemin dışına çıkabilme meselesidir.

Eski işlere yeni aktör: Bahçeli

Devlet Bahçeli, Saraya yakın gazeteden “Sayın Cumhurbaşkanımız görevine 2028’de de devam etmeli” mesajı vererek, Operasyon 2028’in başakötürlüğünü yaptığını, bir kez daha sergiledi.

Oysa aynı Bahçeli, Erdoğan’ın daha ilk cumhurbaşkanlığı adaylığını bile ülkenin geleceği açısından beka sorunu görmüş, karşı çıkmış ve çok ağır sözler kullanmıştı. Peki ne değişti? Erdoğan mı değişti, Bahçeli mi? Erdoğan çizgisini korumakta, davasının yolunda yürümekte ve asıl hedefine varabilmek için taktik manevralarla herkesi kullanmaya çalışmaktadır.

Dahası, Erdoğan eski işlerini artık “yeni müttefiklerine” yaptırtmaktadır; bu da kendisine siyasi esneklik kazandırmakta, istediği an manevra yapma özgürlüğü sağlamaktadır.

Örneğin Erdoğan daha önce birkaç kez sosyal medyayı kısıtlamaya çalışmıştı. O süreçte kendisine en sert karşı çıkanların başında Bahçeli geliyordu. Bahçeli Erdoğan’ı internete deli gömleği giydirmekle, twitter kuşunun kanadını kırmakla, ifade özgürlüğünü yontmakla suçluyordu. Aynı Bahçeli şimdi Erdoğan’dan da ileri gidiyor ve “sosyal medyanın tamamını kapatmayı” savunuyor.

Anayasa Mahkemesi de öyle değil mi? Kürt Açılımı da öyle değil mi? Erdoğan’ın her Kürt Açılımı’na kategorik olarak karşı çıkan Bahçeli, pozisyonunu değiştirince, bizzat Erdoğan’ın yerine Kürt Açılımını başlatmış olmadı mı? 

Dar koridorun dışından bakabilmek

AKP saflarına devşirilmemiş tüm siyasi partiler, günlük dar siyaset koridorunun dışına çıkmalıdır; taktik seviyeden değil, stratejik düzeyden bakmalıdır. 

Operasyon 2028 gerçeğini görmeden ne belediyelere operasyonlar anlaşılır, ne de açılım; ne medyaya operasyon anlaşılır ne de gazetecilere tutuklamalar; ne finans kapitale tavizleri anlaşılır ne de işletme hakkının devri adı altında yeni satış hazırlıkları; ne en yüksek vergi ödeyenlerin neden isimlerini gizlediği anlaşılır ne de büyük sermaye transferlerinin amacı; ne iç güç mücadeleleri anlaşılır ne de pasif görevlendirmeler; ne dün ihale verdiklerine bugün operasyon yapmaları anlaşılır ne de kullan-at hamleleri; ne kayyumculuk anlaşılır ne de bölümünü birincilikle bitiren öğrencinin aynı bölümde yüksek lisans yapma başvurusunun reddedilmesi…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Eylül 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın