Posts Tagged Suriye

TSK, PKK, ESAD AYNI SAFTA!

Türkiye, ABD’nin Suriye politikasının taşeronu olunca ve AKP’liler de ABD’lilerden daha Amerikancı olunca, ortaya politik-mizah örnekleri çıkıyor. Türkiye’nin Ankara’dan değil de Washington’dan yönetilmesi, dış politikada ucubelikler yaşanmasına neden oluyor.

Son örnek, Suriye’de Türk Ordusu’nun, PKK’nin ve Suriye Ordusu’nun El Kaide’ye karşı operasyon yaparak kendiliğinden aynı cephede yer almasıdır.

EL KAİDE’YE KARŞI OPERASYON

Kamışlı’nın güneydoğusundaki Cevadiye bölgesinde bir süredir PKK’nin Suriye kolu olan PYD ile El Kaide bağlantılı Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı örgüt çatışıyordu. Son olarak Suriye ordusu bu bölgeye girdi ve IŞİD’e karşı operasyon yaptı. (YDH, 15 Ekim 2013)

Daha ilginci ise aynı gün Türk Ordusu’nun da El Kaide bağlantılı IŞİD’i hedef almasıydı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama aynen şöyleydi: “15 Ekim 2013 tarihinde saat 13.30’da Azaz/Parsa Dağı bölgesinden atılan bir havan mermisi, Kilis/Demirışık Hudut Karakolunun 450 metre doğusuna düşmüş ve patlamamıştır. Olayda herhangi bir zayiat meydana gelmemiştir. Gelişen durum üzerine, Azaz/Parsa Dağı’ndaki Irak Şam İslam Devleti Örgütü’ne ait mevziilere iki adet Fırtına obüsüyle 4 atış yapılarak mukabele edilmiştir.” (tsk.tr, 15 Ekim 2013)

Böylece Beşar Esad’ın ordusu, Türk ordusu ve PKK, El Kaide’ye karşı operasyon yaparak aynı cephede buluşmuştur!

SURİYE MUHALEFETİ SÜREKLİ BÖLÜNÜYOR

AKP’nin bağımlı dış politikasının yarattığı tablo sadece bununla sınırlı değildi. Örneğin bu operasyonların yapıldığı süreçte, AKP’nin açık destek verdiği Suriye muhalefeti de sürekli bölünüyordu.

AKP’nin SUK’unun, Cenevre-2 konferansına katılacağı için Katar’ın SUKO’sundan ayrılmayı gündemine aldığını daha önce bu köşede dikkatinize sunmuştuk. Diğer yandan El Kaide bağlantılı grupların Eylül ayı sonunda kendi aralarında SUKO’ya karşı birleştiğini de yazmıştık.

Ancak bölünme bitmedi:

1. Suriye’nin güneyinde 70 grup bir araya gelerek SUKO’dan ayrıldıklarını ve Devrim Komuta Konseyi’ni kurduklarını ila etti. (YDH, 16 Ekim 2013)

2. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bir kafeteryada buluşan 106 grubun temsilcisi, Ahrar Suriye Birliği isimli yeni bir örgüt kurdu. (YDH, 16 Ekim 2013)

ABD’nin 23-24 Kasım tarihli Cenevre-2 konferansına mecbur kalması ve Rusya’ya Suriye muhalefetini de konferansa katacağı sözünü vermesi, böylece hem AKP hükümetini, hem de AKP’nin desteklediği muhalif grupları ortada bırakmış oldu!

Kuşkusuz bağımlı dış politikanın varacağı yer burasıydı. Ancak bağımsız dış politika izlendikçe bakın neler olabiliyor:

İŞTE BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Önce Hüsnü Mübarek’i, sonra da Muhammed Mursi’yi yıkan Mısır Halk Hareketi öncelikle Suriye politikasını değiştirdi. ABD ise Mısır’a 30 yıldır yaptığı askeri yardımları askıya aldığını ilan etti.

Bakın Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ABD’nin kararına ne dedi: “Gerçek şu ki sorunun kökeni çok daha geride. Sorun, Mısır’ın son 30 yıl boyunca ABD yardımına bağlı kalmasından kaynaklanıyor. Bu yardım, seçenekleri çoğaltmak yerine kolay olanı tercih etmemize neden oldu. ABD bu süre zarfında, Mısır’ın daima Washington’ın dış siyaseti doğrultusunda hareket edeceği gibi bir yanılgıya kapıldı. Mısır, yeni dönemde uluslararası platformda seçeneklerin artırılmasına yönelik bir dış politika çizgisi izleyecek. Mısır halkı, ABD’yle ilişkilerde yaşanacak olumsuzlukların üstesinden gelecek güçtedir.” (Dünya Bülteni, 16 Ekim 2013)

Nebil Fehmi’nin bu özlü sözlerinden sadece Türk Dışişleri Bakanlığı değil, “NATO’suz yapamayız” takıntısındaki Türk subayları da önemli dersler çıkarmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİ DE BÖLÜNDÜ

Dün Türkiye’nin Suriye konusunda yalnızlaştığını, Washington’un Moskova’nın çözüm yoluna mecbur kalmasıyla birlikte taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın da ayrıştığını incelemiştik.

Bugün ise muhalefet cephesine bakacağız:

SUK – SUKO AYRIŞMASI

Suriye muhalefeti konusunda Atlantik cephesinin vardığı en yüksek seviye Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO bünyesinde tüm muhalefetin birleştiği durumdu.

Peki, bugün durum ne? Washington’un Cenevre-2 sürecine razı olmasından ve Moskova’ya muhalefeti de bu sürece katma sözü vermesinden bu yana durum nasıl gelişti? İnceleyelim:

1. Muhalefet önce radikaller ve ılımlılar diye ikiye bölündü. El Kaide ve türevlerini bahane eden Batı, SUKO’ya ve askeri kolu olan ÖSO’ya yardımı azalttı. Ardından daha da ileri giderek ılımlı muhalefetten ve özellikle PYD gibi Kürt örgütlerinden El Kaide ile mücadele etmesini istedi.

2. El Kaide ve türevleri ise daha sonra Suriye muhalefetinden ayrıldıklarını ve yeni bir çatı örgütü kurduklarını ilan ettiler.

3. İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi istenilen işlevi yerine getiremediği için Katar-Doha’da ABD’nin inisiyatifiyle Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO kurulmuş ve Washington’un zoruyla SUK, SUKO’ya katılmıştı.

Ancak iki yapı arasında çelişmeler hep oldu. Cenevre-2 süreci ise çelişmeleri iyice derinleştirdi ve SUK, SUKO’dan ayrılmayı gündemine aldı.

Londra’da yayımlanan el-Hayat gazetesine göre George Sabra başkanlığında SUK, Cenevre-2 Konferansı’na katılması durumda, SUKO’dan ayrılacağını ilan etti. SUK, daha önce de SUKO Başkanı Ahmed Carba’nın Cenevre-2 Konferansı konusunda görüşmelerde bulunmak üzere New York’a gitmesine karşı çıkmıştı.

114 üyesi bulunan SUKO’da, 40 üyeyle temsil edilen SUK en büyük örgütü temsil ediyor.

4. 25 Eylül’de de içinde Nusra Cephesi’nin yer aldığı bazı örgütler ortak bildiri imzaladı ve SUKO’yu artık tanımadıklarını ilan etti. Bu bildiriyle birlikte SUKO’ya bağlı ÖSO ile El Kaide türevlerinin çatışmaları şiddetlendi.

5. Bu bölünme, ÖSO içinde de ayrışmalara yol açtı. Örneğin ÖSO’nun sözcüsü Fahd el-Masri, ÖSO’nun Genelkurmay Başkanı diye nitelenen Selim İdris’i bölge ülkelerinin istihbarat servislerinin maşası olmakla suçladı. Bu suçlamayla yetinmeyen sözcü Masri, Selim İdris’i bazı bölgelerde katliam yapmakla suçladı.

Bu süreçte Batı basınında muhaliflerin de sivil katlettiği türünden haberlerin yer alması dikkat çekti.

SURİYE KÜRTLERİ BÖLÜNDÜ

6. Bu süreçte SUKO’ya dâhil edilmeye çalışılan Kürt örgütleri de kendi içlerinde bölündü.

Örneğin Barzani’nin partisi KDP’nin Suriye kolu olan Suriye Demokratik Kürt Partisi, 28 Ağustos’ta İstanbul’da SUK ile anlaştığı için Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’nden ayrıldı!

7. Son olarak Erbil’de toplanan dört Suriye Kürt Partisi, Barzani’nin denetiminde birleşti! El Parti, Suriye Özgür Kürtler Partisi, Kürdistan Birliği Partisi ve Kürt Özgürlüğü Partisi’ni tek çatı altında birleştiren Barzani, yeni partiye de Kürdistan DemokratPpartisi-Suriye (KDP-S) ismini verdi.

Barzani, bu yeni oluşumun gelecekte Suriye’de oluşabilecek her hangi bir rejimde Kürtlerin haklarını “demokrasi” çerçevesinde korumakla sorumlu olduğunu belirtti.

BÖLGE BARIŞI KARŞITI: AKP

Moskova ise Suriye muhalefeti içerisindeki bu bölünme nedeniyle öncelikle Cenevre-2 ortağı olan Washington’u, hem de alaycı bir dille suçluyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2 Konferansı’na katılmayacağını ilan etmesi, Batı’nın Suriye muhalefetini müzakerelere zorlayacak yetenekte olmadığını gösteriyor!

Ancak Rusya için gün geçtikçe asıl sorumlu AKP hükümeti olmaya başladı. Zira SUK İstanbul’da kuruldu ve Ahmet Davutoğlu’nun bizzat koordine ettiği bir örgüt olarak biliniyor.

Moskova’ya göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2’ye katılmayacağını ilan etmesi, mutlaka AKP’nin bilgisi ve talebi dâhilindedir!

Bu durum ise sadece Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıyor, aynı zamanda AKP hükümetini açıkça bölgesel barışın karşıtı haline getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

KATAR SURİYE POLİTİKASINI DEĞİŞTİRİYOR

Washington’un Suriye konusunda Moskova’nın çizdiği rotaya mecbur kalması, en çok taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı zor durumda bıraktı.

Üç ülkenin içinde en şanslısı Katar. Zira bu ülke, yola yeni bir Emir’le devam etme kararı alınca, Suriye konusunda manevra yapabilme şansı yakaladı.

En zor durumda olan ise maalesef Türkiye… Zira Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad’ı yıkmayı varlık gerekçesi haline getirdiği için, Ankara’ya bir manevra alanı bırakmamış oldular!

KATAR’DAN ŞAM’A AÇIK MESAJ

Katar’ın Suriye politikasındaki değişimi yansıtan takvimi kısaca anımsayalım:

Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğlu Tamim’e bıraktı! Babasını saray darbesiyle yıkan El Tani de, bir saray darbesiyle yıkılmıştı!

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, yönetimi babasından devralan Katar Emiri Şeyh Tamim’e, “Suriye politikanızı gözden geçirin” uyarısı yaptı. (Yeni Mesaj, 28 Haziran 2013)

Katar’ın yeni Emiri Şeyh Tamim, Ağustos ayında Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ile görüştü. Şeyh Tamim Abbas’tan Şam’la temas kurarak Katar-Suriye ilişkilerinin iyileşmesi için zemin hazırlamasını talep etti. Şeyh Tamim Şam’a “Katar’da temel bir strateji değişikliği oldu, Katar’ın dış politikası da aşamalı olarak değişecektir” güvencesinin verilmesini istedi. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

Katar Emiri Şeyh Tamim Şam’a ikinci mesajını, 7 Ekim’de görüştüğü el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla gönderdi. Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesine göre Abbas Zeki, 9 Ekim’de Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile görüşerek Katar’ın mesajını iletti. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

ERDOĞAN’IN KATAR’A MÜDAHALESİ

Bu gelişme haliyle en çok Erdoğan-Davutoğlu ikilisini rahatsız ediyor. Zira Katar’ın Suriye politikasını değiştirmesi AKP Hükümetini hem bölgede iyice yalnızlaştıracak hem de içeride muhalefete karşı elini daha da zayıflatacaktı.

Erdoğan ve Gül, Katar Emiri Şeyh Tamim’e iki kez müdahalede bulundu:

İlki Suriye’ye kimyasal komplonun gerçekleştiği 21 Ağustos gününün akşamıydı. Erdoğan Şeyh Tamim’i telefonla aradı ve 21 Ağustos komplosuyla ortaya çıkan “savaş iklimine” katkı vermesini istedi!

İkinci müdahale ise Şeyh Tamim’in el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a mesaj ilettiğinin kamuoyuna yansımasından hemen sonra gerçekleşti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Katar Dışişleri Bakanı Halid Bin Muhammed El Atiyye ile görüştü. Basına kapalı görüşme ajanslara şu sözlerle yansıdı: “Ortadoğu politikalarında Türkiye ile yakın politika izleyen Katar’ın devre dışı görüntü verdiği dönemde bu görüşmenin gerçekleşmesi dikkat çekti.” (13 Ekim tarihli ajanslar)

TÜRKİYE NE YAPACAK?

Suriye’deki ortaklarından Suudi Arabistan’la Mısır konusunda ayrı düşen AKP Hükümeti’nin, Katar’ın bu yeni yönelimiyle bölgede iyice yalnızlaşacak olması yeni bir süreç başlatıyor.

Batı basınında artık Suriyeli muhaliflerin Alevi katlettiği, o muhaliflerin Türkiye’yle bağlantılı olduğu şeklindeki haberlerin sıklıkla yer alması, zaten hükümeti oldukça zor bir durumda bırakmıştı.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi bu zorluğu aşabilmek için her ne kadar sık sık “El Kaide’ye destek vermiyoruz” açıklamasına başvursa da, başta Moskova olmak üzere pek çok başkentin Suriye dosyasında var olan gerçek bilgiler, Erdoğan’ı yakın gelecekte köşeye sıkıştıracak cinsten.

Bu gerçeği gören Washington, Erdoğan’a ve hatta Davutoğlu’na yardımcı olmak için açıkça Hakan Fidan’ı hedef almaya başladı. Suriye konusu Hakan Fidan’a yıkılarak Erdoğan-Davutoğlu rejimi korunmak istenmektedir.

Ancak Fidan’ın feda edilmesi durumu kurtarmaz. Zira Türkiye’nin Suriye konusunda dostluk politikasına dönebilmesinin tek şartı, önce AKP Hükümeti’nden kurtulmaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

EL KAİDE KİMİN OYUNU?

Hafta sonu Türkiye gazetesini ziyaret eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “El Kaide Esad rejimin oyunu” dedi (Türkiye, 7 Ekim 2013).

Kuşkusuz bu sözler, 2,5 yıllık Suriye politikasının nasıl bir başarısızlıkla sonuçlandığının ifadesidir. Öyle ki Davutoğlu “Suriye, bizi El Kaide terörü ile baş başa bırakmak istiyor” bile diyecek kadar çaresizlik içindedir.

Daha mizah dolusu ise Davutoğlu’nun şu sözleridir: “Dış politika başarımızı, Beşar Esad’ın kalmasıyla ölçmeye çalışıyorlar.”

Esad’a 15 gün süre tanıyan, olmayınca “6 ayda kesin gider” diyen, o da olmayınca bu kez “yılsonu” diyen, Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmayı önüne hedef koyan Tanzanya yöneticileri miydi?

2,5 YIL ÖNCE SURİYE’DE EL KAİDE VAR MIYDI?

Bir Bakan, üstelik de en geniş danışmanlar ağına sahip olan bir Bakan, nasıl bu kadar kolay çürütülebilecek sözler söyleyebilir? Yalnızca şu iki sorunun yanıtı bile Davutoğlu’nu utandırmaya yetecektir:

1. Siz 2,5yıl önce Suriye muhalefetini Antalya’da toplamadan ve Şam rejimini açıkça yıkmayı ilan etmeden önce, Suriye’de El Kaide diye bir problem var mıydı?

2. Afganistan’dan Çeçenistan’a, Libya’dan Bosna’ya kadar dünyanın pek çok yerinden Suriye’ye gitmiş olan El Kaide savaşçıları, hangi güzergâhı kullandı?

Bu güzergâh konusunun ileride başlarını yakacağını gayet iyi bilen Davutoğlu, önlem anlamında, artık şu iddiayı da savunmaktadır: “Radikallerin ortaya çıkmasında iki sebep çok etkiliydi. Birincisi, Suriye’deki hapishanelerden mahkûmlar çıkartıldı. İkincisi de, Irak’ta Ebu Gureyb Hapishanesi şüpheli bir şekilde basıldı ve binlerce insan oradan kaçtı. Ebu Gureyb bizim kontrolümüzde mi?”

Peki, Ebu Gureyb Esad’ın kontrolünde mi? Roketatarlar ve 12 bombalı araçla Ebu Gureyb’e baskın düzenleyen intihar eylemcilerinin, 29 Iraklı güvenlik görevlisini öldürmesine ve 500 militanı kaçırmasına Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile Irak Başbakanı Nuri El Maliki mi göz yummuştur?

EBU GUREYB’DEN ANTEP’E, ORADAN SURİYE’YE

Davutoğlu zor durumda kaldığı için böyle mesnetsiz konuşabilmektedir. Bakın artık konu perdelenememektedir. En son Amerikan Foreign Policy dergisinin Gazantep’te El Kaide militanlarından Ebu Ömer ile yaptığı söyleşi her şeyi ortaya koymaktadır. Ebu Ömer, 6 hücre arkadaşıyla birlikte o baskında Ebu Gureyb hapishanesinden kaçtıklarını ve Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiklerini söylemektedir!

“Ebu Gureyb bizim kontrolümüzde mi?” diye soran Davutoğlu önce Türkiye’nin Suriye sınırının kimin kontrolünde olduğunu açıklamalıdır!

İSTANBUL BOMBACILARI SURİYE’YE NASIL GEÇTİ?

Hadi Ebu Gureyb’i geçelim. Peki, 15 ve 20 Kasım 2003 tarihinde İstanbul’da intihar eylemleri düzenleyerek 63 kişiyi öldüren, 750 kişiyi yaralan fakat değişik yollarla tamamı serbest kalan Türk El Kaide’si üyeleri nasıl Suriye’ye geçmiştir?

Örneğin bombacıların avukatı Osman Karahan, örneğin bombalı saldırıda kullanılan aracın sahibi Metin Ekici, örneğin bombacı Baki Yiğit nasıl olmuştu da serbest kalıp Suriye’ye savaşmaya gidebilmişti? Hangi sınırdan geçmişti? Kimin kontrolündeki sınırdan geçmişti?

Hadi Ebu Gureyb’i geçelim. Peki Adana’daki El Kaide operasyonunda ele geçirilen Sarin gazı, kimyasal silah yapımında kullanılan ve devlet onaylı temin edilecek maddelerin temin edilmesi de mi Esad’ın kontrolünde?

DENETİM DIŞI VE DE ÇOK DENETİMLİ ÖRGÜT!

Bakın El Kaide CIA’nın kurduğu ve Afganistan’da SSCB’ye karşı kullandığı bir örgüttür. Ancak bu tür örgütler zamanla denetimden çıkar ve bumerang etkisiyle sahibine bile döner.

Türkiye işte bu tehlikeyle artık karşı karşıyadır. Yol verilen El Kaide, talepleri yerine tam olarak gelmediği anda, yol verene anında saldıracak türden bir örgüttür. Somali saldırısı, Reyhanlı saldırısı ders olmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ekim 2013

, ,

Yorum bırakın

ÇİN’İN SURİYE’DEKİ ROLÜ

“Çin’in Suriye’deki rolünün ne olduğu” en çok gelen sorulardandır. “Çin neden Suriye’de Rusya kadar aktif değil?” diye soran da var, “Çin sosyalistse, ABD’nin saldırdığı ülkelere neden destek vermiyor?” diye soran da… Hatta Suriye’yi destekleyen ülkeleri sıralarken, benim Çin’i de o listeye yazmama kızan okurlarımız da…

Çin’i neden Suriye’yi destekleyen ülkeler listesine, hatta neden en başa yazıyorum? Anlatacağım ama başlıktaki sorumuzun yanıtını gelin önce Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad versin:

ESAD: ÇİN OLMASA FENA OLURDU

Çin devlet televizyonu CCTV geçenlerde Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’la 30 dakikalık bir söyleşi gerçekleştirdi. Oldukça önemli saptamalar yaptığı bu söyleşide Esad, Çin’in rolünü de önemle vurguladı:

“Çin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan büyük ülke. Suriye sorunundaki tutumu ve krizde oynadığı rol bizim için çok önemli. Çin’in pozisyonu, özellikle Rusya’yla yürüttüğü işbirliği, krizin gidişatına esaslı etkide bulunuyor. Başka bir ifadeyle, Çin ve Rusya’nın eşgüdümü olmasaydı durum çok daha fena olabilirdi.” (gazetevatan.com, 25 Eylül 2013)

Aslında Esad’ın söylediklerinin üzerine söylenecek pek bir şey kalmıyor. Ama biz yine de sorulara topluca yanıt vermek için birkaç konu üzerinde duralım.

RUSYA GÜRÜLTÜLÜ, ÇİN SESSİZ

Ruslar kendilerini ayı ile Çinliler ise ejderha ve yılan ile özdeşleştirirler. Bunun tarihin derinliklerinden gelen önemli nedenleri vardır. Ülkelerin kendilerini özdeşleştirdiği hayvanların karakteri, o ülkelerin sorun çözme yöntemine bile yansır. Şöyle:

Ruslar bir sorunu çözerken “ayı” gidi davranır. Gücünü bütün haşmetiyle kullanır, avını gürültüyle öldürür!

Çinliler ise bir sorunu ejderha gibi, yılan gibi çözer. Avını sessizce ve başkalarına fark ettirmeden öldürür!

Bu tez, Suriye sorunu konusunda da doğrulanmaktadır. Ruslar büyük gürültüyle ve masaya yumruğunu vura vura ABD’yle çarpışmaktadır. Çinliler ise pek “fark edilmeyen” bir şekilde ABD’yle çarpışmakta ve Suriye’ye destek olmaktadır. O nedenle Çinlilerin rolünü en iyi, savaşın tarafları olan ABD ve Suriye saptayabilmektedir!

EZİLENLERİN KALKANI: ÇİN

Gelin Çin’in Suriye’de somut hangi rolleri oynadığı üzerinde duralım artık. İşte en önemlileri:

1. Çin, büyüyen ekonomisi ve siyasi etkisi nedeniyle ABD’nin asıl rakibidir. Rusya değil! ABD bu nedenle Çin’i hedef alan Asya-Pasifik merkezli bir ana stratejiye sahiptir.

Bunun pratik sonucu ABD’nin Ortadoğu’dan “postallarını” çekmesidir. Bu durum Suriye sorununun yaşandığı 2,5 yılda Beşar Esad’a manevra alanları yaratmış, Şam’a soluk aldırmıştır.

2. ABD’nin Suriye’ye doğrudan askeri bir müdahalede bulunamaması ve işleri Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a havale etmiş olması, buna ekonomisinin de izin vermemesindendir. ABD ekonomisini zor durumda bırakan en büyük etken ise Çin’in üretime dayalı büyümesidir. Çin’in yıllardır ABD devlet tahvilleri alması her ne kadar “barış vergisi” olarak algılansa da, sonuçları bakımından görülmektedir ki, bu bir vergi olmaktan çok, bir uyuşturucudur! Çin parası ABD ekonomisini adım adım uyuşturdu! Büyüyen Çin ekonomisi olmasa, kapitalizmin 2008 krizi olmazdı ya da hafif atlatılırdı!

Çin ÇKP’nin son kararıyla devlet tahvili almayı büyük oranda sonlandırdı ve parasını kalkınmak için içeride harcamaya karar verdi. Parasız kalan ABD, dolaşımdaki paralarını acil ihtiyaçtan ülkeye çağırdı! Krize kesin çözüm olmayan bu hamle, bir süre sonra ayrıca kapitalist ekonomiler arası sorunları tetikleyecektir.

3. Çin’in başını çektiği ülkelerin, Batı blokunun karşısına BRICS’le, IMF’nin karşısına BRICS Fonu’yla, Dünya Bankası’nın karşısına Güney Bank’la, Dolar’ın karşısına kendi milli paralarıyla (hatta yeni bir ortak para birimi planlarıyla) ve NATO’nun karşısına ŞİÖ’yle çıkması, ABD’yi durduran en temel faktördür!

4. Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye bir dış müdahaleye izin vermeyen kararlı tutumu, Suriye açısından tayin edici önemdeydi. Şöyle de söyleyebiliriz: Çin olmasa, Rusya bu kadar kararlı direnemeyecekti! Çin’le stratejik ortaklık yapan Rusya, Pekin’in ekonomisiyle açtığı alanlarda daha sert ve kararlı politika yürütebilmektedir!

Özetle, Çin ABD’ye karşı tüm ezilen ve gelişen ülkelerin kalkanı olmuştur artık!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ERDOĞAN VE GÜL FARKI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Suriye’yle ilgili son günlerde üst üste yaptığı açıklamalar, Çankaya’nın hükümetten farklı düşündüğünü ortaya koydu.

GÜL: İRAN DIŞLANAMAZ

Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’de açık açık savaş isterken, hatta TBMM’yi yok sayarak, “kurulacak her türlü koalisyonda rol almaya hazır olduklarını” ilan ederken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tersini söylüyor ve “Türkiye’nin herhangi bir savaş arzusu yoktur” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Washington ile Moskova’nın uzlaştığı “diplomasiye” itiraz ederken, Gül diplomasinin tercih edilmesini memnuniyetle karşılıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Suriye’de Esad’ı açık açık hedef alırken, Gül BM toplantıları için gittiği New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, “iç savaş” yaşandığını belirttiği Suriye’de taraflardan birine özel bir vurgu yapmıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi’ni desteklediği herkesin bildiği bir sır iken, Gül “El Kaide tehlikesinin farkındayız” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad yönetimini desteklediği için açıkça İran’ı suçlamış ve karşısına almışken, Gül New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamalarda yeni bir çıkış yapıyor ve “Suriye çözümünde İran’ın dışlanamayacağını” belirtiyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Cenevre sürecine ayak sürerken, Gül Cenevre’ye destek veriyor ve yetinmeyerek Cenevre’de başarının Rusya ve İran’ın çözüme angaje edilmesinden geçtiğini vurguluyor.

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜL PASİFİKÇİ

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? İnceleyelim:

Tıpkı Erdoğan ile Fethullah Gülen’in karşı karşıya gelmesinin nedeninde olduğu gibi, Erdoğan ile Gül’ün ayrışmasında da iç nedenler dışında bir de dış neden vardır.

O dış neden, ABD’deki bölünmeden kaynaklanmaktadır: ABD hâkim sınıfları FBI’in CIA Başkanlarını sorguladığı, CIA başkanlarının “gönül ilişkisi” üzerinden tasfiye edildiği, Pentagon’da görevden almaların hızlandığı, Beyaz Saray’da beklenmedik istifaların geldiği bir yoğunlukta çarpışmaktadır.

16 Mayıs 2013 tarihli “Erdoğan BOP’çu, Gülen Pasifikçi” başlıklı incelememizde bu bölünmeye işaret etmiştik. Şimdi benzeri Erdoğan ile Gül arasında yaşanıyor.

Yani BOP’çu Erdoğan ile Pasifikçi-Obamacı Gül karşı karşıya geliyor.

AYRIŞMANIN İÇEREYE YANSIMASI

Peki ya içerideki nedenler? Daha doğrusu Washington’a dayanan bölünmenin içeriye nasıl yansıdığını da gelin özetle inceleyelim:

1. Gül, Obama’nın mecbur kaldığı “Suriye’de önce diplomasi” tercihine destek vererek, açık açık Washington’a Erdoğan’dan farklı olduğunu ve rol talep ettiğini göstermiş oluyor.

2. Gül Suriye’de Erdoğan’dan farklı konumlanarak, Gülen’le aynı cephede olduğunu sergilemiş oluyor.

3. Gül ile Gülen, ana muhalefet partisinin izlediği Suriye politikasına daha yakın durarak, ABD’ye “iktidar olabilecek toplam gücümüz var” mesajı vermiş oluyor.

YEDEĞE VURGU, ERDOĞAN’A YARAR

Ancak Washington’un Gül-Gülen ittifakının Kılıçdaroğlu ile bir cephe kurarak Erdoğan’a karşı rakip olabileceğini çok gerçekçi görmediğini düşünüyoruz. Zira Türkiye iç politikası üzerine tezler üretilen düşünce merkezleri, bu konuya henüz eğilmiyor.

Gül-Gülen ittifakı ile Kılıçdaroğlu’nun bir cephede buluşturulması Washington açısından ancak bir yedek plan olabilir ve o planın da hedefi iktidar olmaktan ziyade iktidarı terbiye etmektir!

Yani ABD, Erdoğan’ı istediği çizgide tutabilmek için bu yedek planıyla ara ara tehdit edecektir. Geçmiş dönemler, geride kalan hükümet senaryoları buna işaret etmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin esas planını değil de, yedek planını hedef almak, Erdoğan kuvvetlerini tahkim edecek ve AKP içinde safları sıklaştıracaktır. Sonuç olarak da Erdoğan’a yarayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ ZOR DAVALAR BEKLİYOR

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin, Güvenlik Konseyi’nin 68. oturumunda Suriye’deki kimyasal saldırının büyük bir komplo olduğunu söyledi. Çurkin’in tezine delili ise Türkiye açısından alarm zilleri çaldıracak cinstendi. Rus diplomat, “Mayıs ayında Türkiye’de Sarin maddesi ile yakalanan Suriyeli militanların gözaltına alınmasına ve bazı Suriyeli ve Türk vatandaşların kimyasal silah yapımı için 10 ton bileşim satın almaya kalkışmasına” dikkat çekti.

Bu tezlerin hem de BM toplantısında dile getiriliyor olması, artık Türkiye’nin nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunun göstergesidir!

Açık ki AKP Hükümeti, komşularına uyguladığı düşmanlık politikasıyla Ankara’yı bölgede ve dünyada yalnızlaştırmakla kalmıyor, davalar açılmasını gerektirecek noktalara sürüklüyor…

HÜKMETYAR’IN DİZİNİN DİBİNDEN

Kuşkusuz bu tablonun öyküsü, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hikmetyar’ın dizinin dibinde” oturduğu yerde başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olacak Recep Tayyip Erdoğan, daha o gün hem ne türden ilişkilere gireceğini göstermiş oldu hem de Türkiye’yi nasıl yöneteceğini…

Bakın burası oldukça önemli. Çünkü Gülbeddin Hikmetyar ABD’nin SSCB’yi çevreleme stratejisinin enstrumanlarındandır, CIA’nın SSCB’ye karşı sahaya sürdüğü piyonlardandır.

Ve Hikmetyar aynı zamanda savaş suçlusudur. Ağustos 1992’de Hikmetyar kuvvetlerinin roket saldırısıyla en az 2 bin sivili öldürdüğü ve yarım milyon insanı da Kabil’i terk etmek zorunda bıraktığı, İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin raporlarındadır.

Her gün ekranlardan yalnızlıklarına “değerli” kavramı ekleyenlerin, yalnızlıklarını ahlaki tutumlarına bağlayanların geçmiş ilişkilerinde, işte bu türden katliam sahipleri vardır!

İKTİDARIN SUÇ DOSYASI

Ankara’nın kabaran dosyalarında nelerin olduğunu kısaca özetleyelim:

1. Yemen’e gönderilen ve bir kısmı Yemen güvenlik kuvvetlerince yakalanan silahlar.

2. Suriye’de savaşması için Libya’dan deniz yoluyla İskenderun’a getirilen teröristler.

3. 2003 Sinagog, Konsolosluk ve Demirbank saldırıları sonrası tutuklanan 63 El Kaide üyesinin tamamının 2011 yılına kadar parça parça serbest kalması ve bunların bir kısmının Suriye’de Şam yönetimine karşı savaşması.

4. Afganistan, Çeçenistan ve Bosna’dan gelen CIA eğitimli cihatçı grupların Hatay üzerinden Suriye’ye savaşmaya gitmesi.

5. Komşu bir devleti yıkmaya çalışan terörist gruplara koordinatörlük yapmak: Bu grupları Antalya’da otellerde ağırlamak, İstanbul’da kapalı toplantılarda örgütlemek, uluslararası tanınırlıkları için Dışişleri Bakanlığı’nı seferber etmek.

6. Suriyeli silahlı terörist gruplara lojistik destek vermek.

7. Artık ABD istihbarat raporlarına bile yansıyan “Nusra’ya kimyasal Türkiye’den gitti” suçlaması.

8. Irak’taki Maliki hükümetini devirmeye çalışmak. Maliki hükümetine karşı darbe yapmaktan mahkûm olan Haşimi’yi Türkiye’de aylarca ağırlamak.

TÜRKİYE’Yİ BELADAN KURTARMAK

İzlenen “düşmanlık” esaslı dış politika, açık ki sürekli suç üretiyor. Ve yalnızca bir kısmını listelediğimiz bu suçlar, dünya dengeleri ABD’nin aleyhine geliştikçe, uluslararası kamuoyunun gündemine sıra sıra gelecektir.

Türk devleti, Rus diplomat Vitaliy Çurkin’in kimyasal suçlamasını, ciddi bir uyarı olarak değerlendirmelidir. Daha doğrusu Türk milleti, Türkiye’nin daha fazla başının belaya girmemesi ve uluslararası davalara konu olmaması için bu soruna artık el koymalıdır.

Zira AKP iktidarı, Türkiye ve bölge için ciddi bir güvenlik sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2013

, , , ,

1 Yorum

SAHADA KAYBETTİ, HAVADA KIŞKIRTIYOR

Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına bakılırsa Suriye helikopteri, 14 bin feet yükseklikte ve Türkiye sınırının 2 km içerisindeyken F-16 uçağı tarafından vuruluyor ve Suriye sınırının 1 km öte tarafına düşüyor.

14 bin feet yükseklik 4,3 km’dir. Yani maksimum hızı saatte 250 km olan Suriye keşif helikopteri, 4 kilometre yükseklikte F-16 tarafından vuruluyor ve 3 km öteye düşüyor!

Konunun uzmanları, bunun teknik olarak mümkün olmadığına dikkat çekiyorlar. Şüpheler şu noktalarda belirginleşiyor:

1. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter paramparça olur ve pilotlar sağ kurtulamaz.

2. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter, 4 km yüksekten vurulduğunda, 3 km öteye düşemez.

3. Helikopter o yükseklikte ancak karadan atılan ve kuyruk kısmını vuran bir füzeyle, 3 km öteye düşebilir. Pilotlar da ancak öylesi bir vurulma sırasında paraşütle atlayabilirler.

Gerçi F-16’lar otomatik kayıt yaptığı için durum kısa bir süre içerisinde mutlaka aydınlanacaktır. Zaten nasıl vurulduğu da siyasi anlamının yanında çok önemli değil. O nedenle sorunun teknik boyutunu bırakıyor ve siyasi kısmına geçiyoruz.

AKP İMAJ PEŞİNDE

Başlıkta da belirttiğimiz gibi olay, sahada kaybeden AKP’nin havada savaş kışkırtması şeklinde özetlenebilir.

Sahada kaybetti: 2,5 yıldır tüm siyasi yatırımını Beşar Esad’ın devrilmesinin üzerine yapan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Şam yönetimini yıkamadı. 2,5 yıldır her türlü desteği verdikleri terörist gruplar Şam’a giremedi. Antalya, İstanbul, Adana, Hatay dörtgeninde palazlandırdıkları terörist gruplar, Suriye savunmasını aşamadı. Her türlü psikolojik savaşa rağmen, Türk milletini Suriye’ye düşmanlığa razı edemediler. Tüm kışkırtıcı gelişmelere rağmen, Türk Ordusu’nu Suriye’ye süremediler.

Havada kışkırtıyor: Bir Suriye helikopterinin angajman kurallarını “ihlal etmesini” fırsat bilip, hemen vurdular! Çok memnun olan Ahmet Davutoğlu “cezalandırdık” dedi. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, övüne övüne “biz düşürdük” dedi.

16 Eylül tarihli bu sahnenin tek bir üst mesajı vardı: Obama savaşamadı ama biz savaşırız!

Ya alt mesaj? Suriye’yi alt edemedik, bari imajımızı kurtaralım!

SALDIRI İSRAİL İLE EŞZAMANLI

Suriye helikopterinin hangi şartlarda vurulduğu da, sorunun siyasi boyutunu yorumlamamız bakımından önemli:

1. Ahmet Davutoğlu SUKO, ÖSO ve geçici hükümetin başkanlarıyla topluca görüşüyor…

2. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye dışişleri bakanları Paris’te dörtlü toplantıda…

3. BM Suriye’yle ilgili kimyasal raporunu hazırlıyor…

4. Sarin gazının muhaliflere Türkiye’den gittiği bir ABD istihbarat raporuna yansıyor…

5. İsrail, Suriye’nin güneyinde bir taburu vuruyor…

Tüm bu olgular, Rusya barikatını aşamayan ABD’nin Suriye’de “diplomasiye” mecbur kalması süreciyle birleştirildiğinde ve bu durumdan bir tek AKP ile ÖSO’nun memnun kalmadığı gerçeğiyle beraber okunduğunda, ortaya açık bir “kışkırtıcılık” faaliyeti çıkıyor!

BÖLGENİN SORUNU ESAD DEĞİL ERDOĞAN

Kuşkusuz AKP’nin bir Suriye helikopterini vurması “diplomasiye” dönen küresel aktörleri yeniden savaş pozisyonuna sokmayacak. Ama AKP bu hamlesiyle, “diplomasiyi” reddeden terörist gruplara “hâlâ haminizim” mesajı vermiş oluyor ve bölgeye, “Esad’ı deviremedik ama yangın çıkaracak kadar benzinimiz var” demiş oluyor.

Dolayısıyla Erdoğan hükümetinin yalnızca Türkiye için değil, bölge için bir güvenlik sorunu olduğu gerçeği artık bölgenin sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2013

,

Yorum bırakın

İSRAİL PENCERESİNDEN SURİYE MESELESİ

Savaş cephesinin başlattığı Suriye krizi, Diplomasi cephesinin hamlesiyle artık Cenevre-2 Konferansı’na götürülüyor. Batı’nın 2,5 yıldır sürdürdüğü Suriye’yi bölme baskısı, Doğu’nun kurduğu barikatta eriyor ve Atlantik Cephesi bölünerek, Cenevre-2’ye razı oluyor.

Şangay İşbirliği Örgütü ŞİÖ Zirvesi’nin sonuç bildirisine yansıyan şu satırlar, artık geleceğe Batı’da değil, Doğu’da karar verildiğini gösteriyor: “Üye devletler, Suriye’deki krizin en kısa zamanda Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğinin korunması şartıyla, Suriyelilerin kendileri tarafından aşılmasından, bu ülkede şiddetin sona ermesinden, hükümet ve muhalefet arasında önkoşulsuz olarak 30 Haziran 2012 tarihli Cenevre Anlaşmasına dayalı geniş politik diyalogun başlamasından yanadır.”

AKP, PKK VE İSRAİL KAYBETTİ

Evet, Atlantik Cephesi Suriye meselesinde artık bölünmüştür.

ABD ile AB arasında bölünen ve hatta NATO içi ve dışı müttefikleriyle toplamda değerlendirildiğinde dağılan Atlantik Cephesi’nin en mağduru ise AKP Hükümeti’dir. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “hani savaşacaktık” diye yakınması ve diplomatik çözümü “kozmetik” diye değerlendirmesi, bu bölünmenin bir sonucudur.

Biz AKP’nin yalnızlaşması diye okuyoruz… AKP dışında en çok kaybedenler ise Kürt örgütleri ile İsrail’dir.

AKP, PKK ve İsrail’in kaybedenlerin başında olması, kuşkusuz aynı projenin enstrumanları olmalarındandır. Biz bugün, sadece İsrail’i inceleyeceğiz:

ABD’NİN KISITLI VARLIĞI, İSRAİL’İN ZARARINA

1. İsrail, fiilen zaten Suriye’yle bir savaştadır, çünkü iki ülke barış anlaşması yapmadı. Nitekim İsrail zaman zaman Suriye’ye ani saldırılar yapmaktadır. AKP Hükümeti’nin Türk hava sahasını açarak İsrail Hava Kuvvetleri’ne birkaç kez saldırı imkânı vermesi, Ankara ile Tel Aviv’in Şam karşıtlığındaki ortaklığının göstergesidir.

2. İsrail, her şart altında ABD postallarının Ortadoğu’da bulunmasından memnundur. Zira ABD askeri gücü, İsrail’in güvenliğinin garantisidir. İsrail bu nedenle Suriye’ye bir Amerikan müdahalesine en az Erdoğan kadar taraftardır.

İsrail’e göre bölgede Amerikan varlığının bulunması İran’ın nüfuzunu artırmasını engelleyecek ve böylece Tahran Tel Aviv’i tehdit edemeyecek.

3. İsrail, 21 Ağustos tarihli kimyasal komplo sonrasında ABD’nin Suriye’yi vurma olasılığının artmasından memnun olmuş fakat bunun “dar ve kısıtlı” olacağının Washington tarafından ilan edilmesinden sonra, memnuniyetini yitirmiştir.

Çünkü İsrail ABD’nin askeri varlığından ne kadar memnunsa, bunun kısa süreliğine olmasından da o kadar tedirgindir. Zira bilmektedir ki, bölge ABD’nin intikamını kendisinden alacaktır! Somutlarsak, ABD havadan Suriye’yi vuracak ama hem Suriye hem de Hizbullah acısını İsrail’den çıkaracak.

İSRAİL İÇİN MEVCUT DURUM, EN İYİ DURUM

4. İsrail’in güvenliğinin dayanağı olan Camp David Mısır’ı artık yok. 30 Haziran devrimi öncesinde Mursi Suriye’yle diplomatik ilişkileri kesmiş ve cihat ilan etmişti. Şimdi tersine diplomatik ilişkiler yeniden başladı ve Kahire, Suriye’ye müdahaleye karşı olduğunu ilan etti. Bu durum, İsrail’i hem yalnızlaştırdı, hem de 67-73 savaşları düşünülünce, yeniden Güney cephesini “güvensiz” hale getirdi.

5. Bu bölgesel şartları göz önünde bulunduran İsrail, Cenevre-2’ye karşı çıkmaktadır. Tel Aviv için en iyi durum, Şam ile ÖSO’nun sürekli çatışması durumudur. Suriye’de iç savaş, bu koşullarda İsrail’in güvenliğinin garantisidir.

SURİYE KARŞITLARININ TASFİYESİ

Ancak İsrail için en iyi durum olan mevcut durumun da artık sonuna gelinmiştir. Batı, Doğu’nun çizdiği çözüm yoluna artık mecburdur ve Cenevre-2 de bu yolun somut ifadesidir.

Daha önemlisi, Cenevre-2 sadece Suriye meselesinin diplomatik çözümü değil, aynı zamanda Suriye krizine taraf olan kuvvetlerin de tasfiyesinin başlangıcıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Eylül2013

, ,

3 Yorum

ESAD DEĞİL, OBAMA GERİ ADIM ATTI

“Esad zoru görünce geri adım attı” haberleri cehaletten kaynaklanmayacak kadar bariz yalan olduğuna göre, ancak psikolojik savaş ürünü olarak değer kazanabilir. Gerçi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Obama’nın topu Kongre’ye atmasını “kendisine güvenmesine” bağlaması, bu alanda da çaresiz kaldıklarını ortaya koymaktadır.

Peki, gerçek ne? Kim geri adım attı? İnceleyelim:

OBAMA’NIN DÜŞTÜĞÜ TUZAK

ABD Başkanı Barack Obama, geçmişte “kimyasal silahları” kırmızı çizgi ilan etmesinin kurbanı oldu. 21 Ağustos’ta Beşar Esad’ın yaptığı iddia edilen kimyasal saldırı, Obama’ya “sözünü tut” baskısına dönüştü.  

Bu durum gösteriyor ki, kimyasal komplonun sahibi Esad olmadığı gibi, Obama’nın kendisi de değildi fakat Washington’du! Zira ABD hâkim sınıfları arasındaki çelişmelerin CIA başkanlarını bile “gönül ilişkileri” üzerinden vurduğu bir süreçten geçiliyor.

ABD tekellerinin bir bölümü Obama’nın ilan ettiği Asya-Pasifik merkezli güvenlik stratejisini henüz kabullenmiş durumda değil ve ülkeyi yeniden Ortadoğu merkezli stratejiye yöneltecek hamlelere soyunuyorlar. Bu tekellerin ve onların siyasetteki temsilcilerinin, Ortadoğu’daki müttefikleriyle birlikte Obama’yı tuzağa çekmeye çalıştıkları, Batı basınının da ciddiyetle yer verdiği iddialardan artık…

Obama ise tuzaktan çıkmak için kucağındaki topu Kongre’ye atmayı seçti. Böylece Kongre reddederse iradeye saygı duyacak; onaylarsa yapmak zorunda kalacağı bir saldırının sorumluluğunu tek başına üstlenmemiş olacaktı.

Ancak Obama açısından olmasa da, partisi açsından bir sorun vardı: Destek alındığında savaşa sokulmuş bir Obama Demokrat Parti’ye Bush’un kaderini yaşatabilirdi fakat destek verilmemiş bir Obama da, Demokrat Parti’ye “yenilgi” getirirdi…

Washington’daki “karar alma mekanizmalarının” bir haftadır üzerinden durdukları temel çelişki buydu.

Öte yandan Kongre’de beş ayrı görüşün olduğu, Senato’dan zor da olsa çıkarılabilecek bir desteğin Temsilciler Meclisi’nden hiç gelmeyeceği gerçeği, Obama’yı yeni bir hamle yapmaya mecbur etti.

MOSKOVA, OBAMA’YI KURTARDI

Obama yönetimi, çıkış hamlesini G-20’de, kapalı kapılar ardında yaptı. Acaba ABD’yi zaaf içinde göstermeyen, otoritesini tartıştırmayan ve Suriye’nin geri adımı gibi görülecek bir yol var mıydı? Moskova kaynaklı haberlere bakılırsa, Rus diplomasisi de Washington’a yardımcı oldu! Ve yol bulunmuş oldu…

Böylece ABD Dışişleri Bakanı John Kerry çıktı ve “Suriye’nin elindeki kimyasal silahları uluslararası denetime açması halinde savaşa gerek kalmayacağını” ilan etti. Ardından Moskova devreye girdi ve bu konuda Şam ile Washington arasında arabuluculuk yapabileceğini açıkladı.

Ardından Şam, Rusya’nın kontrolünde olan bu süreci kabul ettiğini açıkladı. Sonrasında Obama sahneye çıktı ve “savaşsız çözüme” kapı açan konuşmasını yaptı ve “tercihim diplomasi” dedi.

Süreç, Kongre’nin bir bölümünün de işine geldi zira BM’den gelen haberler, kimyasal silah saldırısı raporunun pek de ABD’nin istediği gibi olmayacağının işaretlerini veriyordu. İki durum birleşince Demokratların çoğunlukta bulunduğu Senato, fırsatı değerlendirdi ve oylamayı erteleme kararı aldı.

ERDOĞAN AÇIKTA KALDI

Tüm bu gerçeği son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da açıkladı zaten. Rusya’nın Arapça yayın yapan kuruluşu Rusya el-Yovm’un haberine göre Lavrov, Libya Dışişleri Bakanı Muhammed Abdülaziz ile yaptığı ortak basın toplantısında şunları söyledi: “Suriye’deki kimyasal silahların uluslararası denetime açılması, sadece Rusya’nın bir önerisi değil, bu öneri, Washington’la yaptığımız temaslar sonucu ortaya çıktı.”

Yalanlanmayan bu sözler de ortaya koyuyor ki, geri adımı Esad değil, Obama atmış oldu. Obama geri adım atınca da, en çok Erdoğan açıkta kalmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın