Posts Tagged Erdoğan

PROTOKOLÜ, ERDOĞAN DA İMZALADI!

Tarafların açıklamalarından anlaşılan o ki, Silvan’la birlikte artan şiddetin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın Öcalan’ın üç
protokolünü imzalamaması…

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın hazırladığı “ikişer sayfalık üç protokol”le ilgili şu bilgileri veriyor: “Bunlardan biri ateşkes, diğer PKK’nin silahsızlandırılması, üçüncüsü ise yeni demokratik anayasa sürecinin genel ilkelerini kapsıyordu.”

Demirtaş, protokollerin muhataplarını da açıklıyor: “Bu protokollerin anayasayla ilgili olanında muhatap BDP’dir. Diğer ikisi için İmralı ve Kandil.”

BÖLÜNME ANAYASASI PROTOKOLÜ

Protokollerle ilgili bilgi veren bir başka isim de BDP’nin listesinden milletvekili seçilen Şerafettin Elçi. Elçi kendisiyle birlikte bazı üst düzey BDP’li milletvekillerinin de gördüğünü söylediği protokollerin içeriğine dair şu bilgileri veriyor: “Bu protokolün içinde, anadilde eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı.

Elçi, protokolün Başbakan Erdoğan’a sunulduğunu ancak Erdoğan’ın imzalamadığını, şiddetin de bu nedenle arttığını söylüyor.

ÖCALAN’IN ERDOĞAN’DAN İSTEDİĞİ MESAJ

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, protokollerin muhataplarına iletilmesiyle ilgili daha detaylı ve kesin bilgiler veriyor: “Protokoller
PKK’ye iletildi. Onlar uygun gördükleri 2-3 değişiklik yaptı ve son maddesi PKK’nin silahsızlandırılması olan protokolleri kabul etti. Şimdi top Öcalan’la görüşen devlet heyetindeydi.”

Demirtaş protokollere ilgili çok önemli bir ayrıntı daha veriyor: “Heyet bu protokolleri hükümete iletirken Öcalan’ın bir isteği daha olmuştu. Eğer televizyonda Başbakan’dan, ‘Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür’ gibi bir demeç duyarsa Öcalan, bunu Başbakan’ın protokolleri kabul ettiğine dair bir mesaj olarak alacak ve örgütü bir hafta içinde belli sınıra çekecekti. Bunu taahhüt etmişti. Ama Başbakan’dan Öcalan’a işaret niteliği taşıyacak öyle bir mesaj gelmedi…”

Evet, Başbakan Erdoğan’dan böyle bir mesaj gelmemişti, o zaman… Ya sonrasında?

ERDOĞAN ÖCALAN’A İSTEDİĞİNİ VERDİ

Başbakan Erdoğan’dan “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajı alabildi mi Öcalan?

Önceki gün yazdık. Başbakan Erdoğan New York’ta, artan PKK saldırılarını şu sözlerle yorumlamıştı: “Terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız.” Erdoğan ayrıca “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” demişti. Yurda dönerken yolda da şöyle sesleniyordu Başbakan Erdoğan: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.

PROTOKOLLERİ SİLAH İMZALATTI

Peki, bu durumda, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, Öcalan’ın beklediği “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajını vermiş olmuyor mu?

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, daha önce imzalamadığı protokollerin kabulü anlamına gelen bu mesajı vererek, protokolleri imzaladığını ortaya koymuyor mu?

Bitirirken altını çizelim: Silah bırakılması istenen PKK, protokolleri, silahı daha çok kullanarak imzalatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık 2011
29 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

DOĞU AKDENİZ – SURİYE – KUZEY IRAK EKSENİ

36. paraleli Kuzey Irak’tan batıya doğru uzattığınızda Suriye’nin kuzeyini ve Doğu Akdeniz’i eksen yapmış olursunuz. İşte bu eksene göre Küçük Ortadoğu’da mevziler oluşturuluyor.

Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Barrack Obama’yla büyük beklenti yaratılan görüşmesinden de bu eksene göre hamle yapma kararı çıktı. Açalım:

WASHINGTON ERDOĞAN’I CEPHEYE SÜRDÜ

Erdoğan – Obama görüşmesinden öncelikle ve en önemli olarak Türkiye’nin Suriye’ye yaptırım uygulaması kararı çıktı!

Kuşkusuz iki ülke liderinin görüşmesinden, bu ülkelerden birinin üçüncü bir ülkeye yaptırım uygulaması kararı çıkıyorsa, iki lider arasında eşitlik ilişkisi olmadığı sonucu çıkar. Ki bu da liderlerden birinin, diğerinin projesine eşbaşkan olmasından kaynaklanıyordur!

Durumu aslında en çıplaklığıyla CFR’nin de üyesi olan eski ABD Ulusul Güvenlik Konseyi üyesi Robert Danin şu sözlerle New York Times’da ortaya koydu “Obama’nın Erdoğan’la yakın ilişkisi henüz karşılığı alınmamış bir yatırım, daha oyunun başındayız.

YAPTIRIMLARI ABD DIŞİŞLERİ DÜZENLEYECEK

Hele şu sözler Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ağzından çıkmış olması bakımından ibretliktir: “Bizim yaptırımlarımız neler olabilir, bu konuda dışişleri bakanlarımız müşterek bir çalışmanın içerisine girecekler ve bu çalışmalarla Suriye’deki yaptırımların tarzı şekli ne ise Libya gibi olmayabilir, her türlü yaptırım ülkesine, insanına, demografik yapısına göre değişik olacaktır. Dolayısıyla Suriye’ninki de daha farklı olacaktır. Bizim ön hazırlıklarımız bu noktada var, ama bu ön hazırlıklarımızı Amerika’nın hazırlıklarıyla değerlendirmek suretiyle onların yaklaşımı nedir, Dışişleri bakanlarımızın çalışması neticesinde biz de bir adım atacağız.

Erdoğan’ın Obama ile görüştükten sonra “Artık Suriye yönetimine güvenimiz kalmamıştır. Ben mevcut Suriye yönetimiyle görüşmeleri kesmiş vaziyettim” demesi, Mısır’da dile getirdiği “Suriye’de alevi – sünni çatışması” vurgusunun da devamıdır.

Ki ikisi birleştirildiğinde ortaya şu temel gerçek çıkmaktadır: ABD’nin AKP üzerinden uygulayacağı “yeni” Suriye planı devreye sokulmuştur. Türkiye bu planda ABD’nin “Küresel antiterörizm forumu”nun eşbaşkanıdır.

ERDOĞAN SINIRA GİDECEK

Ayrıntılarını üç gün önce bu köşede yazdığımız plana göre AKP, ABD’nin Suriye’ye saldırabilmesine gerekçe yaratacaktır.

Erdoğan’ın “alevi – sünni çatışması” diyerek işaretini verdiği bu hazırlığın bir başka işareti de, Obama ile görüşmesinden sonra dile getirdiği şu sözlerde gizlidir: “Dönüşte değerlendirmeleri daha geniş yapacağım ve Hatay kampını gidip yerinde ziyaret edeceğim. Oradaki yaşam koşullarını görmek istiyorum ve ondan sonra oradaki kampa yönelik de bir program açıklayacağız.

Erdoğan’ın açıklayacağı programın herhalde ayrıntıları ABD’de biçimlendiriliyordur şimdiden…

36. PARALELDE PARÇALANMA EKSENİ

Netice itibariyle ABD’nin Büyük Ortadoğu’sunun tam merkezinde, Küçük Ortadoğu’da, sular ısınıyor. Türkiye, Suriye, İran, Irak, Lübnan, İsrail, Kıbrıs, Mısır ana alanı içinde ama ağırlık merkezi Kuzey Irak, Suriye, Doğu Akdeniz yayı üzerinde olan bir eksenden bölge parçalanmaya çalışılıyor.

ABD’nin kukla devlet inşa etmek için 1991 yılında çektiği 36. paralelin üzerinde olan bu yay, Küçük Ortadoğu için bölünme ve parçalanma eksenidir.

RUSYA-ÇİN KALKANI

Ancak Obama her ne kadar Erdoğan’ı cepheye sürdüyse de, şartlar ve zaman ABD’nin aleyhine çalışmaktadır. Zaman geçtikçe Suriye’nin etrafında Rusya ve Çin merkezli daha sağlam bir kalkan oluşmaktadır.

Bu kalkan Küçük Ortadoğu’da en başta İran’a harekat alanı vermekte ve inisiyatif almasını sağlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

ÖMER ÇELİK’E YANIT

Başbakan Erdoğan’ın gezisine katılan AKP milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik Tunus’tan soruyor: “Sarkozy niçin Tunus’a gelmiyor da, Libya’ya gidiyor?

Çelik, twitter’dan sorduğu sorusuna yine twitter’dan sorulu yanıt veriyor: “Sarkozy Libya’da muhalifleri tutarken, Tunus’ta neden statükoyu tutuyor? Cevaba bile gerek yok.

SURİYE’DE SİLAH, TUNUS’TA SANDIK TEMENNİSİ

Ömer Çelik’in verdiği yanlış yanıtı şimdilik bir kenara bırakıp, doğru sorusuna katkı sunan bir başka soruyu da biz soralım:

Başbakan Erdoğan, Libya’da silahlı isyancılara maddi yardımda bulunurken, Suriye’deki muhaliflerden Beşar Esad rejimini yıkmasını isterken, neden Tunus’ta “devrimler, kanla değil seçim sandığıyla gerçekleşmeli” diye konuştu?

Hem Çelik’in sorusunun yanıtı hem de Erdoğan’ın Tunus’ta “sandık” vurgusu yapmasının nedeni ortadadır: Çünkü Tunus başka, Suriye ve Libya başkadır!

Daha da genişleterek söyleyecek olursak, Mısır, Tunus, Ürdün, Bahreyn, Yemen başkadır, İran, Libya ve Suriye başkadır.

Bunu maalesef Türkiye’deki bazı kesimler de göremiyor ve yukarıda sıraladığımız tüm ülkelerdeki gelişmeleri ABD’nin eseri sayıyor. Ama Sarkozy görüyor!

Ömer Çelik de Sarkozy’nin ne gördüğünü anlayamadığı için soruyu doğru soruyor ama yanlış yanıtlıyor. Sarkozy’nin “Libya’da muhalifleri tutarken, Tunus’ta statükoyu tutmasının” nedeni, iki ülkedeki gelişmelerin farklı cephelerin eseri olmasındandır.

Kaldı ki Çelik’in “statüko” dediği Tunus’ta da yönetim, 1 yıllıktır; 30 yıllık Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesinden sonra kurulmuştur.

LİBYA VE TUNUS FARKI

Gelelim farka…

1.) Mısır, Tunus, Ürdün, Yemen ve Bahreyn ABD’nin nüfuz alanlarıdır. Libya ve Suriye ise ABD karşıtıdır.

2.) ABD Tunus’ta “hazırlıksız yakalandı”, Mısır’da da önce Mübarek’i savundu, ardından yıkılmasını engelleyemeyeceğini gördüğünde de, “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisi izledi. Bu çizgi, Mısır’daki halk hareketinde iniş çıkışlara, geri çekilmelere, uzlaşmalara neden oldu.

İsrail, en önemli müttefiki olan Mübarek’in savunulabilmesi için yoğun uğraş verdi.

ABD Yemen ve Bahreyn’deki muhalefeti ise kanla durdurmaya çalıştı. Örneğin Bahreyn’de halk ayağa kalktıkça, ABD Suudi Arabistan askerlerini bu ülkeye sürdü, hâlâ da sürüyor!

Yemen’de ve Bahreyn’de ölen insan sayısı, NATO müdahalesi öncesi Libya’da ölen insan sayısından çok daha fazladır! Buna rağmen Batı’nın Yemen’de ve Bahreyn’de değil de, Libya’da “insan hakkı” araması öğreticidir!

ABD’NİN SÜRECE AKP’Lİ MÜDAHALESİ

3.) Colombia Üniversitesi’nden Prof. Richard Bulliet’in de söylediği gibi “Mısır’ı kaybeden ABD, bölgede çözülmeye başlar.

İşte ABD bu gerçek nedeniyle hızla bölgedeki en önemli müttefiki olan AKP’yi devreye soktu. Ve 2010 Ocak ve Şubat aylarında Tunus ve Mısır’da gelişen halk hareketlerinden sonra, 14 Mart’ta İstanbul’da “değişim liderleri zirvesi” düzenledi. Zirvede AKP üzerinden “sürece müdahale” kararı alındı.

ABD bu tarihten sonra, kendi nüfuz alanlarındaki gelişmeleri frenleyebilmek için nüfuz alanı dışındaki ülkeleri karıştırma hamlesine soyundu. Ve İran, Suriye ile Libya’da kalkışmalar başlattı. Ki hem Suriye’de hem de İran’da, belli gruplar 2003 yılından beri kışkırtılıyordu.

Güçlü bir devlet olan İran bu son kalkışmayı hızla bastırırken, Libya bastırmakta zorlandı. Ve kalkışma büyüdükçe emperyalizmin müdahalesine “gerekçe” oluştu!

Suriye’de de benzer bir “gerekçenin” yaratılmasına çalışılıyor: Erdoğan’ın durduk yere Suriye’de “Alevi-Sünni çatışmasından kaygı duyması” anlamlıdır.

Dolayısıyla AKP’liler, Sarkozy’nin neden Tunus’a gidemediğini sorgulamaktansa, Erdoğan’ın neden Suriye’ye gidemediğini sorgulamalılar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN ÖCALAN’LA YÜZDE 95 ÖRTÜŞÜYOR!

AKP’nin mavi havuzdaki yandaşları ikiye ayrıldı: Bir bölümü, “görüşmeyi kim sızdırdı” diyerek içeriği perdelerken, bir bölümü de görüşmeyi normalleştirme peşinde. Yeşil havuzdan yandaşlar ise hâlâ olayın şokundalar ve konuya henüz giremediler!

Biz görüşmeyi kimin sızdırdığını araştırmayı ilgililerine bırakıyor ve görüşmenin içeriğine bakıyoruz.

ERDOĞAN-ÖCALAN PAZARLIĞI

Ve o içeriğin tam merkezinde tek bir gerçek duruyor: PKK-MİT görüşmesinin kayıtları bir kez daha gösterdi ki AKP, PKK ile uzun süredir müzakere yapmaktadır. Daha doğrusu Erdoğan ve Öcalan, temsilcileri aracılığıyla pazarlık yapmaktadırlar. (Bakınız: AKP’nin PKK ile 19 müzakeresi, www.mehmetaliguller.com, 2 Kasım 2010)

Çeşitli kesimler konuyu hafifletmeye hatta müzakereyi, pazarlığı meşru gibi sunmaya gayret etse de Başbakan Erdoğan felaketin farkındadır ve bu nedenle görüşmeyi yine devlete yıkmaya kalkmaktadır.

BÜROKRAT DEĞİL BAŞBAKAN’IN ÖZEL TEMSİLCİSİ

Erdoğan, Tunus’ta, sızan PKK-MİT görüşmesiyle ilgili sorulara verdiği yanıtta, “Hükümet olarak İmralı ile görüşmeyiz. Ama devlet üzerine düşeni yapar” diyebiliyor hâlâ…

Oysa MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın PKK’li muhataplarına söyledikleri ortada:

“(Başbakanlık) Müsteşar yardımcısıyım ama sayın Başbakanımızın özel temsilcisiyim. (…) Olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli, daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hasıl olunca sayın Başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. (…) Sayın Başbakan bu noktada caddi olduğunu, samimi olduğunu, siyasi riski de yüklenmeye hazır olduğunu birkaç defa söyledi. (…) Hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti Türkiye’deki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye, realize etmeye çalışıyor. Bu noktada sayın Başbakan beni görevlendirdi.”

Kaldı ki, Erdoğan Tunus’ta gazetecilere “Emre Bey’i de (Eski MİT Müsteşarı), Hakan Bey’i de gönül rahatlığı içerisinde İmralı’ya gönderdik” demektedir. Gönderen hükümet giden devletse, görüşen devlet mi olur?

ERDOĞAN’LA ÖCALAN’IN VİZYON BENZERLİĞİ

Asıl vahimi, Başbakan’ın temsilcisinin PKK’li muhataplarına söylediği, Başbakan Erdoğan ile Öcalan’ın vizyonlarının yüzde 95 benzerlik taşıdığı şeklindeki saptamasıdır:

“Ben kendisine tüm çıplaklığıyla anlattım. İmralı’daki çözüm iradesini, olaya iyi niyetle yaklaşımı, sayın Öcalan’ın yıllar içerisindeki oluşturduğu düşünsel evrimi, ulaştığı sonuçları, ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun yüzde doksan – doksan beş oranında, kendi çizdiği viyonla nasıl örtüştüğünü de anlattım.”

HÜKÜMETTE GÖREV BÖLÜŞÜMÜ

Görüşmenin aslında Erdoğan ile Öcalan arasında bir pazarlık anlamı taşıdığını, görüşmede bulunan MİT Müsteşar Yardımcıs A.G.’nin şu sözleri de ortaya koymuyor mu:

“Geldiğimiz noktada, önümüzde işte hazırlığını yapmakta olan bir hükümet ortaya neyi koyacağını, neyi yapıp, neyi yapamayacağını işte hukukçulara vermiş. Adalet Bakanlığı ayrı bir çalışma yürütüyor. Daha sonuç raporu çıkmamış. Bilmem ne bakanına bir görev vermiş, çalış bakalım, raporunu çıkart demiş…”

BOP DEVLETİ’NİN PAZARLIĞI

Peki Erdoğan ile Öcalan neyin pazarlığını yapıyorlar? Sadece silah bırakmayı mı, barajın düşürülmesini mi, Öcalan’ın özgürlüğünü mü, KCK davasının düşürülmesini mi, ana dilde eğitimi mi, özerkliği mi?

Tümünün toplamı olarak, yeni BOP devletini ve onun yeni anayasasını müzakere ediyorlar!

BOP devletinin ismi “Türk-Kürt Federe Devleti”dir ve ikinci ile üçüncü İsrail’dir!

İşte bu devletin pazarlığı yapılmaktadır.

Ki hükümetin özel temsilcisi olarak Hakan Fidan, aslında Öcalan’ı meşru bir önderlik olarak kabul ettiklerini konuşmasında sık sık belirtmektedir!

Öcalan’ı meşru gören bir hükümetin ise aldığı yüzde 50 oya rağmen meşru olmadığı ortadadır!

Mehmet Ali Güller
Ayd
ınlık Gazetesi
17 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan, İsrail’le krizin bitmesini istemiyor

İlk günden itibaren Davos’taki “one minute” çıkışını bir “müsamere” olarak değerlendirmiş ve sonraki gelişmeleri AKP’nin İsrail’le “kontrollü gerilimi” olarak yorumlamıştık.

Her ne kadar zaman zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kontrolü kaybetse de, “gerilim” tırmandırılarak sürdürülüyor. Çünkü ABD’nin Suriye ve İran hedefleri için hem TSK’ye hem de  Türkiye’nin bölgesel liderliğine ihtiyacı var. Ki bu liderlik esas olarak İran’ı yalnızlaştırmayı amaçlıyor. Türkiye’nin Arap coğrafyasında lider olabilmesinin en önemli şartı da, izleyeceği İsrail “karşıtlığı”dır.

İsrail özür dilemeyi kabul etmiş

Günışığına çıkan her yeni bilgi “kontrollü gerilimin” varlığını doğruluyor:

Örneğin Henri Barkey’den öğreniyoruz ki, Aralık ayında Türkiye ve İsrail uzlaşmaya çok yaklaşmış. İsrail özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş. Bugün tüm bu bölgesel fırtınanın merkezinde yer alan “özür” kelimesi o tarihte dilenecekmiş. Yalnız İsrail, özür karşılığında, operasyonun “kendini savunma” olduğuna ilişkin bir açıklama yapmak istemiş, AKP hükümeti reddetmiş. Böylece anlaşma yapılamamış! (AA, 8 Eylül 2011)

Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Rusya’ya giderken uçakta benzer şeyi söyledi: “Dört defa özür için bize geldiler, bu arkadaşımız (Davutoğlu) bizden onay aldı ama son anda caydılar.” (Hürriyet, 9 Eylül 2011)

Aslında AKP hükümetinin Mavi Marmara’ya İsrail’in kanlı baskınından sonra geliştirdiği şartlar öncelikle “özür ve tazminat ödenmesi”ydi. Bu gerçek, AKP hükümetinin Palmer Komisyonu’na atadığı büyükelçi Özdem Sanberk’in sözlerinde de var: “Daha önce her fırsatta hem İsrail’e hem de bu komisyona söylediğimiz gibi, Türk İsrail ilişkilerinin normalleşmesi ancak uygun bir özür ve tazminatla olabilir.” (Milliyet, 9 Eylül 2011)

Filistin davasına zarar veren şart

Gazze ablukasının kaldırılması diye bir üçüncü şart sonradan öne sürüldü. Ki İsrail devleti açısından esas önemli olan da “özür” değil, “Gazze ablukasının kaldırılması”ydı. Tel Aviv bu şartı kızmızı çizgi olarak değerlendiriyordu.

İsrail’in kesinlikle kabul etmeyeceği bu şartı AKP hükümetinin masaya sürmesi, krizi bitirmek istemeyeceğinin en önemli göstergesiydi.

Erdoğan’ın kabul edilmeyecek bir Gazze şartını masaya koyması en başından beri Filistin davasına zarar da veriyordu.

Palmer Raporu’yla birlikte, yani Gazze ablukasının bir BM dökümanında “yasal” kabul edilmesyle birlikte, Filistin davasına zararın boyutu daha da büyüdü.

Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 5 maddelik B planı içinde yer alan, abluka meselesini Uluslararası Adalet Divanı’na taşıma kararı, bu zararı daha da büyütecek gibi görünüyor. Emperyalizmin güdümündeki bu divandan ne karar çıkacağı şimdiden belli. Ki bu durumda BM raporundan sonra bir başka Uluslararası kurumca da Gazze ablukası yasal hale gelecek!

BM’deki Filistin oylaması nasıl etkilenir? 

Erdoğan’ın Gazze ablukasını şart koşarak izlediği bu çizgi, 20 Eylül’ün öncesinde İsrail’in elinini güçlendiriyor. Çünkü 20 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda Filistin’in tanınması için oylama yapılacak. Ve bu oylamadan önce Gazze ablukası konusunun İsrail lehine raporlanması, Filistin devletini sıkıştıracaktır.

Daha kötüsü, Erdoğan’ın 12 Eylül’de ablukayı delmek üzere Refah Sınır Kapısı’nı zorlaması ve Türk savaş gemilerinin İsrail gemileriyle karşı karşıya gelmesi olacaktır. Türkiye’nin bu hamleleri, maalesef hem İsrail’in Gazze ablukasını daha da meşrulaştıracak, hem de Filistin’in BM oylamasını tehlikeye atacaktır.

Erdoğan’ın Filistin’e zarar veren çizgisinin evveliyatı da var. Erdoğan’ın “Arafat’ı barışın önünde engel görmesinden” tutun da, Ankara’da resmi bir kurumda Siyonizm anmasına izin vermesine kadar pek çok örnek mevcut hükümetin karnesinde…

AKP’nin İsrail’le derin ilişkisinin kısa tarihçesi de yarına…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ESAD’A 15 GÜN VERDİLER, BİR AY OLDU!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e 5 maddelik yaptırım ilanı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “C planı da sırada“ demesi, medyada savaş baltalarının kuşanılmasına, savaş çığlıklarının atılmasına neden oldu.

Hele Başbakan Erdoğan’ın “donanmamız Doğu Akdeniz’de daha fazla görünecek” demesi, Kıbrıs’ta “ver kurtul” diyenleri bile Barbaros’a dönüştürdü!

Yandaş medyanın kalemşorları, İsrail’e “haddini bildiren” Erdoğan’ı göklere çıkarmakta, onun Refah Sınır Kapısından Gazze’ye girmesine hazırlanmaktadırlar!
Özetle, tüm asker karşıtları “savaşçı” kesildi!

Peki bu durum ne kadar gerçekçi?

ESAD’A VERİLEN SÜRE İKİ KEZ DOLDU

Bugün 9 Eylül. Yani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la dünyada gündem olan 6.5 saatlik görüşmesinin ve ona “15 gün süre tanımasının” birinci ayı!

Bugün İsrail’e sefere hazırlanan kalemşarlar, o gün de Suriye’ye “savaş” istiyorlardı. Peki ne oldu? Suriye’ye “15 gün” süre veren AKP dışpolitikası, geçen iki kere 15 günden sonra bu konuyu unuttu mu,  kapattı mı?

İSRAİL’E DÜŞMANLIK İMAJI

Türkiye’nin aynı anda hem Suriye’ye hem de İsrail’e “düşmanlık” yapması siyaseten de, teknik olarak da mümkün değil. Ki İsrail ile Suriye zaten birbirine karşıt.

Kaldı ki, AKP’nin bu konuda 3 yıla sığdırdığı “politika” da ortada: Erdoğan önce İsrail ile Suriye arasında arabulucu oldu. Sonra Suriye’ye dost olup İsrail’a “düşman” oldu, ardından Suriye’ye de düşman oldu!

Bir politikacının iki ülkeyi barıştırmak üzere yola çıkıp, sonra her ikisine de “düşman” olması tarihi başarıdır!

Ama dediğimiz gibi birinden biri gerçek değil, görüntüdür. Peki hangisi? Yanıtı bugün bizim yerimize bölgeden iki isim versin:

Arap dünyasının seçkin gazeteci yazarlarından Gusan Bin Cedu Türkiye’nin bu çelişkili tutumuna dikkat çekiyor ve Ankara’nın Tel Aviv’e karşı böyle bir politika izleyerek İsrail’in düşmanı olduğu imajını yaratmaya çalıştığını belirtiyor.

Nitekim İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Kevseri de “hem Haçlıların hem de Müslümanların yanında olunamayacağını” belirterek AKP’ye sesleniyor ve “safını belirlemesini” istiyor.

Bölgeden çok sayıda benzer değerlendirme sesleri yükseldiğini de not edelim.

7 MADDE NEDEN 5’E DÜŞTÜ?

AKP’nin İsrail politikası pek çok açıdan dikkat çekici. Örneğin Mavi Marmara raporunun New York Times’a sızmasından bir kaç gün önce, AKP hükümetin Türk medyasına yaptırımlar listesi sızdırması oldukça anlamlıydı. İsrail’in özür dilememesi halinde hükümetin uygulayacağı “7 maddelik B planı” şöyleydi:

“Maslahatgüzar dönecek, İsrail Büyükelçisi’ne vize verilmeyecek, Erdoğan Gazze’ye gidecek, İsrail’e dava desteklenecek, Filistin’e tam destek, askeri işbirliği bitecek, ticari yaptırım uygulanacak.

Mavi Marmara raporu açıklandıktan sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu hükümetin B planını açıkladı; ancak B planı artık 5 maddeydi! İsrail’e ticari yaptırım uygulanması paketten çıkarılmıştı!

TİCARİ İLİŞKİ

Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın “Amerikan Musevi Komitesi”nden aldığı ve herşeye rağmen bir türlü iade etmediği “cesaret madalyası” gibi, İsrail’le “ticari ilişkilerden” de bir türlü vazgeçilmiyor!

Erdoğan’ı o madalyaya bağlayan, “o madalyayı alan tek Müslüman” olmasıdır herhalde… Peki ticari ilişkilerden vazgeçilememesinin nedeni ne?

Libya’ya düşmanlık pahasına 25 milyar doları elinin tersiyle itebilen bir hükümet, İsrail’le yıllık 3,5 milyar dolarlık ilişkiden neden vazgeçemiyor?

Bakalım Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu herkesin merakla beklediği bu soruya yanıt verecek mi?

Yoksa, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz ettiğimizde, Başbakan Erdoğan’ın bizi “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçlaması gibi yine “Yahudi düşmanlığı” ile mi suçlanacağız?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan’ın boynundaki ağırlık

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un “İsrail, Türkiye’nin kaprislerine boyun eğmeyecek” sözlerinde, belki de İsrail Ticaret Odaları Birliği’nin bir gün önce yayımladığı rakamların etkisi vardı.

Bu yılın ilk altı ayında Türkiye-İsrail ikili ticaret hacmi yüzde 26 büyümüş. Daha çarpıcı olanı, İsrail Türkiye’ye ihracatını yüzde 39 artırmış!

İsrail Ticaret Odaları Birliği Başkanı Uriel Lynn, rakamları “İsrail hükümetinin, Türkiye ile ilişkileri yeniden tesis etmek için doğru çözüm bulacağını umuyoruz” sözleriyle yorumluyor.

Mavi Marmara baskınında katledilen 9 vatandaşımıza karşılık, ailelerine verilmek üzere kişi başına 50 bin dolar tazminat talep ediyoruz. Oysa İsrail, bu yılın ilk altı ayında bize 950 milyon dolarlık mal satmış durumda!

Bu rakamlar bile “one minute” sözlerinin bir müsamere olduğunu göstermiyor mu?

İsrail’in aşağılık teklifi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu üçlüsü, ilk günden itibaren İsrail’in önüne sadece iki şart koydular. Birincisi özür dilenmesi, ikincisi de ölenlerin ailelerine tazminat ödenmesi. İsrail tazminatı kabul etti, özürde diretiyor. Ya da diyor ki, “50 bin dolar yerine, kişi başına 100 bin dolar vereyim, özürü unut!

Böylesi aşağılık bir teklifin yer aldığı İsrail haber sitesine konuşan bir yetkilinin “Ankara’nın bu teklif karşısında sessiz kaldığını, ancak Mavi Marmara saldırıyla ilgili Palmer Komisyonu tarafından hazırlanan BM raporu açıklanana kadar sonuca ulaşabileceklerini” söylemesini ise doğru kabul etmek istemiyoruz!

Özür yok ama anlaşmalar sürüyor

Türkiye “özür ve tazminat” şartlarını ortaya koydu ama Türk-İsrail askeri anlaşmaları devam ediyor, ticari anlaşmalar artarak yürürlükte…

AKP hükümeti İsrail’e tam destek anlamına gelecek şekilde, Suriye’ye karşı savaş pozisyonu alıyor, İran’a karşı bölgesel ittifaklar oluşturmaya çalışıyor.

En vahimini de en sona bırakalım!

Washington’un çıkarı mı, Türkiye’nin gururu mu?

Peki konu neden bu kadar düğümlendi? Neden bir sonuca bağlanmıyor? Özür dilenmeyecekse de neden bir türlü kestirip atılamıyor? İsrail İç Güvenlik Bakanı Matan Vilna’nın “Türk Dışişleri Bakanı ile bir anlaşmaya varmak üzereydim” diye özetlediği pazarlıklar neden bir türlü sonuçlanmadı? Palmer Raporu neden sürekli erteleniyor ve açıklanmıyor?

Çünkü ABD’nin bölgesel çıkarları, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in gururundan daha önemli!

Washington’un Suriye ve İran’a saldırabilmesi,Türkiye’nin onayına ve rol almasına bağlı. Soros’un ifadesiyle “Türkiye’nin en iyi ihraç malı olan Türk Ordusu” ABD planlarında yer alırsa ancak, ABD’nin “başarı” şansı artmış olacak.

İran’ın bölgede inisiyatif geliştirmesi, Mısır’la yakınlaşması, Irak’ın ABD’yle bağlarını zayıflatacak politikalar üretmesi, Suriye’yle stratejik ortaklığı, 2006 savaşında Hizbullah üzerinden İsrail’i yenmesi gibi gelişmeler, Washington açısından ABD-İsrail-Türkiye denklemini zorunlu kılıyor.

Washington bu nedenle İsrail ve Türkiye arasındaki krizin çözülmesi için bastırıyor, İsrail’e özür diletmeye çalışıyor, “ya özür ya Filistin” diye şart koşuyor. ABD’nin bu zorunluluğu nedeniyle de konu iki tarafça kestirilip atılamıyor.

Erdoğan, madalyadan neden vazgeçmedi

Yukarıda, “özür yok ama anlaşmalar sürüyor” derken, en vahimi sona bırakmıştık. Şimdi söyleyelim: En vahimi de, Başbakan Erdoğan’ın, “Yahudi cesaret madalyasını” iade etmeyip, hâlâ boynunda taşıyor olması.

Boynuna Yahudi madalyası takılan tek Müslüman olan Erdoğan’ın bunca gürültüye rağmen o madalyadan vazgeçmemesinin tek açıklaması, sürdürdüğü BOP Eşbaşkanlığı görevidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ağustos 2011

, , ,

1 Yorum

Ahmedinejad’ın Erdoğan’a teklifi

Başbakan Erdoğan’un konvoyu, önceki gün İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’dan gelen telefon üzerine Boğaziçi Köprüsü girişinde bekledi. Konvoy durduran bu 37 dakikalık telefon görüşmesine dair Başbakanlıktan herhangi bir açıklama yapılmadı.

Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek

İran Fars Haber Ajansı’nın verdiği bilgiye göre Ahmedinejad Erdoğan’a bölgesel işbirliği teklif etti: “Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İran ve Türkiye’nin, bölge milletlerinin daha fazla özgürlük, demokrasi ve adaletten yararlanması için sıkı işbirliği paketleri planlayarak derhal hayata geçirmeleri gerektiğini belirtti.”

Ajansın “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek” vurgusu yaptığı görüşmeye dair ulaştığımız resmi olmayan ayrıntılar ise daha da önemli.

İranlı kaynaklara göre Ahmedinejad ile Erdoğan’un telefon görüşmesinde ele alınan diğer konular şunlardı:

ABD’nin askeri varlığına geçit verilmeyecek

1- Ahmedinejad’ın Erdoğan’la konuştuğu konuların başında, ABD’nin Irak’taki askeri varlığı geliyor.

ABD 31 Aralık 2011’den sonra da Irak’ta asker bulundurmak istiyor. Ancak Bağdat, Washington’un bu baskısına Tahran’ın da desteğiyle direniyor.

Son olarak ABD Savunma Bakanı Leon Panetta “Bağdat asker bulundurma isteğimizi kabul etti” diyerek meseleyi oldu bittiye getirmeye çalışmış, Irak hükümeti sözcüsü ise Pentagon’u yalanlamıştı.

Irak’ta son dönemde ortaya çıkan El-Kaide eylemlerini ve çok sayıda ölümle sonuçlanan saldırıları da Washington’un bu arayışı olarak değerlendirmek gerekir.

Tahran, bir yandan Bağdat’ın elini güçlendirecek hamleler yapıyor bir yandan da Suriye saldırısı dahil, bölgede ABD askeri varlığına dönüşecek gelişmelere engel olmaya çalışıyor.

Çünkü, ABD’nin olası Suriye saldırısı, İran’la ön savaş demek.

Barzani köşeye sıkıştırılacak

2- Ahmedinejad’ın Erdoğan’la konuştuğu ikinci önemli konu ise Irak’ın kuzeyiyle ilgili.

Yeri gelmişken belirtelim; “Karayılan yakalandı” şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!

Bu iddia, aslında daha önceki incelemelerimizde ifade ettiğimiz, “Tahran’ın hedefi, PKK’nin ötesinde ABD’nin kukla devleti” şeklindeki tezimizle de örtüşüyor.

Çünkü Irak’ın kuzeyine yani ABD’nin egemenlik bölgesine operasyon düzenleyen Tahran, öncelikle Barzani yönetimini yalnızlaştırmayı ve köşeye sıkışırmayı hedefliyor.

Erdoğan’ın pozisyonu, bölgeye sorun yaratıyor

Ahmedinejad’ın bu söylediklerine Erdoğan’ın olumlu yanıt vermesi halinde, elbette “yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirler”.

Peki acaba Tayyipp Erdoğan’ın Ahmedinejad’a yanıtı ne oldu?

İran Fars Haber Ajansı’na göre “görüşmede Erdoğan da; Ahmedinejad’a teşekkür ederek, Tahran ve Ankara’nın işbirliğiyle bölgesel meselelerin çözümünde etkili adımlar atabileceklerine inandığını” ifade etti.

Tahran, Ankara’nın müttefikliğinin bölge açısında sahip olduğu kritik önemi görüyor.

Tek sorun, Ankara’nın BOP Eşbaşkanı tarafından yönetiliyor olması!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

Sistemin 4. kuvveti de çürüdü

İşçi Partisi, Aydınlık gazetesi, Ulusal Kanal kanunsuz bir soruşturma nedeniyle basıldı ve 9 kişi gözaltına alındı. Olay dünyanın hangi ülkesinde olsa haberdir, üstelik büyük haberdir. Ancak bu haber Türkiye’nin “en büyük” dört televizonunda yer bulmadı!

Gazeteciler korkuyor mu?

Bunu nasıl açıklamak gerekir? Erdoğan korkusuyla mı? Haberciliğe yönelik baskıların, gazetecileri otosansüre mecbur etmesiyle mi? Ya da işadamı olan gazete patronlarının hükümete mecbur olmalarıyla mı?

Pek çok gerekçe bulabiliriz. Ancak saydığımız hiçbir gerekçe meselenin esasına yanıt vermeyecektir.

Erdoğan meclisi

Basın dördüncü kuvvettir; yasama, yürütme ve yargı şeklindeki kuvvetler ayrılığının dördüncü ayağıdır. Peki birbirinin üzerinde olmayan bir prensibe dayalı kuvvetler ayrılığında durum nedir?

Yasama organı TBMM, Erdoğan‘ın şahsi tercihlerine göre şekillenmektedir artık. Belediyeden iş arkadaşları, davalarına bakan avukatları, cemaatlerden kardeşleri, listenin üst sıralarındalar. Yasamanın halini en iyi anlatan örnek Başbakan’ın cemaat kontenjanından TBMM’ye soktuğu Hakan Şükür‘dür. Türkiye’nin en kritik meselesi sorulan “milletvekili”nin yanıtı ibretliktir. “Ben bilmem, büyüklerim bilir.”

Ki bu prensip, aileden, cemaatten taşınarak TBMM’ye kadar getirilmiştir. Ailede “ben bilmem, beyim bilir”, cemaatte “ben bilmem, şeyhim bilir” diyen bu anlayış, Türkiye’nin yasama organındadır artık. ABD’nin AB’nin, başkalarının yasalarına bilmeden el kaldırmak, bundandır.

Yürütmenin başı aslında Obama!

Yargı BOP eşbaşkanlığının önündeki en önemli hedeflerden biriydi. Adım adım orayı da ele geçirdiler. Anayasa mahkemesi, ardından HSYK… Yeni HSYK’nın belirlediği Yargıtay ve Danıştay üyeleri de, Bülent Artınç‘ın sınıf arkadaşlarını seçti bu kurumların başına!

Gelelim yütütmeye… Yürütmenin başı BOP Eşbaşkanı olduğunu söylüyor. Haliyle gerçek yürütme, bu durumda Ankara yerine Washington oluyor. Washington Libya diyor, bizim “yürütme” karargâh kuruyor; Washington Suriye diyor, bizim “yürütme” savaşa hazırlanıyor…

Sistem çürüdü

Daha fazla olguya ya da uzun tahlillere hiç gerek yok, herşey ortada: Yasaması, yürütmesi, yargısı bu haldeki bir sistem çürümüştür, çökmüştür!

Çürüyen, çöken bir sistemin dördüncü kuvveti de haliyle çürür ve çöker.

Sistem çürümemiş, çökmemiş olsa gazeteci ne Erdoğan’dan korkar, ne kendine otosansür uygular…  Patronunun işten atmasından da çekinmez! Çünkü gazetecilik bir namus işçiliğidir aynı zamanda.

Ama sistem çürüyünce, gazetelerde gazeteci de barınamıyor artık; o köy bu köy diyerek süre dolduruyor.

Dolayısyla haberi görmeyen gazetelere gerekçe diye en başta saydıklarımız, aslında sistemin çürümesinin bir tezahürüdür, sonucudur.

Ama her çöküntü, daha iyinin de zeminidir aynı zamanda!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın