Posts Tagged MHP
Teröristle pazarlık, muhalife hapis
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/01/2025
İktidar bir yandan teröristle pazarlık yapıyor, diğer yandan “terör propagandası yaptığı” iddiasıyla muhaliflerine operasyon düzenliyor.
Ahmet Türk; hem terörle iltisaklı olduğu iddiasıyla Mardin Belediye Başkanlığı görevinden alınıp yerine kayyum atanıyor, hem de özel istekle DEM’in İmralı heyetine dahil edilip, parti parti dolaştırılıyor.
Özel istek demişken… DEM Milletvekili Cengiz Çandar açıklıyor: “Ahmet Türk, Irak KDP’sine ve Mesut Barzani’ye eleştirilerde bulunmuştu. Öcalan, ’Kürt toplumunda saygın bir isimdi, o da heyette olsun’ diye ısrarcı olunca, devlet Mesut Barzani’nin olurunu aldı” (Medyascope, 14.1.2025).
AKP-MHP-DEM-İmralı dörtgeninde Açılım yürürken, DEM’in pek çok belediyesine kayyum atandı. DEM’in tepkisi “sıradan açıklama” yapmaktan öteye gitmedi. İlk açılımın yürütücüsü AKP’li Yalçın Akdoğan’ın bu süreçte kayyum atanmasını “kuvvetler ayrılığı var” diye açıklaması (HabertürkTV, 14.1.2025) ise siyasi mizah literatürümüze önemli bir katkı oldu.
Cumhura ’hazmettirme’ yöntemi
İktidarın bu “teröristle pazarlık, muhalife ‘terör propagandası’ soruşturması” tutumunu nasıl yorumlamalıyız peki? Sanırım AKP’nin ilk açılımdan çıkardığı en önemli sonuç, süreç boyunca kamuoyuna “taviz veriliyor” görüntüsü hissettirmemek, süreç boyunca terörle mücadele yapma görüntüsü vermek, olmalı.
AKP bunu DEM belediyelerine kayyum atayarak ve kimi CHP’lilere “terörle iltisaklı” diye operasyon düzenleyerek yapıyor.
MHP’nin durumu ise daha zor. Çünkü hem ilk açılıma muhalefet eden bir parti olarak tabanını bu kez tersine ikna etmesi zor hem de genel başkanları Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkından yararlansın, TBMM’ye gelip DEM parti grubunda konuşsun” ağırlığındaki sözü tabanın hazmetmesi zor…
Hazmetme meselesi önemli. Anımsayın, Erdoğan ilk açılımda şöyle demişti: “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” (Milliyet, 25.9.2009).
Bahçeli milliyetçi tabana Öcalan açılımını hazmettirebilmek için “vatan, millet, sakarya” yolunu seçti, grup toplantısında şöyle dedi: “Türkiye, 12 Ada’sız yaşasa bile 12 Ada’nın Türkiye’siz yaşaması tam bir hayaldir” (cumhuriyet.com.tr, 14.1.2025). AKP’nin daha önce de “İnönü’nün ihaneti” diyerek siyasi araç yapmaya çalıştığı bu konu hakkında gerçeği öğrenmek isteyenler için okuma önerisi: Hazal Papuççular, Türkiye ve 12 Ada, İş Bankası Yayınları, 2019.
Sözde milliyetçilik
Yunanistan ile sorunlar, hem “yerli ve milli” AKP’nin hem de “ülkücü milliyetçi” MHP’nin sık sık siyasi kaldıraç olarak kullanmak istediği konudur. Öyle ki hem 147 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesine 22 yıl boyunca göz yumdular, hem anlaşmalara aykırı olarak adaların silahsızlandırılmasını seyrettiler ama hem de Osmanlı döneminde verilen adalar üzerinden CHP’yi suçladılar!
Bu tabloyu tabana hazmettirebilmek için de gün oldu Yunanistan’a “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip sonra “o söz size değildi” geri adımı attılar; gün oldu 12 ada dediler…
Halbuki gerçekte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle “Yunanistan’la tüm sorunları, bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih etmiş” durumdalar (AA, 23.11.2024).
‘Öcalan’ın hiçbir talebi yok’ masalı
Taraflar, öncekinden farklı olarak bu kez sürece “çözüm süreci”, “demokratikleşme süreci” gibi bir isim vermekten ve “müzakere” görüntüsünden özenle kaçınıyor.
AKP, MHP ve DEM sözcülerine bakılırsa ortada değil bir pazarlık, müzakere bile yok; Öcalan’ın hiçbir talebi yok, hatta Abdülkadir Selvi’nin yazdığına bakılırsa Erdoğan milletvekillerine şöyle demiş: “Ev hapsi, mev hapsi diye bir şey yok. Adamın kendisi de çıkmak istemiyor” (Hürriyet, 15.1.2025).
Yani anlatılanlara bakılırsa Öcalan, hiçbir şey istemeden, 50 yıllık örgütünü tasfiye edecek! Madem Öcalan artık bir “barış güvercini”, o zaman heyetlere, partilerle görüşmelere, demeçlere, karşılıklı mesajlare ne gerek var? Madem Öcalan karşılıksız örgütünü tasfiye edecek, neden bir kerede o açıklamayı yapmıyor?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2025
Misakı bölücülük!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/01/2025
Misakı Milli‘yi tamamlamaya çalışmak, 100 yıl sonra Misakı Millicilik değil, Misakı bölücülüktür. Sadece Irak ve Suriye’yi böleceği için değil, sonrasında Türkiye‘yi de böleceği için bölücülüktür.
AKP ve MHP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişleştme” projesi, Türkiye’yi bir ucu Irak ve Suriye’yle, bir ucu İran’la karşı karşıya getirecek bir yıkım projesidir.
Dahası bu, Türklere ve Kürtlere demokrasi değil, daha otoriter rejim demektir!
Önce Irak ve Suriye Kürtleri
DEM’in İmralı heyetinden Ahmet Türk’ün şu sözleriyle AKP ve MHP’nin “Neo-Misakı Millicilik” trenine bindiğini önceki yazımda aktarmıştım: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Aytunç Erkin, Nefes, 4.1.2025)
Irak ve Suriye açısından bölücülük olan bu durumun gelecekte doğuracağı asıl tehlikeye de dikkat çekmiştim: Irak ve Suriye Kürtleriyle “genişleyen Türkiye”, “İran Kürtleri” ile daha da genişlemek isterse ne olacak? Tam da ABD’nin istediği gibi bir Türk-Fars savaşı mı?
DEM’lilerin soruma yanıtı fazlasıyla Misakı Millici! Şöyle diyorlar: “Misakı Milli sınırları Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyor, İran Kürtlerini kapsamıyor. Endişenize yer yok.”
Sonra İran Kürtleri
MHP’nin Türk milliyetçiliği ile DEM’in Kürt milliyetçiliği birleşince etkisini katlamış olmalı. Zira Ahmet Türk çıtayı yükseltmiş.
İsmail Saymaz’a konuşan Ahmet Türk sayı veriyor: ”Bugün Ortadoğu’da 50 milyonluk bir Kürt nüfusu var ve hepsinin yüzü Türkiye’ye dönük, kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Bunu kalıcı hale getirmek lazım.”
50 milyon diyerek, işe İran Kürtlerini de dahil etmişler. Hani Misakı Milli Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyordu? Hani Türk-Fars savaşı konusunda endişe etmeme gerek yoktu?
‘Siyasal Alevicilik’ kavramının hedefi
“Siyasal Alevicilik” kavramının da şu sıra dolaşıma sokulması tesadüf değil. Bu soruna eğilenler çoğunlukla meselenin Suriye boyutuna dikkat çekiyorlar, haklılar. Ama bir de ihmal edilmemesi gereken şu boyutu var ve yarın bu esas haline gelebilir:
Erdoğan ve Bahçeli’nin Türk-Kürt birliği için işaret ettiği iki tarihsel dönem var: İlki Malazgirt, ikincisi de Yavuz Sultan Selim dönemi…
Peki Yavuz Sultan Selim döneminin özelliği ne? İran coğrafyasındaki Safevi devletine karşı Osmanlı’nın Kürtlerle ittifakı. Türk Safevilere karşı Türk Osmanlıların Kürtlere ittifakı yani. Şu farkla: İran ve Doğu Anadolu’daki Şii-Alevi Türkmenlere karşı Sünni Türk- Sünni Kürt ittifakı!
Astana Platformu’na rağmen iktidar medyası, Suriye’de sürekli Alevi/Nusayri Esad ile Şii İran karşıtlığı yaptı. Şimdi İran’a, Şiiliğe, Nusayriliğe, Aleviliğe karşı Sünni Türk-Kürt ittifakı yapmayı ince ince işliyorlar.
Kimlik
Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Kürtlük alt kimliğim, Türklük üst kimliğim. Bu topraklardaki 24 farklı milliyet, cumhuriyet devrimiyle bir millete/ulusa dönüştük.
Kavimler, klanlar, milliyetler, milletler/uluslar… Tarihsel perspektiften bakıldığında hepsi değişken, oysa sınıflar ortaya çıktığından beri ve sınıflar ortadan kalkana kadar asıl olan kimlik, sınıfsal kimliktir.
Emperyalizm çağında, coğrafyamızı alt kimlikler üzerinden yeniden haritalamaya çalışmak, tüm kimliklerin aleyhine olacaktır. Tarihe not düşmek adına yazayım: Bundan en büyük acıyı çeken de ne yazık ki biz Kürtler oluruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2025
Psikolojik savaş ve şok terapisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/11/2024
Son 22 yıllık siyasi pratiğin sonuçlarından ikisi şudur:
1) AKP 22 yıldır başarılı olduğu için değil, muhalefet başarısız olduğu için iktidarını sürdürebilmektedir: Erdoğan’ın karşıtlarını müttefik yaparak, onları birbiriyle çarpıştırarak, aynı müttefiki iki kez kullanarak iktidarını sürdürebilmesinin nedeni, Türkiye’nin muhalefet sorunudur.
2) AKP, ne söylüyorsa tersini yapan, ne yaparsa tersini söyleyen bir iktidardır: Erdoğanizm, “Atlantikçi, neoliberal sünni siyasal İslamcı” bir harekettir. Halkı yardıma muhtaç edip dinle avutarak, ülkeyi Atlantik projelerine eklemleyip “yerli ve milli propagandası” yaparak, büyük burjuvaziyi memnun edip “beyaz Türkler edebiyatı” yaparak, devlet olanaklarıyla kendi burjuvazisini semirtip halka “dava” için kemer sıktırarak bir “piramit” inşa etti.
Sersemletme operasyonu
22 yılın bu iki sonucunu, 1 Ekim’den bu yana yaşanan ve adeta planlı bir “şok terapisi” olarak uygulanan gelişmeler nedeniyle anımsattım.
Devlet Bahçeli 1 Ekim’de, daha üç gün önce kapatılmasını istediği, TBMM’den atılmasını savunduğu partiyle tokalaşarak muhalefete, 22 Ekim’de de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek topluma “şok terapisi” başlattı.
Terapi, muhalefeti ve toplumu bir projeye kanalize etmek için; şoklu olması ise bunu ancak sersemleterek yapabileceği için. Nitekim öyle de oldu. DEM yöneticileri birden Bahçeli’de büyük siyasi olgunluk ve “devlet aklı” gördüler, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise bunun normalleşme hamlesinin bir yansıması olduğunu sandı. “Öcalan’ın TBMM’ye davet edilebilmesi” gibi en uçuk seviyeden uygulanan şok da toplumu önemli oranda sersemletti.
Erdoğan’ın CHP planı
İktidarın 30 Ekim’de CHP’li bir belediye başkanına PKK’li olduğu iddiasıyla operasyon düzenlemesi de yine muhalefeti hedef alan şok terapisiydi.
Önceki yazımda belirttim: Operasyon, öncelikle CHP’yi AKP-MHP planına zorlama, ikincil olarak da CHP’yi içeriden vurarak zayıflatma amaçlıydı.
Şok terapisiydi: İktidar bir yandan PKK’nin başını TBMM’ye çağırıyor ama bir yandan da muhalefetin bir belediye başkanını, PKK’lilerle irtibatı olduğu iddiasıyla tutukluyor!
İktidar bir yandan Ekrem İmamoğlu’nu uyduruk “ahmak davasıyla” siyasi yasaklı ilan etmeye çalışıyor, bir yandan da eski danışmanı olan belediye başkanını PKK’li diye tutukluyor. Neden? Çünkü Erdoğan, yeni anayasa ile yeniden aday olabildiğinde(!) dişine uygun bir cumhurbaşkanı adayının rakip olmasını istiyor. Çünkü Erdoğan İstanbul’da üç kez seçim kaybettiği İmamoğlu’yla yarışmak istemiyor.
Ve ne yazık ki Erdoğan CHP’deki üç başlılık nedeniyle, bu oyun planını uygulayabileceğini hesaplıyor.
Özel’in oyun planı ne?
Başta da belirttik: Türkiye’nin asıl sorunu muhalefet sorunudur. Erdoğan’ın karşısına rakip diye MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez adaylığına “mağdur olmasın” diye itiraz etmeyen CHP, her şeye rağmen, AKP Türkiye’yi çöküşe götürdüğü için son yerel seçimden birinci parti çıktı.
Normalde 22 yılın ardından birinci parti olan CHP’nin hızla “erken seçim” için baskı kurması lazımdı. Özgür Özel tersini yaptı, iktidarla normalleşme süreci başlattı! Öyle ki iktidar göstere göstere bunun kendileri için “muhalefeti yumuşatma” süreci olduğunu ortaya koymasına rağmen, Özel bu tutumunu sürdürdü.
Erken seçim konusu, sonrasında CHP’de bir iç basınca dönüştüğünde bile Özel, yok gelecek sene, yok 2026’da, diyerek konuyu sulandırdı.
İşte buradayız: AKP’nin oyun planı açık, CHP tabanı bu nedenle asıl Özgür Özel’in oyun planını sorgulamalıdır!
Ne yapmamalı?
CHP birinci parti olarak erken seçim baskısı kuracak mı? CHP normalleşme yerine iktidarla birinci parti gibi mücadele edecek mi? CHP binalardan çıkıp kitlelerle alanlarda mücadeleyi örgütleyecek mi? CHP Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımına” karşı çıkıp, cumhuriyetçi bir cephe kuracak mı? CHP AKP’nin yeni anasaya girişimine kategorik olarak karşı duracak mı? CHP, Erdoğan’ın CHP içini zayıflatma operasyonlarına karşı sağlam pozisyon alacak mı? CHP üç başlı görüntüye son verecek mi: Başarısız Kılıçdaroğlu kendisini çare gibi sunmaktan vazgeçecek mi, İmamoğlu’nu siyasetten tasfiye operasyonuna Özel direnecek mi?
Bunlar daha taktik düzlemdeki sorunlardır, program ve strateji düzlemindekilere değinmiyoruz bile… Ki problemler de işte asıl oradan başlıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2024
Erdoğan’ın oyun planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/10/2024
Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşarak başlattığı süreç, “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla sürüyor. Bu hamleler, “Bahçeli, ABD-İsrail’e karşı büyük oyun kurdu” diye pazarlanıyor; hatta “Bahçeli’nin büyük planına Erdoğan’ı da sürüklediği” iddia ediliyor.
Bahçeli’nin kurduğu bir oyun planı yok, kendisi ilk günden beri oyun planlarının küçük-büyük oyuncusu olabilmiştir sadece. “Mehmet Ali Güller” adlı Youtube kanalımdaki “Bahçeli’nin 16 sabıkası” başlıklı yayını izlerseniz, MHP liderinin hangi oyunlarda hangi rolleri aldığını ve birikmiş siyasi sabıkalarının listesini görebilirsiniz.
Burada da Bahçeli 17. siyasi sabıkasına imza atmaktadır. Ve bir oyun planı kuran değil, Erdoğan’ın oyun planında rol alan konumdadır.
Erdoğan’ın başkanlık sorunu
Erdoğan yeni bir oyun planı kuruyor, çünkü yeniden başkan seçilebilme sorunu var. Bu sorunun “sınırsız çözümü” yeni bir anayasa yapmaktan geçiyor. Yeni anayasayı kabul ettirebilmek için de DEM Partisi’nin oylarına ihtiyacı var.
Erdoğan’ın oyun planının içeride iki ayağı var: Birincisi DEM Partisi’ni devreye sokmak üzere zıttını, MHP’yi kullanmak; ikincisi de süreçlere meşruiyet kazandırabilmek için CHP’den yararlanabilmek. Dolayısıyla “normalleşme-yumuşama” süreci de nesnel olarak Erdoğan’ın oyun planını kolaşlaştıran bir boyuta sahip.
“Büyük Ortadoğu” sorunundan faydalanma
Olası geniş kamuoyu baskısına karşı içerideki bu süreci dışarısıyla ve “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemiyle dengelemeye çalışacaklar. Şöyle:
– İsrail’in Lübnan’a saldırıları sürüyor: Erdoğan bu nedenle yeniden “sığınmacı kartı” açtı. Geçen hafta Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Hem Suriye’den hem de Lübnan’dan yeni sığınmacılara kapılarının açık olduğunu” ilan etti.
– İsrail, konjonktürü fırsata çevirebilmek için Suriye’ye saldırılarını artırıyor, Golan’daki durumunu tahkim edecek bir düzenleme arayışında: İktidar bunun savaşı bölgeselleştirme potansiyeli olduğunu, İran’a da sıçrayabileceğini, dahası İsrail’in olası yanıtından sonra İran’ın bu kez savaşa girmek zorunda kalabileceğini, bunun da ABD’yle yeni bir işbirliği dönemini açabileceğini hesaplıyor. Bu durumun hem riskler hem de fırsatlar doğuracağı düşünülüyor: Risk, Türkiye’nin de bölgesel bir savaşın parçası olması, fırsat ise “ABD sponsorlu PYD devleti” sorununun “iki açılı” çözümü:
İki açılı “çözüm”
1) ABD’nin kökleri 1965’e kadar uzanan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla uyumlu çözüm: Bu çözüm ile Erdoğan’ın 22 yıllık “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefinin hayata geçeceği ve karşılığında siyasi konumunun pekişeceği varsayılıyor.
2) Öcalan’ın çıkışıyla PKK’nin kendini lağvettiği ama PYD olarak Suriye’de Türkiye tarafından kabul edildiği çözüm: Bu çözüm, Fırat’ın doğusundaki Kürdistan’a karşı Fırat’ın batısında Halep’e inen bir nüfuz bölgesinin paylaşılmasını içerecek.
Erdoğan’ın hedefi
Görüleceği üzere bu iki çözüm de Erdoğan’ın “sultanizm” rejimi için kısmi bir çözüm olsa da Türkiye için bir çözüm olmayacaktır ve tersine Türkiye’yi bölgede ciddi sorun haline getirecektir.
Dolayısıyla Erdoğan’ın hedefi Kürt sorununu çözmek ya da komşularla iyi ilişki geliştirerek bölgesel savaş riskini azaltmak değildir. Hedefi, Ortadoğu’da İsrail’in saldırganlığından ve ABD’nin müttefik ihtiyacından yararlanarak yeni toprak kazanmak ve bunu sultanlığını pekiştirmekte ve davasının bayrağını yükseltmekte kullanmaktır.
Elbette bunlar plan ve hayata geçmesini engelleyecek faktörler de yok değil!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2024
Açılımın üç sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2024
Ankara kulislerinde en çok tartışılan konu: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere uzattığı el, yeni bir çözüm sürecine dönüşür mü?
Biz bu soruya, açılımın üç sorununu tartışarak katkı koymaya çalışalım.
1. Kürt sorununa mı çözüm?
Soru şu: Erdoğan Kürt sorununu çözmek için mi yeniden açılım yapıyor, yoksa iktidarını/başkanlığını sürdürebilmek için mi?
Bunu şu nedenle soruyoruz: Erdoğan Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını da söyledi, olduğunu da… Olduğunu söylediğinde açılımcıydı, olmadığını söylediğinde açılımı kapatmıştı.
Bu durum, Erdoğan’ın açılım ihtiyacını ortaya koyuyor: Meselesi Kürtler ya da Kürt sorunu değil, meselesi iktidarını sürdürmek. İktidarını sürdürebilmek için de ya TBMM’nin seçim yenilemesi ya da yeni anayasanın kabulü gerekiyor. Sayısal nedenlerle, ikisi için de DEM’in desteği lazım.
Açıklamalarına bakılırsa, Kürtlerin siyasi partisinin de en azından bir bölümü, Erdoğan’ın iç politik ihtiyaçları üzerinden, kendi siyasi ajandasına kazanım oluşturabileceğini hesaplıyor.
2. Bölgesel durumdan yararlanma mı?
Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere el uzatmasıyla başlayan bu süreç, kuşkusuz bölgedeki yeni durumla da ilgili.
İktidarın ilk açılımı ile iktidarın neo-Osmanlıcı çizgisi arasında bir ilişki vardı. Öyle ki iktidar hem “Lozan hemizettir” diyor ama hem de Misakı Millicilik yapıyordu. Yani Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil edilemeyen Musul-Halep hattını işaret ediyordu. Suriye’de Atlantik cephesiyle girilen “macera” bu nedenleydi. Suriye macerasından bir türlü çıkmamaları da bu nedenle…
İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bununla ilgilidir. İktidarın “stratejik derinlikçileri” Ortadoğu’da yeniden sınırlarının çizilebileceğini, Ankara’nın önüne yeniden “genişleme” fırsatı çıktığını, Erdoğan’ın yeniden “Küresel düzenin altında bir alt düzen” inşa etme olanağına kavuşabileceğini düşünüyor…
Suriye’yle normalleşmeye şartlar koyarak normalleşme eğilimini terketmeleri, Mavi Vatan doktrinini rafa kaldırarak Doğu Akdeniz’de geri adım atmaları, Yunanistan’la tavizli normalleşmeleri, Ukrayna-Rusya dengeciliğinde ağırlığı Ukrayna kefesine koymaları, ABD-İngiliz enerji devleriyle 10 yıllık anlaşmalar yapmaları, Rusya’ya uyguladıkları yeni yaptırım…
Ve en önemli iki yeni gelişme de şu: İran karşıtlığının artması ve İdlib merkezli bir hareketliliğin başlaması!
3. Birinci partiye tuzak mı?
Eski açılımda CHP, MHP’yle birlikte açılımın genel olarak karşısındaydı. Gerçi Erdoğan ilk açılımdan istediği sonuçların bazılarını elde etmişti ama sonuçların tamamına ulaşamamasında bir etken de buydu.
MHP artık Cumhur İttifakı’nda, üstelik yeni açılım için bizzat Bahçeli sahaya sürüldü; çünkü siyaseten Erdoğanizme yapışmak dışında şansı kalmadı.
Peki CHP? AKP ve MHP cephesinden gelen açıklamalar, Erdoğan’ın CHP’yi de açılıma bir şekilde monte etmek istedğine işaret ediyor. DEM de aynı görüşte. Nitekim DEM yönetimi açık açık CHP’nin de devreye girmesini istedi. Gerekçeleri kendileri açısından makul: AKP’ye güvenmedikleri yeni süreçte, CHP’nin sübap olabileceğini hesaplıyorlar.
Peki daha düne kadar CHP’yi “DEM’lenmekle” suçlayan AKP-MHP cephesi neden CHP’yi sürece katmak istiyor? Çünkü CHP artık birinci parti. AKP-MHP CHP’yi açılım süreci üzerinden yeni anayasa sürecine de dahil edebileceğini düşünüyor. Varsın CHP son tahlilde yeni anayasa kabulüne hayır desin, komisyonlarda bulunarak hazırlanmasına dahil olması Erdoğan için yeterli meşruiyeti sağlayacak nasılsa! Üstelik bu süreçte ulusalcıların tepkisi nedeniyle CHP’nin oyları da önemli oranda erimiş olacak! Erdoğan da bir taşla birkaç kuş vurmuş olacak…
Bakalım Erdoğan’a yine aynı fırsatı verecekler mi?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2024
‘Beş yıl’ açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/10/2024
Türkiye’nin toplumsal ihtiyaçları nedeniyle şu anda yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, kaldı ki anayasanın dörtte üçü AKP tarafından zaten değiştirilmiş durumda.
Türkiye’nin idari ihtiyaçlar nedeniyle de yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, çünkü iktidar zaten anayasaya uymadan yönetiyor. Hatta bu yönüyle mevcut rejimi “anayasasız rejim” diye de niteyelebiliriz.
Bir tek Erdoğan’ın yeni anayasaya ihtiyacı var çünkü anayasaya aykırı şekilde üçüncü kez sürdürdüğü cumhurbaşkanlığını dördüncüye taşıyabilmesi, güçler dengesi nedeniyle mümkün değil; bu kez adaylığını “yasallığa” uydurmak zorunda.
Ancak Erdoğan’ın anayasayı değiştirecek gücü de yok, bunun için Cumhur Koalisyonunu genişletmeye çalışıyor. Peki nasıl?
Erdoğan’ın Bahçeli kartı
Erdoğan’ın iktidarını kabaca iki ayrı dönemde inceleyebiliriz: İlk dönemindeki müttefikleri FETÖ’ydü, PKK’ydi, liberallerdi. İkinci döneminde ise eski müttefiklerinin yerini milliyetçiler aldı. “Tekeden süt sağılmaz, Erdoğan’dan cumhurbaşkanı olmaz” diyen Bahçeli, Erdoğan’a rejim değiştirme ve tek adam olma yolunu açtı.
Ancak Erdoğan’ın milliyetçi müttefikleriyle birlikteki toplam gücü de yeni anayasaya yapmaya yetmiyor; hatta diğer sağ partilerden gelecek destek de…
Kısacası Erdoğan’ın DEM’e ihtiyacı var. Ama bu ihtiyaç ne zaman gündeme gelse “Erdoğan Kürtlerle ittifak yaparsa, bu kez milliyetçileri kaybeder” deniyordu. Oysa Erdoğan’ın yolunu açmak dışında siyasette başka şansı kalmamış bir Bahçeli var! Şimdi Erdoğan, Bahçeli’yi en olmaz denilen işte, PKK ile açılımda karta dönüştürmüş durumda.
Devlet açılımı
Önceki yazımızda “yeni anayasa tokalaşması” diye nitelediğimiz sürecin dinamikleri böyle. Dolayısıyla bu hamleyi “Devlet açılımı” olarak da isimlendirebiliriz. Şimdi ikinci adımı atıyorlar: Hem milliyetçi hem de muhafazakar tabanı ikna etme aşaması…
MHP’li yöneticiler, milliyetçi tabanı ısıtmak için “Terör Türkiye’nin enerjisini 40 yıl sömürdü. Türkiye yüzyılında bu meselenin çözülmesi önceliktir ” diye propagandaya soyundular.
Muhafazakâr taban için de şu propaganda yapılıyor: “Türkiye ile Suriye Kürtlerinin arasını İran bozdu, İran Kürtleri Esad karşıtı koalisyondan kopardı” denilip, “hazır İran İsrail baskısı altındayken, tablonun yeniden tersine çevrilebileceğini” savunuyorlar.
DEM’liler ise Erdoğan’ın yeni anayasa ihtiyacını siyasi ajandaları için fırsat görüyorlar, bu süreçten hangi kazanımları çıkarabileceklerini hesaplıyorlar.
Perinçek: Erdoğan-Bahçeli ikna edildi
Erdoğan’ın yukarıda özetlediğimiz iki dönemli siyasetinin ikinci döneminde iktidara dışarıdan destek veren Doğu Perinçek ise yeni tabloyu şöyle yorumluyor: “Erdoğan ve Bahçeli, ABD’nin Kürdistan projesine ikna edildi.”
Erdoğan bir projeye ikna edildiği için mi yoksa kendisine yeniden başkanlık yolu açacak yeni anayasa için mi Bahçeli üzerinden DEM’e el uzattı, elbette tartışılır ama en azından “Erdoğan iktidarının ABD ile savaştığı ve vatan savaşı verdiği” varsayımının geçersizliği görülmüş olmalı!
Erdoğanizmin tek prensibi var: İktidarı sürdürebilmek için herkesle müttefik olabilmek ve her projeye eklemlenebilmek. İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bu nedenledir. Erdoğan, İsrail tehdidi söylemi üzerinden hem sağ partileri koalisyona eklemleyecek, hem de İsrail-İran çarpışmasının Suriye’ye etkisi üzerinden Kürtlerle ittifak arayacak.
Erdoğan’ın oyun planı
Erdoğan’ın bu yeni oyun planı tutar mı? Mevcut tabloya göre tutması olası değil. Üstelik birinci parti durumundaki CHP’nin onay vermediği yeni anayasanın çıkması da mümkün değil.
Ama denir ya hani, “Osmanlı’da oyun çok” diye, “Yeni-Osmanlılarda da oyun çok” elbette. Erdoğan kürede ABD-Rusya, bölgede İsrail-İran cepheleşmelerinden faydalanarak içeride kendisine alan açabileceğini varsayıyor.
Kısacası Cumhuriyetçilerin uyanık, kararlı ve mücadeleci olması gereken günlere giriyoruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2024
Yeni anayasa tokalaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/10/2024
TBMM’nin yeni yasama döneminin ilk gününde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek, yöneticileriyle tokalaşması, iç siyasetimizin en önemli konusu. Çünkü mesele bir “siyasi nezaket” meselesi değildir; önümüzdeki cumhurbaşkanlığı “çarpışması“ için cephe genişletme çabasıdır.
Yeni anayasa, o çarpışmanın hem zemini hem de önemli bir aşamasıdır. AKP ve MHP ittifakının sayısal gücü yeni anayasa kabul ettirmeye yetmediği için, yeni anayasayı siyasal ajandası için fırsat gören DEM Parti’ye yönelmektedirler.
“Yeni dönem” açılımı
Daha düne kadar DEM Parti’nin kapatılmasını isteyen, TBMM’den atılmasını savunan, hazine yardımının kesilmesini isteyen Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşması önümüzdeki iç siyasi mücadele açısından çok önemli.
İki parti de tokalaşma hamlesi ile ajandaları arasında bağ kuruyorlar. Örneğin Bahçeli ilk açıklamasında “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım”, ikinci açıklamasında da “PKK’nın uzantısı şeklinde ifadede bulunulanların ellerini sıkmam birleştirici olmanın işareti” dedi. Dahası Bahçeli tokalaşmasının bir görev olduğunu da belirtti: “Cumhurbaşkanının çağrısına adım atmak bana düşen görevdir.”
Peki DEM Partililer Bahçeli’nin kendileriyle tokalaşmasına ne diyor? DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Bize yönelik hamle, elbette anayasa tartışması sürecine katılmak ve bizi bir noktada tutmak için yapılmış olabilir.”
Yeni anayasa ittifakı
Tablo şu: Erdoğan’ın masasındaki anket sonuçları iç açıcı değil. Erdoğan kendisine başkanlık yolu açacak hem yeni anayasaya hem de sayısal çoğunluğa ihtiyaç duyuyor; iktidarının ilk bölümünde ittifak yaptığı DEM Parti’yi yeniden anahtar görüyor.
Ya Bahçeli? Erdoğan’ın masasındaki anket sonuçları MHP için de iç açıcı değil. Hal böyle olunca Bahçeli “yeni dönem açılımı”na mecbur kalmış ve “Erdoğan’ın çağrısını görev kabul etmiş” oluyor.
Peki Selahattin Demirtaş başta üst düzey kadroları içerideyken DEM Partisi bu “yeni anayasa ittifakı”na ne der? Siyasi ajandası için emperyalist ABD ile bile bölgede ittifak kurabilen bir hareket için “tek adam” dedikleri Erdoğan’la yeniden işbirliğine dönmek, elbette şaşırtıcı olmaz!
Baksanıza, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, daha ilk günden muhalefete seslenerek, “Önyargılarınızı bir kenara bırakın, gelin hep birlikte beraber demokratik ve özgürlükçü bir anayasa için çalışalım” diyor!
Normalleşmenin rolü
Özgür Özel normalleşme politikası ile sadece birinci parti durumundaki CHP’ye ivme kaybettirmedi, aynı zamanda ikinci parti lideri Erdoğan’a da manevra yapma fırsatı vermiş oldu.
Erdoğan Sünni Hizbullah’ın partisi ile anayasanın ilk dört maddesini tartıştırarak, kamuoyunu ve siyasi aktörleri şimdi “PKK’nın siyasi kolu” dediği DEM Partisi’ne verilecek tavizlere hazırladı belki de…
Nasılsa karşısında “Yeminine uygun konuşma yapacağını umarak ayakta karşıladık. Parti genel başkanı sınırları içinde konuşunca, giderken ayağa kalkma gereği duymadık” diyen Özgür Özel var. Nasılsa sabah CHP’yi tehdit eden Bahçeli, “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah. Üzülme, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” diyerek akşam Özel’in gönlünü alabiliyor.
Zaten Özgür Özel de yukarıda özetlediğimiz “yeni anayasa tokalaşması”nı normalleşme politikasının başarısı olarak görüyor: “Sayın Bahçeli’nin DEM’le normalleşmesini herkes gördü mü? Normalleşme dediğimiz Devlet Bey ile DEM’e de el sıkıştırır.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2024
Hukukun MHP sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/07/2024
MHP’nin hukukla olan sorunu, “hukukun MHP sorunu”na dönüşüyor haliyle…
Bunu sadece bugünkü “154’ler listesine” bakarak söylemiyorum elbette. Hukukun MHP sorunu en başından beri olmuştur, sürmektedir ve siyasal çizgisi nedeniyle de sürecektir.
Atlantik hukukunun örgütü!
Hukukun MHP sorunu üç aşamada incelenebilir:
1) Kuruluşundan 1980’e kadar olan sürede MHP, ABD’nin komünizmle mücadelede kullandığı bir örgüt olarak Türk hukukuyla sorunluydu. Türkiye “küçük Amerika”ya dönüştürüldükçe ve Atlantik hukuku Türk hukuku üzerinde yeni ve melez bir hukuka dönüştükçe, MHP o melez hukuk içinde kendisine yer buldu, MC (Milliyetçi Cephe) hükümetlerine monte edildi.
2) 12 Eylül 1980’den AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılına kadar geçen süre ise hukukun MHP’yle sorununun ikinci aşamasını oluşturur. Bu süreç oldukça karışıktır ve MHP’nin hukukla, hukukun MHP’yle sorunu iç içe geçmiştir. Fikirleri iktidarda, yönetimi geçici bir süreliğine hapiste ama silahşorları da hâlâ Gladyo’nun emrindedir.
Bu sürecin ikinci yarısı, değişen dünya koşullarının da etkisiyle, Gladyo’yla belli oranda mücadele edilebildiği yıllardır. MHP bu süreçte kısmen sokaktan çekilmiş ama devletin içinde, özellikle güvenlik bürokrasisi içinde “paralel bir örgütlenme” kurabilmiştir.
MHP’nin anayasaya ve hukuk karşıtlığı
3) MHP’nin ilk bölümünde muhalefet ederek AKP’ye yararlı olduğu, ikinci bölümünde ise artık doğrudan ittifak kurarak AKP’yi iktidarda tuttuğu aşama, içinde bulunduğumuz son aşamadır.
Muhalefet ederek AKP’ye yararlı olduğu yıllarda Bahçeli, örneğin 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasının yolunu açtı; 2014’te Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Kılıçdaroğlu’na cumhurbaşkanı adayı diye kabul ettirerek, Erdoğan’a kazanma yolunu açtı; Haziran 2015’te, hükümet kuramayacak durumdaki AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak, erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya ulaşma olanağı sağladı.
AKP’yle ittifak kurduğu süreçte ise Bahçeli, bugünkü hukuk devletinin gerilediği yerin iki numaralı sorumlusu oldu. “Erdoğan anayasaya uymuyorsa anayasayı Erdoğan’a uyduralım” hukuksuzluğu üzerinden tek adam rejiminin kapısını açan Bahçeli, sonrasında “hukukun MHP sorunu”nunun şu örneklerine imza attı: Anayasa Mahkemesi istediği kararı vermediğinde “Anayasa Mahkemesi kapatılsın” dedi; partisi yüzde 10 barajının altına gerilediğinde “yüzde 10 barajı kalksın” dedi; hatta tuttuğu takım (Karagümrük) küme düştüğünde “bu sezon küme düşme olmasın” bile dedi!
MHP’nin FETÖ’vari 154’ler torbası
Özetle MHP, AKP’li yıllarda hem Erdoğan’ın rejim değiştirebilmesinin kaldıracı oldu, hem devletin FETÖ’den boşalan bazı odalarına yerleşti, hem de Türk-İslam sentezi ideolojisine uygun olarak toplum-siyaset üzerinde baskı aparatı rolünü aldı.
Devlet memurlarının, polis şeflerinin elini öpebilmek için yerlere eğildiği Bahçeli, partisinin adının karıştığı “Sinan Ateş davasını” aydınlatmaya çalışan gazetecileri, karartılmasına karşı çıkan aydınları, siyasetçileri, akademisyenleri, tıpkı bir dönem AKP’nin diğer ortağı FETÖ’nün yaptığı gibi “154’ler torbasına” doldurarak, “hukukun MHP sorunu”na bir halka daha eklemiş oldu!
Hukuk devletini erozyona uğratanlar ve hukuku kanunla boğmaya çalışanlar, şimdi de hukuk arayanları fişliyor, 154’ler torbasına dolduruyor, açık açık “hesap soracağız” diyerek tehdit ediyor…
Unutulmamalı, hukukun MHP sorunu, aynı zamanda demokrasi sorunudur, insan hakları sorunudur, yaşam hakkı sorunudur…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Temmuz 2024
HALKÇI-MİLLİYETÇİ CEPHE
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/08/2013
Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer yazdı: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey 3 Ağustos günü yanlarında yardımcıları da olduğu halde özel bir görüşme yapmışlar. Çakırözer’e göre Kılıçdaroğlu’nun makamında yapılan görüşmenin konusu seçim ittifakıydı…
Kılıçdaroğlu özetle “ortak mücadele şart ama ittifak olmaz” demiş. Ancak Çakırözer’e göre Kılıçdaroğlu’nun 3 çekincesi var:
1. “Cephe tipi bir bloklaşma AKP’yi alternatifsiz hale getirebilir.”
2. “MHP’nin bugünkü yönetimine bir ittifak konusunda güvenmek zor. AKP’ye can simidi, stepne oluyorlar.”
3. “Olası bir ittifak modelinin ‘Kürt sorunu’ konusuna çözüm önerisi sunamayacağı şeklinde bir kaygıya sahibiz.” (Cumhuriyet, 12 Ağustos 2013)
Her üç çekincenin de geçerli olmadığı ortada, şimdilik üzerinde durmuyoruz ama bu haber dolayısıyla esas konuya dair fikirlerimizi belirtmeliyiz.
TÜRKİYE AKP’DEN NASIL KURTULUR?
Nedir esas mesele? Türkiye’nin AKP hükümetinden nasıl kurtulacağıdır…
Bu sorunun yanıtı da, Türkiye’nin önüne bir hükümet seçeneği çıkarabilmekten geçmektedir ve üzerinde durulması gereken asıl konu artık budur.
Bir hükümet seçeneği yaratabilmek, şu gerçeklerden hareket etmeyi gerektirir:
1. AKP’yi devirecek bir hükümet seçeneği, en önemlisi, AKP’nin tabanından da oy alabilmelidir.
2. AKP’yi devirecek ve Türkiye’yi yeniden birleştirecek bir hükümet seçeneği Kürtlerden de oy alabilmelidir.
3. AKP’yi devirecek bir hükümet seçeneği, ancak mevcut partilerin bir ittifak, bir birliktelik, bir cephe oluşturabilmesine ya da ortak hareket edebilmesine bağlıdır. (Nasıl ve hangi modelle yapılacağının yanıtı, kuşkusuz ne yapılacağında birleştikten sonra verilebilecektir. Biz şimdilik “cephe” diyeceğiz.)
4. AKP’yi yıkacak ve Türkiye’yi birleştirecek bir cephe, ancak halkçı-milliyetçi ana çatısı altında olabilir.
AYNI KÖKTEN GELİYORUZ
Türkiye’nin AKP’yi yıkacak hükümet seçeneği halkçı-milliyetçi bir cepheden geçecekse, gelin o zaman önce o cephenin özelliklerine bakalım:
1. Türkiye’nin halkçıları ve milliyetçileri aslında aynı kökten gelmektedir ve 150 yıl öncenin devrimcileridir.
2. Halkçı çatısının altında fiilen sol sosyalistlerden sol Kemalistlere oradan da ulusalcılara kadar uzanan geniş bir yelpaze vardır.
3. Milliyetçi çatısı da ulusalcılardan başlayarak kendisini toplumcu Türkçü, sağ milliyetçi diye niteleyen kesimlere kadar uzanır.
4. Halkçı-milliyetçi cephe hem sol hem de sağ kesimlerden oy alır.
5. Halkçı-milliyetçi cephe muhafazakâr kesimleri de yanına çeker.
CHP-MHP-İP ORTAKLIĞI AKP’Yİ DEVİRİR
Peki AKP’nin karşısına bir hükümet seçeneği oluşturabilecek bu halkçı-milliyetçi cephe hangi siyasal dinamiklerden oluşmaktadır, hangi partiler bu cepheye dahil olabilir?
1. Halkçı-milliyetçi cepheyi oluşturacak asıl aktörüler CHP, MHP ve İşçi Partisi’dir.
2. Her üç partinin son seçimlerdeki oy toplamı yüzde 40’a yakındır. Ancak bu üç partinin oluşturacağı bir cephenin alacağı oy, tek tek aldıkları oyların toplamından çok daha fazladır.
3. CHP, MHP ve İşçi Partisi’nin kuracağı bir cephe, son anketlerde oranı oldukça yüksek çıkan kararsızların karar vereceği adres olacaktır.
4. Gezi dinamiğini sandığa kurban etmemenin ve sandıklara bölmemenin tek yolu, CHP-MHP-İP ittifakıdır.
5. Halkçı-milliyetçi cephe, aynı zamanda yurtsever bir cephedir. “Yurtsever cephe”, ayrılıkçı olmayan ve büyük çoğunluğu birlikten yana olan Kürt’ümüzün de esas adresi olacaktır.
CEPHE, TEK KURTULUŞ SEÇENEĞİ
Üstelik CHP, MHP ve İşçi Partisi’nin yan yana gelerek kuracağı bu halkçı-milliyetçi cephe, “demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını” da sonbaharda gösterecek cephedir.
Haziran halk hareketinin sonbaharda yeniden dirileceğini işaret eden gelişmeler ortadadır. İşte o sonbahar halk hareketinin Türkiye adına daha somut başarılar elde etmesinin yolu da halkçı-milliyetçi bir cephe inşa etmekten geçmektedir.
Ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne Devlet Bahçeli’nin ne de Doğu Perinçek’in başka seçeneği yoktur. Zira bir tek bu seçenek, yani bir tek halkçı-milliyetçi cephe, dışarıda komşularına düşmanlaştırılan ve içeride milleti ikiye bölünen bir Türkiye’yi yeniden düzlüğe çıkarır…
Her üç partinin tabanı da, partilerinin yönetimlerini bu cepheyi kurmaları için zorlamalıdır. Geç kalmadan ve iş işten geçmeden…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ağustos 2013
ÇİN’DE TÜRKLERE ZULÜM VAR MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/11/2012
Çin’in Sinciar-Uygur Özerk bölgesindeki ayrılıkçı örgüt üyelerinin El Kaide lideri Ayman El Zevahiri’nin çağrısıyla Beşar Esad’a karşı savaşmak üzere Suriye’ye gitmesi üzerine yazdığımız makale, bazı Türkçü kesimlerle düzeyli ve yararlı tartışmalara vesile oldu.
Kuşkusuz MHP üyesi olduğunu belirten ve beni sosyalist olmamdan ötürü Çin yanlısı gören okurlar da oldu. Yanıtladık, tartıştık…
Hakaret içermeyen her türlü eleştiriye açığız. Bu nedenle “biri” hariç “Çin maşası” gibi sıfatlar kullanan okurlardan hiçbirine yanıt vermedik.
Çin’in Doğu Türkistan’da zulüm yaptığını söyleyen okurlarımızdan ellerindeki somut kanıtları paylaşmalarını özellikle istedik. Özerk bir yapı olan Sincian-Uygur’da yaşayan Türklerin dillerini kullanmak ya da dini vecibelerini yerine getirmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını sorduk. Doğrusu genel geçer ifadeler dışında somut bir veri sunan da olmadı. Her neyse…
MHP HEYETİNİN SİNCİAN ZİYARETİ
Bugün özellikle MHP üyesi olan okurlarımıza partilerinin 2011 yılında yaptığı Sincian-Uygur gezisiyle ilgili değerlendirmesini anımsatacağız.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in başkanlık ettiği ve milletvekilleri Tunca Toskay, Mehmet Gürel, Mustafa Erdem, Ruhsar Demirel, Enver Erdem, Sinan Ogan, Atilla Kaya ve Hasan Hüseyin Türkoğlu’ndan oluşan bir parti heyeti, 2011 yılında, Çin Komünist Partisi ÇKP’nin davetlisi olarak bu ülkeye 11 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi.
Heyet Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Urumçi, Turfan ve Kaşgar’da çeşitli temaslarda bulundu.
MHP heyetinin değerlendirmelerini aktaracağız ama gelin önce Çin’in ne dediğine bakalım.
ÇİN: MHP MEMNUN AYRILDI
ÇKP Merkez Komitesi Dış İrtibat Başkanlığı Ortadoğu İlişkiler Daire başkan Yardımcısı Guo Yamin, önceki gün Çin Uluslararası Radyosu’na, ÇKP’nin Türk partileriyle temasları hakkında bir değerlendirmede bulundu.
Guo Yamin, özellikle AKP, CHP ve MHP ile çok yakın ve yoğun temaslar sürdürdüklerini açıkladı. Ayrıntılara girmeyeceğiz ancak konumuzla doğrudan ilgili olduğu için ÇKP yetkilisinin şu sözlerine dikkatinizi çekiyoruz:
“2011 yılının ocak ayında MHP, ÇKP’nin daveti üzerine Çin’e bir inceleme heyeti gönderdi. Bu heyet, Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ne gelip inceleme yaptı. Sincian’ın gelişmesini öğrendi ve azınlık etnik gruplara mensup halkın evlerine misafir oldu. Heyet, farklı etnik gruplara mensup şirketleri ziyaret etti. Ziyaretten sonra heyet üyeleri söyledi ki, Çin’in farklı etnik gruplara mensup vatandaşlar dayanışma içinde yaşıyor, Çin’de farklı dinler uyum içinde bulunuyor. Sincian bölgesinin ekonomik gelişmesinin başarılı olduğunu kendi gözleriyle gördüler. Bu ziyaretle Çin’in etnik ve dini politikalarını, uygulamalarını somut olarak öğrendiklerini söylediler. Gerçekten Çin’in başarılarını gördüler. Bu ziyaretten sonra, ÇKP ile ilişkisini geliştirme arzusu daha da güçlü oldu.”
Denilebilir ki, bu açıklama Pekin’indir ve yanlıdır. O zaman arşivleri açalım ve MHP heyetinin kendi değerlendirmelerini okurlarımıza sunalım:
MHP: ÇİN’İN KENDİ SORUNU
Çin dönüşü değerlendirme yapan MHP heyetinin açıklamaları Milliyet’te yayınlandı. Tunca Toskay’ın Çin’in Sincian-Uygur’a yaptığı olağanüstü yatırımlara övgü düzdüğü, Atilla Kaya’nın Turfan’da Uygur çocuklara bozkurt işareti yapmayı öğrettiği, Çin heyetine “Doğu Perinçek’i tanıyor musunuz” diye sorup, “tanıyoruz” yanıtını aldığı, Türkeş’in “Her iki kesim farklılıklarını biliyor. Diyaloglar bu saygı çerçevesinde oluyor. Kimsenin karşı tarafı kendi tarafına çekmesi söz konusu değil” yorumunu yaptığı gezi notları, haliyle bazı Türkçü kesimleri memnun etmedi.
Öyle ki, MHP heyetinin “Çin’i kızdırmamak için yuvarlak konuştuğu” bile iddia edildi. Oysa “Uygur bölgesindeki rahatsızlıklar bizi de rahatsız eder” diyen Tuğrul Türkeş, net bir şey söylüyordu: “Ancak her ülkenin konuyu kendi içinde çözmesi gerektiğine dikkat çektik.”
MHP üyesi okurlarımız, hâlâ “milletvekillerimiz Çin’den korkmuş, o yüzden asimilasyondan, zulümden bahsetmiyorlar” diyorlarsa, bizim söyleyecek bir lafımız kalmaz elbette… Herkes istediğine inanmakta özgürdür!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2012