Posts Tagged HTŞ
Kademeli entegrasyon
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/01/2026
Şam yönetimi ile YPG/SDG arasında bir anlaşma daha yapıldı. Bu kez anlaşmanın ruhunu “kademeli entegrasyon” diye formüle ettiler.
O nedenle bunu bir anlaşmadan çok, bir uzlaşma diye düşünebiliriz. Bireysel entegrasyon ile bütünsel entegrasyon arasındaki uzlaşma: Kademeli entegrasyon.
Tugaylı entegrasyon
Suriye devlet televizyonu anlaşmayı şu maddelerle duyurdu:
– Askeri güçler temas hatlarından çekilecek.
– İçişleri Bakanlığına bağlı güçler, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girecek.
– YPG/SDG’ye bağlı üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulacak.
– Aynularab (Kobani) güçlerine bağlı bir tugay, Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde teşkil edilecek.
Özetle SDG tugaylar halinde Suriye ordusuna entegre olacak.
HTŞ ve SDG’nin ABD stratejisine uyumu
YPG/SDG 10 Mart anlaşmasını “Suriye ordusuna tümenler halinde kendi bütünlüğünü koruyarak entegrasyon” diye yorumluyordu. HTŞ/Şam yönetimi ise “SDG’nin Suriye ordusuna bireyler halinde tek tek entegrasyonu” şeklinde olduğunu savunuyordu.
Ankara HTŞ/Şam yönetiminin görüşünü, İsrail ise YPG/SDG’nin görüşünü destekliyordu.
ABD ise hedeflerini İsrail-Suriye normalleşmesini sağlamak, bunun üzerinden Hazar’dan Akdeniz’e Türkiye-İsrail işbirliği oluşturabilmek ve toplamından İran’a karşı bir cephe çıkarmak diye belirlemiş durumda. O nedenle HTŞ’nin de SDG’nin de “müttefiklik değeri”, bu stratejiye uyumuna bağlı.
ABD’nin yatırımı
ABD’nin Halep’ten başlayarak SDG’yi savunmadığı ve HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna geçmesine göz yumduğu çatışmalı süreç, PKK’nin çeşitli merkezleri tarafından “satılmak” ve “ihanet” diye yorumlanmıştı.
ABD’nin yatırım yaptığı SDG’yi neden savunmadığını analiz ettiğim 22 Ocak tarihli makalede şöyle demiştim: “Emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen ‘bireysel entegrasyon’ ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden ‘kullanım değeri’ oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?”
İşte “kademeli entegrasyon” diye hem Şam’ın hem de ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın duyurduğu son uzlaşma budur; SDG’nin “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasına yatırım yapmış oldu Washington…
Peki sadece Washington mu?
Türkiye-İsrail bilek güreşi
Bu uzlaşıyı Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki bilek güreşi diye yorumlamak da mümkün.
Süreç İsrail ile Suriye’nin 6 Ocak tarihli Paris mutabakatıyla başlamıştı. HTŞ iki gün sonra, 8 Ocak’ta Halep’te SDG’ye karşı harekete geçmişti.
Ama operasyon Halep’le sınırlı kalmadı, hatta Fırat’ın batısıyla da sınırlı kalmadı. Ankara’nın ağırlığıyla bu hamlenin Fırat’ın doğusuna uzatıldığı anlaşılıyor. Üst üste ateşkesler, kırılgan uzlaşılar yapılması da bundandı.
İlginçtir, bir kaç gündür İsrail, üstelik Paris mutabakatına rağmen, Suriye’nin güneyini bombalıyor. Bunu HTŞ’ye, SDG lehine “yeni anlaşma” baskısı diye yorumlayabilmek mümkün.
Özellikle CENTCOM’un da İsrail gibi, SDG’nin Kamışlı merkezli varlık bulundurmasından yana ağırlık koyduğu, çeşitli açıklamalardan anlaşılıyor.
İşte “kademeli entegrasyon” bu uzlaşının sonucudur ama nihai değildir, kırılgandır, güç çarpanlarının sahaya yansımasına göre değişkendir.
Kısacası bu mesele daha çok su kaldırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ocak 2026
IŞİD’e Irak görevi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2026
Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)
ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor?
IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?
ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD
IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.
Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu.
Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
IŞİD-Colani ilişkisi
Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?
Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:
Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”
Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı.
IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi
IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?
Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi.
Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz.
ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı
ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.
ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor.
Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026
ABD’den SDG’ye yeni görev
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/01/2026
Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’nin oluşturduğu ve ABD’nin resmi müttefiki durumundaki SDG, Suriye ordusuyla kısa süreli çatışmanın ardından, kontrol ettiği Halep’teki iki mahalleden çekildi.
Peki, SDG’nin bu geri çekilmesi bir yenilgi mi yoksa taktik manevra mı? ABD SDG’yi korumaktan vaz mı geçti? Bu ABD’nin “Şara kartına” daha çok yatırım yapacağı anlamına mı geliyor? Yoksa Washington “Halep’i Şam’a verip Fırat’ın doğusunu Ankara’ya kabul ettirme” taktiği mi izliyor? ABD’nin Suriye ile İsrail’e imzalattığı “ortak istihbarat mekanizması” sonuçlu mutabakatın “Halep satrancı”yla ilgisi var mı?
Bugün bu ve benzeri sorulara “elimizdeki ham verilerle” yanıt aramaya çalışacağız. Zira konu Türkiye’deki açılımı da etkiliyor.
İsrail’in kazancı gözetiliyor
Bölgedeki gözlemcilerin genel kanaati, SDG’nin Halep’i bırakmasını sağlayanın ABD olduğu şeklinde. Peki ABD Suriye’deki “kara ordusu” olarak gördüğü SDG’ye neden mevzi terk ettirdi?
Mesele şu: ABD, hem HTŞ’yi hem de SDG’yi kullanıyor, ama “İsrail’in çıkarları” temelinde birbirine karşı kullanıyor. ABD, ihtiyaca göre “yatırım yaptım, kara ordum” dediği SDG’yi Şara’ya karşı kollayarak, duruma göre “Suriye için bir şans” dediği Şara’nın elini kuvvetlendirmek için SDG’ye geri adım attırarak, iki örgütü birbirine karşı dengeliyor.
Bu “dengeden” kazancı aranan ise elbette İsrail.
Araçların ABD açısından işlevi
Çünkü ABD, Suriye’nin İsrail’le anlaşmasını istiyor. Peki nasıl bir anlaşma?
İsrail’in Golan Tepelerinin hatta Esad’ın devrilmesinin ardından genişlettiği işgal bölgesinin kabul edildiği, Şam’ın güneyinin askerden arındırılmış bölge yapıldığı, İran’ın etkisinin olmadığı bir Suriye…
ABD, İran’ın tekrar Suriye’ye dönebilmesini engelleyecek araç olarak Şara’ya kredi veriyor.
Ve ABD böylesi bir Suriye için SDG’yi, hem Şam’ı baskı altında tutacak ama hem de gerektiğinde Şam’a karşı taviz verdirebileceği bir araç olarak görüyor.
Halep satrancı
Satranç tahtası üzerinde anlatırsak…
Beyaz Şah’ın (İsrail) konumunu güçlendirmek için beyaz piyon (SDG/Abdi) feda ediliyor ve siyah filin (HTŞ/Şara) önünde kısa bir koridor açılmasına izin veriliyor.
Burada hem siyahlarla hem de beyazlarla oynayan ise Washington. Ankara, fil merkeze (Şam’a) çıktığında bunu kendi zaferi ilan etmişti ama şu anda Washington’un hem siyahları hem beyazları kontrol ettiği masanın kenarında kalmış durumda.
İktidar risk alır mı?
Kısacası HTŞ ile SDG mücadele ediyor ve bu mücadeleden, İsrail kazançlı çıkıyor. Çünkü oyunu kuran, İsrail’in sponsoru ABD.
Türkiye’nin bu oyunu bozabilmesi, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesinden geçiyor ama Trump’la beyaz sayfa açmak isteyen Erdoğan hükümetinin böyle bir risk alabilmesi şu aşamada olası görünmüyor. Zira bu Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan “yeni açılım” masasının da devrilmesi demektir.
Ancak…
Elbette iktidar açısından kritik önemdeki tarihi seçimin arifesinde hükümet risk almayı daha kârlı bulabilir!
Açılıma etkisi
İktidarın bileşenleri, bir taktik uygulamıyorlarsa, daha kimin “oyunbozan” olduğu konusunda bile hemfikir değiller. 10 Mart mutabakatının hayata geçememesinde, MHP lideri Bahçeli Mazlum Abdi’yi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Kandil’i sorumlu tutuyor. Bu “devlet aklı(!)” günün sonunda Öcalan’ı “hakem” yapar!
Diğer yandan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Fidan’ı “Suriye’nin dışişleri bakanı gibi konuşmakla” suçluyor.
Sonuç olarak Halep satrancının Ankara’ya ilk etkisi, TBMM Komisyonu’ndan ortak bir rapor çıkabilmesini daha da zorlaştırmış olmasıdır.
Yeni düzen arayışı
Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan ve ABD’nin HTŞ ve SDG kartlarını karşılıklı kullandığı bu süreç, inişli çıkışlı bir süreç.
Bu iniş ve çıkışları çözümleyebilmek, üstündeki stratejik düzleme bakmaktan geçiyor. Orada ise uzun zamandır işaret ettiğimiz planlama var: ABD; İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor, İran’a karşı Türk-Kürt-Arap-Yahudi cephesi oluşturmaya uğraşıyor.
Asıl satranç ustalığı, emperyalizmin bu tezgahını bozabilmektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2026
Üçlü ittifakın iki amacı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/05/2025
Açılımın dış boyutunu, Suriye ayağını, Türkiye’yi Kürtlerle genişletme amacını bu köşede bir kaç yazıda etraflıca ele aldık.
Açılımın iç boyutunu, Erdoğan’ın devleti dönüştürme hedefi bağlamında yine bir kaç yazıda tartıştık. Bir kaldıraç olarak açılımla hedeflenen rejime işaret ettik. Açılım ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa arasında bir bağ olduğunu da belirttik.
Bugün her iki boyutu birlikte ele alarak çözümlemeye çalışalım:
Paralel üç süreç
Son altı aylık iç ve dış bazı gelişmeleri kronolojik olarak anımsayalım:
1) HTŞ ve SMO grupları, 27 Kasım 2024’te İdlib’den çıkarak Halep, Hama ve Humus üzerinden 8 Aralık’ta Şam’a girdi ve Esad rejimini yıktı. Bu taarruz hazırlığının ekim ayında başladığı anlaşılıyor.
ABD ve Türkiye’nin, terör örgütü kabul ettiği HTŞ ile aslında bir süredir işbirliği yaptığı, daha sonra muhatapları tarafından açıklandı. ABD’nin Eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, göreve başladığından itibaren HTŞ lideriyle çalıştıklarını, onu Esad yönetimine ve Suriye ordusuna karşı koruduklarını açıkladı. Eski ABD Büyükelçisi Robert Ford, HTŞ lideriyle, onu siyasete hazırlama amacıyla görüştüğünü söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, HTŞ’yle zaten temasta olduklarını belirtti.
2) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024’te, TBMM yasama dönemi açılışında, daha önce Meclis’ten atılmalarını savunduğu DEM Partisi sıralarına giderek, milletvekilleriyle tokalaştı. Bahçeli 22 Ekim’de “Öcalan Meclis’e gelsin, terör örgütünü lağvettini açıklasın” dedi. Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye çağrı yaptı. PKK o çağrıya uyarak 5-7 Mayıs 2025’te kongresini topladı.
Kimi açıklamalardan, bu süreçte “devlet heyeti” ile Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı anlaşılıyor.
3) CHP Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Ardından başka CHP’li belediyelere sıra sıra operasyonlar düzenlendi. Sıra 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na geldi.
CHP’li belediyelere iki temel suçlama yapıldı: a) Yolsuzluk suçlaması (Ancak bu konuda iddianamede hiçbir somut veri yok) b) DEM Partisiyle belediye seçimlerinde yapılan kent uzlaşısı üzerinden terörle işbirliği suçlaması.
İki temel sonuç
Bu gelişmelerin şu iki temel sonucu ortaya çıkardığı görülüyor:
1) HTŞ lideri Ahmet eş-Şara, Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Şam yönetimi PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaştı. (Daha önce Ankara PYD/YPG’nin PKK’nin Suriye kolu olduğunu savunuyor, Washington ise “PKK başka PYD/YPG başka” diyordu. Bu sorun ABD-Türkiye ilişkilerini zorlayınca, Washington PYD/YPG’nin omurgasını oluşturduğu SDG’yi kurdurmuştu). HTŞ-SDG anlaşmasından sonra Ankara pozisyonunu güncelledi. Önce Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD/YPG yerine SDG demeye başladı.
2) İktidar CHP’yi DEM’le işbirliği üzerinden terörle işbirliği yapmakla suçluyordu, nitekim bu suçlama süren ”belediyeleri silkeleme” operasyonunun da ana suçlaması durumunda. Ama iktidar aynı zamanda DEM’le açılım üzerinden işbirliğine yöneldi.
Yani iktidarın Ahmet Özer’le başlattığı ve İmamoğlu’na uzanan operasyonunun amacı CHP-DEM kent uzlaşısını ortadan kaldırarak, cumhurbaşkanlığı yolunu temizlemekti. İktidar bunu tamamlamak üzere de Bahçeli’nin koçbaşılığında açılımı başlatarak PKK ve DEM ile anayasa-seçim ittifakına yöneldi.
Başkanlığa karşı vatandaşlık tanımı
Erdoğan yeni anayasa için 11 kişilik takımını açıkladı ve AKP-MHP-DEM üçlüsü yeni anayasa cephesi oluşturdu. Amaç yeni anayasa çıkarıp Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak, karşılığında vatandaşlık tanımını güncellemek.
Ancak mesele şu: Bu tablodan demokratikleşme çıkar mı? Bu tablodan toplumsal barış çıkar mı? Bu tablodan yoksullar yararına adil bir ekonomik bölüşüm çıkar mı?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mayıs 2025
Şara İsrail’le anlaşma yolunda
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 28/04/2025
ABD, yaptırımların kaldırılması için Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara’dan 8 şartı yerine getirmesini istemişti. HTŞ lideri Şara (Colani) 8 şartın 5’ini kabul ettiklerini, diğer üçünü de görüşmeye hazır olduklarını Washington’a yazılı olarak iletti (cumhuriyet.com.tr, 26.4.2025)
Şara’nın kabul ettiği şartlardan ikisi kritik önemde:
1) “Suriye’deki Filistinli grupların faaliyetlerini izlemek için bir komite kurulacak.” (Bu, adım adım Filistinli gruplara Suriye’nin yasaklanması demek.)
2) “Suriye’nin, İsrail de dahil olmak üzere hiçbir taraf için tehdit kaynağı haline gelmesine izin verilmeyecek.”
Geçen hafta ABD Kongre Üyesi Cory Mills Şam’ı ziyaret edip Şara’yla görüşmüş, dönüşünde de izlenimini aktarmıştı: “Mills, Şara’nın ABD’nin endişelerini gidermeye açık olduğunu, İsrail ile ilişkilerin normalleştirildiği Abraham Anlaşmalarına katılmakla ilgilendiğini aktardı.” (Harici, 24.4.2025).
Bu arada İngiltere Suriye’ye uygulanan yaptırımları parça parça kaldırmaya başladığını duyurdu.
Mazlum Abdi’den Ankara’ya mesaj
Suriye’de Türkiye’yi ilgilendiren bir gelişme daha vardı. PKK’nin Suriye kolu PYD ile Barzani’lerin Suriye’deki kolu ENKS, “Rojova Birlik ve Ortak Tutum Konferansı” düzenledi.
Konferans konrasında açıklanan sonuç bildirgesinde, “ortak Kürt heyeti” oluşturulacağı ilan edildi. Yine sonuç bildirgesinde “Suriye’deki Kürt sorununa demokratik ve ademi merkeziyetçi adil çözüm” ile “Kürtlerin anayasal haklarının güvence altına alınması” hedefleri yer aldı.
Suriye’deki Kürt konferansını, Türkiye’den DEM ve DBP ile Irak’tan KDP ve KYB izledi.
Bu arada DEM heyeti, PYD’nin askeri birimi olan YPG’nin komutanı (aynı zamanda SDG lideri) Mazlum Abdi’yle de görüştü. Abdi, DEM üzerinden Ankara’ya “Öcalan’ın çağrısının başarısı için elimizden geleni yapacağız” mesajı verdi.
Ankara SDG’yi kabullenme yolunda
Böylece Suriye’de önce HTŞ ile SDG (Omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu örgüt) arasında, ardından da PYD ile ENKS arasında anlaşmalar sağlandı. Sırada HTŞ’nin İsrail’le anlaşması var.
Bu üç anlaşmayı da esas olarak kotaran ABD’dir. Nitekim HTŞ lideri ve Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet El Şara (Colani) ve SDG Komutanı Mazlum Abdi arasında yapılan 12 maddelik anlaşma için iki taraf da ABD’nin sponsorluğuna işaret etmişti.
Bu sürecin Türkiye’ye yansıması da oldu. Örneğin PYD yöneticilerinden Salih Müslim ile röportaj yaptığı için gazeteci Nevşin Mengü “alenen terör propagandası yapma” suçlamasıyla daha iki ay önce ”1 yıl 3 ay hapis cezası“ almıştı. Oysa Ankara şimdi SDG’yi kabullenme yolunda. Örneğin Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, “PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG” yerine “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) demeye başladı bile.
ABD-İsrail-Kürt ittifakı kazandı
Kısacası Ankara’nın 8 Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesini bir zafer diye propaganda etmesinin üzerinden daha 5 ay geçmeden, hem İsrail, hem de PYD/YPG kendi zaferlerini ilan etmeye başladılar.
Şam’ın İsrail’le anlaşması ve bu ülkeyi tanıması üç ciddi sonuç doğuracaktır:
1) İsrail, 1967’den beri işgal ettiği Suriye topraklarına meşruiyet sağlayacaktır.
2) Filistin’i destekleyen “direniş ekseni” içindeki kilit role sahip Suriye eksenden düşmüş olacaktır.
3) İsrail’le anlaşan Arap ülkeleri sayısı arttıkça, Filistin devletinin tanınması şartı ve baskısı zayıflayacaktır.
Sonuç mu? Ankara’nın “Halep 82, Kudüs 83” propagandası ile Suriye’de yürüttüğü mücadeleden kazançlı çıkan ABD-İsrail-Kürt ittifakı oldu. Üstelik, Esad karşıtlığı ve Astana oyalaması ile sürecin böyle sonuçlanabileceği konusunda yapılan onca uyarı varken…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Nisan 2025
Fidan’ın HTŞ’ye İsrail tavsiyesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/04/2025
Şam’ı ziyaret eden dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a Washington’un taleplerini sıralıyordu: “Şam; direniş eksenine destek vermemeli, Hizbullah’la ilişkisini askıya almalı, Filistinli grupların Suriye’de temsilcilik açmasına izin vermemeli, Golan Tepeleri’nin işgaline karşı uluslararası kamuoyu oluşturmaya çalışmamalı, çözümü ABD-İsrail-Suriye üçlü müzakeresinde aramalı, İsrail ile ilişkilerini iyileştirmeli.”
Esad’ın ABD’ye yanıtı kısa ve net oldu: “Hayır.”
Sachs’ın açıkladığı o belge
ABD’li ekonomi profesörü ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı Başkanı Prof. Dr. Jeffrey Sachs, Antalya Diplomasi Forumu’nda, eski NATO Başkomutanı Org. Wesley Clark’tan aldığı belgeyi anımsatınca, ben de Powell’ın Şam ziyaretini anımsadım.
Clark’ın verdiği belgeye göre ABD beş yılda yedi savaş hedeflemişti ve Suriye de o hedeflerden biriydi. 2004 Irak direnişi, 2006 Hizbullah’ın İsrail’i vurması ve 2008’de Putin’in Batı’ya Gürcistan’dan verdiği yanıt, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni geciktirdi. Washington Suriye operasyonunu 2011’de “Operation Timber Sycamore” adıyla başlattı.
Ayrıntılarını “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nda yazdım. ABD operasyon için bir bölge cephesi kurdu. Cephenin en kilit ülkesi Türkiye’ydi. Türkiye muhalif gruplara ev sahipliği yapacaktı, sınırlarını açıp dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye cihatçıların akmasını sağlayacaktı, topraklarında ABD’nin muhalif gruplara “eğit-donat” programı uygulamasını sağlayacaktı vb.
ABD’nin BOP Eş Başkanlığını yürüten Erdoğan hükümeti, böylece “Yeni Osmanlı” hayaliyle ABD-İsrail’in planına eklemlendi.
İsrail’in Suriye’deki hedefi
İsrail, emperyalist ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakoludur. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile İsrail’in “Büyük İsrail” projesi örtüşüyor.
Suriye’de Esad’ı hedef alan Atlantik operasyonu boyunca, İsrail de kendisine biçilen rolü sergiledi; istihbarat, suikast, sabotaj ve silah depolarının vurulması gibi alt operasyonlarla Esad yönetimini ve Suriye Ordusunu zayıflatıp, muhaliflerin işini kolaylaştırmaya çalıştı.
Bu dönemde Eski İçişleri Bakanı Gedeon Sa’ar ile emekli asker Dr. Gabi Siboni’nin İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü için hazırladığı “Suriye Devletini Bölmek” başlıklı rapor, Tel Aviv’in hedefini ortaya koyuyordu: “Suriye’nin İsrail için tehdit olmaktan çıkması için Esad’ın devrilmesi ve dört parçalı (Nusayriler, Dürziler, Kürtler ve Sünni Araplar) federal Suriye’nin kurulması.”
8 Aralık’ta Esad’ın devrilerek El Kaide kökenli HTŞ’nin Şam’da iktidar olması, İsrail’in o hedefine giden yolda bir virajın daha aşılması demekti.
AKP’nin Suriye politikası İsrail’e yaradı
Kısacası AKP Hükümeti’nin izlediği çizgi, Suriye’de İsrail’in önünü açtı. İktidar bu gerçeği perdelemek için “İsrail-Esad ortaklığı” yalanına bile sarılmış durumda.
İşte Prof. Dr. Jeffrey Sachs’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki “savaş Esad yüzünden çıkmadı” özetli belgeli ve ABD-İsrail ikilisini mahkum eden konuşması, bu nedenle iktidarı rahatsız etti; günlerdir Sachs’ın açıkladığı gerçeklere karşı “tez üretmeye”, Esad karşıtlıklarını sergilemeye devam ediyorlar.
Gerçek ortada: İsrail, 8 Aralık’tan önce sadece Golan Tepeleri’ndeydi; HTŞ’nin iktidarında ise işgal ettiği toprakları genişletti ve “çıkmayacağım” diyerek adım adım yerleşiyor.
’HTŞ İsrail’le anlaşmak istiyorsa…’
Geniş analize gerek yok. Gerçek basit ve sadedir her zaman.
2011’den önce Beşar Esad Türkiye’nin dostuydu. Adana Mutabakatı ile terör baskılanmıştı. Suriye’de İsrail yoktu. Esad İsrail karşıtı bölgesel cephenin önemli bir aktörüydü.
8 Aralık 2024’ten sonraki Suriye: ABD, PYD ile HTŞ arasında anlaşma sağladı. PKK/PYD, SDG olarak Suriye devletine ortak oluyor. İsrail Suriye topraklarını işgal edip yerleşmiş durumda; kuzeyde Kürtlere, güneyde Dürzilere destek veriyor. Federal Suriye hedefine ulaşmak için, 8 Aralık’tan önce hava operasyonlarıyla önünü açtığı HTŞ’yi bu kez baskı altında tutmaya çalışıyor. ABD yaptırım kartı üzerinden HTŞ ve Suriye devletini İsrail’i tanımaya zorluyor.
AKP mi? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 4 Nisan’da Reuters haber ajansına verdiği röportajda şöyle diyordu: “Suriye İsrail ile belirli anlaşmalar yapmak istiyorsa bu onların işidir.”
Powell “İsrail’i tanı ve anlaş” diye Esad’ı tehdit etmiş, “hayır” yanıtı almıştı. 20 yıl sonra Şam’da Esad yok, HTŞ var ve AKP HTŞ’ye “istiyorsan İsrail’le anlaş” diyor.
Esad’ı neden yıktılar?!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2025
Federal Suriye ön anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/03/2025
HTŞ lideri Ahmet Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi’nin imzaladığı 8 maddelik anlaşma, Suriye’yi federalizme götürecek sürecin ön anlaşmasıdır, ABD’nin mimarlığıyla projelendirilmiştir ve PYD’yi Suriye devletine ortak yapmaktadır. İnceleyelim:
1) Anlaşmanın mimarı ABD
Şara ile Abdi’yi masaya oturtan kuvvet ABD’dir. Abdi, ABD Merkez Kuvvetleri (CENTCOM) Komutanı Michael Kurilla ile görüştükten sonra ABD helikopteriyle Şam’a götürüldü ve Suriye’nin geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Şara’yla imza masasına oturtuldu.
Nitekim önce SDG Sözcüsü Ferhad Şami “ABD bu anlaşmanın ana taraflarından biri” dedi, ardından SDG Komutanı Mazlum Abdi ”ABD’nin aktif arabulucu” olduğunu doğruladı.
2) Federal anayasanın ön kabulü
Bu ön anlaşma ile Suriye’nin siyasal birliğinin yerini önümüzdeki süreçte federasyonun alacağı görülmektedir. Anlaşmanın 2. maddesinde “Kürt toplumu Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınacak ve anayasal hakları garanti altına alınacak” denilerek, yeni anayasaya kimliklerin gireceği kabul edilmiş oluyor.
Böylece anayasada Araplık, Kürtlük, Türklük, Ermenilik, Çerkezlik şeklinde etnisiteler yer bulmuş olacak.
Nitekim Mazlum Abdi de anlaşmayı değerlendirdiği açıklamasında “toprak bütünlüğü, tek başkent, tek bayrak” dedi. Yani Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunduğu ama siyasal birliğinin kalktığı bir federasyona işaret etmiş oldu.
3) Tek ordu değil, birleşik ordu
Anlaşmanın 4. maddesinde “askeri kurumların devlet yönetimi altında bütünleştirileceği” belirtiliyor. Bu SDH/YPG’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesi anlamına gelmiyor. Nitekim Mazlum Abdi de “toprak bütünlüğü, tek başkent, tek bayrak” dediği açıklamasında “tek ordu” ifadesini kullanmadı, “birleşik ordu” dedi.
Abdi ayrıca “Savunma Bakanlığının parçası olma yöntemi ve uygulamasında söz sahibi olacaklarını” söyledi.
“Tek ordu” yerine “birleşik ordu” denmesi, SDG ordusunun Suriye ordusu içinde dağıtılmadan yer alacağı, dahası SDG’nin son tahlilde Suriye ordusuna ortak olacağı anlamına gelir.
4) PYD devlete ortak oldu
SDG Sözcüsü Ferhad Şami’nin altını çizdiği gibi bu 8 maddelik anlaşma “ön hazırlık” niteliğinde. Nitekim Mazlum Abdi “mevcut özerk yönetim sisteminin olduğu gibi kalmasında ısrarcı olmadıklarını, konunun anayasa tartışmalarında ele alınacağını” belirtiyor.
Sonuçta taraflara göre önemli olan imzalanan ”ön hazırlık” anlaşmasının, ABD’nin mimarlığıyla çizilen projenin ruhunu yansıtıp yantımadığıdır.
Bunun yanıtını da PYD’nin deneyimli yöneticilerinden Salih Müslim’in anlaşmayı yorumladığı açıklamasında görüyoruz: “Bu devletin her şeyine ortak oluyoruz. Yönetimine, anayasasına, yaşamına, ekonomisine ortak oluyoruz.”
Sonuçlar
1. Sonuç: ABD ve İsrail’in “Suriye’yi parçalamak üzere federalleştirmesi” projesi, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, yine Türkiye’nin “kullanışlı desteğiyle” hayata geçiriliyor: Ankara, önce Esad’ı devirme hedefiyle federal Suriye’ye gidecek kapıyı açtı, sonra terörle mücadele üzerinden ABD’nin “nüfuz bölgesini” kabule zorlandı, şimdi de Öcalan’la “silah bırakma” müzakeresi üzerinden PKK/PYD’nin Suriye ordusuna ve devletine ortak yapılmasını onaylıyor. PYD yöneticisi Salih Müslim “anlaşma Öcalan’ın mektubuyla uyumlu” derken, Erdoğan da anlaşmayı “doğru yönde atılmış bir adım” olarak yorumladı.
2. Sonuç: Saddam’a diktatör deyip aşiret lideri Barzani’ye komşu olundu, Esad’a diktatör deyip Öcalan’ın manevi evladı Mazlum Abdi’ye komşu olunuyor.
3. Sonuç: Türk-Kürt-İslam sentezli yeni Cumhur İttifakı, Türkiye tarihinin en antidemokratik rejiminin taşlarını döşüyor.
Demokratik yaşam sorunu, ne yazık ki bölgenin en temel sorunlarının başında gelmektedir. Sadece Türkiye’deki Kürtlerin değil, Türklerin de demokratik yaşam sorunu vardır. Türkiye’nin komşularındaki demokratik yaşam sorunu çok daha büyük sorundur. Ama mesele şu ki ABD’nin mimarlığını yaptığı projelerle, ABD-İsrail’in etnik ve mezhep haritalarıyla, demokrasinin ana bileşeni olan laiklikliğin budanmasıyla, saray rejimiyle demokratik yaşam sağlanmaz, tersine, olan demokrasinin de gerisine düşülür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2025
Petrol, silah, özerklik
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/02/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye politikası, daha doğrusu Suriye’den ABD askeri çekip çekmeyeceği konusu hâlâ belirsizliğini koruyor. Trump‘ın söylediklerine bakılırsa ABD askerleri çekilebilir ama Trump’ın İsrail’in güvenliğini esas alan Ortadoğu politikası buna ne oranda geçit verir, tartışmalı…
Zira Tel Aviv, İsrail’in güvenliği konusunu jeopolitik düzlemde, diğer faktörlere ek olarak, Suriye’de Kürt ve Dürzi özerk bölgelerin kurulmasına da dayandırıyor. Dolayısıyla ABD ve İsrail açısından Ortadoğu’da “Kürt özerk bölgeleri” oluşturulması hâlâ stratejik hedef olarak duruyor.
HTŞ’nin boyunu aşan problem
Ankara’nın ABD’den beklentisi Suriye’den çekilmesi ve PYD’ye desteğini kesmesi, HTŞ’den beklentisi ise PYD’yi silahsızlandırması…
Evet, HTŞ bu yönde bazı müzakere girişimlerde bulundu ama sorunu çözebilecek dayanakları zayıf. Çünkü:
1) ABD HTŞ ile PYD’nin uzlaşmasını istiyor. Washington bunu sağlamak için de “yaptırımları aşamalı olarak kaldırma” taktiğini kullanıyor. Ahmet eş-Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi ve geçici yönetimini kalıcı hale getirebilmesi, yaptırımların kalkmasına ve alacağı ekonomik desteğe bağlı. Bu da eş-Şara’yı Ankara ile Washington’un talepleri arasında bir denge gözetmeye zorluyor.
2) HTŞ’nin PYD’yi zor yoluyla teslim alabilmesi askeri uzmanlara göre pek olası görünmüyor. Çünkü Suriye ordusunun askeri kapasitesi, HTŞ’nin Şam’a yürüyebilmesini kolaylaştırması için bizzat İsrail tarafından tahrip edilmişti. Yani HTŞ’nin ve yeni Suriye ordusunun elinde ABD tarafından eğitilip donatılmış 80 bin kişilik PYD gücünü yenebilecek kuvvet yok. Türkiye’nin açık desteği ise Ankara’nın “Trump’la beyaz sayfa” beklentisini torpilleme olasılığı taşıyor.
3) ABD’nin Gazze planı baskısı altındaki Arapların ise Suriye’deki PYD özerkliğine karşı konumlanabilmesi çok etkili olabilecek gibi görünmüyor.
Şam ve Özerk Yönetim’in petrol anlaşması
Tersine, bölgede PYD’nin lehine önemli gelişmeler yaşanıyor. Bunların başında da petrol anlaşması geliyor.
Suriye Petrol Bakanlığı Sözcüsü Ahmet Süleyman, PYD ile petrol satışı anlaşması yaptıklarını duyurdu: “Özerk Yönetim ile Suriye hükümeti arasında petrol konusunda bir anlaşma sağlandı. Suriye hükümeti, Özerk Yönetim’den günlük 15 bin varil petrol alacak. Petrol, Haseke ve Deyrezor bölgelerinden tankerlerle Humus ve Banyas rafinelerine taşınacak” (Rudaw, 22.2.2025).
Şam’ın “Özerk Yönetim” ile bir petrol anlaşması yapmış olması, en azından şu aşamada HTŞ’nin PYD özerkliğini fiilen kabul ettiği anlamına gelmektedir.
Fiili özerklik durumu
ABD’nin Irak’ta özerk bir Kürt bölgesi oluşturması yöntemi ile Suriye’de özerk bir Kürt bölgesi oluşturmaya çalışması yöntemi arasındaki önemli bir paralellik olan petrol konusu, özerkliğin çok önemli bir dayanağı durumunda.
Bir diğer dayanak ise ABD silahlarıdır elbette.
Ankara HTŞ’den PYD’nin elindeki silahları toplamasını istiyor. O silahlar her ne kadar sanki çoğunluğu Rus silahıymış gibi Türkiye’de propaganda edilse de esas olarak ABD silahlarıdır ve ABD, kendi silahlarının toplanarak Suriye ordusunun envanterine konulmasını özerklik konusunda taviz koparmadan kabul edecek gibi görünmüyor.
Silahlı ordusu olan ve petrolü merkezi hükümete satan bir kuvvet, zaten fiilen özerktir. Konu artık bu fiili durumun anayasallık kazanıp kazanmayacağı noktasındadır.
İktidarın oyun planı
Kısacası Ankara açısından sorunun çözümü sadece zor kullanmaya dayanmaktadır ve bu da ABD’yle ipleri koparma kararlılığı gerektirmektedir. Ne yazık ki Ankara zoru Rusya ve İran’la işbirliği temelinde daha kolay bir şekilde kullanabilme şansını, HTŞ’nin Esad’ı devirmesine destek vererek kaçırmış oldu.
İktidar bu nedenle, Trump’ın çok boyutlu yeni politikalarında kolaylaştırıcı bir rol oynama üzerinden ve açılımı da kullanarak yeni çözümler aramaktadır. Ancak bu da Türkiye’nin ulusal çıkarlarından büyük taviz olasılığı taşımaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2025
Yeni paradigmanın iflası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/01/2025
Öcalan’ın mesajı üzerinden “yeni paradigma”nın ne olduğu tartışılıyor. Öcalan DEM’lilerle gönderdiği mesajda “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya ben de gerekli katkıyı sunacağım” diyor. Peki Erdoğan ve Bahçeli’nin güç verdiği “yeni paradigma” nedir?
Paradigma, en yalın haliyle ”izlenen mevcut model, yöntem” demektir. Fikret Başkaya’nın ünlü Paradigmanın İflası kitabının alt başlığı “Resmi İdeolojisinin Eleştirisine Giriş” idi ve Başkaya esas olarak Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist olmadığı iddiası üzerinden “paradigmayla” hesaplaşmaya çalışıyordu.
Kemalist Devlet karşıtlığı cephesi
Hem “Siyasal İslamcılar” hem de ”Ayrılıkçı Kürtler” açısından yıkılmak istenen paradigma “Kemalist Devlet” idi ve ikisi de iki ayrı koldan Kemalist Devlet ile çarpıştı. En önemli müttefikleri de ABD ve AB oldu. (Kemalist görünümlüler ve sermayenin rolü ayrı bir yazı konusu.)
AKP’liler “100 yıllık parantez”, DEM’liler “100 yıllık yıkım süreci” diyerek Kemalist Devlet’ten arta kalanlara karşı fiilen aynı cepheden saldırılarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla Siyasal İslamcı ile Ayrılıkçı Kürt, zaman zaman siyasi kazanç için çatışsa da tarihsel olarak Kemalizme karşı nesnel ittifak halindedir.
Ülkücü milliyetçiler mi? Kemalist Devrim’in milliyetçiliği etnisiteye dayanmıyordu ve en önemlisi antiemperyalistti. Türkiye’nin yıkım sürecini başlatan NATO’culuk, Türk milliyetçiliğinin bu iki özelliğini, ülkücü milliyetçilik ile adım adım değiştirdi. 12 Eylül ile Türk-İslam sentezciliğinin devlete egemen yapılmaya çalışılması, MHP’den İslamcı-Türkçü BBP’nin çıkması, sonra MHP’nin de İslamcılaşması ve en sonunda Türk-İslam sentezinin AKP-MHP ittifakı eliyle rejim değiştirmesi bir bütün süreçtir.
Türkiye’yi Kürtlerle genişletme
Yeni paradigma dedikleri ise 22 yıldır inişli çıkışlı uygulamaya çalıştıkları “ABD’nin küresel düzeninin altında bir alt bölgesel düzen kurma” hedefidir. Bunun somut ifadesi ise ”Türkiye’yi Kürtlerle genişletme”dir. AKP-MHP koalisyonunun eski Osmanlı vilayetlerine plaka dağıtması da bu yeni paradigmanın karikatür halidir!
Esad yönetiminin yıkılması, AKP-MHP iktidarının yeni paradigmasının yeni aşamasını başlatmış oldu. Suriye’yi yeni paradigmalarının oyun sahası haline getirdiler. Öcalan’ı yeni oyun sahasında yardımcı aktör olarak görüyorlar.
Önceki yazımda belirtmiştim, planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre edecek.
Asıl amaç Irak ve Suriye’deki Kürtleri Türkiye himayesine almak elbette…
ABD’nin İran hedefi
Suriye’deki aktörlerin pozisyonları, mücadeleleri bakımından karışık ama hedefleri bakımından sadedir: ABD ve PYD Suriye’nin kuzeydoğusunda bir cephe. Türkiye ise HTŞ ile yakın ama ABD’nin müttefiki. HTŞ iktidarını aynı zamanda İsrail’e borçlu ve bu nedenle çatışma istemiyor. İsrail hem Suriye’nin güneyini işgal ediyor, hem kuzeydeki PYD’yi kolluyor. HTŞ ise Türkiye’nin desteğine rağmen asıl ABD’nin olurunun peşinde.
Tüm bu güçler Esad’ı devirmede fiilen ittifak yaptılar. Ve hepsi İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsızdı. Şimdi direniş ekseninin kara bağlantısının kopmasından topluca memnunlar.
Peki ilerleyen süreçte tüm bu güçler, fiilen İran’a karşı aynı cephede toplanırlar mı? İşte asıl soru ve “yeni paradigmanın son aşaması” budur!
Anımsayın, ABD ve İsrail 90’lardan beri Türkiye’de İran karşıtlığını besliyor. Siyasi cinayetlerde sürekli Tahran’ı işaret ederek kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. ABD ve İsrail, bölgede asıl olarak bir Türk-Fars çatışması arzuluyor.
Geçen yıllardaki pek çok düşünce merkezi raporundan biliyoruz ki Washington, Ankara’nın “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hevesini, işte bu amacı doğrultusunda kullanmak isteyecektir.
Önemle uyaralım: 1639 statükosunu bozmaya çalışmak ise daha baştan “yeni paradigmanın iflası” demektir!
Türk-Kürt birliğinin paradigması bellidir: Atlantik düzeninde yıkıma uğrattıkları cumhuriyetimizi, devrimle yeniden inşa etmek!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2025