Posts Tagged Fethullah Gülen

FETHULLAH GÜLEN, 28 ŞUBAT’IN NERESİNDE?

28 Şubat’ın yıl dönümü yaklaşırken bir kaç cepheden birden başlatılan kampanya dikkatinizi çekmiştir. Belgeseller, yeni iddialar, çamurlar, kin ve nefretler, kimi kalemşorların tutuklanacaklar listesi, Erbakan’ın tanka neden çıkmadığı vs.
Karadayı – Kıvrıkoğlu çizgisindeki 28 Şubat’ın bir Amerikancı darbeye dönüşmesi için o gün kalem sallayanlar, bugün “en demokrat kim” yarışmasında finale kalmaya çalışıyorlar.
O gün haber ve imtiyaz için asker kapısında sırada bekleyenler, bugün 28 Şubat’ı Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül’le aynı kefeye koyup taarruza geçiyorlar. O gün yaltaklandıkları isimlere bugün köşelerinden meydan okuyorlar!
28 Şubat’ın aslında ne olduğunu, 12 Mart ve 12 Eylül’den neden farklı olduğunu yarın ayrıntılı işleyeceğiz. Bugün bir başka konuya dikkat çekelim istedik.
Fethullah Gülen cemaatinin 28 Şubat’ın neresinde olduğunu inceleyelim dedik. Bakalım, demokrasi konusunda bugün ahkam kesenler, o gün neler söylemişlerdi…
GÜLEN: ERBAKAN, BAŞBAKANLIĞI BIRAKMALI
Gelin önce 28 Şubat kararlarının alınmasından 45 gün sonrasına gidelim önce…
Tarih, 16 Nisan 1997.
Yer, Kanal D.
Fethullah Gülen şöyle konuşuyor ekranda: “Erbakan bu işi (başbakanlığı) beceremedi, eline, yüzün bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”
Şaşırdınız mı?
Bugün “Erbakan neden direnmedi”, “Erbakan cesaret edip tankın üstüne çıksaydı 28 Şubat olmazdı” diye ahkam kesenlerin taptıkları demokrasi havarisi Fethullah Gülen, Erbakan’dan başbakanlığı bırakmasını istiyor o günlerde!
O gün televizyonda Yalçın Doğan’a “Erbakan hükümeti bırakmalı, ülkeyi daha fazla germemeli” diyen Fethullah Gülen, yıllar sonra sözlerinin anlamının aslında başka olduğunu Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil üzerinden söyleyerek, temize çıkmaya çalıştı.
GÜLEN: TÜRBAN TEFERRUATDIR
Bugün 28 Şubat’ın kızların başındaki türbanı çıkartmak için yapıldığı yalanını söyleyenlere bir anımsatma daha…
Fethullah Gülen o günlerde, türbanın “teferruat” olduğunu savunuyordu.
Zaman gazetesini inceleyin lütfen internet arşivlerinden…
Bugün TSK’ye vurabilmek için mezar kazdırıp, kemik arayanlar, 28 Şubat’tan önce işlenen faili meçhul cinayetleri neden görmüyordu, neden yazmıyordu, inceleyin…
Cemaat yazarlarının Sedat Bucak ve Mehmet Ağar’a destek yazılarını okuyun…
ALİ ÜNAL’IN SAVUNMASI
Sonraki yıllarda cemaat yazarları, takiyye ve kıvırma sanatının her türünü kullanarak aklanmaya çalıştı.
Örneğin Ali Ünal, 3 Temmuz 2006 tarihli Zaman’da şöyle yazıyordu: “28 Şubat’ta ordu yanlısı bir tavır takınan Fethullah Gülen, neden şimdi Şemdinli ve birbiri sıra patlak veren çeteler hadisesinde özgürlükçü bir tavır ortaya koyuyor? Oysa bu iki tavır arasında Hocaefendi tarafından hiçbir çelişkinin olmadığı apaçık. Darbelere her zaman karşı olmuş olan Hocaefendi, 28 Şubat’ta mevcut hükümetin darbe sebebi teşkil edeceğini gördüğü için, muhtemel bir darbenin önlenmesi maksadıyla hükümetin çekilmesini istedi.”
Neymiş? Gülen, darbe olmasın diye orduculuk yapmış!
Gülen’in nasıl darbesever olduğunu, 12 Eylül’ün öncesinde ve sonrasında neler yazdığını, “son karakol”da 12 Eylülcülere nasıl selam çaktığını, 11 Kasım 2011 tarihinde bu köşede anımsatmıştık. Yeniden inceleyiniz…
GÜLEN, ÇEVİK BİR’CİYDİ!
Yalnız şu farkı vurgulayalım: Fethullah Gülen 12 Eylül’cüydü doğru ama ne 28 Şubat’çıydı, ne de Orducu… Fethullah gülen o dönemde Güven Erkaya ve Çevik Bir’e açık destek veriyordu sadece…
28 Şubat içinde Çevik Bir’in truva atı olduğunu anımsatarak bitirelim bugün ve yarın “28 Şubat aslında neydi?” sorusuna yanıt arayalım…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Şubat 2012

, , , , , ,

1 Yorum

ERDOĞAN – GÜLEN ÇATIŞMASI

MİT olayıyla ileri bir aşamaya sıçrayan Erdoğan – Gülen çatışmasının nereye varabileceğini görebilmek için, tarafların hangi olaylarda, nasıl karşı karşıya geldiklerini anımsamamız gerekiyor:

1. Erdoğan, Mavi Marmara olayında, İsrail’i “devlet terörü” yapmakla suçlarken, Fethullah Gülen İsrail’le uzlaşılmamasını eleştirmiş ve İsrail’in onayı olmadan yola çıkılmasını “otoriteye başkaldırı” olarak eleştirmişti.

2. AKP, Ergenekon soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz ile polisi Ali Fuat Yılmazer’i görevden aldı. Zaman karara sert tepki gösterdi.

3. Seçimlerden hemen sonra cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce, Erdoğan’ın ustalık döneminde iki sınavı olduğunu söyledi. Biri bakanlar kurulunun oluşturulması, diğeri de YAŞ süreciydi. Cemaat AKP’den açıkça Ergenekon ve Balyoz’da adı geçen tüm subayları emekli etmesini istiyordu. AKP bu talebi yerine getiremedi. Org. Koşaner ve komutanlar bu plana fren koydu.

Gülerce, YAŞ sonucunu Habertürk’te şu sözlerle yorumladı: “Bu nasıl ustalık dönemi, anlayabilmiş değilim.” Gülerce, yeni bakanlar kurulu ile ilgili hoşnutsuz olduğunu da ima etti.

4. Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı terörle mücadeleden sorumlu başbakan yardımcısı ve ikinci adam yapması, cemaatin tepkisini çekti. Emre Uslu ve Mehmet Baransu gibi yazarlar, hemen her konuda Atalay’ı hedef aldılar, istifasını istediler! İkiliye göre Atalay, Ergenekon soruşturmasını sekteye uğratıyordu!

5. Zaman gazetesi Usta’yı açıkça hedef almaya başladı. Ali Ünal, “Ustalık dönemi ile ilgili üç endişe” başlıklı yazısında Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçladı, böyle giderse hezimete uğrayacağını ima etti. Ardından Zaman yazarı Bülent Korucu da yine Erdoğan’ı hedef alan yazılar kaleme aldı.

6. Zaman, uzun tutukluluk sürelerinden rahatsızlığını dile getiren Bülent Arınç’a tepki gösterdi ve Arınç’ın bu türden açıklamalarına sayfalarında yer vermedi. Hatta Arınç’ı hedef alarak, tutukluluk sürelerinin düşürülmemesini savunan AKP milletvekili Şamil Tayyar’a geniş yer verdi.

7. Ali Fuat Yılmazer’den sonra İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Tufan Ergüder de, Hakkâri Emniyet Müdürü yapılarak sürgün edildi. İlginçtir, Zaman Ergüder’in sürgünüyle ilgili emniyet müdürleri kararnamesini haber yapmadı!

8. Zaman gazetesi 23 Kasım günü Fethullah Gülen’in Sızıntı’daki bir yazısını yayımladı. Durum dikkat çekiciydi, çünkü yazı 2005 yılına aitti. Yazı bir nevi “hatırlatma” mesajı taşıyordu: “Böyle (kibirli) bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli faikiyet hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hale gelir.”

9. Şamil Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazdığı mektupla ortaya çıkan şike yasası kavgasında, cemaat Gül’den yana tavır aldı.

10. Gülen, cemaatine “yeni gömlek giyin” mesajı verdi: “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyip, bir kere daha vira bismillah diyerek meseleyi yeniden ele alma, yeniden anlama ve yeniden tahlil etmeye koyulmamız iktiza ediyor.”

11. Erdoğan‘ın birinci ameliyatında Fethulah Gülen’in “geçmiş olsun” mesajı yayınlamaması, AKP kurmaylarınca not edildi.

12. Erdoğan ile Gül arasındaki cumhurbaşkanlığı görev süresi çatışmasında, cemaat açıkça Gül‘e destek verdi.

13. Cemaat yazarları, Uludere bombalamasında açıkça MİT’i suçladı.

14. AKP’yi iyi analiz eden kesimlerde, İlker Başbuğ’un tutuklanması şöyle yorumlandı: “Başbuğ’un tutuklanmasında Erdoğan’ın taraf değil, hedef olduğunu söylemiştik. Başbuğ’u tutuklayan irade Erdoğan’a da dokunur.”

15. Erdoğan ile Gülen arasındaki çatışmanın son perdesinde Özel Yetkili Savcı, Erdoğan’ın PKK ile görüşmelerde özel temsilciliğini yapan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ve MİT’in eski üst düzey yöneticilerini şüpheli olarak ifadeye çağırdı. AKP kurmaylarına göre “artık cemaatin hedefinde Erdoğan vardı.”

AKP, operasyonda rol alan ve cemaate yakınlıklarıyla bilinen savcı ve polisleri görevden aldı; Fidan‘ı korumak için “kişiye özel yasa” tasarısı hazırladı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2012

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

MİT OLAYI VE GLADYO’DA ÇATLAK

Fethullah Gülen’in cemaatine “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyin” demesiyle yeni bir boyut kazanan AKP – Cemaat mücadelesinin sebebi nedir?

Erdoğan’ın, partisine Atlantik ilişkileri sağlayan Fethullah Gülen’e yargıyı, emniyeti ve mülki idareyi sunması, Cemaate yeterli gelmedi mi?

ABD içindeki Ortadoğu stratejisi çatışmasıyla ve ABD ile İsrail arasındaki çelişmelerle, Erdoğan ile Gülen arasındaki çelişmelerde paralellik var mı? İnceleyelim:

İLK ÇATIŞMA: MAVİ MARMARA OLAYI

AKP ile Cemaat arasında giderek sertleşen mücadelenin başlangıcı Mavi Marmara olayıdır.

9 yurttaşımızı yitirdiğimiz, İsrail’in Gazze’ye gitmek isteyen Mavi Marmara gemisine yaptığı askeri müdahale Erdoğan ile Gülen’i karşı karşıya getirmişti.

Erdoğan İsrail’i “devlet terörü” yapmakla suçlarken, Fethullah Gülen Wall Street Journal’e yaptığı açıklamada, İsrail’le uzlaşılmamasını eleştirmiş ve AKP’nin yol verdiği İHH’nın İsrail’in onayı olmadan yola çıkmasını “otoriteye başkaldırı” olarak nitelemişti.

O gün genel medyanın üzerinde çok durmadığı bu farklı tutum, giderek derinleşecekti…

ABRAMOWİTZ, ERDOĞAN’I HEDEF ALDI

AKP ile Cemaat arasında çelişmelerin derinleştiği bu son dönemde, ABD’den ilginç bir çıkış gelmişti.

Erdoğan’ı bulunduğu makamlara çıkaran isimlerden eski ABD Büyükelçisi Morton Abramotiwz, Hürriyet’te, Başbakan’ı tiranlıkla suçlamıştı!

EYMÜR’ÜN ROLÜ

Gözaltına alınan ve açıklamalarına “resmiyet” kazandırılan eski MİT’çi Mehmet Eymür, ifadesinde, eski Başbakan Tansu Çiller’in MOSSAD’la görüştüğünü ifşa etti. Bu aynı zamanda Türk Gladyo’sunun açığa düşürülmesiydi.

Kâşif Kozinoğlu, şüpheli ölümünden önce Aydınlık’a gönderdiği notlarında, Eymür’ün, Gülen’in 50 bin dolar maaşlı adamı olduğunu belirtmişti!

MOSSAD’IN HAKAN FİDAN’A TEPKİSİ

Erdoğan’ın 26 Mayıs 2010’da MİT Müsteşarı olarak atadığı Hakan Fidan’ı bu makama çok önceden hazırladığı belliydi.

Fidan daha 2008 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda Türkiye temsilcisiyken, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer program geliştirme hakkına sahip olduğunu söylemiş ve İsrail’in tepkisini çekmişti.

İsrail, Türkiye ile İran arasındaki “uranyum takası” anlaşmasının mimarı olarak da Hakan Fidan’ı görüyordu.

Fidan MİT Müsteşarı olduğunda, Haaretz gazetesi, onun Davutoğlu ile birlikte Mavi Marmara olayını planladığını ve Türkiye’nin İran’la ilişkilerini geliştirmesinde rol aldığını yazarak, İsrail’in hoşnutsuzluğunu dile getirdi.

Hoşnutsuzluğun boyutu, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın 1 Ağustos 2010’daki sözlerinde dana net görülüyordu: “İran destekçisi bir adam Türkiye MOSSAD’ının başına atandı. Onların elinde önemli miktarda sırrımız var. Son iki aydaki izlenimimiz, bu sırları İran’a açabilecekleri şeklinde.”

OSLO GÖRÜŞMESİ

Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak PKK ile masaya oturan Hakan Fidan’ın Oslo’daki görüşme ses kaydı internete düşmüştü.

Hem MİT hem de PKK, görüşmeyi sızdırmadığını açıklamıştı!

ULUDERE OLAYI

Uludere’de 34 yurttaşımızın yanlışlıkla bombalanması olayında cemaat yazarları, ilk andan itibaren istihbaratın kaynağının MİT olduğunu savunarak, bu kurumu hedef aldı.

Oysa gerçek başkaydı. Aydınlık, istihbaratın kaynağının ABD olduğunu ve ABD Predatörünün, Türk F-16’larından 18 dakika önce ilk bombayı attığını ortaya çıkardı. Bu haber, halen yalanlanmadı!

SURİYE’YE MÜDAHALE SIKINTISI

Çeşitli olgularla açıklamaya çalıştığımız bu çatlağın giderek derinleşmesi, ABD’nin ve dolayısıyla Türkiye’nin İran ve Suriye politikalarıyla ve Irak’ın kuzeyindeki yapının geleceğiyle doğrudan ilgili…

ABD’nin Suriye’ye sokmak istediği Türkiye’nin kararsızlığı, Ankara’nın sıkışması kavgayı büyütüyor.

Bu kavgayı incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Şubat 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP – CEMAAT KAVGASI

Şike yasasıyla birlikte iyice beliren AKP – cemaat çelişmeleri, 12 Haziran seçimi sürecinde ortaya çıkmaya başlamıştı. Gülen’in Mavi Marmara çıkışı gibi önceki açıklamalarını çelişmelerin ilk belirtisi olarak görebiliriz.

İşte Aydınlık ve Odatv arşivlerinden derlediğimiz çelişmelerin listesi:

1. AKP, Ergenekon soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz ile polisi Ali Fuat Yılmazer’i görevden aldı. Zaman karara sert tepki gösterdi. Öyle ki, cemaate yakınlığıyla bilinen Bekir Bozdağ ekranlara çıkarak kararı eleştirdi. Başbakan Erdoğan, kurmayının açıklamasını “yanlış yapmış” diye değerlendirdi.

2. Seçimlerden hemen sonra cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce, Erdoğan’ın ustalık döneminde iki sınavı olduğunu söyledi. Biri bakanlar kurulunun oluşturulması, diğeri de YAŞ süreciydi. Cemaat AKP’den açıkça Ergenekon ve Balyoz’da adı geçen tüm subayları emekli etmesini istiyordu. AKP bu talebi yerine getiremedi. Org. Koşaner ve komutanlar bu plana fren koydu.

Gülerce, YAŞ sonucunu Habertürk’te şu sözlerle yorumladı: “Bu nasıl ustalık dönemi, anlayabilmiş değilim.” Gülerce, yeni bakanlar kurulu ile ilgili hoşnutsuz olduğunu da ima etti.

3. Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı terörle mücadeleden sorumlu başbakan yardımcısı ve ikinci adam yapması, cemaatin tepkisini çekti. Emre Uslu ve Mehmet Baransu gibi yazarlar, hemen her konuda Atalay’ı hedef aldılar, istifasını istediler! İkiliye göre Atalay, Ergenekon soruşturmasını sekteye uğratıyordu!

4. Zaman gazetesi Usta’yı açıkça hedef almaya başladı. Ali Ünal, “Ustalık dönemi ile ilgili üç endişe” başlıklı yazısında Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçladı, böyle giderse hezimete uğrayacağını ima etti. Ardından Zaman yazarı Bülent Korucu da yine Erdoğan’ı hedef alan yazılar kaleme aldı.

5. Zaman, uzun tutukluluk sürelerinden rahatsızlığını dile getiren Bülent Arınç’a tepki gösterdi ve Arınç’ın bu türden açıklamalarına sayfalarında yer vermedi. Hatta Arınç’ı hedef alarak, tutukluluk sürelerinin düşürülmemesini savunan AKP milletvekili Şamil Tayyar’a geniş yer verdi.

Mehmet Baransu da, “Usta gemin su almaya başladı” başlıklı yazısıyla açıkça Arınç’ı hedef aldı.

6. Ali Fuat Yılmazer’den sonra İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Tufan Ergüder de, Hakkâri Emniyet Müdürü yapılarak sürgün edildi. İlginçtir, Zaman Ergüder’in sürgünüyle ilgili emniyet müdürleri kararnamesini haber yapmadı!

7. Zaman gazetesi 23 Kasım günü Fethullah Gülen’in Sızıntı’daki bir yazısını yayımladı. Durum dikkat çekiciydi, çünkü yazı 2005 yılına aitti. Yazı bir nevi “hatırlatma” mesajı taşıyordu: “Böyle (kibirli) bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli faikiyet hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hale gelir.”

Meğer Ali Ünal’ın Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçlaması, Gülen’den önce bir ön uyarıymış!

8. Şamil Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazdığı mektupla ortaya çıkan şike yasası kavgasında, cemaat Gül’den yana tavır aldı; Gül’ün yasayı veto etmesini onayladı.

9. Gülen, son olarak çok dikkat çeken bir konuşmayla kavgaya girdi ve cemaatine “yeni gömlek giyin” mesajı verdi: “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyip, bir kere daha vira bismillah diyerek meseleyi yeniden ele alma, yeniden anlama ve yeniden tahlil etmeye koyulmamız iktiza ediyor.”

AKP ile cemaat arasında su yüzüne çıkan çelişmeleri anlamamıza yarayacak iki önemli notla bitirelim yazımızı:

Birincisi, Erdoğan’ı bulunduğu makamlara çıkaran isimlerden eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz’in, Hürriyet’te çıkan, Erdoğan’ı tiranlıkla suçladığı açıklamasıydı.

İkincisi ise Mehmet Eymür’ün, Tansu Çiller’in MOSSAD’la görüştüğünü ifşa ederek aslında gerçek Türkiye Gladyo’sunu açığa düşürmesiydi. Mehmet Eymür’ün gözaltına alınarak, açıklamalarının resmiyete kavuşturulması önemidir. Zira Kâşif Kozinoğlu, Eymür’ün Gülen’in 50 bin dolar maaşlı adamı olduğunu belirtmişti!

Sizce de hem yukarıdaki çelişmeler, hem de bu iki not, Gladyo’nun çatladığını göstermez mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Aralık 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ÇOBANSIZ SÜRÜ

Başbakan Erdoğan’ın özellikle seçim dönemlerinde rakiplerine yönelik söylediği “koyun bile güdemezler” suçlamasının derin manasını şimdi daha iyi anladım.

ERDOĞAN’IN HASTALIĞI

Başbakan hasta. Üstelik hastalığına dair resmi açıklama evlere şenlik. Erdoğan, “sindirim sistemi” ameliyatı olmuş. Ki sistem ağızla başlıyor, anüsle bitiyor. Arada sisteme dahil birçok organ var.

Başbakan’ın hangi organından ameliyat olduğu, durumunun ciddi olup olmadığı, hepimizi ilgilendirir. Çünkü vatandaş Erdoğan değildir o, beğenmesek de başbakandır. Ve bir başbakanın sağlığı ABD’den Mozambik’e kadar tüm dünya ülkelerinde çok önemlidir.

Başbakan’ın hastalığına dair yazılanları geçiyoruz. Bizi Türkiye’nin Başbakansız ve AKP’nin Erdoğan’sız halleri daha çok ilgilendiriyor.

AKP BİR O YANA, BİR BU YANA

Baksanıza, koca Bakanlar Kurulu, Başbakansız toplanamıyor iki haftadır. Ve AKP’nin hali ortada… Çobanını yitirmiş sürü gibi bir o yana bir bu yana savruluyorlar:

Koca koca bakanlar, bir gün şike yasasından yana, ertesi gün yasaya itiraz edenlerden yana açıklama yapıyorlar. Bir AKP’li milletvekili kalkıp, “parti disiplini olmasa, çoğu arkadaşımız bu yasaya hayır derdi” diyebiliyor; ki parti disiplini dediği de çobanın sopası!

Başbakan’ın bir yardımcısı, Bülent Arınç çıkıyor, “ben Başbakan’a hiç biat etmedim” diyor, üstüne Başbakan’ın hayalini kurduğu Çankaya ile ilgili de “gül gibi, lale gibi, sümbül gibi cumhurbaşkanı seçeceğiz” diyor.

Eşbaşbakan’ın sözcüsü Hüseyin Gülerce çıkıp, Gül ile Erdoğan arasında gidip gelen yasa tartışmasına müdahale ediyor ve “AKP altındaki sandalyeyi tekmeliyor” diye uyarıyor ve Eşbaşkan Fethullah Gülen çıkıp, “kefeni yırtıp, yeniden gömlek giymeliyiz” diyor!

ERDOĞAN SONRASI KAVGASI

Kısacası AKP içinde durumlar karışık, içeride gözle görünen bir telaş hali var. Ama örneğin içeriyi iyi bildiğini söyleyen bir meslektaşımız, AKP’nin teneffüste olduğunu söylüyor ve öğretmen Erdoğan sınıfa girdiğinde, sınıfı karıştıran tüm haylaz öğrencilerin, usul usul yerlerine oturacağını belirtiyor.

Ama mesele “haylaz öğrenci” benzetmesine sığamayacak kadar büyük. Açık ki, Erdoğan sonrasının kavgası başladı. “Kimi AKP’nin başında görmek istersiniz” türünden anketler boşuna yapılmıyor…

Bu büyük kavgada iç içe iki kavga var: İlk kavgada Erdoğancılar ile Gülcüler kapışıyor; ki cemaat Gülcülerden yana… Ama bir de Erdoğancılar ile Fethullahçıların açıktan kavgası var ve gürültülü başladı. Yarın bu büyük kavganın üstündeki perdeyi de kaldıracağız; Başbakan ile Eşbaşbaşkan’ın mücadelesini inceleyeceğiz.

YA ABD GİDİNCE..?

Burada önemli olan, içerideki karışıklığın, aslında dışarıdaki karışıklıktan beslenerek büyüdüğüdür. Çünkü dışarısı yani Atlantik daha da karışıktır.

Ve çobanı hasta yatan bir sürü, iki haftada bu hale geldiyse, sürünün baş çobanı ve de çobanların efendisi merayı terk ettiğinde ne olacak bakalım durum?

AKP’nin arkasındaki ABD askeri gücünün Irak’tan tamamen çekilmesine kaç gün kaldı ki?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Aralık 2011 

, , ,

Yorum bırakın

CEMAAT: AKP MODEL OLAMAZ

Gülen cemaatinin her yıl düzenlediği Abant Platformu toplantıları bu yıl Gaziantep’te yapıldı. “Arap Baharı ve Türkiye” başlıklı toplantılara Ortadoğu’dan pek çok gazeteci ve yazar da katıldı.

Toplantılarda neler konuşulduğuna geleceğiz ama platformun, her yıl çağırdığı isimleri özenle seçtiğini lütfen not ediniz önce.

‘KENDİ MODELLERİNİ OLUŞTURSUNLAR’

Toplantının sonuç bildirgesiyle başlayalım. Bildirgede, “Ortadoğu’da bir modeli başka bir bölge ülkesine uygun gören yaklaşımların açıklayıcı olmadığı” vurgulandı. Bildirgede, “Her toplumun kendi özelliklerine göre diğer bazı ülkelerin tecrübelerinden de yararlanarak kendi modellerini oluşturmalarına fırsat verilmelidir” denildi.

Özetlersek, platform, “Türk modeli Araplara model olmaz” diyor. AKP, Ortadoğu’ya model olmayı açıktan savunurken ve bunun için aktif çaba gösterirken, cemaatin toplantısından bu sonucun çıkması dikkat çekici.

Nitekim cemaatin yazarları da aynı fikri savunuyor:

‘OSMANLI EYALETİ OLMAYACAĞIZ’

Örneğin Bülent Korucu “Yalancı bahar korkusu” başlıklı yazısında konukların Osmanlı korkusuna değiniyor ve hak veriyor: “ ‘Türkiye bizim için model değil, yeniden Osmanlı eyaleti olmayacağız’ cümlelerinin altını özenle çizdiler. (…) Burada iğneyi kendimize batıralım; bazılarımız söz konusu havanın oluşmasına fazlasıyla katkı yapıyor. Ne yazık ki Orta Asya’daki hatalarımızı tekrarlıyoruz.”

Abdülhamit Bilici de “Türk modeli çöktü mü?” diye soruyor: “ ‘Türkiye’nin bölgeye vereceği bir şey yok’ görüşü ne kadar doğru olabilir? Ancak özellikle duygusallığın zirvede olduğu bu dönemde Türkiye’nin liderlik, modellik gibi kavramları aklına bile getirmemesi lazım. Üstten bakış yerine ana ilke tevazu olmalı.”

‘SURİYE VE İRAN’LA SAVAŞ NOKTASINA GELDİK’

Toplantılara konuşmacı olarak katılan cemaat yazarı Ali Bulaç ise hükümeti açıktan eleştirdi: “Mesela her kritik dönemde Türkiye Batı’nın yanında yer almak zorunda kalıyor. Batı’dan korktuğu anda güvenliğinin tehdit altına girebileceğini düşünmektedir. Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye ile bölgesel entegrasyondan Suriye ve İran’la savaş noktasına geldi.”

ERDOĞAN SONRASI HESAPLAR

AKP ile cemaatin, Amerikancılık konusunda ayrı düşmeleri elbette mümkün değil, olsa olsa aralarında “daha Amerikancı olma” yarışı olur.

Peki, o zaman platform, “Türk modeli çöktü” fikrini neden öne çıkarıyor? Neden AKP’nin daha doğrusu Erdoğan – Davutoğlu ikilisinin bölge politikalarına itiraz ediyor?

Yanıt, Erdoğan sonrası planlarla ilgili, daha doğrusu Irak’tan çekilen ABD sonrası AKP’nin dizaynıyla ilgili…

Gül’ün İngiltere Kraliçesi tarafından şövalye ilan edilmesi, AKP yasasını veto etmesi; Bülent Arınç’ın “Erdoğan’a biat etmedim” açıklamaları, Suriye konusunu Erdoğan’dan farklı değerlendirmesi, Cumhurbaşkanlığı için “Gül, sümbül, lale” açıklaması yapması; Erdoğan’ın “sır” hastalığı, Erdoğan sonrası için anketler yapılması ve sızdırılması…

ABD askeri gücü Irak’tan çekilirken, arkalarındaki silahlı gücü yitiren kuvvetlerin, ayakta kalabilme hesaplarıdır yapılanlar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Aralık 2011

, , , ,

Yorum bırakın

CEMAAT İLE PKK’NİN SAİD-İ KURDİ KAVGASI

Nur cemaatinin lideri olan Said-i Nursi’nin, Gülenciler için ne ifade ettiği ortada. Cemaatin kılavuzu olan Said-i Nursi’nin son olarak filmini bile çektirdiler.

Nüfustaki adı Said Okur olan Said-i Nursi, son dönemde PKK tarafından da Said-i Kurdi olarak sahiplenilmeye başlanmıştı. Ancak bu sahiplenme yarışı artık kavgaya dönüşmüş durumda!

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı’nda geçen hafta, Zana Zanyar imzasıyla “Fethullah Gülen’e göre ‘Said-i Kurdi’nin mezarını sormak küstahlık’” şeklinde bir makale yayımlandı.

Zanyar, önce Fethullah Gülen’in 14 Kasım 2011 tarihli röportajındaki konuyla ilgili sözlerini masaya yatırmış. Orada Gülen, Said-i Kurdi’nin “Talebelerine benim mezarımı bir iki kişiden başkası bilmesin” dediğini savunuyor ve fetvayı veriyor: “Onu delmek ne demektir, o bir küstahlıktır.”

Zanyar, Gülen’in “daha Said-i Kurdi yaşarken, ‘Kürt olduğu için O’nun yanına gitmeyi Türklük gururum kabul etmedi’ diyebilecek kadar ırkçı bir tavır sergilediğini” anımsatıyor. Hatta Gülen’i, Said-i Kurdi’nin Risale-i Nurlarında tahrifat yapmakla suçluyor.

Zana Zanyar, Said-i Kurdi’nin “mezarının bilinmesini istemediğine dair bir sözünün olmadığını”, tersine “Van’daki Horhor medresesine gömülmeyi vasiyet ettiğini” belirterek, buradan hareketle dönemin 2. Ordu Komutanı Cemal Tural ile Fethullah Gülen’i birlikte hareket etmekle suçluyor.

PKK: GÜLEN, 27 MAYISÇIDIR

PKK bu bağı, Said-i Kurdi’nin mezarının yerinin bilinmezliği nedeniyle kuruyor. Anımsatalım:

23 Mart 1960’da Urfa’da ölen Said-i Kurdi, Halilülrahman Camii’sine gömüldü. Ancak camideki mezarı, adeta bir tapınma merkezine dönüştü. 27 Mayıs yönetimi bunun üzerine, Said-i Kurdi’yi, kardeşinin de izniyle, 12 Temmuz 1960 gecesi Camii’den çıkarıp, bilinmeyen bir yere defnetti.

27 Mayısçıların Said-i Kurdi’nin mezarının yerini belirsiz bırakması ile Gülen’in yukarıda özetlediğimiz sözlerini yan yana getiren PKK, Gülen’i 27 Mayısçı ilan etmiş!

GÜLEN 27 MAYISÇI DEĞİL, AMERİKANCIDIR

Ancak Zana Zanyar’ın devamında verdiği bilgiler, Gülen’i 27 Mayısçı değil, tersine Amerikancı ve Süper NATO’cu yapmaktadır:

Fetullah Gülen, 1961 yılında askere gider. Acemi birliğini Özel Harp Dairesi Elemanı Kurmay Başkanı Reşad Taylan’ın yanında yapar. Acemi birliğinde sadece istihbarat elemanlarının görevlendirildiği büyük telsiz eğitimini alır. Gülen’in Özel Harp Dairesi yani istihbarat ilişkisi 1957 yılına dayanıyordu. Daha 16 yaşındayken, Erzurum’da Özel Harp Dairesi elemanlarında üstteğmen Esad Keşafoğlu tarafından yetiştirilir ve Nur Cemaati’ne özel harp elemanı olarak sokulur. Bundan dolayıdır ki, gittiği her yerde istihbarat işini yapar. Acemi birliğinde büyük telsiz eğitimine alınmasının nedeni çok yetkin bir istihbaratçı olarak yetiştirilmesinin amaçlanmasıdır.

“Aynı görevlendirme zinciri usta birliğinde de olur. Gülen, usta birliğini İskenderun’da 2. Ordu karargâhında, Orgeneral Cemal Tural’ın yanında büyük telsizci -istihbarat elemanı- olarak yapar. Askeri kanuna göre bir askerin vaaz vermesi yasakken Gülen istihbaratçı olduğu için özel harp temelinde vaazlar verir. Gülen, Küçük Dünyam adlı kitabında bu durumu şöyle itiraf eder: ‘Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum.’”

Zanyar’ın, makalesini Said-i Kurdi’nin “Düşman nur postuna bürünmüş” sözleriyle bitirmesi ise artık kılıçların çekildiğini göstermektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

FETHULLAH GÜLEN’İN DARBEYE GÜZELLEMESİ

Fethullah Gülen’in TSK’yi hedef alan sözlerini okumuşsunuzdur dün… Gülen ABD’deki çiftliğinden şöyle söyleniyor TSK’ye: “Otuz senedir dağdaki bir avuç şakinin hakkından gelemiyorsun.”

Gülen’in TSK’yi darbecilikle suçlaması ise mazisini bilenler için ibretlikti. Gülen’in mazisine geleceğiz ama önce bugün ne dediğini aktaralım: “27 Mayıs ihtilalinde kendi milletinin başına binmiş ve 25-30 milyon insanı teslim almıştır. Her on senede bir, binlerce insanı ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır.”

Peki, bugün 12 Martları, 12 Eylülleri bu sözlerle eleştiren Fethullah Gülen, acaba o tarihlerde ne demişti? Örneğin Gülen, Türk milletinin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül’ü nasıl değerlendirmişti?

POSTALA SELAM

Gülen, 12 Eylül 1980’den sonra yayımlan ilk Sızıntı dergisinde, “Son Karakol” başlıklı yazısıyla selamlıyordu darbecileri:

“Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)

DARBECİLERE ‘MERHAMET ETME’ ÇAĞRISI

Gülen, bir sonraki Sızıntı’da da, faşist uygulamalara başlayan darbecilere seslenmiş ve “merhamet etmeyin” demiştir.

Gülen, “Eli ve gözü kanlılara merhametin, aslında merhametsizlik anlamına geleceğini” savunmuş ve darbecilerin uyanık olmsını istemiştir: “Milletin kader çizgisinde, adalet tevzii vazifesini yüklenenlerin bunlara karşı müteyakkız olmaları gerekmektedir.” (Sızıntı, Kasım 1980, sayı:22)

ASKERİ 101. KEZ GÖREVE DAVET

Darbeden hemen sonra bunları yazan Fethullah Gülen, 1979 yılının Haziran ayında, askeri “yüz birinci kez” göreve çağırıyordu: “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi. Ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı.”

Gülen, bugün cemaatin hedef aldığı “asker-milet” kavramını da kullanıyordu çağrısında: “Asker-millet elinde taşıdığı meşale ile her tarafı aydınlatma yoluna girmiştir.”

NATO’CULUĞA ALKIŞ

12 Eylül’ü selamlayıp, bugün darbe karşıtlığına soyunanların sayısı az değil. Ancak aradan 30 yıl geçmiş olması, arşivleri ortadan kaldırmıyor!

Ve şu saptama önemlidir: Dünün darbecileri, aslında bugün de darbecidirler. İtiraz ettikleri ise ABD’nin 1996’dan sonra “hizadan çıktı” dediği Türk Ordusu’dur!

Yoksa NATO darbelerini yine ayakta alkışlarlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2011

Yorum bırakın

BAYKAL KASETİ, CHP’Yİ NASIL ESİR ALDI?

“Kasete teslim olmak, yeni kasetleri engelleri mi?” diye sorduğumuz bir önceki yazımızda, “kasetlerin içi mi, yoksa kasetler üzerinden yürütülen plan mı önemlidir” diye sormuştuk.

Ve yazımızı bağlarken de şöyle demiştik: “Kasetler üzerinden yürütülen planı bozmak, Türkiye’nin görevidir. Çünkü kasetler, salt referandum ya da seçim kazanmayı hedef almıyor. Şimdiden partileri esir alıyor, planın adresine uyumlu hale getiriyor, ‘yeni’liyor; programını, politikasını biçimlendiriyor… Yarın da, -kim seçilirse- yeni kasetlerle, hükümet kararlarına pranga vuracaktır…”

Kasetlerin partileri nasıl esir aldığı, planın adresine nasıl uyumlu hale getirdiği, ‘yeni’lediği, programını, politikasını biçimlendirdiği daha yazımızın mürekkebi kurumadan –bir kez daha- ortaya çıktı.

CHP PM’DE GÜLEN AVUKATI

CHP’nin Parti Meclisi PM üyesi Muhammed Çakmak, kasetlerin adresi için işaret edilen Fethullah Gülen’e, Zaman gazetesi üzerinden kol kanat germiş:

Muahmmed Çakmak, Gülen’e yönelik iftiraları büyük bir ahlaksızlık olarak değerlendirdi. Çakmak, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin parti içi kaset skandalıyla ilgili ‘okyanus ötesi’ne gönderme yapmasına da sert tepki gösterdi. Çakmak, ‘Elinizde belge varsa savcılara verin. Kalkıp da insanlara belge ve bilgi olmadan iftira atıyorsanız tarih sizi yüzyılın en büyük müfterisi olarak yazar’ dedi. CHP PM üyesi Çakmak, Hocaefendi’nin kendisine atılan iftiralarla ilgili açıklamasını ise şöyle yorumladı: ‘Samimi, içten bir insanın cevabıdır. Kendisine iftira atanlar için bile ‘Allah’a havale etmekten utanıyorum’ diyen bir zarafet söz konusudur’.”

CHP LAİKLİK POLİTİKASINDAN VAZGEÇTİ

İşte kasetlerle bir parti böyle esir alınır! Bu öyle bir prangadır ki, gelir sizi de vurur! Nasıl mı?

Çakmak, Gülen savunmasını taçlandırmak için Kılıçdaroğlu’nu da eleştirmiş ve CHP Genel Başkanı’nın “Statükonun Allah’ı Ankara’dadır” sözlerinin kendisini de rahatsız ettiğini ilan etmiş! (Bu arada kavramın bu kalıpta kullanılmasının Anadolu’ya özgü olduğunu, TDK’da bile yer aldığını anımsatalım)

Muhammed Çakmak, açıklamalarının sonunda da, işin esasına gelmiş ve “CHP’nin şimdiye kadar süregelen laiklik politikasından vazgeçtiğini, Türkiye’de laikliğin söylendiği gibi tehlikede olmadığını” belirtmiş!

BAHÇELİ’YE ORTAK SALDIRI

CHP ve MHP kasetle şantaja uğradı… Baykal hata(!) yapıp Gülen’i akladı, Bahçeli doğru yapıp “okyanus ötesi”ni işaret etti. Önce Başbakan Erdoğan yüklendi Bahçeli’ye ve “Bahçeli’nin okyanus ötesini adres göstermesi çok çirkin” dedi, ardından CHP PM üyesi çıkıp, Bahçeli’nin Gülen’i adres göstermesini “ahlaksızlık” olarak suçladı!

İlginç mi?

İşte kasetli siyasetin sonucu…

Mehmet Ali Güller
11 Mayıs 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

BALYOZ LİSTESİNDEKİLER 12 EYLÜL’DE NELER YAZMIŞLARDI?

TSK’ya karşı yürütülen “asimetrik psikolojik savaş”ın yeni unsuru olan “Balyoz” tertibi gazetecileri de ikiye böldü. Bir tarafta darbecilerin tutuklayacağı 36 gazeteci, diğer yanda darbecilere dost 137 gazeteci…

Güya Balyoz Planı 2003’te hazırlanmış; ancak tutuklanacaklar arasında Emre Aköz’ün de isminin yer alması tertipçileri ele verdi. Eski gazete yöneticilerinin de altını çizdiği gibi Aköz o yıllarda sadece rakı-balık muhabbeti yazıyordu. Dolayısıyla tutuklanma ihtimali generaller rakı düşmanı olmadıkları sürece mümkün değildi.

Listede en dikkat çeken isim ise Nazlı Ilıcak. Ilıcak’ın darbeler karşısındaki tutumu, aslında Türkiye’nin darbeler tarihini de çok iyi özetliyor. Nazlı hanım her ne kadar kendini demokrasi şampiyonu ilan etse de, arşivin tozlu raflarındaki yazılar ortadan kaldırılamıyor. 27 Mayıs ile 28 Şubat düşmanı olan Ilıcak, 12 Mart ve 12 Eylül’ün de en cansiperane savunucudur. Siz bakmayın bugün söylediklerine ve hatta Gazeteciler Cemiyeti’nin ilk ona verdiği “Basın özgürlüğü ve demokrasi” ödülüne… Kaldı ki, Ali Kemal de ilk basın şehidi ilan edildi bu konjonktürde…

Lafı uzatmadan Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül övgülerini anımsayalım. Önce 12 Eylül’e hazırlığın yapıldığı 27 Aralık 1978’e gidelim:

“13 ilde sıkıyönetim yürürlüğü girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker”. (Nazlı Ilıcak, 17 Aralık 1978, Tercüman)

Askere böyle selam duran ve sıkıyönetime övgü dizen Nazlı hanım, 12 Eylül’ün ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde de bakın ne diyor:

“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hala at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun… Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam”. (Nazlı Ilıcak, 27 Temmuz 1980)

Nazlı hanımın 12 Eylül’den hemen sonraki yazısına göz atalım:

“Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (Nazlı Ilıcak, 14 Eylül 1980, Tercüman)

Ve Nazlı hanımın, 12 Eylül’ün ilk günlerindeki diğer övgüleri:

“Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Halbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekâtının başarı ile neticelenmesidir”. (Nazlı Ilıcak, 16 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal. Zira ‘darbe’ de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve kalıcı olma vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül’de geriye dönük bir tasvib mevcuttur”. (Nazlı Ilıcak, 18 Eylül 1980)

1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş, 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (Nazlı Ilıcak, 10 Ekim 1980, Tercüman.)

“12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (Nazlı Ilıcak, 17 Ekim 1980, Tercüman)

Sorsanız Nazlı hanıma, daha doğrusu yüzleştirseniz bu 12 Eylül’e, darbeye övgü dolu yazılıyla aynen şöyle diyecektir: “12 Eylül’ün ilk başlarında asker hemen gidecek, partileri de kapatmayacak havası mevcuttu. Bizler de o havayı besleyelim diye teşvik mahiyetinde bir kaç yazı yazdık”.

Yani övgüler ilk günler için miydi dersiniz? Gelin o zaman, Ilıcak’ların Tercüman’ının 12 Eylül’ün 1. yıldönümüne selam manşetini hatırlayalım:

“Huzur 1 Yaşında”. (12 Eylül 1981, Tercüman)

SUSURLUK AVUKATLIĞINDAN ERGENEKON TERTİBİNE ALKIŞA

Nazlı Ilıcak, bu tutumunu Susurluk’ta da gösterdi. Şimdi Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu yargılanan Özel Harekat Dairesi Eski Başkanvekili İbrahim Şahin’in basındaki en büyük avukatı Ilıcak’tı. Ilıcak, 4 Mart 1997 günü, “Şahin’in anlattıklarını dinledim ve söylediklerinden ikna oldum” diyordu…  Oysa şimdi, Şahin’i  de tutuklayan kuvvetlere ve sürece alkış tutuyor Nazlı Ilıcak.

Ya Haluk Kırcı olayına ne demeli? Haluk Kırcı ile HBB’de yaptığı programlarda canlı telefon bağlantısı yapan Ilıcak, “sanırsınız Kırcı 70 yıl hapiste kalsa Türkiye çetelerden kurtulacak” diyecek kadar sahipleniyordu onu.

Gazeteci Özay Şendir, 18 Temmuz 2008 tarihli HaberTürk’teki köşesinde, Nazlı Ilıcak’ın Susurluk karnesini çok çarpıcı bir araştırmaya dayanarak özetlemiş:

“Leyla Koyuncuoğlu’nun Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi arşivinde ilginç bir çalışması var. O çalışmaya göre Nazlı Ilıcak Akşam Gazetesi’nde Susurluk olayı ile ilgili olarak Kasım 1996’dan Ocak 1998’e kadar 55 yazı kaleme aldı ve bir de İbrahim Şahin ile röportaj yaptı. Bakın araştırmada yer alan  ilginç bir satırda neler yazıyor:Nazlı Ilıcak’a göre; terörle mücadele eden ülkelerde yasadışı bazı insanlar kullanılıyor, bu durum Türkiye’de neden olmasın? Susurluk Olayının fazla kurcalanmasının milli güvenliği zedeleyeceği yazılarda sık sık vurgulanmış. PKK terörünün çok sınırlı bir bölgede kalmasında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve Özel Tim’in çok büyük bir rolü olduğunu belirtmiş”

FETULLAH GÜLEN: İMDADIMIZA YETİLEN 12 EYLÜL’E SELAM

Balyoz’da sözde tutuklanacaklar içinde adı geçenlerden sadece Nazlı Ilıcak mı aslında darbeci? Ya diğerleri?

Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı başta olmak üzere Zaman gazetesinin ağır topları Hüseyin Gülerce, Etyen Mahçupyan ve Abdullah Aymaz da darbecilerin tutuklayacağı listede… Ne de olsa en darbe karşıtı onlar. Değil mi? O zaman gelin hoca efendilerinin 12 Eylül’ü nasıl selamladığını anımsayalım…

12 Eylül darbesini en çok alkışlayanların başında Fethullah Gülen ve cemaati gelmekteydi. Gülen’in başyazarlığını yaptığı Sızıntı dergisi, 12 Eylül 1980’den sonraki ilk sayısında, darbeye alkış tuttu. Bakın Gülen “Son Karakol” başlıklı yazısında darbeye nasıl selam duruyor: “Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)

Listede tutuklanacak gazeteciler listesinde 12 Eylül’ün başbakanlık müsteşarı da var, danışmanı da… Tutuklanacaklar listesinde adı geçenlerden diğerlerinin de çoğunu, Susurluk çetesini savunan yazılarıyla anımsıyoruz…

Özetin özeti; tutuklanacaklar listesinde yer alanların ne darbe karşıtlığıyla ne de demokrasi şampiyonluğuyla ilgisi var. Onlar darbeye değil, Amerikancı olmayan TSK’ya karşılar! 12 Eylül’cülükleri bundandır!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın