Posts Tagged İsrail

Açılımın üç sorunu

Ankara kulislerinde en çok tartışılan konu: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere uzattığı el, yeni bir çözüm sürecine dönüşür mü?

Biz bu soruya, açılımın üç sorununu tartışarak katkı koymaya çalışalım. 

1. Kürt sorununa mı çözüm?

Soru şu: Erdoğan Kürt sorununu çözmek için mi yeniden açılım yapıyor, yoksa iktidarını/başkanlığını sürdürebilmek için mi?

Bunu şu nedenle soruyoruz: Erdoğan Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını da söyledi, olduğunu da… Olduğunu söylediğinde açılımcıydı, olmadığını söylediğinde açılımı kapatmıştı. 

Bu durum, Erdoğan’ın açılım ihtiyacını ortaya koyuyor: Meselesi Kürtler ya da Kürt sorunu değil, meselesi iktidarını sürdürmek. İktidarını sürdürebilmek için de ya TBMM’nin seçim yenilemesi ya da yeni anayasanın kabulü gerekiyor. Sayısal nedenlerle, ikisi için de DEM’in desteği lazım. 

Açıklamalarına bakılırsa, Kürtlerin siyasi partisinin de en azından bir bölümü, Erdoğan’ın iç politik ihtiyaçları üzerinden, kendi siyasi ajandasına kazanım oluşturabileceğini hesaplıyor.

2. Bölgesel durumdan yararlanma mı?

Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere el uzatmasıyla başlayan bu süreç, kuşkusuz bölgedeki yeni durumla da ilgili. 

İktidarın ilk açılımı ile iktidarın neo-Osmanlıcı çizgisi arasında bir ilişki vardı. Öyle ki iktidar hem “Lozan hemizettir” diyor ama hem de Misakı Millicilik yapıyordu. Yani Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil edilemeyen Musul-Halep hattını işaret ediyordu. Suriye’de Atlantik cephesiyle girilen “macera” bu nedenleydi. Suriye macerasından bir türlü çıkmamaları da bu nedenle… 

İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bununla ilgilidir. İktidarın “stratejik derinlikçileri” Ortadoğu’da yeniden sınırlarının çizilebileceğini, Ankara’nın önüne yeniden “genişleme” fırsatı çıktığını, Erdoğan’ın yeniden “Küresel düzenin altında bir alt düzen” inşa etme olanağına kavuşabileceğini düşünüyor… 

Suriye’yle normalleşmeye şartlar koyarak normalleşme eğilimini terketmeleri, Mavi Vatan doktrinini rafa kaldırarak Doğu Akdeniz’de geri adım atmaları, Yunanistan’la tavizli normalleşmeleri, Ukrayna-Rusya dengeciliğinde ağırlığı Ukrayna kefesine koymaları, ABD-İngiliz enerji devleriyle 10 yıllık anlaşmalar yapmaları, Rusya’ya uyguladıkları yeni yaptırım… 

Ve en önemli iki yeni gelişme de şu: İran karşıtlığının artması ve İdlib merkezli bir hareketliliğin başlaması!

3. Birinci partiye tuzak mı? 

Eski açılımda CHP, MHP’yle birlikte açılımın genel olarak karşısındaydı. Gerçi Erdoğan ilk açılımdan istediği sonuçların bazılarını elde etmişti ama sonuçların tamamına ulaşamamasında bir etken de buydu. 

MHP artık Cumhur İttifakı’nda, üstelik yeni açılım için bizzat Bahçeli sahaya sürüldü; çünkü siyaseten Erdoğanizme yapışmak dışında şansı kalmadı.

Peki CHP? AKP ve MHP cephesinden gelen açıklamalar, Erdoğan’ın CHP’yi de açılıma bir şekilde monte etmek istedğine işaret ediyor. DEM de aynı görüşte. Nitekim DEM yönetimi açık açık CHP’nin de devreye girmesini istedi. Gerekçeleri kendileri açısından makul: AKP’ye güvenmedikleri yeni süreçte, CHP’nin sübap olabileceğini hesaplıyorlar. 

Peki daha düne kadar CHP’yi “DEM’lenmekle” suçlayan AKP-MHP cephesi neden CHP’yi sürece katmak istiyor? Çünkü CHP artık birinci parti. AKP-MHP CHP’yi açılım süreci üzerinden yeni anayasa sürecine de dahil edebileceğini düşünüyor. Varsın CHP son tahlilde yeni anayasa kabulüne hayır desin, komisyonlarda bulunarak hazırlanmasına dahil olması Erdoğan için yeterli meşruiyeti sağlayacak nasılsa! Üstelik bu süreçte ulusalcıların tepkisi nedeniyle CHP’nin oyları da önemli oranda erimiş olacak! Erdoğan da bir taşla birkaç kuş vurmuş olacak…

Bakalım Erdoğan’a yine aynı fırsatı verecekler mi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2024

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail BM’ye düşman

İsrail, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü’nü (UNIFIL) bir kaç kez hedef alan saldırılarıyla, artık BM’ye açıkça düşmanlık yürüttüğünü ortaya koydu. 

Zira İsrail, geçen günlerde de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i “istenmeyen adam” ilan ederek, tüm dünya ülkelerinin çatı örgütünü karşısına almıştı. 

İsrail öncesinde de Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nı (UNRWA) defalarca hedef alarak diplomatları öldürmüştü. 

Barış Gücü’nün görevi

BM Lübnan Geçici Barış Gücü’nün (UNIFIL) kuruşulu 1978’e dayanıyor. UNIFIL, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 425 ve 426 sayılı kararlarıyla uluslararası hukuka göre görev yapıyor. UNIFIL’ın görevi, 2006’da alınan 1701 sayılı kararla güçlendirildi. 

46 ülkeden ve 10 binden fazla askerin görev yaptığı UNIFIL, kurulduğu yıldan itibaren görev süresi düzenli yenilenen bir “barış koruma misyonu”dur. Lübnan ile İsrail arasında “Mavi Hat” olarak bilinen sınır boyunca müdahale gücü olarak hareket etme yetkisine sahiptir. 

Üssü işgal etti, ana girişi ve gözlem kulesini vurdu

İsrail ordusu, 10 Ekim’de UNIFIL’ın bir gözlem kulesini hedef almıştı ve iki barış gücü askeri yaralanmıştı. 

İsrail ordusu ertesin gün de, 11 Ekim’de, Lübnan’ın güneyindeki Ras Nakura bölgesindeki UNIFIL komuta merkezinin ana girişini top mermisiyle hedef aldı. İsrail ordusu aynı gün, UNIFIL’ın bir gözlem kulesini de tankla vurdu. İsrail ordusu, Lübnan’ın güneyindeki Ramyah’da bulunan BM üssüne de zorla girdi. 45 dakika süren işgalde 15 barış gücü askeri yaralandı. 

Bu saldırılar planlı bir şekilde yürütülüyor. Zira İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, saldırılardan önce BM Genel Sekreteri’ne seslenerek, “UNIFIL’ı çekmesini” istemişti.

İtalya’dan İsrail’e tepki

UNIFIL’da görev yapan en büyük ikinci grubu, İtalyan askerleri oluşturuyor. İtalya 7 Ekim’den bu yana hep İsrail’den yana tutum alıyordu. Ancak İsrail’in UNIFIL’a saldırması, Roma’nın da tutumunu değiştirmesine neden oldu. 

İsrail, İtalya’dan askerlerini çekmesini isterken, İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto “İtalya ve BM, İsrail’den emir almaz” diyerek tepki gösterdi; İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani soruşturma başlatılmasını istedi, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de “İsrail’in asker çekilmesi talebinin reddedildiğini” ilan etti. 

İspanya-İrlanda’dan AB’ye çağrı

İsrail’in BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i “istenmeyen adam” ilan etmesi üzerine 104 BM üyesi ülke ve Afrika Birliği, Guterres’e destek ve İsrail’e kınama mektubu yayımladı. 

Mektupta Guterres’in “BM Şartı’nda belirtilen amaçlara ulaşılmasında hayati bir rol oynadığı” vurgulandı. 

İsrail’i hedef alan bir diğer girişim de İspanya ve İrlanda’dan geldi. İki ülke, İsrail’in UNIFIL’a saldırması nedeniyle, AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın sonlandırılmasını istedi. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, BM misyonunun Lübnan’dan çekilmeyeceğini belirterek, İsrail’i kınadı. 

İspanya, Fransa’nın ardından İsrail’e silah sevkiyatının kesilmesini isteyen ikinci Avrupa ülkesi oldu. Yine İspanya, İrlanda ile birlikte geçen aylarda Filistin’i tanıma kararı alarak, Avrupa’da önemli bir süreci başlatmıştı; bu ikiliyi Norveç ve Slovenya izlemişti.

Veto kartı altında ezilen hukuk

İsrail’in BM’yi de karşısına alan bu saldırganlığı, kuşkusuz ABD’nin koruma kalkanı altında yapılıyor. İsrail, ABD’nin veto kartı sayesinde, BM’nin kararlarından korunuyor. 

Diğer yandan İsrail, ABD silahlarıyla saldırıyor ve ABD savunma sistemleriyle korunuyor. Dolayısıyla tabloyu “ABD sponsorluğu yoksa, İsrail saldırganlığı da yoktur” diye özetleyebiliriz. 

Ancak İsrail’in pervasızlığı, en sonunda ABD’ye de yük olacak. ABD zaten BM Genel Kurulu’ndaki oylamalarda artık İsrail’e destek verecek ülke bulamamakta, veto kartı sayesinde durumu idare etmektedir. 

İsrail’in BM’ye saldırıları, BM’de reform tartışmalarını hızlandırabilir. Zira uluslararası hukukun ABD veto kartının altında ezilmesi, giderek Avrupa içinde de tepki topluyor. Ve giderek daha çok Avrupalı, ABD’nin Ukrayna ve İsrail yükünden şikayetçi oluyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
15 Ekim 2024

, , , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

TRT İsrail’i memnun edecek

İktidarın bürokratlarından TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Zahid Sobacı’nın sözleri, bir süredir sergilenen İran karşıtlığı çizgisinin son halkası oldu. 

Prof. Dr. Sobacı, Bursa Uludağ Üniversitesi’nin akademik açılış yılı töreninde yaptığı konuşmada “Bu yılın sonunda TRT Farsça kanalını açacağız. İran’ı rahatsız etmek durumundayız” dedi. Üstelik AKP bürokratı, üstüne basa basa, “İran’ı rahatsız etmek durumundayız” sözünü iki kez tekrarladı. 

Peki bir “devlet memuru”, komşu bir ülkeyi nasıl böyle hedef alabiliyor? Açık ki AKP İran karşıtlığını bir “parti devleti politikası” haline getirmeye çalışıyor. 

İran’ı rahatsız eden, İsrail’i memnun eder

Türkiye’nin İran’ı rahatsız etmekte ne çıkarı var? İran Türkiye’nin Rusya’yla birlikte Astana Platformu’ndaki ortağı değil mi? İran Türkiye’nin diyalog partneri olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi değil mi? İran, Türkiye’nin katılmak istediği BRICS’in üyesi değil mi? Türkiye İran’ı rahatsız ederek BRICS’e nasıl katılmayı düşünüyor acaba? 

Diğer yandan İran bugün ABD ve İsrail’in hedefi değil mi? ABD destekli İsrail ile İran sahada çatışmıyor mu? Peki madem AKP’ye göre Türkiye de İsrail’in hedefi, o zaman İsrail’le çatışan İran’ı rahatsız etmekte hangi çıkar var? 

Açıkça söyleyelim: Türkiye’nin İran’ı rahatsız etmesinden en çok ABD ve İsrail memnun olur! Tıpkı Türkiye’nin Esad karşıtlığından en çok ABD ve İsrail’in memnun olması ve Suriye’yle normalleşme olasılığından da en çok ABD ve İsrail’in rahatsız olması gibi… 

Sadece bu iki denklem bile, Türkiye’nin nasıl bir dış politika izlemesi gerektiğini resmediyor. 

AKP İran’dan neden rahatsız?

Ancak iktidarın dış politikasının temelinde Türkiye’nin çıkarları yok, mezhepçilik üzerinden bölgesel liderlik arayışı var. Zira Erdoğan’ın Ortadoğu liderliğini, Erdoğan’ın Türkiye’de iktidarını sürdürebilmesinin dayanağı görüyorlar.

AKP iktidarı İran’ı neden rahatsız etmek istiyor? Çünkü İran’ın İsrail’i vurarak Filistin meselesinin asıl sahiplenicisi olmasından memnun değiller. Çünkü Sünni Hamas’ın Şii İran’la işbirliğinden memnun değiller. Çünkü Hamas üzerinde asıl kendilerinin etkili olmasını istiyorlar. Çünkü İran’ın Suudi Arabistan ve Körfez ile normalleşmesinden memnun değiller. Çünkü Astana Platformu’ndaki işbirliğine rağmen aslında İran’ın Suriye’yle ortaklığından memnun değiller. 

Ne yazık ki bu tablo, Güney Kafkasya’daki koridor sorunlarının da aşılmasını engelliyor. Oysa Astana Platformu’nun varlığı, Azerbaycan’ın 30 yıl sonra topraklarını kurtarmasını kolaylaştırıcı bir etki yapmıştı. Maalesef o etki sürdürülemiyor.

Beşinci kol mu aranıyor?

Peki TRT Farsça İran’ı nasıl rahatsız edecek? Zaten AKP’ye yakın medya sürekli İran karşıtı yayınlar yapıyor. Anımsayın, bu süreçte Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu ileri sürdüler, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler, İsrail füzelerinin göstermelik atıldığını savundular vb.

Tüm bu akıldışı yayıncılık sürerken, TRT Farsça ile ek olarak ne yapmayı planlıyorlar? Türkiye’de Farsça televizyon izleyecek bir kitle olmadığına göre, Farsça yayının hedefi elbette İran halkı. Peki o yayınlarla İran nasıl rahatsız edilecek? İran halkı, etnik gruplar, İran devletine ve hükümetine karşı mı kışkırtılacak?

Bakınız bu işler son derece tehlikeli ve telafisi olmayan işlerdir. İsrail’in ABD-İran savaşı istediği şu şartlarda, değil Türkiye’nin TRT Farsça ile İran’ı rahatsız etmesi, tersine komşusuna saldırılmasını önleyecek bir stratejik hat izlemesi gerekir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2024

, , , , ,

1 Yorum

‘Beş yıl’ açılımı

Türkiye’nin toplumsal ihtiyaçları nedeniyle şu anda yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, kaldı ki anayasanın dörtte üçü AKP tarafından zaten değiştirilmiş durumda.

Türkiye’nin idari ihtiyaçlar nedeniyle de yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, çünkü iktidar zaten anayasaya uymadan yönetiyor. Hatta bu yönüyle mevcut rejimi “anayasasız rejim” diye de niteyelebiliriz.

Bir tek Erdoğan’ın yeni anayasaya ihtiyacı var çünkü anayasaya aykırı şekilde üçüncü kez sürdürdüğü cumhurbaşkanlığını dördüncüye taşıyabilmesi, güçler dengesi nedeniyle mümkün değil; bu kez adaylığını “yasallığa” uydurmak zorunda. 

Ancak Erdoğan’ın anayasayı değiştirecek gücü de yok, bunun için Cumhur Koalisyonunu genişletmeye çalışıyor. Peki nasıl?

Erdoğan’ın Bahçeli kartı

Erdoğan’ın iktidarını kabaca iki ayrı dönemde inceleyebiliriz: İlk dönemindeki müttefikleri FETÖ’ydü, PKK’ydi, liberallerdi. İkinci döneminde ise eski müttefiklerinin yerini milliyetçiler aldı. “Tekeden süt sağılmaz, Erdoğan’dan cumhurbaşkanı olmaz” diyen Bahçeli, Erdoğan’a rejim değiştirme ve tek adam olma yolunu açtı. 

Ancak Erdoğan’ın milliyetçi müttefikleriyle birlikteki toplam gücü de yeni anayasaya yapmaya yetmiyor; hatta diğer sağ partilerden gelecek destek de…

Kısacası Erdoğan’ın DEM’e ihtiyacı var. Ama bu ihtiyaç ne zaman gündeme gelse “Erdoğan Kürtlerle ittifak yaparsa, bu kez milliyetçileri kaybeder” deniyordu. Oysa Erdoğan’ın yolunu açmak dışında siyasette başka şansı kalmamış bir Bahçeli var! Şimdi Erdoğan, Bahçeli’yi en olmaz denilen işte, PKK ile açılımda karta dönüştürmüş durumda.

Devlet açılımı

Önceki yazımızda “yeni anayasa tokalaşması” diye nitelediğimiz sürecin dinamikleri böyle. Dolayısıyla bu hamleyi “Devlet açılımı” olarak da isimlendirebiliriz. Şimdi ikinci adımı atıyorlar: Hem milliyetçi hem de muhafazakar tabanı ikna etme aşaması… 

MHP’li yöneticiler, milliyetçi tabanı ısıtmak için “Terör Türkiye’nin enerjisini 40 yıl sömürdü. Türkiye yüzyılında bu meselenin çözülmesi önceliktir ” diye propagandaya soyundular.

Muhafazakâr taban için de şu propaganda yapılıyor: “Türkiye ile Suriye Kürtlerinin arasını İran bozdu, İran Kürtleri Esad karşıtı koalisyondan kopardı” denilip, “hazır İran İsrail baskısı altındayken, tablonun yeniden tersine çevrilebileceğini” savunuyorlar.

DEM’liler ise Erdoğan’ın yeni anayasa ihtiyacını siyasi ajandaları için fırsat görüyorlar, bu süreçten hangi kazanımları çıkarabileceklerini hesaplıyorlar.

Perinçek: Erdoğan-Bahçeli ikna edildi

Erdoğan’ın yukarıda özetlediğimiz iki dönemli siyasetinin ikinci döneminde iktidara dışarıdan destek veren Doğu Perinçek ise yeni tabloyu şöyle yorumluyor: “Erdoğan ve Bahçeli, ABD’nin Kürdistan projesine ikna edildi.”

Erdoğan bir projeye ikna edildiği için mi yoksa kendisine yeniden başkanlık yolu açacak yeni anayasa için mi Bahçeli üzerinden DEM’e el uzattı, elbette tartışılır ama en azından “Erdoğan iktidarının ABD ile savaştığı ve vatan savaşı verdiği” varsayımının geçersizliği görülmüş olmalı!

Erdoğanizmin tek prensibi var: İktidarı sürdürebilmek için herkesle müttefik olabilmek ve her projeye eklemlenebilmek. İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bu nedenledir. Erdoğan, İsrail tehdidi söylemi üzerinden hem sağ partileri koalisyona eklemleyecek, hem de İsrail-İran çarpışmasının Suriye’ye etkisi üzerinden Kürtlerle ittifak arayacak.

Erdoğan’ın oyun planı

Erdoğan’ın bu yeni oyun planı tutar mı? Mevcut tabloya göre tutması olası değil. Üstelik birinci parti durumundaki CHP’nin onay vermediği yeni anayasanın çıkması da mümkün değil.

Ama denir ya hani, “Osmanlı’da oyun çok” diye, “Yeni-Osmanlılarda da oyun çok” elbette. Erdoğan kürede ABD-Rusya, bölgede İsrail-İran cepheleşmelerinden faydalanarak içeride kendisine alan açabileceğini varsayıyor. 

Kısacası Cumhuriyetçilerin uyanık, kararlı ve mücadeleci olması gereken günlere giriyoruz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2024

, , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

“İsrail’in hedefi Türkiye” mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in Türk topraklarına göz diktiğini, hedefinin Türkiye olduğunu söyledi, TBMM tehdidi görüşmek üzere kapalı oturum yaptı.

İsrail Lübnan’ı, Suriye’yi, Suriye’deki İran’ı ve Rusya’yı aşıp da Türkiye’ye saldıracak kadar “güçlü” mü? Oysa daha iki ay önce Erdoğan “Karabağ’a girdiğimiz gibi İsrail’e de gireriz” dememiş miydi? İki ayda ne değişti? Erdoğan’ın iç siyasi ihtiyaçları değişti!

Dış politikayı iç siyaseti ayarlama konusu haline getiren Erdoğan, kendisine başkanlık yolu açacak yeni anayasa hedefi için, Cumhur Koalisyonunu genişletme peşinde. Bunun için de iki yol belirlemiş görünüyor: 1) İsrail tehdidi üzerinden TBMM’deki diğer sağ partileri koalisyona eklemlemek istiyor. 2) Bahçeli üzerinden DEM’le “yeni dönem açılımı” yapmak istiyor.

“Güçlü İsrail” propagandası!

Erdoğan’ın “İsrail’in hedefi Türkiye” açıklaması, herşeyden önce gerçekçi değil. Yukarıda da belirttiğimiz gibi İsrail’in aradaki engelleri de düzleyerek Türkiye’ye saldırabilmesi mümkün değil. (Bir cumhurbaşkanının, iç siyaset ihtiyacı ile ülkesini böyle saldırılacak zayıflıkta konumlandırması ise başlı başına üzerinde durulması gereken bir konu ne yazık ki.)

Öte yandan, İsrail’i olduğundan daha güçlü gösterebilmek, zaten bir İsrail propaganda stratejisidir. İsrail Ortadoğu’da kendisini savaş kaybetmeyen, istediği siyasi rakibini ortadan kaldırabilen, her ülkeyi vurabilecek bir büyük güç gibi göstermeye çalışıyor. ABD’nin tekelindeki Atlantik medyasının da desteğiyle, İsrail uzun yıllar boyunca bir “dokunulmazlık miti” inşa etti. Hamas 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı’yla, İran 13 Nisan 2024 ve 1 Ekim 2024’te 1200 kilometreden balistik füzeleriyle İsrail topraklarını vurarak, işte o dokunulmazlığı deldi. 

Erdoğan ise “İsrail’in hedefi Türkiye” diyerek Tel Aviv propagandasını güçlendirmiş oluyor, tıpkı AKP medyasının “İsrail’in demir kubbesi İran füzelerini etkisizleştirdi” yayınları gibi… 

Asıl tehdit ABD’den

Peki gerçek ne? 

Gerçek şu: İsrail ABD değildir, ABD’nin Ortadoğu’daki siyasi üssüdür, ileri karakoludur. Dolayısıyla ABD projelerini İsrail projeleri gibi propaganda ederek İsrail’i güçlü göstermek, en azından ABD tehditlerini dolaylı da olsa perdelemek anlamına gelir. 

Gerçek şu: Türkiye’ye tehditler İsrail’den değil ABD’den gelmektedir. ABD Türkiye’yi tehdit eden terör örgütlerinin ana sponsorudur, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Ege’de, hatta Karadeniz’de Türkiye’nin karşısındadır. ABD Türkiye’ye ekonomik operasyonlar düzenlemekte, ticari ambargo ve askeri yaptırımlar uygulamaktadır.

Gerçek şu: “İsrail’in hedefi Türkiye” değil ama İsrail’in bölgedeki politikalarının etkisi ve Netanyahu’nun iktidarını sürdürebilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışması, diğer bölge ülkeleri gibi Türkiye için de tehdit oluşturuyor. 

İki ayaklı strateji

Dolayısıyla “İsrail’in hedefiyiz” diyerek İsrail’i güçlü, Türkiye’yi “hedef alınabilir” zayıflıkta gösteren bu propagandanın son tahlilde Erdoğan’a bile bir yararı yoktur. 

Yararlı olan, Türkiye’ye de tehdit oluşturacak bir bölgesel savaş riskini önleyecek çabalardır. Bunun için de iki ayaklı şu strateji izlenmelidir:

1) Türkiye, öncelikle İran başta bölge ülkeleriyle caydırıcı bir ittifak oluşturmalıdır.

2) ABD sponsorluğu yoksa, İsrail saldırganlığı da yoktur. Dolayısıyla Türkiye, ABD’nin sponsorluğunu kesmeyi zorlayacak adımlar atmalıdır: Kürecik Radarı’nı kapatmalı, İsrail’e askeri mühimmat taşınmasını sağlayan İncirlik uçuşlarını durdurmalı, Doğu Akdeniz’deki ABD savaş gemilerine lojistik desteği kesmeli ve İsrail’e dolaylı süren petrol akışını engellemelidir.

Hem bunları yapmayıp, hem de “İsrail bizi hedef alıyor” demek, en hafifinden Türkiye’nin birikimine haksızlıktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2024

, , , , , , ,

1 Yorum

Aksa Tufanı’nın beş sonucu

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e ani saldırı düzenlemesi ve Filistinli esirlere karşı İsraillileri esir alması, Filistin’in direniş tarihinde bir silkiniş başlattı. Zira tablo şöyleydi: 

Gazze 17 yıldır ablukada, adeta bir açık hava hapishanesi durumundaydı. Sömürgeci İsrail yeni yerleşim planları ile hergün Filistin topraklarına doğru genişliyordu. Filistin meselesi ve iki devletli çözüm Arapların ve dünyanın gündeminden düşmüştü. Araplar Filistin meselesi çözülmeden ABD aracılığıyla İsrail’le tek tek anlaşmalar yapıyordu. 

İşte Aksa Tufanı bu tabloyu değiştirmeye başladı… 

Filistin yeniden dünyanın gündeminde

1) Filistin meselesi, Filistin’in devlet olma hakkı, iki devletli çözüm 7 Ekim’den önce adeta unutulmuştu. Filistinliler, Aksa Tufanı ile devlet olma sorunlarını yeniden dünyanın gündemine getirdiler.

7 Ekim sonrasında Filistin’in tanınması konusu hem tek tek devletlerin hem de BM’nin gündemine geldi. Yeni ülkeler Filistin’i tanımaya başladı. Özellikle İspanya, İrlanda, Slovenya ve Norveç gibi Avrupa ülkelerinin Filistin’i bu süreçte tanıması İsrail için tam bir darbe oldu. Zira İsrail zamana yayarak Filistin’in tamamını adım adım ele geçirmek ve Filistinlileri diğer Arap ülkelerine sürmek istiyordu. 

Arap-İsrail anlaşmaları rafa kalktı

2) Arap ülkeleri, ABD yönetiminin aracılığıyla İsrail’le tek tek “normalleşmeye” başlamıştı. Araplar Filistin meselesini bir kenara bırakarak İsrail’le “Abraham anlaşmaları” yapıyordu. Arap-İsrail savaşları düşünülürse bu Filistin davası için bir yenilgi, Araplar için de bir utançtı aslında… 

İşte 7 Ekim bu çözüm sağlanmadan başlayan normalleşme eğilimini durdurdu. İsrail’le normalleşen Arap ülkeleri anlaşmaları askıya aldı, normalleşmeye hazırlanan Arap ülkeleri de çözüme kadar süreci dondurma kararı aldı.

İsrail’in dokunulmazlığı delindi

3) 7 Ekim Aksa Tufanı, İsrail’de şok etkisi yarattı. Hamas üyelerinin İsrail topraklarını basması, İsrail’e binden fazla kayıp verdirmesi ve 250 İsraillinin, Filistinli esirlere karşılık esir alınması, İsrail devleti için büyük yenilgiydi, dokunulmazlığının delinmesiydi. 7 Ekim İsrail devleti için kara gün oldu. Kurumlar birbirini suçladı, istifalar yaşandı.

7 Ekim sonrasında Netanyahu hükümetinin savaşı bölgeselleştme ve ABD’yi İran’la savaştırma amacı ile İran’a saldırması, İsrail’in dokunulmazlığını ikinci kez deldi. İran, 13 Nisan 2024 ve 1 Ekim 2024 tarihlerinde iki kez İsrail saldırganlığına yanıt verdi: 1200 km uzaktan füzeleriyle İsrail topraklarını vurdu. ABD bölgedeki üslerinden ve Doğu Akdeniz’deki gemilerinden, İngiltere Güney Kıbrıs’taki üslerinden kalkan uçaklarla ortak savunma yapmasa, İsrail “demir kubbesi” delik deşik olacaktı.

İsrail yargılanıyor

4) 7 Ekim Aksa Tufanı, İsrail’in maskesini tamamen düşürdü. İsrail devletinin işgalci, sömürgeci, soykırımcı, terörist yüzleri tek tek ortaya çıktı. Nazi soykırımına uğrayan bir halkın devleti şimdi bir başka mazlum halka soykırım uyguluyordu ve dünyanın çoğunluğu bu gerçekle yüzleşti.

7 Ekim sonrasında bu gerçeğin çırılçıplak ortaya çıkması, Küresel Güney ülkelerini harekete geçirdi. Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’i soykırım yapmakla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanmasını sağladı. Dava sürüyor, İsrail aleyhine ara karar çıktı. Öte yandan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanıyor.

İsrail yalnızlaşıyor

5) 7 Ekim sonrasında BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamalar, İsrail’in adım adım nasıl yalnızlaştığını gösteriyor. İlk oylamada ABD ve İngiltere ile birlikte 43 ülke İsrail lehine tutum almışken, bu sayı adım adım sonraki oylamada 9 ülkeye kadar düştü. 

Son durum şudur: Pek çok ülke İsrail’le ticari ilişkileri kesti, bazı ülkeler diplomatik ilişkilerini de kopardı. İsrail’in kimi müttefikleri silah satışını askıya almayı bile tartışıyor. 

Sonuç

7 Ekim’den beri ısrarla belirtiyorum: Bu tür savaşların sonucu ölen insan sayısı ile ölçülmez. Evet, İsrail 7 Ekim’den bu yana 42 bin Filistinliyi katletti, Gazze’yi büyük yıkıma uğrattı. Bu Filistin adına elbette bardağın boş tarafıdır ve büyük kayıptır ama dolu tarafında da yukarıda özetlediğim tablo var. O tabloya göre de savaş (ya da silahlı siyaset) sürüyor ve İsrail kaybediyor, Filistin kazanıyor… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
8 Ekim 2024

, , , ,

1 Yorum

Guterres-Waters ekseni

İsrail, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i “istenmeyen adam” ilan ederek ülkeye girişini yasakladı. Bu karar İsrail’in hukuk çerçevesinin dışında olan konumunu iyice pekiştirmiş oldu. Terör ve soykırım faaliyetleriyle BM hukukunun dışına düşmüş bir İsrail, devlet gibi değil, örgüt gibi davranmaktadır; üstelik terörist bir örgüt… 

İsrail’in kurucu ayarları zaten buydu: İçinden David Ben Gurion, İzak Rabin ve Ariel Şaron’un çıktığı Haganah, oradan ayrılan ve liderliğine Menahem Begin’in geldiği Irgun, içinden İzak Şamir’in çıktığı Stern gibi örgütler terör örgütüydü ve İsrail’in resmi ordusuna dönüşmüştü. Ancak 75 yıldır İsrail ordusu, güvenlik ve istihbarat birimleri hep BM hukukunun çeperindeydi, yani hâlâ Haganah, Irgun ve Stern’di… 

Guterres’in oynadığı rol

BM Genel Sekreteri Antoni Guterres’in soykırımcı İsrail tarafından “istenmeyen adam” ilan edilmesi, kuşkusuz Guterres’in doğru bir konumda bulunduğunu resmetmektedir öncelikle… 

İsrail, İran’ın saldırısını doğrudan kınamadığı için Guterres’i “istenmeyen adam” ilan ettiğini açıkladı. Ancak Tel Aviv başından beri BM Genel Sekretesi’ne karşı, çünkü Guterres İsrail’in Gazze’ye saldırmaya başladığı günden bu yana doğru tutum alıyor ve olanakları ölçüsünde diplomatik adımlar atıyor. 

Örneğin bu süreçte Guterres BM Güvenlik Konseyi üyelerine yazdığı mektupla, BM Genel Kurulu’nda ateşkes oylaması çabalarıyla öne çıktı. Hatta Guterres, ABD’nin İsrail’i kollayan tutumuna da karşı çıktı, ABD’nin İsrail lehine vetosunun, BM Güvenlik Konseyi’nin otorositesini ve güvenirliğini zayıflattığını belirtti.

Kısacası Portekiz Sosyalist Partisi’nin eski genel sekreteri, Sosyalist Enternasyonal’in eski başkanı ve Portekiz’in eski başbakanı olan Guterres, BM Genel Sekreteri olarak kritik konularda kritik tutum alan bir diplomat oldu.

Waters’ın onurlu tutumu

Dünyanın sert bir viraj aldığı günümüzde, tıpkı Guterres gibi başka siyasi liderler de önemli ve sorumlu tutumlar aldılar. Örneğin İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na yargılayan Güney Afrika’nın cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, örneğin İsrail’e karşı ambargo girişimlerine öncülük eden Kolombiya’nın devlet başkanı Gustavo Petro, o siyasilerin başında geliyor. 

Elbette aydınlar ve sanatçılar içinde de bu tür tarihi tutum alanlar var. Onların başında da Roger Waters geliyor. Ünlü rock grubu Pink Floyd’un kurucularından Waters hem Filistin’e desteğiyle hem de ABD’nin Ukrayna krizindeki rolünü ortaya koymasıyla öne çıkan isimlerden oldu.

Üstelik Roger Waters, İsrail yanlısı lobilerin müzik piyasasındaki gücünü bilmesine rağmen bu tutumu aldı; milyon dolarlık konser anlaşmaları iptal oldu, albüm şirketi sözleşmesini feshetti vb. Ama Roger Waters sorumlu bir aydın olarak doğru bildiğini söyledi.

Pink Floyd üyesi David Gilmour, politik görüşleri nedeniyle Roger Waters’la bir daha birlikte sahneye çıkmayacağını ilan etti. Waters’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ve Venezuella Devlet Başkanı Maduro gibi isimleri savunmasından rahatsız olan Gilmour, klasik ABD-İsrail propaganda yöntemine sarılarak, Waters’ı antisemitik(!) olmakla suçlamaya kalktı!

Netanyahu’nun böceği

İsrail hangi propagandaya sarılırsa sarılsın, Benjamin Netanyahu 21. yüzyılın Hitler’i olarak tarihe geçmiş durumda. 

İsrail Terör Örgütü lideri olarak Netanyahu, her türlü illegal faaliyetin merkezindedir. Öyle ki müttefiklerine bile hukuk dışı eylemler yapmaktadır. 

Örneğin Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson, yakında yayınlanacak kitabında anlatıyor: İsrail Başbakanı Netanyahu, 2017 yılında,  Johnson’un İngiltere Dışişleri Bakanlığındaki şahsi banyosunu kullandıktan sonra, banyoda dinleme cihazı bulunuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İran’ın “ölçülü” yanıtı

İran, 13 Nisan’dan sonra 1 Ekim’de de doğrudan İsrail topraklarını füzelerle vurdu. İran’ın yanıtını, ABD ve İsrail’in durumunu ve Türkiye’nin tutumunu madde madde inceleyelim:

1) Tahran’ın yanıtı yine ölçülüydü: Hem İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun savaşı bölgeselleştirme tuzağına düşmeyecek ölçüde, hem İsrail’in dokunulmazlık efsanesini delecek ölçüde… 

NATO tedrisatının sonuçları

2) Ancak Tahran’ın yanıtı yine ilki gibi Türkiye kamuoyunda farklı siyasal ajandalar çerçevesinde yorumlandı. Türkiye’de üç kesim İran karşıtlığında ittifak yapıyor: Sünni Siyasal İslamcı kesim, Kemalistlerin NATO’cu kanadı ve liberaller… 

3) Sosyalistlerin büyük bir kesimi, antiemperyalist ve ezilen halklardan yana tutumları nedeniyle ABD-İsrail eksenine karşı direnen tüm kuvvetleri destekliyorlar. Kemalistlerin NATO’cu kanadı ile liberaller ise ABD-İsrail cephesinde konumlanıp, sosyalistleri “nasıl olur da dinci rejimlere, İslamcı örgütlere destek verirsiniz” diye suçlamaya kalkıyorlar. 

4) Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu iddia eden albayın, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü, İran füzelerinin havai fişek olduğunu iddia eden generallerin varlığı, NATO tedrisatının yıkımının aslında ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.

Propaganda savaşı

5) Bu çok cepheli savaş, aynı zamanda bir propaganda savaşıdır, kamuoyunu ve akılları hedef alır. Örneğin İran’ı Rusya’ya füze desteği veriyor diye suçlayan Atlantik cephesi, o füzeler İsrail’e atılınca “işe yaramadığını” propaganda ediyor.

6) Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinden sonra İran’ın İsrail’e yanıt veremeyeceğini, İranlı mollaların “tavuk” ve “ördek” olduğunu iddia edenler, “İran İsrail’i vuramaz” diyenler, İran 1 Ekim akşamı füzelerini atınca, bu kez “İsrail’in demir kubbesi füzeleri önledi” diye propaganda yapmaya başladılar. Füzelerin bir bölümünün demir kubbeyi deldiği anlaşılınca, “ama boş tarlaya düştü” dediler. Askeri tesislere, havalimanlarına düştüğü anlaşılınca, “ama tahribat yaratmadı” dediler. Yarattığı anlaşılınca, “ama kimse ölmedi” dediler…

Pentagon’un saptaması

7) ABD ve İsrail için, İran’ın füze kapasitesi kendini ispatlamış durumdadır. Sesten yedi kat hızla 1200 km yol kat eden ve en önemlisi uyduyla yönlenebilen bu füzeler, mesajı alması gerekenlere vermiş görünüyor. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “İran’ın bir kapasitesi olduğu açık ve bunu doğrudan İsrail’e saldırmak için kullanmaya istekli olduklarını gösterdiler. Bu nedenle İsrail’in savunulması konusunda yakın istişarelere devam edeceğiz” dedi. 

Pentagon’un da saptadığı gibi füzeler etkili oldu. Füzeler sivilleri değil, İsrail’in askeri ve güvenlik tesislerini hedef aldı. Batı basınında çıkan fotoğraflar, Tahran’ın istediği sonucu aldığına işaret ediyor. Unutulmamalı: Silahlı politika olarak savaşın temel hedefi çok insan öldürmek değil, düşmanının iradesini teslim almaktır. 

Erdoğan’ın mesajının anlamı 

8) İktidar cephesi “İsrail’in hedefinin İran olmadığını, asıl hedefinin Türkiye olduğunu” savunuyor. Bu sözler ya Sünni Siyasal İslamcılığın mezhepçi bakışı nedeniyle, ya İran-Hamas ilişkisinden duyulan rahatsızlık ve o ilişkiyi devralmak için ya da bölgedeki tabloyu fırsata çevirerek kendi “nüfuz bölgesi kurma ve genişletme faaliyetlerine“ gerekçe üretmek için söyleniyor olmalı…  

9) Peki savaş bölgeselleşir mi? Elbette bu risk hâlâ var. Netanyahu iktidarını korumak, yargılandığı davalardan kurtulmak, 7 Ekim başarısızlığını kapatabilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışmayı sürdürecek; 5 Kasım’da ABD’de yapılacak seçimi ve mevcut geçiş dönemini, kendisi için bir fırsat görüyor. İran ise Netanyahu’nun bu tuzağına düşmemek için Rusya’nın da işaret ettiği gibi “sorumlu ve kayda değer” bir tutum almayı sürdürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Erdoğan’ın Hamas-Hizbullah ayrımı

İsrail terör örgütü, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’den sonra Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı da bir terörist saldırıyla öldürdü. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hizbullah’ın H’sini ve Nasrallah’ın N’sini söylemeden, Lübnan’a başsağlığı diledi. Oysa daha birkaç hafta önce Haniye için yas ilan etmişti. 

Erdoğan’ın ikisi de İsrail’e karşı direnen örgütler olan Hamas ve Hizbullah arasında neden bir ayrım yaptığı ortada: Hamas Sünni, Hizbullah Şii.

AKP’nin psikolojik savaşı

Erdoğan’daki bu tutum, haliyle Erdoğan cephesine de yayılıyor. Örneğin AKP’ye yakın A Haber’de Em. Albay Coşkun Başbuğ, Nasrallah’ın MOSSAD’a çalıştığını iddia edebiliyor, Hizbullah yöneticileri için “satılmış kadro” diyebiliyor. 

Başbuğ’un gerekçesi ne peki? Hizbullah, Nasrallah ve komutanları sayesinde İsrail’i cehenneme çevirmiyormuş! Çünkü Hizbullah’ın attığı füzeler havai fişek gösterisinden ibaretmiş! O zaman neden öldürülmüşler peki? Kullanım süreleri dolmuşmuş!

Albay rütbesine gelmiş biri, hepsi bir yana, Nasrallah liderliğindeki Hizbullah’ın İsrail’i 2006’da nasıl yenilgiye uğrattığını bilmiyor olamaz. Tüm bu psikolojik savaş argümanları, Erdoğancılığı, yani Sünni Siyasal İslamcılığı savunabilmek için…

Unutmadan; bu cephenin bir kesimi de Nasrallah’ın ölümünü kutlayan İdlib’de besledikleri cihatçı örgütlerdir.

Mezhepçilik ve İran karşıtlığı

Erdoğan cephesi, TV ve gazeteleri ile aylardır İran karşıtlığı yapıyor. İran’ın neden İsrail’e savaş açmadığını, neden İsrail topraklarına sürekli füze fırlatmadığını sorguluyorlar. 

Bunları sorgulayanlar, daha düne kadar İsrail’le ticareti bile savunanlar oysa! Çünkü meseleleri İsrail karşıtlığından çok, Sünni Siyasal İslamcı bakışla, Şii İran’a karşı pozisyon almak!

İsrail’e mühimmat taşıyan ABD askeri uçaklarının İncirlik’i kullanmasına itiraz etmezler, İsrail’e istihbrat sağlayan Kürecik Radarı’nın kapatılmasını istemezler, İsrail’e destek için Doğu Akdeniz’e gelen ABD savaş gemisiyle tatbikat yapılmasına itiraz etmezler , İsrail’e destek için İzmir’e demirleyen ABD savaş gemisine karşı ses çıkarmazlar ama İran İsrail’i vurmuyor diye şikayet eder, Nasrallah’ı MOSSAD ajanı olmakla suçlamaya kalkarlar. ABD ve İsrail’e karşı mücadele diye de zincir kahve dükkanlarını basıp insanların elindeki kahveyi dökerler.

Kısacası kahve dükkanlarındaki antisiyonist, gazete manşetlerindeki antiemperyalist maskeleri İncirlik ve Kürecik tesislerine kadardır; orada ABD’nin müttefiki olurlar! 

İsrail ABD-İran savaşı istiyor

İsrail, ABD’yi İran’a saldırtabilmek için uğraşıyor. İran’ı önce diplomatik temsilciliğini vurarak, ardından misafiri Haniye’yi öldürerek tahrik etti. Netanyahu’nun amacı ortada: İran saldıracak, ABD İsrail’i korumak zorunda kalacak ve ABD-İran savaşı çıkacak. Tahran bu tuzağa düşmemek için ölçülü yanıt verdi. 

Netanyahu bu hedefe ulaşmak için şimdi de Hizbullah’a saldırıyor. Önce Hizbullah komutanlarının çağrı cihazlarını patlattı, ardından Nasrallah’ı öldürdü. Netanyahu’nun amacı yine aynı: Hizbullah ve İran saldıracak, ABD İsrail’i korumak zorunda kalacak ve ABD-İran savaşı çıkacak. 

Bunu herkes görüyor ama Sünni Siyasal İslamcı iktidar, “İran neden İsrail’i vurmuyor” diye şikayet ediyor. Netanyahu’dan sonra İran’ın saldırmasını en çok isteyen kesim durumundalar. 

Ölmeyi göze alanlar kazanır

Bölgesel savaş riskini görenler için tablo net. Örneğin Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “İsrail’in İran ve Hizbullah’ı tahrik etmeye çalıştığını”, “İran’ın sorumlu bir davranış sergilemeye devam ettiğini”, “bunun gerekli olduğunu ve kayda geçmesi gerektiğini” belirtiyor. 

ABD-İsrail-İngiltere cephesine karşı mücadele uzun soluklu ve inişli çıkışlıdır. Kimse Haniye ve Nasrallah suikastlarıyla aldanmasın: Ölmeyi göze alanlar, öldürenleri en sonunda hep yener!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2024

, , , , , , ,

1 Yorum

İsrail teröründe yeni aşama

İsrail, Lübnan’da (ve bir kısmı da Suriye’de) büyük bölümünü Hizbullah üyelerinin kullandığı 5 bin çağrı cihazını patlatarak yeni bir terör saldırısına imza attı: 12 kişi öldü, 3 bine yakın kişi yaralandı.

Uzmanlar saldırının nasıl yapılabildiği konusunda üç olasılık üzerinde duruyorlar: 

1) İsrail üretim sürecinde, çağrı cihazlarına zararlı yazılım yüklemiş olabilir. Böylece internet olmadan da zararlı yazılım üzerinden bataryayı ısıtıp patlatabilir.

2) Cihazlarda yer alan bir açık üzerinden bataryaların ısıtılarak patlatılmasını sağlayacak bir mesaj göndermiş olabilir. (Örneğin bir telefon markası, yazılımdaki bir açık nedeniyle yabancı karakterli mesajla bataryasının aşırı ısınma problemi yaşamış ve ürünlerini geri çekmişti.)

İsrail’in destekçileri

3) Ancak tahribat büyüklüğü, batarya patlamasından öte bir duruma işaret ediyor. Dolayısıyla İsrail yine tedarik ya da üretim sürecinde çağrı cihazlarına patlayıcı yerleştirmiş olabilir. (Daha önce 15 gram patlayıcı yerleştirilmiş cep telefonuyla bir Hamas yöneticisine suikast düzenlemişti.)

Her durumda İsrail bu saldırı için ABD’den üretici firmaya kadar bir dizi iç ve dış aktörle işbirliği yapmış olabilir. (Üretici Tayvan firması, çağrı cihazlarının, lisans verdikleri bir Macar şirketi tarafından Budapeşte’de üretildiğini söyledi.)

Peki İsrail, kendi teröründe yeni bir aşama sayılacak bu insanlık dışı saldırıyı neden yaptı?

Amaç savaşı bölgeselleştirmek

İsrail savaşı bölgeselleştirmek istiyor. Bu nedenle İran’ı iki kez kışkırttı. İran’ın diplomatik temsilciliğini vurarak, kendisine saldırmaya mecbur etmeye çalıştı. Bölgesel bir savaş istemeyen İran ise savaş çıkartmayacak düşüklükte ama İsrail’i de vurabileceğini gösterecek büyüklükte, ölçülü bir yanıt verdi. 

Netanyahu hükümeti yeniden İran’ı kışkırtabilmek için, bu kez Hamas lideri Haniye’yi vurdu. Haniye, helikopter kazasında ölen İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin cenaze töreni için İran’a gelmişti. Tahran yönetimi, zamanını ve yöntemini açık tutarak İsrail’e vereceği yanıtı şimdilik bekletiyor.

Netanyahu hükümeti bu nedenle şimdi de savaşı Hizbullah üzerinden Lübnan’a yaymaya çalışıyor. Bu amaçla sık sık Lübnan’a füze saldırısı yaptı. Hizbullah da yine füze saldırılarıyla karşılık verdi. İsrail, ABD’nin de İran gibi bölgesel savaş istemediği şartlarda, savaşı bu yöntemle Lübnan’a yayabilme fırsatına kavuşamadı. 

İşte İsrail, çağrı cihazlarını patlatarak düzenlediği terör saldırısıyla, Hizbullah’ın vereceği karşı saldırı üzerinden savaşı Lübnan’a yaymak istiyor. Nitekim hızla Lübnan sınırına bir tümen gönderdi.

Kötülük organizasyonu: İsrail

İsrail, çağımızın gördüğü ve belki de göreceği en büyük kötülük organizasyonudur. Bir terör devletidir, soykırımcıdır, kitlesel katliamları ile en büyük insanlık düşmanıdır.

Binlerce yıllık dini metinler ile toprak işgaline en gerici gerekçeler üreten, ırkçı ve dinci anayasası ile kendini seçilmiş halk görüp buradan hareketle Ortadoğu’da Filistinlilere soykırım uygulayan, emperyalist ABD’nin bölgesel karakolu olarak onun askeri, istihbari, siyasi ve ekonomik desteğiyle coğrafyamızda cinayetler ve suikastler işleyen, 1948’deki kuruluşundan önce terörle başladığı yolda terörle ilerleyen bir büyük kötülük organizasyonudur İsrail…

İsrail’in pervasızlığı ve dokunulmazlığı, ABD’nin gücüdür. Dolayısıyla İsrail’e karşı mücadele, ABD’ye karşı mücadeleden geçmektedir. 75 yıldır İsrail’e karşı bu coğrafyanın çaresiz kalmasının nedeni, Amerikancılık ile İsrail karşıtlığının yapılamayacağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2024

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın