Posts Tagged Suriye

SURİYE’NİN DÜŞMANLARI KONFERANSI

Başlıktaki saptama Rusya parlamentosunun alt kanadı olan Duma’nın Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Aleksiy Puşkov’a ait. Puşkov, Tunus’ta “Suriye’nin dostları” adı altında yapılan konferansın adının “Suriye’nin düşmanları” olması gerektiğini savundu.
Puşkov, ayrıca Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın görevi bırakması için bir neden olmadığını belirtti ve Batı’yı, Suriye’deki muhaliflere silah vermemesi için uyardı!
PROTESTOLU KONFERANS
Peki, Rusya ve Çin’in katılmadığı Tunus’taki “Suriye’nin düşmanları” toplantısı nasıl geçti?
Aydınlık, dün basına büyük fark atarak “Tunus toplantısı fiyasko” başlığı attı ve görülmek istenmeyen gerçekleri aktardı.
Öncelikle “Suriye’nin düşmanları”nın Suriye’ye saldırı kararı alamadığını vurgulayalım. Öyle ki, bu konuda ilerleme sağlanamaması Suudi Arabistan heyetinin toplantıyı terk etmesine neden oldu. Rakibi İran’a karşı mevzi kazanmak için ABD ve müttefiklerinin bir an önce Suriye’ye saldırmasını isteyen Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal, “insani yardımlara odaklanmak yeterli değil” dedikten sonra konferansı terk etti.
SURİYE’NİN GERÇEK DOSTLARINDAN CLİNTON’A BARİKAT
Zaten, konferans da zar zor başlayabilmişlerdi… Tunus’da “Suriye’nin düşmanları”ndan daha çok dostları vardı ve o dostlar, yani Tunuslular ve Suriyeliler, konferansın yapılacağı binayı ablukaya aldılar.
Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve heyeti, bu ablukayı aşamayıp, oteline geri dönmek zorunda kalmıştı.
Tunus polisinin uzun süren çatışmalardan sonra ablukayı kırmasıyla başlayabilen konferansın fiyaskoyla sonuçlanacağı aslında Arap Birliği’nin tutumuyla da görülmekteydi.
ARAP BİRLİĞİ TOPU BM’YE ATTI
Ortadoğu’da yeni bir cephe açmaktan kaçınan ve Suriye’nin üzerine Türkiye’yi sürmeyi planlayan ABD, “meşruiyet” sorununu da Arap Birliği ile sağlamak istiyor. Washington bu konuda önemli hamleler de yaptı; örneğin Arap Birliği’ne Suriye’nin üyeliğini askıya aldırttı.
Ancak Moskova’nın devreye girmesi, bazı Arap ülkelerin kararını gözden geçirmesine neden oldu. Üstelik Irak’ın Mart’ta ev sahipliği yapacağı Arap Birliği zirvesine Beşar Esad’ı davet etmesi, Suudi Arabistan’ın önderlik ettiği Amerikancı Körfez prensliklerini iyice yalnızlaştırdı.
İşte bu şartlar altında Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, “Suriye’de ateşkes için BM Güvenlik Konseyi kararı isteyerek” bir ara yol buldu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye karşıtı bir kararı veto edeceği nasılsa ortadaydı…
KÜRTLERE ÖZERKLİK HAVUCU
ABD, Meşal Temmo suikastına rağmen muhaliflere dâhil edemediği Kürtler için Tunus’ta yeni bir havuç hazırlamıştı.
Washington’un turuncu havucunu uzatan kişi ise Suriye’nin Ahmet Davutoğlu patentli Ulusal Konseyi’nin başkanı Burhan Galyun’du. Galyun, birlikte Beşar Esad’ı devirmeleri halinde, Kürtlere özerklik verileceğini söyledi!
FRANSA BÜYÜKELÇİSİNİ ŞAM’A GÖNDERDİ
Konferanstan Suriye’ye bir müdahale kararı çıkarılamayacağı aslında Fransa’nın tutumuyla da görülüyordu. ABD ve İngiltere ile birlikte Suriye’deki büyükelçisini çeken Paris, konferanstan kısa bir süre önce, Eric Chevallier’i yeniden Şam’a gönderdi.
Fransa’nın, bu geri adıma kılıfı ise ilginçti. Paris, “Büyükelçi’nin Suriye’de ölen Fransız foto muhabirin cenaze işleriyle ilgilenmek için Şam’a döndüğünü” açıkladı. Sanırıınız, cenaze işleri Büyükelçi’den daha düşük bir seviyede diplomat tarafından kotarılamazdı!
‘TUNUS OLMADI BİR DE İSTANBUL’DA TOPLANALIM’
Peki, her şeye rağmen bir araya gelen “Suriye’nin düşmanları” hiç mi bir karar alamadı?
Elbette aldı. Tunus’ta bir şey elde edemeyince, bu konferansın ikincisinin İstanbul’da yapılmasına karar verdiler!
Bir de mecburen yayımladıkları sonuç bildirgesiyle “Suriye’de ateşkes sağlanması ve ulusal birlik hükümeti kurulması” için “çağrı” yaptılar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİNİ SİLAHLANDIRMA SORUNU

Bir süredir altını çiziyoruz. ABD’nin Suriye’ye doğrudan saldırmaya niyeti yok; daha doğrusu ABD’nin Lübnan – Suriye – Irak – İran hattına ve bu hattı destekleyen Rusya ile Çin’e savaş açmaya gücü yok.
ABD, bu nedenle sahaya Türkiye’yi sürmeye çalışıyor. Böylece bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyor. Zira Türkiye’yi Suriye’ye saldırtan ABD, iki ülkeyi birden avlamış olur.
Ancak BOP eşbaşkanlığının bu planı kendi tabanına bile kabul ettirmesi mümkün görünmüyor. Üstelik bu saldırının Türkiye’de bir iktidar değişikliğiyle neticeleneceğinin de farkındalar.
MİT olayının, AKP’nin bu itirazıyla doğrudan ilgili olduğunu saptamıştık.
AKP’NİN ÇIKIŞ ARAYIŞLARI
ABD’nin dayatmasına ayak sürüyen AKP’nin yeni formüller peşinde olduğu belirtiliyor. Örneğin Ankara son olarak, Türkiye sınırından Suriye’ye koridor açılmasına karşı çıkıp, Akdeniz’den koridor açılmasını önermiş!
AKP böylece, topu rakip sahaya atmış olduğunu düşünüyor!
ABD’NİN PLAN SIKINTISI
ABD’nin üzerinde çalıştığı yeni plan ise Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması… Ancak bu planın da sıkıntılı olduğu, Amerikan devlet aygıtı içinde plana güçlü bir itirazın olduğu belirtiliyor. Hatta bu güçlü itirazlar, yayımlanmaya da başladı.
Örneğin Foregin Policy’den Marc Lynch, bu itirazları sistemli bir şekilde sıralayanlardan. Lynch, Emin Arvas tarafından Dünya Bülteni için çevrilen makalesinde bakın hangi soruları gündeme getiriyor:
1. Tam olarak kim silanlandırılacak? Suriye muhalefeti bölük börçük. Her yabancı kuvvet, muhtemel ki, sadece kendi müttefiki olan muhalifleri silahlandırcaktır. Bu durumda ABD kimi silahlandıracak? Silahlandırılacak gurupların kimlikleri, arzuları ve bağlantıları hakkında çok az şey biliyoruz.
2. Silah tedariki Suriye muhalefetini nasıl etkileyecek? Batılı silah ve teçhizata erişim, dağıtım ağının kontrolünü elde edenlerin siyasi pozisyonlarını kuvvetlendirecek kıymetli bir kaynak olur. Bu durum, muhalefetteki bölünmeyi daha da kötüleştirir.
3. Silahlarla neyin başarılması isteniyor? Silah tedarikinde askeri açıdan çıkmaza girmiş, müzminleşmiş bir durum oluşturulması istenmiyordur ama en muhtemel sonuç da bu olacaktır.
MUHALEFETİ SİLAHLANDIRMAK, ESAD’A YARAR
4. Esad, muhalefetin silahlandırılmasına ne tepki verecek? Esad, bu durumu saldırısını artırmaya dönük bir ruhsat olarak kullancaktır. Üstelik muhalefetin silahlandırılması Rusya, İran ya da Esad’a silah ve yardım tedarik eden diğerlerini durdurmayı büsbütün zorlaştırır.
5. Silah tedariki meseleyi çözömediği zaman ne yapacağız?
6. Esad düşerse ne olacak? Silahlı muhalif gruplar hakim pozisyonda olacaklar. Muhtemelen silah bırakmayacaklar. Bu da yeni bir çıkmaz yaratacak.
Marc Lynch, bu altı sorudan hareketle doğrudan Suriye’ye saldıramayacak ABD’nin, muhalefeti silahlandırarak da başarı elde edemeyeceğini ortaya koyuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

SURİYE’YE SALDIRI NEDEN ZOR?

Son 10 güne sıkışın önemli gelişmelere rağmen, “kısa vadede Suriye’ye bir saldırı beklemediğim” şeklindeki eski görüşümü sürdürüyorum. Dayanaklarımdan bazıları şunlardır:
ABD AÇISINDAN:
1. ABD Pasifik’i esas alan, Ortadoğu’yu geri plana atan yeni bir strateji belirledi. Bu stratejiye göre, ABD Ortadoğu’da doğrudan değil, müttefikleri aracılığıyla etkisini sürdürmeye çalışacak. (ABD’nin Suriye konusundaki Türkiye ısrarının nedeni…)
Ve yine bu stratejiye göre, ABD doğrudan askeri müdahale yerine, “özel savaşı” esas alıyor.
2. Aslında 2003’ten beri ama yoğun olarak da geçen yılın Mart ayından beri ABD’nin Suriye’ye saldırısı gündemde. Ancak bir yıl dolmak üzere olmasına rağmen, askeri müdahaleye geçilemedi. Ve zaman, Esad ile bölgeden yana çalışıyor!
3. Suriye’ye askeri müdahale, ABD açısından gerçekçi olsaydı, henüz 2011 Aralık’ında yani tüm askerlerini Irak’tan çekmeden önce harekete geçerdi.
TÜRKİYE AÇISINDAN:
1. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, 6 ay önce, Erdoğan’ın sözlerini tekzip edercesine, “Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir” diyerek sınırı çizdi ve Özal karşısında Necip Torumtay olacağını işaret etti!
2. Suriye’ye müdahale konusunda, Erdoğan’ın, Gül ve Davutoğlu’na göre daha az hevesli olduğu ve hatta zaman geçtikçe, ABD’nin Türkiye’yi sahaya sürme planına itiraz etmeye başladığı anlaşılıyor. Erdoğan’ın MİT olayı üzerinden hedef alınması, ABD planına ayak sürüdüğünün göstergesidir.
3. Doğrudan Irak’a saldırmayacak bile olsa, ABD askerine cephe açma hamlesinin bile hem tabanda, hem de Türkiye’de ne kadar zor olduğunu 1 Mart 2003’te test etmiş olan AKP’nin, Suriye’ye doğrudan müdahale gibi daha zor bir gündemi “olağanüstü bir gerekçe bulmadığı – yaratamadığı takdirde”, hayata geçirebilmesi mümkün değildir! MİT olayının etrafında şekillenen Hatay merkezli kimi gelişmelerin de, bu gerekçelerin oluşmasını engellemeye dönük hamleler olduğu anlaşılıyor…
BÖLGE AÇISINDAN:
1. İran, Suriye’nin “kırmızıçizgisi olduğunu” ilan etti. Ortadoğu satranç tahtasında şah olan İran, vezir olan Suriye’yi silahla savunacağı belirtti.
2. ABD’yi ülkesinden adım adım “kovan” ve ülkesinin siyasal birliğini yeniden oluşturmak amacıyla olağanüstü hamleler yapan Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Suriye’nin müttefikidir.
3. Temmuz 2006’da İsrail’e ağır bir yenilgi yaşatan Hizbullah, Suriye’ye saldırı başladığı anda, İsrail’i hedef alacağını ilan etti!
4. Bölgenin, ne ABD’nin 1991 saldırısında, ne de 2003 saldırısında görülmeyen bir gerçeği var artık! ABD’ye karşı, boşluksuz bir İran – Irak – Suriye – Lübnan hattı kurulmuş durumda.
DÜNYA AÇISINDAN:
1. Rusya, Libya konusundaki hatayı yinelemeyeceğini açıkça ortaya koydu. Moskova’nın Suriye limanına uçak gemisini göndermesi, Washington tarafından doğru okundu.
2. İnisiyatifi eline alan Moskova, meselenin Suriye açısından en hasarsız şekilde sonuçlanmasına çalışıyor.
3. Teamüllerine aykırı olarak Dış İstihbarat Başkanı’nı Şam’a gönderen Moskova, Batı’nın Suriye’de başlattığı istihbarat savaşına taraf oldu.
4. Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde, Rusya’yla birlikte, Suriye’ye saldırının barikatı olacağını ilan etti.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Şubat 2011

Yorum bırakın

ANKARA’NIN SURİYE ÇIKMAZI

Başbakan Erdoğan, son grup konuşmasında Suriye için “yeni bir girişim” başlatacaklarını ilan etti. Oysa AKP hükümeti, 9 Eylül’de Beşar Esad’a “15 gün süre” tanımış ve bunun üzerinden tam 180 gün geçmişti!

Bu 180 günde, içinde AKP hükümetinin de yer aldığı Batı ittifakı inisiyatif kaybederken, Rusya ve Çin desteğiyle güçlenen İran – Suriye hattı, cepheyi genişletti.

Peki, Suriye konusundaki “atılgan” tutumunu bu 180 gün içinde yavaş yavaş dizginleyen AKP hükümeti, ne oldu da yeniden öne çıkmaya heveslendi?

Erdoğan’ın “yeni girişim ilanı”ndan hemen önce medyada seferberlik başlatılması anlamlı. Her ne kadar iki gün sonra sayı sessiz sedasız 55’e indirildiyse de, “Esad, Mevlid kandili gecesi 400 kişiyi katletti” diye yalan haber servis edilerek; Hasan Celal Güzel gibi kıdemliler başta olmak üzere, yandaş kalemlere, “Türkiye derhal Suriye’ye müdahale etmelidir” diye yazılar yazdırılması, seferberlik halinin göstergesidir.

Eşzamanlı olarak, ABD’nin Şam Büyükelçiliğini kapatması, İngiltere’nin Büyükelçisini geri çekmesi, medyanın savaş takımının, postallarını giymesine neden oldu.

AKP – İSRAİL SAVAŞ CEPHESİ

Tahran’ın AKP hükümetinin Suriye rolüne ilişkin bir planı aynı süreçte gündeme getirmesi ise Ortadoğu Cephesini’nin Batı ittifakına karşı bir hamlesiydi.

İran Devlet Televizyonu Press TV’nin geçtiği haberi anımsatalım: “ABD ve Batılı güçler tarafından hazırlanan planda, Türkiye bir süre sonra Suriye topraklarına girerek Suriyeli muhalifleri silahlandıracak, İsrail de Suriye silahlı kuvvetlerine ait önemli askeri üsleri uzaktan vurarak Esad’ın devrilmesinde muhaliflere yardımcı olacak”

ABD’NİN YAKIN GÜNDEMİNDE SAVAŞ YOK

Ekonomik krizle boğuşan, gerileyen küresel gücüne stratejik çareler arayan ABD’nin “kısa vadede” Suriye’ye saldırmayacağı ortada. Irak’tan çekilen, Afganistan’dan çekilme takvimini hızlandıran ve yeni stratejisinde Pasifik’e ağırlık vereceğini ilan eden ABD’nin, bu şartlarda, Ortadoğu’da yeniden doğrudan bir cephe açmayacağı görülüyor.

Nitekim, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Libya örneği Suriye’de tekrarlanmayacak” diyerek, NATO seçeneğini gündeme almayacaklarını belirtmişti. BM Gvenlik Konseyi’ndeki Suriye karar tasarısının Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinden sonra Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney’in söyledikleri de durumu gösteriyor: “Biz, Suriye için en iyi çözüm yolunun siyasi çözüm oluğuna inanıyoruz.

“Kısa vadede” gündeme gelemeyecek olan Suriye’ye dış müdahale yerine, rejimi değiştirmek için çeşitli yolların bir süredir zorlandığı ortada…

Koridor adı altında Suriye topraklarında tampon bölge oluşturmak gibi yolların ise şu süreçte gerçekçi olmadığı, tersine, tamponu kendi topraklarımıza kurmak zorunda kaldığımız da ortada…

‘ERDOĞAN’A DOKUNULABİLİR MESAJI’

Peki o zaman Erdoğan’ın yeniden öne atılması ve “yeni bir girişim” başlatacağını ilan etmesi ne anlama geliyor?

Aslında anlam, cümlenin tamamından okunuyor. Erdoğan, “yeni girişimi”, “rejimin değil, Suriye halkının yanında olan ülkelerle başlatacaklarını” söylüyor. Bu ülkelerin hangileri olduğundan çok, hangileri olmadığına işaret eden bu yaklaşımın, Batı ittifakı adına, Rusya’nın girişime karşı olduğu ortada…

Rusya’nın Çin’le birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde Batı’nın müdahalesine barikat oluşturması, ardından Moskova’nın inisiyatif alıp, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’u Şam’a göndermesi ve sürece ağırlık koyması, ABD tarafından engellenmek ya da en azından dengelenmek isteniyor.

ABD’nin “zoru görüp, süreçten sessizce sıyrılmaya çalışan” Erdoğan’ı yeniden zorlayıp, oyuna sürdüğü değerlendiriliyor. Cumhurbaşkanlığı tartışmalarında Erdoğan’ın karşısında konumlanan bazı cemaat kalemlerinin, tıpkı eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasında olduğu gibi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da şüpheli olarak sorgulanacağı haberini, “Erdoğan’a dokunulabilir mesajı” olarak okumaları anlamlı!

Bu süreçte basına servis edilen, “MİT, TSK ve Dışişleri analistleri, Batı tarafından silahlandırılan muhalif Suriyelilerin, Esad’a karşı kısa sürede büyük zaferler elde etmesini öngörmüyor” şeklindeki haberleri de, Ankara’nın bu süreçten sıyrılmaya çalışması olarak okumak gerekiyor herhalde.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’YE YAPTIRIM

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Toronto’daki G-20 Zirvesi sırasında ABD Başkanı Barrack Obama ile başbaşa görüşmüş ve ardından Suriye’ye yaptırım kararını açıklamıştı. Tarih 27 Haziran’dı ve BM’nin Suriye konusunda henüz bir yaptırım kararı yoktu.

SURİYE’YE YAPTIRIM

Suriye’ye yaptırım kararının aslında Türkiye’ye yaptırıma dönüşeceğini daha ilk günden belirtmiştik.

Zira arkamızda Irak’a ambargo kararı duruyordu ve Türkiye’nin toplam zararı 100 milyar dolardan daha fazlaydı.

AKP’nin eski Dış Ticaret Bakanı Kürşat Tüzmen bile, zararı 83 milyar dolar olarak açıklamıştı.

Nitekim Suriye’ye yaptırım kararının da başta Gaziantep olmak üzere bölge ekonomimizi önemli oranda gerilettiği Sanayi ve Ticaret odalarının raporlarında görülüyor.

AKP’ye destek veren kesimleri de vuran Suriye’ye yaptırım konusu, AKP’nin zorunluluğuydu. Zira Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, AKP’ye destek veren orta sınıfların itirazlarına rağmen yaptırımı uygulamakta ısrarcıydı. Çünkü ellerini bağlayan Washington’la anlaşmalar vardı.

Üstelik ABD güvence de vermişti.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘na “B Planı” diye sunulan çözüme göre, Suriye yolu yerine Irak yolu kullanılabilecekti. Böylece diğer ortadoğu ülkeleriyle ticari ilişki sürecekti.

Ancak Irak’taki taşeronlarına bile artık güvence veremeyen ABD’nin Türkiye’ye sözü, son askerinin de Irak’tan ayrılmasıyla birlikte buharlaştı.

BAĞDAT’TAN ŞAM’A TAM DESTEK

Irak, Ürdün’den gelen TIR’ların Türkiye’ye geçişine vize vermedi.

Ekonomi Bakanlığı’nın, Ortadoğu’ya mal taşıyan TIR’ları Habur kapısından Musul ve Zaho’ya, oradan da Ürdün’e yönlendirme planı, Bağdat’ın kararına takıldı.

Bağdat Amman’ın “Türkiye’ye giden kamyonlarımız Suriye yerine Irak üzerinden geçsin” talebine olumsuz yanıt vedi.

Bağdat yönetiminin kararının gerekçesi de oldukça anlamlı: Bağdat, Irak’ın Suriye’ye alternatif olarak kullanılmasının, Suriye halkını olumsuz yönde etkileyeceğini belirtiyor. Zira günde 300 Ürdün kamyonu Suriye üzerinden Türkiye ve Avrupa pazarına yük taşıyor.

Türkiye de körfez ülkelerine Suriye üzerinden iki milyar dolarlık ihracat yapıyor.

Nuri El Maliki yönetiminin bu kararıyla birlikte Davutoğlu‘nun karayolu taşımacılığında Suriye’yi devre dışı bırakma planı çuvallamış oldu.

Ama daha önemlisi, AKP’nin ABD’ye bağımlı politikasının asıl kurbanı, Türk ekonomisi oldu!

AKP YENİ-OSMANLICI DEĞİL!

Irak’ın Suriye halkının çıkarlarını düşünerek Davutoğlu‘nun B planına geçit vermemesi çok önemli. Maliki yönetimi hem Irak’ın birliği için hem de bölge birliği için olumlu adımlar atıyor.

Yeni-Osmanlıcı denilen AKP hükümeti ise bölge birliğine kama sokuyor. Suriye’de Alevi-Sünni ayrımına, Irak’ta Arap-Kürt ayrımına, Araplar arasındaki Şii-Sünni ayrımına oynuyor. Üstelik bunu Batı’nın bir aracı olarak, Batı’yla birlikte yapıyor.

AKP’nin bölge halklarına yönelik bu tutumu, AKP’nin Yeni-Osmanlıcı olmadığını, sadece ABD’nin taşeronu olduğunu ortaya koymaktadır.

Zira Osmanlı, bölge halklarının birbirleriyle çatışmasını değil, imparatorluk içinde birarada yaşamasını sağlamıştı.

Türkiye eğer bölgede liderlik yapacaksa, bütün halkları birleştiren, aralarındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözme yolunu açan bir politika izlemelidir. Tabii bunun AKP ile mümkün olmadığı da ortadadır. Çünkü AKP dış politikayı “küresel oyuncunun” politikasına uyurlamayı ilke edinmiştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Aralık 2011 

, , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE PLANI İŞLEMEDİ

Cengiz Çandar, Brüksel’deki NATO karargâhında, gece yarısı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile buluşmuş! Hayır, biz öğrenmedik, kendisi söylüyor dünkü yazısında…

Bu buluşmadan iki şey öğreniyoruz:

Birincisi emperyalizmin Suriye planının işlemediğini…

DIŞ MÜDAHALE MASADA DEĞİL

Çandar – Davutoğlu buluşmasında konuşulduğuna göre artık dış müdahale planı masada yok. Nitekim bir zamanlar Suriye’nin mandateri olarak bölgeyi bilen Fransa dahi, bu ülkenin Libya’dan çok farklı olduğunu söyleyerek, dış müdahale seçeneğinden uzak duruyormuş.

Zaten Ahmet Davutoğlu da, Suriye’deki iç dinamiklerin dış müdahaleyi gerektirmeyecek şekilde rejim değişikliğini sağlayacağına inanıyormuş!

Ancak ilginç olan şu ki, Ahmet Davutoğlu ne Arap Birliği’ni ne de Türkiye’yi Suriye için dış unsur saymıyormuş, ailenin fertleri olarak görüyormuş.

TAMPON BÖLGE DE MASADA DEĞİL

Suriye’ye dış müdahalenin yöntemi olarak gündeme getirilen tampon bölge fikri de artık masada değilmiş.

Zaten Ahmet Davutoğlu bu fikre karşıymış, çünkü öyle bir tampon bölgeye Sünniler gelirmiş, diğer yerler de Nusayrilere kalır ve ülke bölünürmüş. Mezhep çatışması istemeyen AKP, o yüzden bu fikre zaten en başından karşıymış!

Ahmet Davutoğlu’nun hem dış müdahale hem de tampon bölge konusunda söylediklerini, planı işlemeyen AKP’nin çaresiz savunmaları olarak değerlendiriyoruz. Zira şimdi mezhep çatışması istemediğini söyleyen Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın sözleri ve eylemleri arşivlerdedir.

MOSKOVA SİLAH GÖSTERDİ

Sonuç itibariyle ABD, Suriye’ye Türkiyeli müdahalenin bile zor olduğunu görmüştür. Daha doğrusu Moskova, Washington’a somut bir şekilde işgalin maliyetini göstermiştir.

Rusya Suriye’nin Tartus limanına 3 savaş gemisi demirlemiş, bununla da yetinmeyerek, “Amiral Kuznetsov” isimli uçak gemisini bölgeye göndermek üzere yola çıkarma kararı almıştır. Yani Moskova, Washington’a Libya’dan farklı olarak bu kez silah göstermiştir.

Washington ve Paris de, Şam büyükelçilerini yeniden Suriye’ye gönderme kararı alarak, Moskova’nın uyarılarını doğru okuduklarını ve ciddiye aldıklarını göstermişlerdir.

AKP’NİN NATO KADROLARI

Çandar – Davutoğlu buluşmasından öğrendiğimiz ikinci konu ise AKP’nin Türkiye’yi artık Rusya ile de doğrudan karşı karşıya getireceği tehlikesidir!

Davutoğlu, Suriye’deki Baas rejimini “Sovyetik rejim” olarak görüyor ve ona göre önlem alınmasını istiyormuş. NATO’nun bölgeye yaklaşımı, 1990’ların başında Doğu Avrupa’ya yaklaştığı gibi olmalıymış!

Davutoğlu, Brüksel’deki NATO toplantısında da bu görüşünü dile getirmiş!

Davutoğlu’nun tek başına bu çağrısı bile AKP kadrolarının anti-komünist iklimlerde ve süperNATO örgütlenmelerinde oluşturulduğunu göstermez mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2011

, , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE ÇIKMAZI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Suriye iç meselemizdir” diyerek ABD adına başlattığı Suriye’de rejim değiştirme hamlesi, çıkmaza girdi.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gelişmeleri “Suriye’nin kendi iç meselesi” olarak değerlendirmesi ve kimi AKP’li yazarların savaş baltalarını yerine koymaya başlaması, çıkmazın en önemli işaretleri.

‘KAZAN KAZAN’DAN ‘YA HEP YA HİÇ’E

Ancak cemaatin yazarı İhsan Dağı’nın da belirttiği gibi bu noktadan sonra geri adım atmak mümkün değil:

“Ok yaydan çıkmış durumda. Suriye ve Türkiye ilişkilerinin Esad gitmeden ‘normalleşmesi’ artık imkânsız. Daha da ötesi, Türkiye’nin son zamanlarda pek gurur duyduğu Ortadoğu’daki ‘yükselen gücü’, Suriye ‘düşmeden’ restore edilemeyecek. Esad’ın Şam’da oturmaya devam ettiği bir senaryo Türkiye’yi bölgesel politikada ‘kağıttan kaplan’a dönüştürecek, ‘düzen kurucu’ rol oynadığı iddiasını gülünç hale getirecek.

“Kısaca, Suriye politikasında Türkiye, ‘kazan kazan’ politikasından ‘ya hep ya hiç’ politikasına savrulmuş görülüyor.

İhsan Dağı, Suriye’de rejim değişikliği hedefinin gerçekleşmemesi halinde AKP’nin “rezil” olacağını belirtiyor.

SURİYE CEPHESİ KUVVET TOPLUYOR

Ulusal çıkarları değil de başka çıkarları kollayarak yapılan dış politikanın sonuçları böyle olur!

Suriye konusunda yalnız kalan AKP hükümetinin son iki haftadır, başka kuvvetlere çağrı yapması bu açmaz nedeniyledir. Ancak çağrı esnasında bile şüpheler vardır. Zira AKP’li yazarların bir bölümü, destek verecek ülkelerin sonradan geri adım atabileceğini, hatta Türkiye’yi Suriye’de işgalci bile ilan edeceklerinden endişeleniyorlar. Haksız değiller.

Peki, bu çıkmazdan Türkiye nasıl kurtulacak?

Önce şu tespiti yapalım. Suriye AKP basınında aktarıldığı gibi tecrit edilmiş yalnız bir ülke değil. Tersine bölgede şöyle bir cephe oluşmuş durumda:

Bir cephede İran, Suriye, Irak ve Rusya var, diğer cephede de ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve AKP.

Üstelik ABD Irak’tan çekiliyor. Dolayısıyla bölgedeki askeri kuvveti büyük oranda zayıfladı. Bu gerçek, örneğin Irak’ın ABD’nin yanında değil de Suriye’nin yanında yer almasına neden oldu.

Irak, bırakın Suriye’ye dış müdahaleyi, en küçük yaptırım uygulanmasına bile itiraz ediyor. Tüm çabalara rağmen Kürtlerin Suriye’de rejim karşıtı harekete katılmamasını da lütfen bir kenara not edin.

AKP’DEN KURTULMAK ARTIK DAHA KOLAY

Kuvvet dengesinin AKP’nin aleyhine olduğu bu tablodan Türkiye nasıl çıkacak? AKP’nin, “ya hep ya hiç” politikasının bölgeyi yangın yerine çevirmesi nasıl engellenecek?

Yanıt basit: Türkiye öncelikle AKP’den kurtulmalı!

Artık, yolunu yöntemini tartışmalıyız…

Üstelik AKP’den kurtulmak, sanılanın aksine dünden daha kolay. Çünkü arkasında ABD askeri gücü olmayan bir AKP’nin hükmetmesi kolay değil!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2011 

, ,

Yorum bırakın

SIRADA UÇAK GEMİSİ VAR

Geçen hafta üç Rus savaş gemisinin Suriye’nin Tartus limanına geldiği açıklandı gayri resmi olarak… Ne doğrulanan ne de yalanlanan bu haber, uluslararası gözlemciler tarafından, Moskova’nın Şam’a açık desteği olarak okundu.

Üç Savaş gemisi, aynı zamanda Suriye’ye müdahale arayan tüm ülkelere yanıttı.

Mesajı alan ABD de üç Rus savaş gemisine karşı, “George Bush uçak gemisi”ni Suriye açıklarına göndererek yanıt verdi. Tabi bu haber de gayri resmiydi; doğrulanmadı, yalanlanmadı.

Karşılıklı bu hamleler, ABD ile Rusya arasındaki savaşın birinci raunduydu…

İKİNCİ RAUND

Rusya, ABD’nin uçak gemisine uçak gemisi artı filo ile yanıt verdi şimdi de… İzvestiya gazetesinin haberine göre Moskova, Suriye’ye “Amiral Kuznetsov uçak gemisi”ni gönderiyor. Habere göre Moskova, uçak gemisine bir de deniz filosundan bir grup gemi ekleyecek ve Suriye’ye gönderecek. İzvestiya, Amiral Kuznetsov’un 2012’nin ilkbaharında Suriye’nin Tartus limanında olacağını belirtiyor.

İkinci raundun bu hamlesi, ilk raundun tersine resmiyet de kazandı. Rusya Federasyonu Askeri Deniz Filosu Genelkurmay Temsilcisi, İzvestiya’ya yaptığı açıklamada, Tartus Limanı’na ziyaretin, Suriye’deki gelişmelerle ilgili olmadığını söyledi (!) Zaten başka türlüsü de beklenemezdi…

Bu arada anımsatalım: İlkbaharda Amiral Kuznetsov uçak gemisiyle birlikte, Vladimir Putin de Rusya’nın başına geliyor. Başbakan Putin, 4 Mart 2012 seçimlerinin şimdiden galibi gibi…

‘İÇ MESELE’ DEĞİŞTİ!

Peki, Rusya’nın mesajı, Suriye’ye müdahale isteyen AKP tarafından acaba nasıl algılandı?

AKP’nin Suriye’ye müdahaleci çizgisinin sembol mesajı, Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “Suriye iç meselemizdir” sözleriydi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gelişmeleri bu kez “Suriye’nin iç meselesi” olarak değerlendirmesi ise müdahaleci çizgiye bir fren gibi gözüküyor.

Nitekim Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi de önceki gün Suriye konusunda “hükümet görüşü” açıkladı. Selvi, Ankara’da karar alma mekanizmalarında görev yapan bir yetkilinin şu sözlerine yer verdi köşesinde: “Batıdan ve çevremizden bazı ülkeler Suriye’ye girmemiz için bizi sırtımızdan itiyor. Bizim böyle bir planımız yok. Çünkü biz girdikten sonra batıdan ve çevremizden üç dört ülke geri dönüp, Türkler işgalci diyecekler, aleyhimize geçecekler.”

Selvi, AKP’nin, “bölgenin lideri olmak varken, Suriye’nin işgalcisi olmak gibi bir konuma düşmeye niyetli olmadığını” belirtiyor ve ekliyor:

“1-Türkiye, Suriye konusunda Arap Birliği’ni ön plana çıkarmaya özen gösteriyor. Bunda Türk-Arap savaşı tarzındaki fitneye meydan vermeme düşüncesi de bir ölçüde etkili.

“2-Uluslararası camia ile birlikte hareket ediyor. Suriye’nin işgali ya da bu aşamada Suriye içinde tek başına bir tampon bölge ilan etme gibi bir çabanın içinde değil. Ama ayrı bir yol haritasına sahip.”

Sonuç olarak; ABD bölgeden çekiliyor ve Rusya ile Çin’in bölgede artacak rolü, AKP’nin Suriye politikalarını daha da geriletecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

KCK OPERASYONUNUN HEDEFİ

Güzel ülkemiz gittikçe daha büyük tuhaflıklara sahne oluyor. Örneğin KCK operasyonları…

Son operasyonu bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu sözlerle başlattı: “Asrın Hukuk Bürosu diye bir yer var. İmralı’nın avukatları bu büroya bağlı. Sürekli avukat değiştiriyorlar. İmralı’ya tek avukat gitmiyor. İmralı’ya giden avukatlar bir şekilde Kandil ile İmralı arasında kontak kuruyor.

Bu sözleri duyan biri Erdoğan’ın İmralı – Kandil bağından rahatsız olduğunu sanır!

AVUKATLAR KADAR MİT DE KURYE

47 avukatın gözaltı kararı durumu daha da ilginç kılıyor. Avukatlar, Öcalan’ın talimatlarını örgüte iletmek suçlamasıyla gözaltına alınmışlar!

İnsan soramadan edemiyor. AKP avukatların Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e ilettiğini yeni mi keşfetmiş? Elbette hayır.

Sadece şu iki örnek bile meselenin başka olduğunu anlamamıza yeterli:

1.) 28 Eylül ve 1 Kasım 2010 tarihlerinde Abdullah Öcalan’la avukatı olarak görüşen Aysel Tuğluk, görüşmenin ayrıntılarını hem PKK ile hem de AKP ile paylaşmadı mı?

2.) Bırakın avukatları, bizzat MİT Müsteşarlığı’nın Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e taşıdığı, kuryelik yaptığı ortaya çıkmadı mı Oslo’da?

Peki, o zaman mesele nedir?

AKP ve PKK ANLAŞTI

Ortada duran en büyük gerçek, AKP ve PKK’nin nesnel olarak aynı cephede yer aldığıdır. Nitekim MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 örtüştüğü, anlaştığını açıklamıştı Oslo’da. Yani müzakere sürece artık tamamlanmıştı…

Taraf’ın önceki gün ortaya attığı iddia önemli. Yıldıray Oğur, AKP ile PKK’nin anlaştığını, barış görüşmelerinde sona geldiklerini, sadece PKK’nin “anlaşmayı Öcalan açıklamalı” isteğinin masada pürüz olarak kaldığını yazdı.

ANAYASA PAZARLIĞI

Hem PKK’yi hem de Öcalan’ın açıklamalarını iyi takip eden Cevdet Aşkın’ın şu yorumu da önemli: “Barzani ve Talabani’nin çözüm için devrede olduğu bir dönemde Ankara, bir yandan örgütün üzerinde son hava harekatlarında olduğu gibi askeri baskıyı devam ettirerek, bir yandan da kitle tabanını hareketsizleştirmeye çalışarak anayasa müzakereleri öncesinde pozisyonunu iyice sertleştiriyor”

Nitekim DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk da, operasyonların hız kazandığı bu ayın başında AKP’nin tavrını şöyle özetlemişti: “Operasyonlar pazarlık gücünü artırmaya yönelik.”

TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN

Oyun büyük, AKP’nin niyetleri Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecek cinsten… Cengiz Çandar, bir bölümü Turgut Özal’dan Tayyip Erdoğan’a miras kalan bu ABD planını şöyle açıkladı dün:

“Türkiye, gerek Irak Kürdistanı ve gerekse Suriye ile rejim yıkıldıktan sonra ‘ekonomik entegrasyonu’ hedef almaya devam ediyor. Bu, Türkiye ile Irak ve Türkiye ile Suriye arasında Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilen ve beşeri anlamda öncelikle Kürtleri bölmüş olan sınırları harita üzerinde fiktif sınırlar olarak bırakmak demektir.”

Çandar’a göre asıl mesele, Suriye’de rejim yıkıldıktan ve Kürt coğrafyasında sınırlar ortadan kalktıktan sonra, yeni coğrafyada nasıl bir “idari yansıma” olacağıdır.

Yeni Anayasa, işte o federatif yapının da hazırlığı demektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

SURİYE VE SİLAH FARKI

Tunus ve Mısır halk hareketleri sonrasında, bölgedeki gelişmelerin tamamına birden “Arap Baharı” dendi. İşim ilginci, Arap baharı kavramını, kavramın sahibi olan ABD kadar, gelişmelerinin tamamını birden ABD’nin eseri sayanlar da sahiplendi.

Kavram, en başta “Araplar tarih içinde bahar yaşarken, Batı daha kışın ortasındaydı” gerçeğinden dolayı hatalıdır. Ancak siyaseten de, tüm ülkelerdeki gelişmeleri aynı sepete koyması bakımından hatalıdır: Çünkü Tunus ve Mısır, Libya ve Suriye’den farklıdır!

Bu konuyu bu köşede birkaç kez, “ABD’nin nüfuz alanları ve ABD karşıtı ülkeler” bağlamında ele almıştık. Bugün bir başka açıdan, muhaliflerin silahlı olup olmaması açısından değerlendireceğiz.

‘REJİM MUHALİFLERİ’ POLİS KATLETTİ

Önceki gün “rejim muhalifleri”, Suriye Hava Kuvvetleri İstihbarat binasına saldırdı. Başkent Şam’ın 3 km kuzeydoğusundaki bu binaya saldırının roketatarlarla yapıldığı, dahası 90 dakika sürdüğü belirtildi.

Böylece, Suriye’de 15 Mart’ta başlatılan kalkışmanın, “silahlı” olduğu gerçeği ortaya çıktı. Aslında bu gerçek, görmek isteyen gözler için, 120 polisin öldürüldüğü 6 Haziran’daki saldırıdan beri ortadaydı! Bir tek Aydınlık, “Polise pusu: 120 ölü” başlığıyla verebilmişti bu gerçeği.

SİLAHLI MUHALEFET

Libya ve Suriye kalkışmalarını, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinden ayıran çok önemli bir özelliktir bu. Ne Tunus’da ne de Mısır’da, alanları dolduran yüzbinler, silaha sarılmamıştı. Güçleri elbette önce haklılıklarından ama somut olarak kitleselleşmelerinden geliyordu…

Ancak Libya örneğinde, bunun tersi görüldü. Mısır halkı Mübarek’in karşısındayken, Libya halkı Kaddafi’nin arkasındaydı… Batı bu durumu değiştirmek için, az sayıda olan rejim muhaliflerini silahlandırdı ve askeri eğitim verdi. (Türk Özel Harekât polislerinin de bu eğitimde görev aldığı basına yansımıştı.)

Aynı durum Suriye için de geçerli. Suriye’de de halkın büyük kısmı Beşar Esad’ın arkasında. Üstelik Batı’nın rejim muhaliflerine katılmasını beklediği Kürtler bile, Temmo suikastına rağmen, bir türlü ayaklanmaya dâhil olmadı.

Firari Albay’a Hatay kampında röportajlar ayarlanması, 70 kişinin 10 bin kişilik “Hür Subaylar Ordusu” şeklinde efsaneleştirilmesi, Batı’nın bildik taktiğidir.

İÇ SAVAŞ, ESAD’IN DEĞİL ABD’NİN HEDEFİ

Oysa gerçek şudur: ABD, Antalya ve İstanbul’da organize etmeye çalıştığı rejim muhaliflerini, silahlandırmakta ve iç savaşı kışkırtmaktadır.

Daha düne kadar “iç savaşı” Esad’ın bir taktik tehdidi olarak yazıp çizenler bile ağızlarındaki baklayı çıkarmaya başladılar.

Örneğin Cengiz Çandar, “Silahlı direnişin Libya örneğindeki gibi başarı şansı, Suriye’de hem daha zayıf, hem de daha uzun süre alacak gibi” diyor ve ekliyor: “ ‘Önce iç savaş, sonra devrim’ diye makale başlığı atılan tahminler daha gerçekçi gözüküyor.”

Bir tahminle de biz bitirelim: ABD tarafından silahlandırılan muhalefet, ülkesine “bahar” yaşatamaz, sadece ihanet eder!

NOT: Bugün ve yarın, İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda, Kaynak Yayınları standında, 11:00 – 18:00 saatleri arasında okurlarla buluşup, “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımı imzalayacağım.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2011

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın