Posts Tagged Erdoğan

Öcalan’ın himaye çağrısının anlamı

TBMM Komisyonu’nun İmralı’da Öcalan’la görüşmesinin üzerinden bir hafta geçti ama henüz Türkiye o görüşmeye dair “resmi gerçekleri” bilmiyor. Çünkü komisyonun bu gündemle yapacağı toplantı ertelendi. 

Ancak İmralı’da neler konuşulduğu parça parça açıklanıyor. Örneğin AKP’li Şamil Tayyar’ın belirttiğine göre, Öcalan “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demiş!

Tanıma çağrısı

Peki Öcalan, Türkiye’den, daha doğrusu Erdoğan-Bahçeli ikilisinden Suriye Kürtlerini kime karşı korumasını (hamilik) istiyor? ABD’ye karşı mı, İsrail’e karşı mı? Yoksa Araplara karşı mı? Yoksa aslında Türkiye’ye karşı mı? 

ABD ve İsrail zaten Suriye Kürtlerinin hamisi durumunda. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD ve İsrail’e karşı Suriye Kürtlerini korumasına gerek yok. Suriye Kürtlerinin yine ABD-İsrail ilişkisi nedeniyle aslında Araplara karşı da korunmaya ihtiyacı yok. Geriye Türkiye kalıyor.

Çağrının anlamı şudur: Öcalan “Türkiye, Suriye Kürtlerini himaye etmeli” derken, aslında Ankara’dan PKK/YPG/SDG’nin özerk bölgesini tanımasını istiyor!

1960’larda Irak-İran Kürtlerine hamilik projesi

Öcalan’ın çağrısı özünde bir ABD projesi zaten: “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesi. Washington açısından Türkiye himayesinde Kürdistan, Büyük Kürdistan’a giden ve Türkiye’yi küçülten projenin albenili bir ambalaja sarılmış ön aşamasıdır. ABD ve Türkiye’deki işbirlikçileri bunu ABD’nin Ortadoğu’daki planlamalarına paralel olarak kimi zaman “Musul ve Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı veririz” diyerek, kimi zaman “Türkiye büyümezse küçülür” diyerek sunarlar.

ABD bu proje yi 1960’larda, “Türkiye Irak ve İran Kürtlerine hamilik yapmalı” diyerek Ankara’ya teklif edildi. Senato Üyesi Sadi Koçaş 1977’de yazdığı anılarında anlatmıştı: “ABD AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulundu.” Amiral Vedii Bilget 24 Şubat 1987’de Cumhuriyet’te doğruladı bunu: ABD, 1965 yılında, Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. 

1990-2010’larda Irak Kürtlerine hamilik projesi

1986 yılında Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesini güncelleyerek yeniden Ankara’ya sundu. Kenan Evren ve Turgut Özal kabul etti, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ karşı çıktı. ABD’nin Irak’a 1991’de saldırısı sırasında, Turgut Özal bu projeyi “bir koyup üç alacağız” diyerek Türk Ordusu’na yutturmaya çalıştı. 

Sonra ABD’nin 2003 Irak işgali geldi ve plan, bu kez ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkezi konularından biri oldu. BOP Eşbaşkanı Erdoğan, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapacağız” dedi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson projeyi “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz” diyerek pazarladı.

ABD’nin “our boys”u Kenan Evren 2007’de sahneye çıktı ve “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” dedi. Erdoğan zaten daha 1990’larda eyalet sistemini savunuyordu ve 12 Eylül 2010 referandumunun akşamında yaptığı konuşmada, “Federal meclis, federal konsey”e işaret etti!

Günümüzde Irak-Suriye Kürtlerine hamilik projesi

Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi ve proje bu kez Irak ve Suriye Kürtlerini kapsayarak yeniden Türkiye’nin önüne kondu. Açılımın aynı takvimle başlatılması bundandır. 

Devlet Bahçeli’nin Halep, Musul ve Kerkük’e plaka dağıtması, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” demesi, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önermesi, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” ittifakı ile ümmete işaret etmesi, ve şimdi de Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demesi. Hepsi birbirinin bütünleyeni…

Türkiye’yi büyüterek küçültme projesi

Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” çağrısı, Ankara’nın Irak’taki Barzani bölgesi gibi, Suriye’deki “Öcalan-Abdi bölgesini” tanıması içindir. Bunu kamuoyuna yutturabilmek için de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek, genişletmek” diye pazarlıyorlar. 

Mesele şu ki “Türkiye büyümezse küçülür” sopasına taktıkları “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” oltası, aslında ve son tahlilde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2025 

, , , , , , ,

2 Yorum

Dolmabahçe sendromu

Bahçeli’nin “Yeter ki terör bitsin, varsın sonumuz darağacı olsun” sözleri size de tuhaf gelmedi mi? Hani Bahçeli “yeter ki terör bitsin, Nobel barış ödülü almasam da olur” dese, bunda bir mantık var. Zira 50 yıllık terör sorununu çözebilmek, evet, Türkiye’nin ve dünyanın en değerli barış ödüllerine layıktır. 

Peki akla neden barış ödülü değil de darağacı geliyor? Terörü bitirmenin, barışı getirmenin sonucunun neden darağacı olabileceği düşünülüyor? Salt muhalefetin tepkisi nedeniyle mi?

Hani Hendek özrü?

Bahçeli’nin sözlerini işitince, “bu acaba bir Dolmabahçe sendromu mu” diye düşündüm kendi kendime. (Üstelik Erdoğan’ın Bahçeli’nin üç adım gerisinden yürüdüğü düşünülürse.)

Anımsayın, AKP ve DEM (HDP) yöneticileri, bir önceki açılımda “Dolmabahçe mutabakatı” imzalamış ve gururla kameralara poz vermişlerdi. Sonra ne oldu? Erdoğan “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” dedi, “Dolmabahçe’yi yanlış buldum” dedi ve açılımı kapattı. Sonrasında Hendek Savaşı geldi. 793 güvenlik görevlisi şehit oldu, TİHV raporuna göre 310 sivil ile sayısı net bilinmeyen PKK’li öldü.

Dolmabahçe’den Hendek Savaşına dönüşümün esas nedeni neydi? PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda egemen olmaya başlamasıydı. Peki bugünkü açılımda ne konuşuluyor? PKK/SDG devlete ve orduya nasıl entegre olacak, blok halinde mi, tek tek mi? Bu fiilen Ankara’nın PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki yapısına nasıl pozisyon alacağını belirleyecek.

Sizce de bugün yeniden açılım yapan aynı aktörlerin, Dolmabahçe ve Hendek Savaşı konularında, önce topluma bir özür ve özeleştiri borçları yok mu? 

Yayman’ın fotoğraf endişesi

Bahçeli’nin darağacı sözü dışında, İmralı’ya giden heyetteki AKP’li milletvekili Hüseyin Yayman’ın tutumu da ilginçti. TBMM Komisyonu’nun AKP’li, MHP’li ve DEM’li üç üyesinin heyet halinde İmralı’ya gittiği haberi ajanslara düştüğünde, Yayman “ben gitmedim” dedi. Halbuki gitmişti! 

Partili arkadaşı Şamil Tayyar’ın açıkladığına göre, 3 saatlik İmralı ziyaretinde, DEM’li üye çok istediyse de AKP’li Hüseyin Yayman bir hatıra fotoğrafı çekilmesine karşı çıkmış. 

Neden? İmralı’ya gitmeyi bu kadar savunmuşken, İmralı’ya gitmeme kararı alan CHP’nin ne kadar Türkiye karşıtlığına düştüğünü propaganda etmişken, neden bir hatıra fotoğrafı çektirmediler? Fotoğraf teklifi geldiğinde acaba AKP’li Yayman’ın aklına ne geldi? Yoksa Erdoğan’ın “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” sözü mü?

Aslında Tayyar’ın şu sözleri bile gerçeği bir yönüyle açıklıyor: “Ziyarete yoğun tepki varken fotoğraf çektirip milletin gözüne sokmak büyük hata olurdu.”

Açılımın kritik düğümü

Yukarıda belirttiğim gibi AKP-HDP’nin bir önceki açılımı, PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda güçlenmesinin bir yansıması olan Hendek Savaşı nedeniyle bitmişti. 

Bugünkü açılımın Öcalan nezdinde özü ise şu: PKK Türkiye’de devlet, federasyon, hatta özerklik bile istemiyor artık ama karşılığında PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmesinin Ankara tarafından kabul edilmesini istiyor.

Devlet/iktidar katında bu talebe olumlu ve olumsuz bakan iki kanadın olduğu anlaşılıyor. 

TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyaretinin gündeminde de esas olark bu konu vardı. Nitekim DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğlulları’nın, AKP-MHP-DEM heyetinin İmralı’dan dönüşü sonrasında yaptığı açıklama da buna işaret ediyor: “Görüşmede, Suriye sorununun çözümüne ışık tutacak önemli değerlendirmeler yapılmıştır. Öcalan Kuzeydoğu Suriye özelinde ve Suriye’nin bütünü açısından çözüm sürecinin anahtarı olabilecek bir perspektifi ortaya koymuştur.” 

Açılım başka, çözüm başka

Terörün bitmesini hepimiz istiyoruz. Yola önce sosyalistleri Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan temizleme göreviyle çıkarılan PKK’nin, tüm kollarıyla birlikte ortadan kalkmasını hepimiz istiyoruz. Terör örgütünün “zoraki hamiliğinden” kurtulan Kürtlerin, birlik temelinde siyaset sahnesinde daha etkili olmasını Kürtlerin çoğunluğu olarak istiyoruz. Ama aynı aktörlerin aynı açılımla, her seferinde, aynı filmin devamını izletmesini istemiyoruz. 

Bu açılıma birincisi “çözümle, barışla, demokratikleşmeyle” ilgisi olmadığı için, ikincisi iktidarın dışarıda ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay kapma arayışıyla ve içeride Erdoğan’a dördüncü kez cumhurbaşkanı yolu açmakla ilgili olduğu için karşı çıkıyorum.

Açılımın esası bu olduğu için de açılımın kimi alt aktörleri, gönül rahatlığıyla, yaptıkları işleri savunamıyorlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2025 

, , , , , , , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun misyonu

AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır. 

“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!

Siyasi akıl sorunu

DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!

AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz. 

Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.

İkiyüzlü siyaset

AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.

Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var. 

Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.

Erdoğan’ın bölme taktiği

Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük… 

Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür. 

Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.

Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.

O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025

, , , , , , , , ,

2 Yorum

NATO turancılığı

Ankara ABD’nin son dönemdeki Güney Kafkasya ve Orta Asya hamleleri karşısında neden sessiz? Yoksa Ankara, politikalarını, ABD’nin 1990’lardan beri dayattığı ve inişli çıkışlı uygulanan “Türkiye üzerinden Orta Asya’ya sarkma” stratejisine uyumlu hale getirmede basamak mı yükseltiyor? İnceleyelim: 

Trump’ın koridor planı

Erdoğan, Karabağ zaferinin 5. yıldönümü için Bakü’deydi. Azerbaycan 30 yıl boyunca Ermenistan’ın işgali altında olan topraklarını nihayet beş yıl önce kurtarabildi. Bunda önemli etkenlerden biri Rusya’nın tutumuydu. Nitekim Erivan yönetimi, Karabağ kaybı nedeniyle Moskova’yı suçladı; Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden çıkmaktan ABD’yle ilişkileri geliştirmeye kadar pek çok tepki gösterdi. 

Peki Rusya neden böyle bir tutum almıştı ya da Erivan’ın ifadesiyle Moskova neden Bakü’ye yeşil ışık yakmıştı? Çünkü Türkiye, Rusya ve İran, Astana Platformu’nda çok stratejik bir işbirliği yürütüyordu. 

Ama ne oldu? Esad’ın devrilmesi Astana Platformu’nu fiilen işlevsizleştirdi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifadesiyle Suriye’de ABD, İsrail ve Türkiye üçlüsüne alan açıldı. Astana’nın Güney Kafkasya’da açtığı barışa giden yola ABD yandan köprü kurdu: Zengezur Koridoru’nın işletmesi, Beyaz Saray’da yapılan bir anlaşmayla 99 yıllığına ABD’li şirkete verilerek Trump Koridoru’na dönüştürüldü.

Güney Kıbrıs’ı tanıma ve Abraham Anlaşması

Orta Asya ülkeleri Çin ve Rusya’nın yakın müttefiki durumundalar. ABD 90’larda FETÖ gibi örgütlerle bu ülkelere yerleşmeye çalıştı ancak Şanghay İşbirliği Örgütü başta çeşitli platformlar ile Amerikan nüfuzu engellendi. Ancak ABD ve AB Orta Asya’ya yerleşebilmeyi stratejik bir hedef olmayı sürdürüyor. 

Bu yılın Orta Asya’ya ilk hamlesini AB yaptı. Ne yazık ki AB-Orta Asya Zirvesi, KKTC’nin aleyhine bir sonuç doğurdu. Bu köşede “12 milyar Avro’ya KKTC’yi sattılar” başlığıyla yazdım: “Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak tanıdı ve büyükelçi atadı. Böylece üç Türk Cumhuriyeti, KKTC’nin varlığını resmen reddetmiş ve Rumların parçası saymış oldu.” (Cumhuriyet, 7.4.2025)

İkinci hamleyi de ABD yaptı. Trump, beş Orta Asya ülkesinin liderleriyle Washington’da C5+1 formatında zirve yaptı. Trump, “Avrasya’nın kalbindeki konumları Orta Asya ülkelerine inanılmaz bir önem ve inanılmaz bir potansiyel kazandırıyor. ABD’nin bu ülkelerle ortaklığını her zamankinden daha güçlü hale getirmeye kararlıyım” dedi ve Orta Asya ülkeleriyle nadir element anlaşmaları başta çeşitli anlaşmalar yaptı.

Bu zirveden çıkan sonuçlardan biri de Kazakistan’ın İsrail’le Abraham Anlaşması yapmasıydı. Trump’ın müjdelediği anlaşma, Trump, Tokayev ve Netanyahu arasındaki üçlü telefon görüşmesinin ardından geldi. 

Bahçeli’nin NATO sigortası

Ankara ne Zengezur Koridoru’nun Trump koridoruna dönüşmesine tepki gösterdi, ne Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımasına itiraz etti, ne de Kazakistan’ın İsrail’le Abraham Anlaşması yapmasına… 

Peki Ankara ABD’nin bu hamleleri karşısında neden sessiz? AKP-MHP koalisyonu, ABD’nin bu hamlelerini rahatsız edici görmüyor mu? Erdoğan-Bahçeli ikilisi bu hamleleri kendi planlamaları ile uyumlu mu görüyor yoksa?

Bahçeli’nin “TRÇ: Türkiye, Rusya, Çin ittifakı” önerisini detaylandırdığı Türkgün gazetesi söyleşisini burada çözümlemiştim. Bahçeli’nin o söyleşideki şu sözü, sorunun yanıtına işaret ediyor: “Türk Devletleri Teşkilatı TDT kamuoyundaki duyarlılıklara koruyucu diplomasi ile yaklaşmak suretiyle ‘çifte sigorta’ (NATO yükümlülükleri + TRÇ’de uyumlu alanlarda derinleşme) ilkesi gözetilerek…”

Yani Bahçeli’nin amaçlarından biri de Orta Asya ülkelerine “NATO sigortası” götürmek! Türkiye-Kafkasya-Orta Asya hattıyla ABD’yi Asrasya’nın kalbine sokmak ise olsa olsa “NATO Turancılığı” anlamına gelir elbette! 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan’dan Erdoğan’a iki mesaj

ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el-Şara’yı 10 Kasım’da Beyaz Saray’da “ağırlamaya” hazırlanıyor. 

Kuşkusuz Beyaz Saray’a kabul edilmek, ağır taleplerin masada olduğu anlamına geliyor. Nitekim aynı gün Washington’da İsrail-Suriye güvenlik görüşmelerinin beşincisi yapılacak. Trump Şara’dan yıl sonuna kadar İsrail’le normalleşmesini istiyor.

ABD, ağır taleplerini kabul ettirebilmek için “yaptırım” kartını kullanıyor. Washington BM Güvenlik Konseyi’nden ziyaret öncesinde HTŞ terör örgütü liderleri durumundaki Suriye Cumhurbaşkanı Şara ve Suriye İçişleri Bakanı Hattab’a uygulanan yaptırımları kaldırmasını istedi. ABD’nin talebi kabul edildi. 

Şam’a ABD üssü

İsrail-Suriye normalleşmesi, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı “yeni Ortadoğu düzeni” açısından kritik önemde. ABD’ye göre İsrail’in Suriye’yle normalleşmesi, Türkiye’yle normalleşmesinin de kolaylaştırıcısı olacak çünkü.

Öte yanda İsrail Suriye’de işgalci durumunda. Üstelik sadece daha önce işgal ettiği Golan Tepeleri ie sınırlı değil bu işgal. Beşar Esad’ın devrilmesini fırsat bilen İsrail, Suriye’nin güneyinde yeni yerler işgal etti. Aylar önce ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bu yeni işgal edilen toprakların 400 kilometrekareyi geçtiğini açıklamıştı. Bu topraklarda artık İsrail’in 10 adet askeri üssü de bulunuyor. 

İşte ABD Şara’dan, bu işgale rağmen İsrail’le normalleşmesini istiyor. Haliyle bu Şara’yı içeri-dışarı dengesini gözetmeye zorluyor. 

Yeni gelişme ise şu: ABD Şam’da Mezze Hava Üssüne askeri birlik konuşlandırarak yeni bir üs kuruyor. Üssün ABD için üç önemli hedefi  olacak:

1) Üs, İsrail ile Suriye araasındaki saldırmazlığı denetleyecek. 

2) İsrail’in talebiyle askerden arındırılmış Suriye’nin güney bölgesinin kontrolünü sağlayacak.

3) Şam yönetimini sürekli baskı altında tutacak.

Şara’ya SDG sopası

Şara’nın ABD ziyareti öncesinde bazı SDG komutanları uluslararası basına açıklamalar yaptılar. Bu söyleşilerde ana mesajın “Şam’la savaş kapıda” olduğu görülüyor. 

Bu mesajlar bir yönüyle Beyaz Saray’da tavize zorlanacak Şara’ya “sopa” anlamına geliyor aslında, CENTCOM kaynaklı “YPG/SDG tehdidiyle Şara’ya şartları kabul ettirme” anlamına geliyor.

Suriye’nin idari yapısı konusunda Ankara ile Washington arasında görüş ayrılığı var. Ankara “üniter Suriye” istiyor ve İdlib’de destekleyerek cumhurbaşkanı olmasını sağladığı Şara’yı “üniter Suriye”ye zorluyor. Washington ise SDG’nin özerkliğini savunuyor. Bunu “Federasyon olmayan ama federasyona yakın Suriye” talebiyle formüle ediyor.  

Bu çelişki, Türkiye’deki açılım sürecini etkileyen bir düğüm durumunda. Çünkü Öcalan Türkiye’deki “toprak/devlet, federasyon, hatta özerklik” taleplerinden vazgeçti ama Suriye’de “özerklik/devlet” istiyor.

‘Şara’yla değil Kobani’yle görüş’

Abdullah Öcalan, yeğeni ve DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan aracılığıyla, kritik dönemeçte olan Suriye konusunda Erdoğan’a, Bahçeli’ye ve Türk devletine iki temel mesaj verdi:

1) Suriye’nin iç işlerine karışma: “Suriye meselesi Suriye ile çözülmelidir. Türkiye devleti de Suriye’nin müstakil bir devlet olmasından kaynaklı olarak daha hassas yaklaşmalıdır. Oranın iç işlerine çok müdahil olmamalıdır.”

2) Şara’yla değil Kobani’yle görüş: “Eğer bir ilişki geliştirilecekse, orada Kürtlerin yetkilileri, siyasetçileri ve öncüleri vardır. Ahmet el-Şara’dan ziyade Mazlum Kobani ile görüşülebilir, İlham Ahmed ile görüşülebilir.” (Cumhuriyet, 7.11.2025)

Öcalan’ın Erdoğan’a bu iki mesajı, son tahlilde şu anlama gelir: PKK’nin Ankara’ya “barış/çözüm” şartı, Suriye’de SDG’nin özerkliğini tanımasıdır.

İktidar cephesinde yaşanan “Komisyon İmralı’ya gitmeli – gitmemeli” tartışmasını bu mesajlarla birlikte ele almak gerekir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İngilizcilik meselesi

Çok bilinen bir Çin bedduasıdır: Tuhaf zamanlarda yaşayasın.

İktidarın muhaliflerini İngiliz casusluğu ile suçladığı, İngiliz casuslarının başının İstanbul’da casus platformu tanıtarak muhbirlere çağrı yaptığı, iktidarın İngiltere’yle savaş uçağı anlaşması imzaladığı, muhaliflerin ise İngiliz iktidar partisinden dayanışma beklediği şu günler, hakikaten de tuhaf zamanlar değil mi?

Ve tüm bunlar tam da İngilizlerin iki yıl ömür biçtiği Cumhuriyetimizin 102. yıldönümünde yaşanıyor. Üstelik 102 yıldır Mustafa Kemal, Cumhuriyet ve devrim karşıtlarınca “İngilizci” diye suçlanıyor. Çünkü 102 yıldır bu ülkede İngilizciler ile İngiliz karşıtları çarpışıyor ve 102 yıldır İngilizciler, İngiliz karşıtlarını İngilizci diye suçlayarak İngilizcilik yapıyor.

Rusya, İran ve Çin’e mesaj

İngiliz İşçi Partisi lideri ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer Türkiye’deydi. Starmer ve Erdoğan, Eurofighter savaş uçağı satışı anlaşması imzaladı. 

CHP ise bir süredir İngiliz İşçi Partisi’ne kızgın. Özgür Özel, Avrupa Sosyalist Partisi zemininde dayanışma göstermemesi nedeniyle İngiliz İşçi Partisini eleştiriyor. CHP, İngiliz İşçi Partisinden ve diğer Avrupalı sosyal demokrat partilerden, kendilerine uygulanan hukuksuzluk karşısında dayanışma bekliyor. 

Buraya döneceğiz ama önce imzalanan anlaşmanın siyasi mesajına bakalım. Evet, Türkiye ile İngiltere’nin imzaladığı Eurofighter savaş uçağı alımı anlaşması kime ya da kimlere mesaj anlamına geliyor? Yeni Şafak yazarı Nedret Ersanel, dün köşesinde bu anlamlı soruya yanıt için bir çözümleme yaptı ve anlaşmanın mesajının sırasıyla Rusya, İran ve Çin’e olduğunu belirtti, bence de doğrudur (Yeni Şafak, 29.10.2025).

İngiliz casusbaşının iktidar onaylı faaliyeti

Anlaşmanın, Erdoğan’ın baş rakibi İmamoğlu’nun İngiliz casusu ilan edilmeye çalışıldığı şu günlerde imzalanması, başta da belirttik, her haliyle tuhaf. Ama meseleyi daha tuhaf yapan kısmı şu:

İmamoğlu’nu İngiliz casusu ilan edebilmek için, İmamoğlu’nun seçim kampanyası direktörü Necati Özkan’a yanaşan Hüseyin Gün üzerinden ilerlemeye çalışıyorlar. Gün’ün rehberindeki bazı isimler, Gün’ün ajanlığının delili sayılıyor. Örneğin David John Charters, Gün’ün telefon rehberinde “MI6 Başkanı Richard Moore’un arkadaşı” diye kayıtlı. 

Ama işte o Moore, 1 Ekim’de emekli olmadan ve İmamoğlu’na casusluk operasyonundan 1 ay önce, 19 Eylül’de, İstanbul’da bir casusluk platformu tanıttı. Rusya’dan Çin’e, dünyanın her yerinden insanların bu “Sessiz Kurye” isimli platform üzerinden İngiltere’ye muhbirlik, ajanlık yapabileceğini duyurdu!

CHP’nin nafile beklentisi

CHP’nin “sosyal demokrat” partilerden maruz kaldıkları hukuksuzluk ve baskı karşısında dayanışma beklemesi meselesine gelirsek… Bu nafile bir beklentidir. Zira “sosyal demokrat” partiler, ülkelerinin egemen sınıflarının çıkarına bakar. I. Dünya Savaşı’nda da öyle yaptılar ve emperyalist paylaşım savaşına kendi egemen sınıfının çıkarı için destek verdiler. Sonraki savaşlarda da çoğunlukla halklar lehine değil, egemen sınıflar lehine pozisyon aldılar.

Avrupalı sosyal demokrat partiler bugün de böyledir. Egemen sınıfın çıkarını gözeterek politika yaparlar, başka ülkelerin sosyal demokratlarıyla dayanışmak, ancak egemen sınıfın çıkarları dahilindeyse olur. Hatta Avrupalı sosyal demokratların çoğunluğu, Avrupalı egemen sınıfların çıkarları gereği Erdoğan’a destek veriyor bugün.

Zaten sorun da buradadır: Sosyal demokrasi, halkçılığı, devrimciliği ve sosyalizmi frenleme barikatı işlevine sahiptir, misyonu budur.

Cumhuriyetçi, halkçı, devrimci CHP’nin sonradan sosyal demokrat olması ve antiemepryalist savaş verdiği ülkeleri yöneten sosyal demokrat partilerden bugün dayanışma beklemesi, iki kere tuhaftır. 

Üzerinde düşünülmesi için şu kadarını sorarak bırakalım: Atatürk bilmiyor muydu sosyal demokrasiyi? Neden Sosyal Demokrat Parti demedi de Cumhuriyet Halk Partisi dedi? Neden Altı Ok dedi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ekim 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump ve Erdoğan’ın 2028 amacı

ABD Başkanı Donald Trump’ın akıl hocalarından Steve Bannon Economist dergisine açıkladı: “Trump (anayasaya aykırı da olsa) 2028’de başkan olacak. Üçüncü dönem başkanlık yapacak. İnsanlar buna alışmalı çünkü ABD’nin onun başkanlığına ihtiyacı var. Başladığımız işi bitirmeliyiz.”

Ne kadar tanıdık durum ve sözler. Benzerini “Küçük Amerika”da da yaşıyoruz. Burada da “Türkiye’nin bir dönem daha Erdoğan’ın başkanlığına ihtiyacı olduğu” iddia edilerek, anayasayı atlayacak bir yol ya da yeni anayasa aranıyor.

Cumhurbaşkanlığı savaşı

30 yıllık diploma, yolsuzluk iddiası, terörle iltisak suçlaması, arada sayısız hakaret davası ve son olarak da dün sabah açılan casusluk soruşturması…

Tüm bunlar, Erdoğan’ın kendisini üç kez yenen rakibini tasfiye operasyonudur. Bu davaların arasında hukuk aramak ve bulmak olası değil, zira hepsi siyasidir ve “bir dönem daha cumhurbaşkanlığı” içindir. 

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri hep sert olmuştur ama ilk kez bu çapta sertlik yaşanmaktadır. Esir ve rehin alınan CHP’lilerin sayılarına bakılırsa, bu kez “savaş” yaşanmaktadır.

İktidarın uzlaşı mesajı

Son operasyon, yani Ekrem İmamoğlu ve 2019’deki seçim kampanyasının direktörü Necati Özkan’ın casuslukla suçlandığı operasyon, CHP kurultayı davasında karar açıklanacağı günün sabahı yapıldı. Elbette tesadüf değil. 

Demoklesin kılıcı gibi CHP genel merkezinin üzerinde sallanan bu davanın sonucu, kayyım testi yapılan İstanbul il kurultayı sonrasında merakla bekleniyordu. Çünkü iktidar o testte istediğini tam olarak alamamıştı; CHP İstanbul örgütünü bölememiş, dahası kayyım ve ekibi yalnızlaşmıştı. Ankara’da benzer görevi bekleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Gürsel Tekin’in düştüğü duruma düşmekten çok çekindiği konuşuluyordu kulislerde.

Ve onca ertelemeden ve kurultay savaşlarından sonra CHP’nin kurultay davası, olması gerektiği gibi düştü dün. Ama sabahında İmamoğlu’na casusluk soruşturması açılmıştı. Casusluk ki İBB’ye kayyım olasılığı oluşsun!

Tesadüf olmadığını yineleyerek ikisinin toplamının iktidardan Özgür Özel’e şöyle bir mesaj anlamına geldiğini belirteyim: “Diploma, terör, yolsuzluk, üstüne casusluk soruşturması açtık, dosyaların içinin boş olmasının bir önemi yok, Ekrem İmamoğlu’nu unut, aday yaptırmayacağız. Mansur Yavaş’a konser soruşturmasıyla mesajı verdik, ısrar ederse ona da operasyonlar yapacağız. Ey Özgür Özel, bak dava düştü, partini sana bırakıyoruz, İmamoğlu’nu da Yavaş’ı da bırak, sen onlarsız yürü.”

Uzlaşı aramak, iktidar cephesinde işlerin iyi gitmediğine işaret eder aslında. Çünkü geri adım atanın kaybedeceği bir mücadele bu…

2019 seçim sonucuyla mücadele operasyonu

Gelelim casusluk soruşturmasına. Gazeteci Merdan Yanardağ da bu soruşturmaya dahil edildi. Türkiye’deki sert siyasi mücadelenin her aşamasının Yanardağ’a dokunmaması olası değil, zira Tele1’in haberciliği etkili.

Bu soruşturmada da özetle İmamoğlu-Özkan-Yanardağ’ın “2019 yerel seçimlerinde yabancı istihbarat servisleri ile iştirak halinde seçimlerin manipüle edilmesi noktasında faaliyette bulunduğu” iddia ediliyor. Dayanak da üçlünün irtibatlı olduğu iddia edilen Hüseyin Gün. Bu şahsın ABD, İngiltere, İsrail dahil bir çok yere ajanlık yaptığını iddia ediyor Başsavcılık. Yanardağ, avukatına yaptığı ilk açıklamada bu şahsı tanımadığını söyledi. 

Suriyeli muhaliflere destek suçlaması

Daha ilginci de şu: Başsavcılık şöyle diyor: “Hüseyin Gün’e ait olduğu değerlendirilen belgeler içerisinde (…) Suriye ülkesinde meydana gelen savaş ile alakalı muhalif grupların siyasi ve maddi olarak desteklenmeleri gerektiği yönünde içeriklerin (…)”

Satırları okuyunca, önce yanlış mı anladım diye, tekrar okudum. Başsavcılık, Suriye’deki muhalif gruplara siyasi ve maddi desteği, açık açık suç ve ajanlık faaliyeti kapsamında değerlendiriyor! İyi de bu durum Esad’ı destekleyen Merdan Yanardağ’ın lehine ve muhalifleri destekleyen iktidarın aleyhine değil mi?

Dedim ya diplomadan yolsuzluğa, terörden casusluğa, bu davaların içinde boşuna hukuk aramayın, mantık aramayın…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Garantörlük

Erdoğan’ın Şarm El-Şeyh’te Trump Bildirisine imza atmasının ardından, iktidara yakın medyada, Türkiye’nin Gazze’nin garantörü olduğu dile getirilmişti. 

Gerçi “Trump’ın Kalıcı Barış ve Refah Bildirisi” ismini taşıyan bildiri, imzacı dört ülkeyi “gevence veren” diye niteliyordu ama bu elbette garantörlük anlamına gelmiyordu. Ama iktidara yakın kaynaklar, ya iktidarın rolünü abartma kaygısından ya da iktidarın gerçekten de bir garantörlük hevesi ve hesabı olduğu verisinden hareketle, “Türkiye garantör” propagandası yaptılar bir kaç gün.

Ancak… 

İktidarın “arabulucu” rolü

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ülke TV’de yaptığı kapsamlı dış politika değerlendirmelerinde, bu garantörlük meselesine de değindi. 

Fidan, açık bir şekilde, “garantör” olmadıklarını belirtti: “Garantörlükle ilgili netleştirmeler yapmam gerekiyor kamuoyunun bilgisi için. Bizim şu ana kadar oynadığımız rol, arabulucu rolü.” (AA, 19.10.2025)

Peki arabuluculuk rolünü nasıl oynadılar? İsrail ile Hamas arasında bir arabuluculuk yapmadıkları ortada. O zaman? 

ABD’nin talepleri ile Hamas arasında arabuluculuk yaptılar. Birincisi Hamas’ı Trump’ın Gazze Planına ikna etme rolünü yerine gitirdiler, ikincisi de Hamas’ın silahsızlandırılması rolünü yerine getirmeye çalışacaklar. Bunu Trump’ın açıklamalarından biliyoruz. 

Garantici garantörlük

“Oynadığımız rol garantörlük değil, arabuluculuk” demeleri, garantör olmak istemediklerinden değil elbette. 

Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan bu konuda şöyle dedi Ülke TV’de: “İki devletli çözüm hayata geçerse, biz burada fiili garantör olma sorumluluğunu almaya hazırız.” (AA, 19.10.2025)

Gerçi Fidan “Çünkü bu çok önemli bir şey. Bunun altına her devlet giremez” diyor ama iki devletli çözüm hayata geçtikten sonraki garantörlüğün, biraz “garantici” bir yaklaşım olduğu söylenebilir sanki… 

İsrail ateşkesi ihlal etti bile

Peki bir kaç gündür süren “Erdoğan Gazze Sözleşmesini imzaladı, Türkiye Gazze’de garantör” propagandasını neden kesmek istedi Fidan? 

Çünkü İsrail’in “Gazze Sözleşmesini” her an ihlal edebileceği ortada. Çünkü bildirinin sahibi olan ABD’nin de “ileri karakolu” İsrail için kendi bildirisini görmezden gelebileceği ortada. 

Nitekim İsrail dün Gazze’ye havadan ve karadan topçu saldırıları düzenledi. Siyonist rejim, saldırısını Hamas’ın ateşkesi ihlal ettiği iddiasına dayandırdı. Nasıl ihlal etmiş Hamas? “İsrail hükümetine göre Hamas kafatasları hâlâ teslim edilmeyen rehineler ve ölü bedenler konusunda gecikti.” (Serbestiyet, 19.10.2025)

Öte yandan ABD Dışişleri Bakanlığı da İsrail’e gerekçe üretme peşinde: ABD Dışişleri Bakanlığı, elindeki istihbarat raporlarına göre Hamas’ın, Gazze’deki sivillere saldırı hazırlığında olduğunu açıkladı önceki gün. Oysa El-Kassam Tugayları “Ateşkes başta anlaşmaya bağlılığımızı teyit ediyoruz” açıklaması yaptı ama İsrail buna rağmen saldırdı.

Mesele İsrail değil ABD

Bu şartlarda iktidar, “Erdoğan’ın küresel liderliği” propagandasına malzeme olsa bile garantörlük sorumluluğunu elbette alamaz, almamalı. Hele de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bile o bildiriye imza atmaktan kaçınmışken… 

Çünkü mesele İsrail değil, ABD’dir aslında. Hep söyledik: Amerikancılık yapanların İsrail karşıtlığı gerçekçi değil, ABD’ye karşı çıkmadan İsrail’i durdurmanız olası değil.

Buna artık şunu da eklemeliyiz: Emperyalist ABD’ye güvenerek Gazze’de garantör olunmaz! 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ekim 2025

, , , ,

Yorum bırakın

İtibar

Bu köşe benim değil, kamunun. O nedenle bu köşede “ben” yokum, “kişisel meselerim” yok, “siz” varsınız, “kamusal” meseleler var.

Dünkü bir haber, üzerine Erdoğan’ın “Türkiye çok değişti” açıklaması ve bir de “kişisel meselemin”, aslında herkesi ilgilendiren bir genel mesele olarak yaşandığını öğrenmem, bugün bu köşede bir “istisna” yapmamı sağladı. 

Önce o haberlerle başlayayım:

Eski Türkiye – Yeni Türkiye 

İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Türkiye-Afrika 5. İş ve Ekonomi Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle dedi: “Türkiye çok değişti, çok gelişti. Dünyanın en büyük 17. ekonomisiyiz. Kişi başı milli gelir 17 bin dolara yaklaştı.” (Cumhuriyet, 17.10.2025).

Erdoğan bu propagandayı çok sık yapıyor; kendisinden önce ile kendi dönemi arasında sürekli bir büyük değişim olduğunu iddia ediyor. Öyle ki bu bazen “ambulansı bile Türkiye’ye AKP iktidarının getirdiği”, bazen de yarım yüzyıl önce açılmış bir üniversiteyi, bir havalimanını dahi kendilerinin açtığı gerçeküstücülüğüne kadar uzanabiliyor.  

İktidar, bunu bir “siyaset yapma” tarzı olarak sık sık uyguluyor. Çünkü Erdoğan, Bakan damadının ifadesiyle, “şurdan aya dört şeritli yol yapacağını iddia etse bile inanacak bir tabanı var” ne yazık ki.  

Müdür, arabası, itibarı

Özgür Cebe’nin haberiydi. Diyarbakır İl Sağlık Müdürü, Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nda yapılacak bir toplantı için Diyarbakır’dan Ankara’ya uçakla gitmişti.

Ancak Müdür makam arabası ve şoförünü önden Ankara’ya göndermişti. Beş gün boyunca Ankara’da makam arabasını kullandı. Sonra Diyarbakır’a yine uçakla döndü. Şoför ve makam arabası da geldiği gibi yine kara yoluyla Diyarbakır’a döndü. (Sözcü, 17.10.2025)

Sorsanız “devletin itibarı” diyecekler! Nasılsa iktidarda “devletin itibarından tasarruf olmaz” anlayışı var!

Bu haberden hareketle, “kişisel” olmadığını üzülerek gördüğüm ve Türkiye’nin pek çok devlet hastanesinde yaşandığını gelen mesajlardan öğrendiğim o “kamu meselesine” geçebiliriz.

Sağlık sistemini de bozdular

Geçen hafta annemin bir ay önceden günü verilmiş ameliyatı için Adana’daydım. Ameliyat günü 9 Ekim’di ve 7 Ekim sabahı annem kayıt işlemleri için hastaneye gittiğinde öğrendi: Ameliyatı yapılamayacaktı, çünkü gerekli ameliyat malzemesi yoktu!

Araştırdık, doğruydu. Çukurova Devlet Hastanesi, malzeme eksikliği nedeniyle, hayati olanlar hariç, ameliyatları durdurmuştu! Hastane görevlileri, yeni ameliyat günü de veremiyordu, belirsiz bir tarih beklenecekti. Tarih, devletin medikal şirketlerlerle anlaşmasına bağlıydı.

Seyhan Devlet Hastanesinde ameliyat yaptırabilir miyiz diye soruşturduk, aynı durum orada da geçerliydi. Devlet ile medikal şirketler arasında fiyat anlaşmazlığı varmış, anlaşma yapılamamış. 

Hastalar kadar hekimler de mağdur ve çaresiz bu durumdan. Tam bir “sistem” sorunu yaşanıyor kısacası. 

Evde en uzun kuyruktayız

Oysa “Yeni Türkiye sayemizde uçuyor” diye propaganda yapıyorlar. “Eski Türkiye’de hastane kuyrukları vardı, kaldırdık” diye övünüyorlar. 

Doğru, eski Türkiye’de hastane kuyrukları vardı, çocukluğumun kötü hatıralarıdır o kuyruklar. Çünkü işçi olan annem ile birlikte sabahın 6’sında hastaneye gider, o kuyruklarda yer tutardık tedavi ve tüm işlemler için. Ama öyle ama böyle, akşama kadar yorulsak da tedavi olurduk. 

Şimdi mi? Evet, hastanede kuyrukta değiliz ama cep telefonundaki randevu alma uygulamasına baka baka, randevu için bir-iki ay bekliyoruz evdeki kuyrukta.

İtibar verilmez, alınır

Annem, annelerimiz, babalarımız, şu anda malzeme eksikliği nedeniyle ameliyat olamazken, Diyarbakır İl Sağlık Müdürü’nün makam arabası haberi her zamankinden daha can sıkıcı oldu haliyle. Müdür, kaç hastanın malzeme masrafı kadar parayı Ankara’ya makam aracı göndererek harcayabilmişti kimbilir!

Bakınız bunun adı ”itibar” değildir, “devletin itibarı”, “devletin üst düzey memurlarının makam araçlarıyla, şoförleriyle” ölçülmez.

İtibar devletin yoksul vatandaşının olmamasıdır, itibar çalışanların insanca ücret alabilmesidir, itibar emeklilerin muhtaç olmayacak aylık alabilmesidir, itibar gençlerin işsizlik sorunu yaşamamasıdır, itibar pasaportunuzun gücüdür.

Ve itibar da hak gibidir, verilmez, mücadeleyle alınır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2025

, , ,

1 Yorum

Öcalan Demirtaş’ı neden istemedi?

Gazeteci Uğur Ergan’ın iddiasına göre Öcalan, İmralı’daki görüşmelerden birisinde, “Demirtaş’ın aktif şekilde devreye girmesi benim için de, iktidar için de, projenin devamı için de iyi sonuç vermez” demişti. (Halktv.com.tr, 10.10.2025). DEM Partisi iddiayı yalanladı, “Öcalan’la görüşmelerimizde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” dedi.

Gazeteci Aytunç Erkin de, Öcalan’ın heyete “Demirtaş eleştirisi” yaptığını yazmıştı kısa süre önce. DEM’in yalanlamadığı o iddiaya göre Öcalan DEM heyetine şöyle demişti: “Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Erdoğan’ı karşıya almalarına gerek yoktu.” (Nefes, 6.9.2025)

Erdoğan’ın ‘hesaplaşma’ beklentisi

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişmenin olup olmadığı, kısa bir süre öncesine kadar iktidarın da konusuydu. Erdoğan hem önceki açılım sürecindeki tartışmalardan, hem de Hakan Fidan’ın o dönemki temaslarından, ortada bir çelişme olduğunu biliyordu. Bildiği için de, örneğin 12 Ocak 2022’deki TBMM Grup Toplantısında şöyle demişti: “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Onların da kendi içinde ayrı bir hesaplaşmaları var, bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”

Yürütmenin başının, “Edirne’deki Demirtaş’ın, İmralı’daki Öcalan’a hesap vereceğini” belirtmesi, yani bir mahkumun bir başka mahkuma hesap vereceğini söyleyebilmesi, iktidarın ne derece hesaplaşma beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu.

Öcalan’ın cumhurbaşkanı adayları

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişme olduğu sır değil, yayınladıkları İmralı Notları’ndan biliyoruz.

Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce 26 Haziran 2014’te yapılan Öcalan-HDP heyeti görüşmesinde, Öcalan “Cumhurbaşkanlığı meselesine gelelim, ne yaptınız” diye soruyor. Pervin Buldan “Demirtaş’ın isminin öne çıktığını” söylüyor. Öcalan itiraz ediyor, ”Bence çabanız Türk, Alevi gibi farklı bir aday profili üzerinde olmalıydı” diyor. Hatta itirazını gerekçelendirmek için “Hem HDP Genel Başkanı hem de cumhurbaşkanı adayı olursa parti işleri nasıl olacak” diye soruyor. Buldan, seçimin kısa bir süre sonra yapılacağından hareketle “Başkanım, zaten bir aylık süredir. Parti işleri aksamaz” diyor. 

Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e dönerek “Sen ya da Ertuğrul (Kürkçü) olabilir misiniz?” diye soruyor. Önder, “ikimizin de üniversite diploması yok, o nedenle olamayız” diyor. Öcalan, Demirtaş yerine başkasının olmasında o kadar ısrarcı ki “Figen (Yüksekdağ) olabilir mi peki?” diye soruyor bu kez. Önder, onun da diplomasının olmadığını söylüyor. Öcalan bu sefer de “Ufuk Uras olabilir mi?” diye soruyor. Önder ona sol çevrelerden çok tepki olduğunu söylüyor. Öcalan yine ısrarcı, Gencay Gürsoy’un ismini ortaya atıyor. Araya giren İdris Baluken, Gürsoy’un yeterince kabul görmeyeceğini savunuyor. 

Devlet yetkilisinin uyarısı

Asıl vahimi şurası. Öcalan çaresiz kalıp da “Yahu gerçekten de uygun kimse yok” deyince, “Devlet yetkilisi” araya giriyor ve şöyle diyor: “Efendim, bu konuda heyeti eleştirebiliriz, sanki çok iyi çalışmamışlar.” 

Bunun üzerine Öcalan “isim konusunu burada belirleyemeyeceğiz. Yetkili organlarda tartışın” diyor, devamında da “Ekmeleddin gibi bir adayı biz de bulabilirdik” diyor. (İmralı Notları, s.336-337).

Ancak yeterli zaman yoktu. Bu görüşme 26 Haziran’da yapıldı, 30 Haziran’da Demirtaş, 1 Temmuz’da da Erdoğan adaylığını ilan etti, seçim 10 Ağustos’ta yapıldı.

İmamoğlu-Demirtaş ittifakı

Demirtaş’ın ismine itirazın asıl sahibinin Öcalan’dan ziyade “devlet yetkilisi”, dolayısıyla AKP olduğu anlaşılıyor. Nitekim Demirtaşlı HDP’nin oy potansiyeli, bir yıl sonraki 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 13,1 ile ortaya çıkıyor ve AKP’nin tek başına iktidar olmasının önündeki engellerden birine dönüşüyor. Öncesinde, 17 Mart 2015’te de Demirtaş’ın Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı vardı.

Sonuç olarak HDP kimin müttefiki olacak; iktidarın mı, ana muhalefetin mi? Mesele budur. Sarayın en büyük endişesinin “İmamoğlu-Demirtaş ittifakı” potansiyeli olduğu biliniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın