Posts Tagged El Kaide

CENEVRE-2’NİN EL KAİDE SORUNU

Suriye konulu Cenevre-2 konferansının en temel sorunlarından biri de “terör” maddesi olacak.

Çeşitli terörist grupların ve muhaliflerin Cenevre-2’ye katılıp katılmayacağından bağımsız olarak varlığını sürdürecek bir sorun bu: 2,5 yıldır Şam yönetimini yıkması için palazlandırılan terör nasıl sona erdirilecek? Bazı raporlara göre 60 bin, bazı raporlara göre de 150 bin civarında üyesi olan ve hatırı sayılır bir bölümü de El Kaide türevi olan bu örgütler ne olacak?

ABD’YE GÖRE EL KAİDE SURİYE’DE HEP OLMALI

Gelin pratikten gidelim ve Cenevre-2’de büyük oyun kurucuların ve orta ölçekli aktörlerin terörist gruplarla ilgili yaklaşımlarını öncelikle inceleyelim:

1) ABD: Washington, Suriye’deki terörizmin bir numaralı sorumlusudur. Gelinen son noktada El Kaide’den rahatsız olması, kısmen geçerlidir. Zira El Kaide CIA patentli fakat büyüyen, dal budak salan ve haliyle belli kolları kontrolden çıkan bir örgüttür.

Bu örgütün şu anda Suriye’de bulunması ABD’nin birkaç nedenle çıkarınadır:

a) El Kaide’nin varlığı, Suriye’yi sorunlar içinde bulundurmayı sürdürecektir.

b) El Kaide’nin Suriye’de varlığı, ABD’nin yeni koşullarda bölgeye yeniden müdahalesinin gerekçesi olacaktır.

c) El Kaide’nin Suriye’de savaşması ve diğer alanlardan uzakta tutulması, ABD’nin elini başka alanlarda rahatlatacaktır.

EL KAİDE KAFKASLARA DÖNMEDEN SURİYE’DE BİTMELİ

2) Rusya: Moskova, Suriye meselesinin savaşsız çözülmesini istedi ve Şam’ın da etkili direnebilmesiyle ABD’yi masaya oturmaya mecbur etti. Moskova tüm taraflara kendi yol haritasını uygulamayı kabul ettirdi.

Fakat Moskova, Suriye’deki El Kaide türevlerinin kendi nüfuz alanlarına dönmesinden de memnun olmayacaktır. Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Afganistan’dan gelen eğitimli militanların yeniden Kafkasya’ya dönmesi, Rusya’nın istemeyeceği bir durumdur.

Rusya için en iyi seçenek, El Kaide’nin Kafkasya bölgesine dönmeden Suriye’de ezilmesidir.

3) İran: Tahran yönetimi sadece El Kaide’nin değil, Suudi Arabistan destekli Selefi örgütlerin varlığından da çok rahatsızdır. Her iki terör ağının da çökmesi, Şam kadar Tahran’ı memnun edecektir.

4) Türkiye: Suriye’ye terörist sevkiyatı maalesef ülkemizden gerçekleşti. Bu gerçeklik, Ankara’yı önümüzdeki süreçte yeni sorunlarla baş başa bırakacaktır. Ufuk Ötesi’nde birçok kez dikkat çektik. El Kaide başta olmak üzere terörist grupların elini kolunu sallayarak sınırımızdan geçebilmesi, devran döndüğünde, uluslararası ceza mahkemesi anlamına gelecektir. Tutuklu Türk El Kaide üyelerinin bu süreçte salıverilmesi ve bir bölümünün Suriye’de çatışırken ölmesi, Ankara’nın yakın gelecekte başını ağrıtacaktır.

Üstelik Ankara Beşar Esad’ı yıkmaya kilitlendikçe, uluslararası ilişkilerin hukukunu da hiçe saymıştır.

TERÖRÜ EZEN ŞAM, CENEVRE’YE GÜÇLÜ GİDER

Şimdi yeni sorun şudur: Suriye meselesi Cenevre-2’de çözüm yoluna girdiğinde, ABD’nin ve AKP’nin arkaladığı terör ne olacaktır? El Kaide’nin silahları her an Ankara’ya çevirebilecceği Somali, Lübnan ve Reyhanlı saldırılarıyla da görüşmüştür.

Tüm bu çok parametreli sorunun aslında tek bir çözümü vardır: Şam yönetimi 22 Ocak 2014’te yapılacak Cenevre-2 konferansına kadar terörü ezebildiği kadar ezmelidir!

Böylece hem masaya daha güçlü oturacak hem de sorunun bölgeselleşmesini bir ölçüde engelleyecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

TSK, PKK, ESAD AYNI SAFTA!

Türkiye, ABD’nin Suriye politikasının taşeronu olunca ve AKP’liler de ABD’lilerden daha Amerikancı olunca, ortaya politik-mizah örnekleri çıkıyor. Türkiye’nin Ankara’dan değil de Washington’dan yönetilmesi, dış politikada ucubelikler yaşanmasına neden oluyor.

Son örnek, Suriye’de Türk Ordusu’nun, PKK’nin ve Suriye Ordusu’nun El Kaide’ye karşı operasyon yaparak kendiliğinden aynı cephede yer almasıdır.

EL KAİDE’YE KARŞI OPERASYON

Kamışlı’nın güneydoğusundaki Cevadiye bölgesinde bir süredir PKK’nin Suriye kolu olan PYD ile El Kaide bağlantılı Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı örgüt çatışıyordu. Son olarak Suriye ordusu bu bölgeye girdi ve IŞİD’e karşı operasyon yaptı. (YDH, 15 Ekim 2013)

Daha ilginci ise aynı gün Türk Ordusu’nun da El Kaide bağlantılı IŞİD’i hedef almasıydı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama aynen şöyleydi: “15 Ekim 2013 tarihinde saat 13.30’da Azaz/Parsa Dağı bölgesinden atılan bir havan mermisi, Kilis/Demirışık Hudut Karakolunun 450 metre doğusuna düşmüş ve patlamamıştır. Olayda herhangi bir zayiat meydana gelmemiştir. Gelişen durum üzerine, Azaz/Parsa Dağı’ndaki Irak Şam İslam Devleti Örgütü’ne ait mevziilere iki adet Fırtına obüsüyle 4 atış yapılarak mukabele edilmiştir.” (tsk.tr, 15 Ekim 2013)

Böylece Beşar Esad’ın ordusu, Türk ordusu ve PKK, El Kaide’ye karşı operasyon yaparak aynı cephede buluşmuştur!

SURİYE MUHALEFETİ SÜREKLİ BÖLÜNÜYOR

AKP’nin bağımlı dış politikasının yarattığı tablo sadece bununla sınırlı değildi. Örneğin bu operasyonların yapıldığı süreçte, AKP’nin açık destek verdiği Suriye muhalefeti de sürekli bölünüyordu.

AKP’nin SUK’unun, Cenevre-2 konferansına katılacağı için Katar’ın SUKO’sundan ayrılmayı gündemine aldığını daha önce bu köşede dikkatinize sunmuştuk. Diğer yandan El Kaide bağlantılı grupların Eylül ayı sonunda kendi aralarında SUKO’ya karşı birleştiğini de yazmıştık.

Ancak bölünme bitmedi:

1. Suriye’nin güneyinde 70 grup bir araya gelerek SUKO’dan ayrıldıklarını ve Devrim Komuta Konseyi’ni kurduklarını ila etti. (YDH, 16 Ekim 2013)

2. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bir kafeteryada buluşan 106 grubun temsilcisi, Ahrar Suriye Birliği isimli yeni bir örgüt kurdu. (YDH, 16 Ekim 2013)

ABD’nin 23-24 Kasım tarihli Cenevre-2 konferansına mecbur kalması ve Rusya’ya Suriye muhalefetini de konferansa katacağı sözünü vermesi, böylece hem AKP hükümetini, hem de AKP’nin desteklediği muhalif grupları ortada bırakmış oldu!

Kuşkusuz bağımlı dış politikanın varacağı yer burasıydı. Ancak bağımsız dış politika izlendikçe bakın neler olabiliyor:

İŞTE BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Önce Hüsnü Mübarek’i, sonra da Muhammed Mursi’yi yıkan Mısır Halk Hareketi öncelikle Suriye politikasını değiştirdi. ABD ise Mısır’a 30 yıldır yaptığı askeri yardımları askıya aldığını ilan etti.

Bakın Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ABD’nin kararına ne dedi: “Gerçek şu ki sorunun kökeni çok daha geride. Sorun, Mısır’ın son 30 yıl boyunca ABD yardımına bağlı kalmasından kaynaklanıyor. Bu yardım, seçenekleri çoğaltmak yerine kolay olanı tercih etmemize neden oldu. ABD bu süre zarfında, Mısır’ın daima Washington’ın dış siyaseti doğrultusunda hareket edeceği gibi bir yanılgıya kapıldı. Mısır, yeni dönemde uluslararası platformda seçeneklerin artırılmasına yönelik bir dış politika çizgisi izleyecek. Mısır halkı, ABD’yle ilişkilerde yaşanacak olumsuzlukların üstesinden gelecek güçtedir.” (Dünya Bülteni, 16 Ekim 2013)

Nebil Fehmi’nin bu özlü sözlerinden sadece Türk Dışişleri Bakanlığı değil, “NATO’suz yapamayız” takıntısındaki Türk subayları da önemli dersler çıkarmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİ DE BÖLÜNDÜ

Dün Türkiye’nin Suriye konusunda yalnızlaştığını, Washington’un Moskova’nın çözüm yoluna mecbur kalmasıyla birlikte taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın da ayrıştığını incelemiştik.

Bugün ise muhalefet cephesine bakacağız:

SUK – SUKO AYRIŞMASI

Suriye muhalefeti konusunda Atlantik cephesinin vardığı en yüksek seviye Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO bünyesinde tüm muhalefetin birleştiği durumdu.

Peki, bugün durum ne? Washington’un Cenevre-2 sürecine razı olmasından ve Moskova’ya muhalefeti de bu sürece katma sözü vermesinden bu yana durum nasıl gelişti? İnceleyelim:

1. Muhalefet önce radikaller ve ılımlılar diye ikiye bölündü. El Kaide ve türevlerini bahane eden Batı, SUKO’ya ve askeri kolu olan ÖSO’ya yardımı azalttı. Ardından daha da ileri giderek ılımlı muhalefetten ve özellikle PYD gibi Kürt örgütlerinden El Kaide ile mücadele etmesini istedi.

2. El Kaide ve türevleri ise daha sonra Suriye muhalefetinden ayrıldıklarını ve yeni bir çatı örgütü kurduklarını ilan ettiler.

3. İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi istenilen işlevi yerine getiremediği için Katar-Doha’da ABD’nin inisiyatifiyle Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO kurulmuş ve Washington’un zoruyla SUK, SUKO’ya katılmıştı.

Ancak iki yapı arasında çelişmeler hep oldu. Cenevre-2 süreci ise çelişmeleri iyice derinleştirdi ve SUK, SUKO’dan ayrılmayı gündemine aldı.

Londra’da yayımlanan el-Hayat gazetesine göre George Sabra başkanlığında SUK, Cenevre-2 Konferansı’na katılması durumda, SUKO’dan ayrılacağını ilan etti. SUK, daha önce de SUKO Başkanı Ahmed Carba’nın Cenevre-2 Konferansı konusunda görüşmelerde bulunmak üzere New York’a gitmesine karşı çıkmıştı.

114 üyesi bulunan SUKO’da, 40 üyeyle temsil edilen SUK en büyük örgütü temsil ediyor.

4. 25 Eylül’de de içinde Nusra Cephesi’nin yer aldığı bazı örgütler ortak bildiri imzaladı ve SUKO’yu artık tanımadıklarını ilan etti. Bu bildiriyle birlikte SUKO’ya bağlı ÖSO ile El Kaide türevlerinin çatışmaları şiddetlendi.

5. Bu bölünme, ÖSO içinde de ayrışmalara yol açtı. Örneğin ÖSO’nun sözcüsü Fahd el-Masri, ÖSO’nun Genelkurmay Başkanı diye nitelenen Selim İdris’i bölge ülkelerinin istihbarat servislerinin maşası olmakla suçladı. Bu suçlamayla yetinmeyen sözcü Masri, Selim İdris’i bazı bölgelerde katliam yapmakla suçladı.

Bu süreçte Batı basınında muhaliflerin de sivil katlettiği türünden haberlerin yer alması dikkat çekti.

SURİYE KÜRTLERİ BÖLÜNDÜ

6. Bu süreçte SUKO’ya dâhil edilmeye çalışılan Kürt örgütleri de kendi içlerinde bölündü.

Örneğin Barzani’nin partisi KDP’nin Suriye kolu olan Suriye Demokratik Kürt Partisi, 28 Ağustos’ta İstanbul’da SUK ile anlaştığı için Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’nden ayrıldı!

7. Son olarak Erbil’de toplanan dört Suriye Kürt Partisi, Barzani’nin denetiminde birleşti! El Parti, Suriye Özgür Kürtler Partisi, Kürdistan Birliği Partisi ve Kürt Özgürlüğü Partisi’ni tek çatı altında birleştiren Barzani, yeni partiye de Kürdistan DemokratPpartisi-Suriye (KDP-S) ismini verdi.

Barzani, bu yeni oluşumun gelecekte Suriye’de oluşabilecek her hangi bir rejimde Kürtlerin haklarını “demokrasi” çerçevesinde korumakla sorumlu olduğunu belirtti.

BÖLGE BARIŞI KARŞITI: AKP

Moskova ise Suriye muhalefeti içerisindeki bu bölünme nedeniyle öncelikle Cenevre-2 ortağı olan Washington’u, hem de alaycı bir dille suçluyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2 Konferansı’na katılmayacağını ilan etmesi, Batı’nın Suriye muhalefetini müzakerelere zorlayacak yetenekte olmadığını gösteriyor!

Ancak Rusya için gün geçtikçe asıl sorumlu AKP hükümeti olmaya başladı. Zira SUK İstanbul’da kuruldu ve Ahmet Davutoğlu’nun bizzat koordine ettiği bir örgüt olarak biliniyor.

Moskova’ya göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2’ye katılmayacağını ilan etmesi, mutlaka AKP’nin bilgisi ve talebi dâhilindedir!

Bu durum ise sadece Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıyor, aynı zamanda AKP hükümetini açıkça bölgesel barışın karşıtı haline getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

EL KAİDE KİMİN OYUNU?

Hafta sonu Türkiye gazetesini ziyaret eden Dışişleri Bakanı Ahmet DavutoğluEl Kaide Esad rejimin oyunu” dedi (Türkiye, 7 Ekim 2013).

Kuşkusuz bu sözler, 2,5 yıllık Suriye politikasının nasıl bir başarısızlıkla sonuçlandığının ifadesidir. Öyle ki Davutoğlu “Suriye, bizi El Kaide terörü ile baş başa bırakmak istiyor” bile diyecek kadar çaresizlik içindedir.

Daha mizah dolusu ise Davutoğlu’nun şu sözleridir: “Dış politika başarımızı, Beşar Esad’ın kalmasıyla ölçmeye çalışıyorlar.

Esad’a 15 gün süre tanıyan, olmayınca “6 ayda kesin gider” diyen, o da olmayınca bu kez “yılsonu” diyen, Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmayı önüne hedef koyan Tanzanya yöneticileri miydi?

2,5 YIL ÖNCE SURİYE’DE EL KAİDE VAR MIYDI?

Bir Bakan, üstelik de en geniş danışmanlar ağına sahip olan bir Bakan, nasıl bu kadar kolay çürütülebilecek sözler söyleyebilir? Yalnızca şu iki sorunun yanıtı bile Davutoğlu’nu utandırmaya yetecektir:

1. Siz 2,5yıl önce Suriye muhalefetini Antalya’da toplamadan ve Şam rejimini açıkça yıkmayı ilan etmeden önce, Suriye’de El Kaide diye bir problem var mıydı?

2. Afganistan’dan Çeçenistan’a, Libya’dan Bosna’ya kadar dünyanın pek çok yerinden Suriye’ye gitmiş olan El Kaide savaşçıları, hangi güzergâhı kullandı?

Bu güzergâh konusunun ileride başlarını yakacağını gayet iyi bilen Davutoğlu, önlem anlamında, artık şu iddiayı da savunmaktadır: “Radikallerin ortaya çıkmasında iki sebep çok etkiliydi. Birincisi, Suriye’deki hapishanelerden mahkûmlar çıkartıldı. İkincisi de, Irak’ta Ebu Gureyb Hapishanesi şüpheli bir şekilde basıldı ve binlerce insan oradan kaçtı. Ebu Gureyb bizim kontrolümüzde mi?”

Peki, Ebu Gureyb Esad’ın kontrolünde mi? Roketatarlar ve 12 bombalı araçla Ebu Gureyb’e baskın düzenleyen intihar eylemcilerinin, 29 Iraklı güvenlik görevlisini öldürmesine ve 500 militanı kaçırmasına Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile Irak Başbakanı Nuri El Maliki mi göz yummuştur?

EBU GUREYB’DEN ANTEP’E, ORADAN SURİYE’YE

Davutoğlu zor durumda kaldığı için böyle mesnetsiz konuşabilmektedir. Bakın artık konu perdelenememektedir. En son Amerikan Foreign Policy dergisinin Gazantep’te El Kaide militanlarından Ebu Ömer ile yaptığı söyleşi her şeyi ortaya koymaktadır. Ebu Ömer, 6 hücre arkadaşıyla birlikte o baskında Ebu Gureyb hapishanesinden kaçtıklarını ve Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiklerini söylemektedir!

“Ebu Gureyb bizim kontrolümüzde mi?” diye soran Davutoğlu önce Türkiye’nin Suriye sınırının kimin kontrolünde olduğunu açıklamalıdır!

İSTANBUL BOMBACILARI SURİYE’YE NASIL GEÇTİ?

Hadi Ebu Gureyb’i geçelim. Peki, 15 ve 20 Kasım 2003 tarihinde İstanbul’da intihar eylemleri düzenleyerek 63 kişiyi öldüren, 750 kişiyi yaralan fakat değişik yollarla tamamı serbest kalan Türk El Kaide’si üyeleri nasıl Suriye’ye geçmiştir?

Örneğin bombacıların avukatı Osman Karahan, örneğin bombalı saldırıda kullanılan aracın sahibi Metin Ekici, örneğin bombacı Baki Yiğit nasıl olmuştu da serbest kalıp Suriye’ye savaşmaya gidebilmişti? Hangi sınırdan geçmişti? Kimin kontrolündeki sınırdan geçmişti?

Hadi Ebu Gureyb’i geçelim. Peki Adana’daki El Kaide operasyonunda ele geçirilen Sarin gazı, kimyasal silah yapımında kullanılan ve devlet onaylı temin edilecek maddelerin temin edilmesi de mi Esad’ın kontrolünde?

DENETİM DIŞI VE DE ÇOK DENETİMLİ ÖRGÜT!

Bakın El Kaide CIA’nın kurduğu ve Afganistan’da SSCB’ye karşı kullandığı bir örgüttür. Ancak bu tür örgütler zamanla denetimden çıkar ve bumerang etkisiyle sahibine bile döner.

Türkiye işte bu tehlikeyle artık karşı karşıyadır. Yol verilen El Kaide, talepleri yerine tam olarak gelmediği anda, yol verene anında saldıracak türden bir örgüttür. Somali saldırısı, Reyhanlı saldırısı ders olmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ekim 2013

, ,

Yorum bırakın

SOMALİ’DEKİ SALDIRININ ANLAMI

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Türk Büyükelçiliğimizin saldırıya uğraması, dış politikamız açısından mutlaka masaya yatırılmalıdır. Zira Özel Harekât polisimiz Sinan Yılmaz’ın ölmesi ve 3 polisimizin de yaralanmasıyla sonuçlanan bu saldırı, açık bir “siyasal saldırıdır.”

Saldırıyı El Kaide’ye bağlı El Şebab örgütü üstlendi.  El Şebab Twitter adresinden, Türkiye’yi “mürtet rejime destek veren ve şeriat düzenini yok etmeye çalışan ülkelerden biri” olmakla suçladı. İstanbul’dan AFP’ye konuşan bir diplomat da “Türkiye, Somali’de çok aktif. Bu kadar çok aktif olunca da kolaylıkla hedef haline geliyorsunuz” dedi. (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

O zaman şu soruyu sormalıyız: Türkiye neden Somali’de çok aktif? Hangi ulusal çıkarlarımız nedeniyle bu ülkede aktifiz?

SOMALİ’DE ÇEVİK BİR – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Somali Afrika’nın doğusunda,  Afrika boynuzu denilen ve Arabistan yarımadasının güneyinde kalan coğrafyadadır. Bu konumu nedeniyle de oldukça stratejiktir.

İtalyan işgalinin ardından 1941 yılında İngiliz askeri yönetimi altına giren bölge, 1960 yılında Somali Cumhuriyeti olarak ilan edildi. Ancak asıl bağımsızlığını 1969 yılında Mohamed Siad Barre’nin iktidarı ele geçirmesi ve Somali Demokratik Cumhuriyeti’ni kurmasıyla kazandı.

1991 yılında dış kaynaklı iç savaşla “Jaalle Siyaad” yani “Yoldaş Siad” hükümeti düştü. Sonrası, Somali için hep kayıplar dönemidir, federal geçiş hükümetleri dönemidir…

Somali, aynı zamanda Çevik Bir’le Recep Tayyip Erdoğan’ı buluşturan ülkedir. Şöyle ki, Çevik Bir, 1993-1994 yıllarında Somali BM Barış Gücü Komutanlığı yaptı ve 28 Şubat’ta Truva Atı olmasını sağlayan ününe ve konumuna orada kavuştu. Erdoğan ise 2011 yılında, 60 yıl sonra bu ülkeyi ziyaret eden ikinci Afrika dışı lider oldu!

İki hafta önce ülkemize gelen Somali İçişleri Bakanı Abdülkerim Hüseyin Guled, Erdoğan’ı Somali’nin fatihi ilan etti! (AA, 12 Temmuz 2013) Böylece Erdoğan Çevik Bir’le, Yahudi madalyası almak dışında, Somali fatihliğinde de birleşmiş oldu!

Bir’den Erdoğan’a uzanan 20 yıllık süreçte ortaya çıkan Türkiye’nin Somali ilgisi, maalesef ABD-İsrail’in Somali ilgisinin bir yansımasıdır ve ulusal çıkarlarımızla ilgili değildir. Çünkü emperyalizm, Süveyş Kanalı ve sonrasında Aden Körfezi’nin çıkış noktası olan ve aynı zamanda Arap yarımadasını güneyden kuşatan bu ülkenin denetim altında olmasını stratejik hedef olarak görmüştür. Mayıs 1991’de General Mohamed Farrah Aidid’in sosyalist Siad hükümetini düşüren saldırısının kökleri bu hedefin içindedir!

SOMALİ’DE EL ŞEBAB, SURİYE’DE EL NUSRA

Ancak Türk Büyükelçiliği’ne yapılan saldırının bir başka boyutu daha vardır. O da AKP’nin Suriye politikasıyla ilgilidir.

AKP hükümeti Suriye’de açık açık El Nusra cephesini destekledi. El Kaide’ye bağlı bu örgüt Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan gelen cihatçılarla son bir yılda büyüdü. Cihatçıların havayoluyla İstanbul’a geldikten sonra Hatay üzerinden Suriye’ye geçtiği artık herkesçe bilinmektedir.

El Nusra dışında 2003 yılında İstanbul’u kana bulayan Türk El Kaidesi’nin de bir şekilde adım adım serbest kalarak(!) Suriye’ye Esad’a karşı savaşa gittiğini ve öldüğünü daha önce bu köşede birkaç kez isim isim yazmıştık, tekrarlamayacağız.

El Nusra, son olarak Suriye’de PYD ile çatışmasıyla gündeme geldi.

Ancak, PYD lideri Salih Müslim’in Türkiye’ye gelmesi ve AKP ile yaptığı görüşmeler perdenin arkasını daha da netleştirdi. Buna göre, Öcalan ile Erdoğan’ın anlaşmasının esası aslında Suriye’ydi; PKK’nin Suriye’ye çekilmesiydi.

Bu anlaşmaya bağlı olarak Öcalan PKK’den Esad’a karşı savaşmasını ve Suriye’de özerklik ilan etmesini istiyordu. Nitekim Erdoğan da Kırgızistan’da yaptığı açıklamada, Suriyeli PKK’lilerin, Türkiye’den Suriye’ye geçtiğini açıklıyordu. (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Hal böyle olunca, El Nusra PYD’ye karşı bir pazarlık kartı gibi kullanılmış oldu. Suriye El Kaidesi boşa düşünce de Somali El Kaidesi Türkiye’nin bu ülkedeki varlığından rahatsız oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK-EL KAİDE ÇATIŞMASININ ANLAMI

Türk sınırının hemen yanında PKK mi yoksa El Kaide mi egemen olacak diye üç gündür süren bir çatışma var! Kazanan PKK olursa “özerklik” ilan edecek, El Kaide olursa “şeriat devleti” kuracak!

Hiç lafı dolandıramadan belirtelim: Bu rezil tablonun bir numaralı sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır!

BAĞDAT-ŞAM ZAYIFLARSA, ERBİL-KAMIŞLI GÜÇLENİR

Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin nereye uzanabileceği, bu politika değiştirilmezse sürecin nasıl ilerleyeceği, Irak’ın son 20 yılına bakarak bile anlaşılabilir. O yirmi yılın özeti şudur: Bağdat zayıfladıkça, Erbil güçlendi! Saddam zayıfladıkça Barzani güçlendi! BAAS zayıfladıkça PKK güçlendi!

Türkiye’nin komşusunun merkezini zayıflatan politikalar üretmesi ya da emperyalizmin komşusunu hedef alan planlarına alet olması, komşunun kenar kuşağını önce istikrarsız hale getirdi, sonra da merkezden fiilen kopardı!

Şimdi aynı süreç Suriye’de yaşanıyor. Irak’ta Saddam Hüseyin’i hedef alan ABD emperyalizmi, 2,5 yıldır fiilen Beşar Esad’ı hedef alıyor. Üstelik bu kez düne göre ABD’nin planlarına tam uyumlu bir Türkiye başbakanı var! Esad’a meydan okuyan, onu yıkacağını belirten, 15 gün süre tanıyan, “Emevi Camisi’nde namaz kılacağım” diyerek açıkça işgale soyunduğunu gösteren bir başbakanımız var!

2,5 yıllık sonuç? Şam zayıfladıkça, Kamışlı güçleniyor!

AKP’NİN DESTEĞİNDE ÖZERKLİK

Kuşkusuz bu tablo Aydınlık okurları için hiç sürpriz değil. En başından beri uyarıyoruz. ABD’nin Kürt Koridoru planını, Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma projesini, Diyarbakır başkentli olarak Büyük Kürdistan’a dönüştürme hedefini sık sık yazıyoruz.

ABD’nin Kürt Koridoru ve Büyük Kürdistan planının Irak, İran, Suriye ve Türkiye’yi hedef aldığını, planın gerçekleşmesi için bu dört ülkenin parçalanması gerektiğini hep vurguluyoruz.

Üstelik bu dört ülke içinde en çok Türkiye’nin tehditle karşı karşıya olduğunu belirtiyoruz. Çünkü diğer üç ülke bu plana karşı konumlanabiliyor ama Türkiye maalesef yöneticilerinin aynı zamanda planın taşeronu olması nedeniyle süreci çaresizce izliyor!

Bu çaresizlik içinde şunlar yaşandı:

1. Sınır kontrolü: Türkiye Suriye sınırını Nusra’ya (El Kaide) teslim etti. Böylece sınırdan Suriye’ye terör ihraç edilebildi. Sadece El Kaide militanları değil, İhvan’a bağlı örgütler, selefi gruplar, CIA eğitimli Çeçen ve Boşnak örgütler, Kaddafi’ye karşı kullanılan Libyalılar, hatta Pakistan Talibanı bile Türkiye üzerinden Suriye’ye girdi.

2. Alan kontrolü: Bu gruplar çoğaldıkça, Batı tarafından silahlandırıldıkça, CIA tarafından eğitildikçe ve Türkiye’nin himayesinde terör estirdikçe Suriye’nin kuzeyi Şam’ın kontrolünden adım adım çıktı. Şam’ın otoritesi zayıfladıkça, bölgede başka otoriteler oluşmaya başladı. PKK Kürt ağırlıklı bölgelerde hâkimiyet kurmaya başladı.

ANKARA KURTARILACAK, ABD PLANI BOZULACAK

Ancak bu tablo değişecek, değişmeye de başladı. Esad yönetimi Şam’ın dış mahallelerine kadar gelen terörü adım adım merkezden kenara doğru itmeye başladı. Önce Halep ve çevresi terörden arındırıldı, şimdi de Humus ve çevresi temizleniyor…

Esad’a karşı aynı cepheye sürülmüş kuvvetler, şimdi Türkiye’nin desteğinde Suriye’nin kuzeyinde kendi denetiminde bölgeler oluşturmaya çalışarak Şam’a karşı mevzileniyorlar. Ve sürecin aleyhlerine geliştiğini gördükçe, acele ediyorlar!

İki gündür süren çatışmalar işte bu gerçekler ışığında yaşandı!

Bu somut gelişmeler bile izlenecek dış politikayı çırılçıplak ortaya koyuyor. Türkiye, Irak ve Suriye üçgeninde Diyarbakır-Erbil-Kamışlı eksenli bir tehdit varsa, açık ki o tehdide karşı Ankara-Bağdat-Şam ekseni kurulmalı. İçerideki üçgenin dışarıdaki üçgeni parçalaması ancak böyle önlenir!

Madem Bağdat zayıfladıkça Erbil güçleniyor, madem Şam zayıfladıkça Kamışlı güçleniyor o zaman Ankara, Bağdat ve Şam’ı hedef almaktan vazgeçecek! Çünkü Erbil ve Kamışlı’nın güçlenmesi demek, aynı zamanda Ankara’nın zayıflaması demek!

Ancak her şey gelip Ankara’yı kimin yöneteceği sorusunda düğümleniyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Temmuz 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TERÖR, GİZLİ SERVİS FAALİYETİDİR

Londra’dan sonra Paris’te de üniformalı bir asker saldırıya uğradı. 35 yaşlarında, uzun boylu ve geleneksel Arap kıyafetli olduğu söylenen erkek saldırganın elindeki bir maket bıçağıyla devriye gezen askere arkadan yaklaştığı ve boynunu kestiği belirtiliyor.

Birkaç gün önce de Londra’da Michael Adebolajo isimli saldırgan, elindeki satırla bir askeri öldürmüş, üstelik yakalanma kaygısı duymadan eylemini filme çektirmişti. Video tüm dünyada yoğun paylaşıldı.

Boston saldırısını da aynı kulvarda sayabilir miyiz? Henüz kanıtlanamayan iddiaya göre Çeçen Tsarnayev kardeşler, 15 Nisan’da Boston Maratonu’na bombalı saldırı düzenlemiş, üç kişinin ölümüne 260 kişinin de yaralanmasına neden olmuşlardı.

YENİ BİR TERÖRİZM TÜRÜ MÜ?

Fransız Liberation gazetesi konuyu manşetine taşıdı ve şu değerlendirmeyi yaptı: “Dünyada özellikle İslam adına cinayet işleyen, yalnız başına hareket eden, internet üzerinden radikalleşen ve yakınlarının yardımı ile silah temin eden yeni bir terörizm türü ve ‘yalnız kurtlar’ fenomeni doğuyor.”

Gazeteye konuşan Sorbone Üniversitesi Profesörü Jean Pierre Filiu, “Asıl kâbus, yalnız kurtların internetle birleşmesi ve internet siteleri üzerinden dünyanın öbür ucundaki cihatçı örgütle her gün temasa geçebiliyor olması” diyor.

Terör uzmanı soruşturma hâkimi Marc Trevidiç ise “Bu yeni tarz terörizm adliye ve polis ile halledilecek bir boyutun ötesinde bir büyüklüktedir. Gençlerimizin bir bölümü radikal İslam tarafından ele geçirilmiş durumda.” diyor.

Boston saldırısı sonrasında konu ABD’de de çokça tartışılmıştı. 10 yıldır ABD’de eğitim gören Tsarnayev kardeşlerin nasıl böyle bir saldırı düzenleyebildiği sorgulandı. ABD eğitim sistemi, bu gençleri 10 yılda neden sisteme entegre edememişti?

SALDIRGANLARIN CIA, MI5 BAĞLANTILARI

Peki, gerçekten de internet üzerinden örgütlenen yeni tür bir radikal İslamcı terör dalgasıyla mı karşı karşıyayız?

Böylesi bir genellemede bulunmak Liberation için kolaysa da bizim için oldukça zor. Zira hem Boston hem de Londra saldırılarında bazı tuhaflıklar var.

Örneğin Boston saldırganları olduğu iddia edilen Tsarnayev kardeşlerin biri çatışmada öldürüldü, diğeri ise gırtlağından vurularak konuşamaz hale getirildi! İki kardeşin arkadaşı ve zanlı adayı olarak FBI’nın sorguladığı bir başka genç ise sorgu sırasında öldürüldü! FBI, gencin kendilerine saldırdığı için vurulduğunu açıkladı!

Daha da ilginci, Tsarnayev kardeşlerin yengesi, ünlü CIA ajanı Graham Fuller’in kızı çıktı! Amca Ruslan Tsarnayev, ABD’nin Rusya’ya karşı Çeçen kartını kullandığı 90’lı yıllarda ABD’nin bu tip kirli işlerini yapan yardım kuruluşu USAID’e danışmanlık yapmış. Bu sırada da, CIA’nın eski Ankara istasyon şefi olan Graham Fuller’in kızı ile evlenmiş!

Londra’daki satırlı saldırganın durumu da ilginç, zira İngiliz gizli servisi MI5’in Michael Adebolajo’ya bu saldırıdan 6 ay önce iş teklif ettiği ortaya çıktı!

TERÖR ÖRGÜTÜ, İSTİHBARAT ÖRGÜTÜNÜN UZANTISIDIR

İlla bir genelleme yapacaksak, genel olarak terörün, özel olarak da “radikal İslamcı terörün” Batılı istihbarat servisleriyle mutlaka bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. İstihbarat örgütlerinin başka devletlere karşı kurduğu, desteklediği ve büyüttüğü ama o sorun ortadan kalktıktan sonra, kontrolden çıkan terör örgütlerinin en ünlüsü kuşkusuz El Kaide’dir. CIA-Usame Bin Ladin ilişkisi üzerine çok şey yazıldı, çizildi.

Aynı yöntem şimdi de devam ediyor. Örneğin Suriye’de desteklenen pek çok terörist grup var. ABD kimisini kendisi için ileride tehlikeli olur diye ayrı tutmaya çalışsa da, onun ayrı tuttuğunu başka bir ülke yanında tutabilmektedir!

Türkiye’ye karşı PKK, Rusya’ya karşı Çeçen örgütleri, Çin’e karşı Sincian örgütleri, İran’a karşı Halkın Mücahitleri, Suriye’ye karşı Müslüman Kardeşler, Selefiler, Libya’ya karşı El-Kaide… Listeyi uzatabiliriz.

Bu tip ilişkiler, hukuk dışı yöntemler kuşkusuz etki-tepki prensibi gereği karşılığını buluyor. Ya rakip devletler de aynı yöntemi uyguluyor, ya da kullanılan bu örgütlerin içinden, kontrol edilemeyen hücreler çıkıyor.

Devletler hem içerdeki mücadeleyi, hem de dış ilişkilerini, konvansiyonel savaşa gerek kalmadan, bu tip örgütleri kullanan istihbarat kurumlarının mücadelesiyle yürütüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mayıs 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN CIA OPERASYONUNUN NERESİNDE?

ABD Büyükelçiliği’ne bombalı intihar saldırısı yapıldığı 1 Şubat günü, Milliyet’in manşetinde dikkat çekici bir haber vardı: Usame Bin Ladin’in damadı Süleyman Ebu Geyt, CIA’nin verdiği bilgiyle Ankara’da bir otelde yakalanmıştı.

Habere göre Ebu Geyt, 11 Eylül olayları sırasında El Kaide’nin sözcüsüydü ve olaydan sonra kayıplara karışmıştı. Sonradan İran’da özel bir kampta saklandığı öğrenilmişti. Ancak İran Ebu Geyt’i bu yılın başında kamptan çıkarmış ve sınır dışı etmişti. Bin Ladin’in damadı sahte Suudi Arabistan pasaportuyla Türkiye’ye giriş yapmıştı. CIA bu bilgileri MİT’le paylaşmış ve Ebu Geyt’i Ankara’da yakalatmıştı.

Milliyet’ten Fikret Bila, ABD Büyükelçiliği’ne saldırı sonrası CNNTürk’te katıldığı canlı yayında, Ebu Geyt’in aslında beş gün önce yani 26 Ocak’ta yakalandığını söylüyordu.

İRAN EBU GEYT’İ TESLİM Mİ ETTİ?

Bu operasyonla ilgili, günler sonra 18 Şubat’ta, Abdülkadir Selvi’nin Yeni Şafak’taki köşesinde resmi kurum kaynaklı olduğu anlaşılan çarpıcı iddialar yayınlandı. İranlı bir ajan Ebu Geyt’i Türkiye’ye getirmiş ve yakalandığı operasyon günü ortadan kaybolmuştu. Ayrıca ABD, Ebu Geyt daha İran’dan çıkmadan önce Türkiye’yle istihbaratı paylaşmıştı.

Selvi bu çarpıcı iddialara dayanarak ortaya şu imalı soruyu atıyordu: “İran, Bin Ladin’in damadını Amerika’ya İran’da teslim etmek istemedi, Türkiye’den almasının önünü mü açtı?”

Selvi “Acem oyunu” vurgulu yazısında, ayrıca Ebu Geyt’in sorgusunda itiraf ettiği çok çarpıcı bir bilgiyi de okurlarıyla paylaştı. Bin Ladin’in damadı, 11 Eylül saldırısı için Amerika’nın önlerini açtığını söylüyordu!

İran’ın rolünü de, Ebu Geyt’in bu itirafı yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama bu süreçte basına servis edilen bir kaç haberde, Bin Ladin’in damadının CIA’ya kesinlikle teslim edilmeyeceğinin öne çıkarılmasını anlamlı bulduk. Büyük olasılıkla bu haberler, bir süre sonra yapılacak CIA’ya paket servisinin perdesiydi…

OPERASYONDAKİ ‘KUVEYT’ YALANI

Nihayet beklenen(!) haber 7 Mart günü bu kez Hürriyet’in manşetinden geldi. Ebu Geyt, Kuveyt’e verilmesi için Ürdün’e teslim edilmiş ancak CIA bir operasyonla Bin Ladin’in damadına Ürdün’de el koymuştu! Haberde Ebu Geyt’in ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin geldiği gün Ürdün’e verildiği belirtiliyordu.

Kuşkusuz sorulacak çok soru var ama biz şu tek soruyla yetinelim. Amaç Ebu Geyt’i Kuveyt’e vermekse, neden doğrudan değil de Ürdün’ün aracılığına ihtiyaç duyuldu. Türkiye’nin Kuveyt’le diplomatik ilişkisi yok mu?

Yanıt ortada… AKP Hükümeti Ortadoğu politikaları nedeniyle teslimatı Türkiye’den değil, üçüncü bir ülke üzerinden yapmayı siyaseten daha az maliyetli bulmuştu!

AKP HÜKÜMETİNİN ONAYI

Hükümete en yakın gazete olan Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, bu operasyonla ilgili ilginç bir makale yazdı dün. Karagül, “Ürdün Kralı ne zaman Türkiye’ye gelse, bölgede umulmadık şeyler olur” dedi.

Karagül’e göre, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Ürdün Kralı Abdullah aynı zamana gelen Türkiye ziyaretlerinde bu paketleme işlemini bağlamışlardı. Karagül Ebu Geyt’in, Kerry’nin geldiği gün Ürdün’e gönderildiğini, Kral’ın geldiği gün de Ürdün’de CIA’ya teslim edildiğini belirtti.

İbrahim Karagül, Kral Abdullah’ın operasyondaki rolünü şu sözlerle saptıyor: “Ürdün Kralı bu tür örtülü operasyonları çok iyi bilir. Bölgede oynadığı tek rol de neredeyse budur. Bakmayın öyle gözyaşları döktüğüne; bölge genelindeki bazı örtülü operasyonlarda, ABD-İngiliz ve İsrail istihbaratıyla bağlantılı konularda her zaman gerekenden fazla yardımsever olmuştur.”

Şimdi asıl konuya geliyoruz. Karagül, her ne kadar Kerry ile Kral Abdullah’ın anlaşmasını sanki Türkiye’den habersiz yapmışlar gibi sunmaya çalıştıysa da, böyle bir operasyonun Ankara’nın onayı olmadan gerçekleşemeyeceğini hemen herkes saptar!

Ankara’nın elindeki El Kaide yöneticisi, Ankara’nın onayı olmadan CIA’ya teslim edilmek üzere Ürdün’e gönderilemez. Ankara’daki onay makamı da Ergenekon olmadığına göre, açık ki Erdoğan hükümeti operasyondan haberdardır.

O nedenle bitirirken mecburen soruyoruz: Ebu Geyt’i CIA’ya teslim eden Kral Abdullah Yeni Şafak’a göre örtülü operasyon görevlisi ise Ebu Geyt’i Kral Abdullah’a teslim eden Erdoğan bu operasyonun neresindedir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT KORİDORU ÇATIŞMASI

Batı’nın Basra Körfezi’nden Akdeniz’e uzanacak Kürt Koridoru hedefi, aynı zamanda Ortadoğu haritasının yeniden şekillenmesi demek! İşte bu eksende, Doğu ile Batı arasında kıran kırana bir mücadele yaşanıyor. Doğu’nun üstünlüğü ele geçirmesi ise Batı’nın içinde yarılmalara, ABD’de iç çarpışmaya ve ABD’nin bölgedeki kartlarının iç kuvvet mücadelesine dönüşüyor: New York-Tel Aviv cephesi, Obama-Biden-Kerry-Hagel dörtlüsünün Clinton-Petraeus ikilisini tasfiye etmesi üzerine harekete geçti:

9 Ocak 2013: PKK’li 3 kadına Paris’te Kürt Enformasyon Bürosu’nda suikast düzenlendi. PKK çevresine 2 yıl önce giren Ömer Güney, suikastın tetikçisi olduğu iddiasıyla tutuklandı.

MİT elemanı Murat Şahin, Ömer Güney’i tanıdığını açıkladı. Şahin, MİT’te amiri olan Teyze’nin kendisine daha önce Güney’in fotoğrafını gösterdiğini söyledi. Şahin, Devrimci Karargâh operasyonu sırasında tutuklanmış, MİT elemanı olduğu anlaşılınca serbest bırakılmıştı.

Bir iddiaya göre öldürülen kadınlardan PKK kurucusu da olan Sakine Cansız, bir süre önce Milano’da önemli bir dosyaya erişmişti. Dosya, PKK’ye yardım edenlerin listesiydi ve paravan örgütlerin hangi ülke istihbaratına ait olduğu da o dünya tarafından biliniyordu. Brüksel oldukça rahatsızdı. İddiaya göre Cansız Köln’de MİT’le iki kez görüştü ve bu dosyanın pazarlığını yaptı. Ancak MİT dosyayı alabildi mi, bilinmiyor.

16 Ocak 2013: Ded Hasan isimli Kürt asıllı Rus mafya lideri, Moskova’da bir restoran çıkışında suikasta uğradı. Olayın arkasında, halen İspanya’da cezaevinde tutuklu olan Şakro lakaplı Rus mafyası Zahariy Kalaşov’un olduğu açıklandı. Rusya İçişleri Bakanlığı yetkilileri, Ded Hasan’ın PKK’ye silah temin eden isimlerin başında geldiğini duyurdu.

26 Ocak 2013: MİT, CIA’nın verdiği istihbaratla, Ankara’da bir otelde Süleyman M.’ye operasyon yaptı. CIA’nın istihbaratına göre Süleyman M. El Kaide’nin Pakistan’da öldürülen lideri Usame Bin Ladin’in damadıydı ve 11 Eylül 2001 olaylarından sonra İran’da bir kampta saklanmıştı. Tahran yönetimi çıkmaya zorlayınca, sahte Suudi Arabistan pasaportuyla Ankara’ya giriş yapmıştı.

Haber, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne canlı bombayla saldırı düzenlendiği gün Milliyet’in sürmanşetindeydi. Büyükelçilik önünden CNNTürk’ün canlı yayınına katılan Fikret Bila, Bin Ladin’in damadına operasyonun aslında beş gün önce yapıldığını açıklıyordu.

28 Ocak 2013: Suriye’den gelebilecek füzelere karşı olduğu iddia edilen NATO Patriot bataryaları, İncirlik Üssü’nü ve Kürecik Radarını koruyacak şekilde yerleştirilmeye başlandı ve ilk batarya faaliyete hazır hale geldi.

31 Ocak 2013: İsrail, Şam’ı vurdu. Bir iddiaya göre İsrail’in vurduğu hedef İran’ın Devrim Muhafızlarının karargâhıydı, diğer iddiaya göre ise Rus üssüydü.

Şam yönetiminin üstünlüğü tamamen ele geçirdiği, Suriye Ordusu’nun kuzeye doğru taarruza başladığı, Beşşar Esad’ın hemen her gün kamuoyunun önüne çıkarak Suriye halkına büyük moral verdiği ve Suriye muhalefetinin çatı örgütü olan SUKO’nun Başkanı El Hatip’in Şam yönetimiyle diyaloga hazır olduklarını açıkladığı bir sırada İsrail’in Şam’ı vurması ve ülkenin güneyi için tehdit oluşturması, en çok Gül-Davutoğlu cephesine yaradı. Nitekim Erdoğan, İran’ı İsrail’i kışkırtmakla suçladı!

1 Şubat 2013: ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne canlı bomba saldırısı oldu. Eylemi DHKP-C üstlendi! Saldırgan DHKP-C’nin Ahmet Necdet Sezer affıyla salıverilen Ecevit Şanlı isimli bir militanıydı! Ulusalcı isimli saldırgan, laik cumhurbaşkanı tarafından affedilmiş ve bir sol örgüt adına eylem yapmıştı!

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar, 18 Ocak 2013’te, DHKP-C’yle ilişkili oldukları iddiasıyla gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Yani Ecevit Şanlı’nın saldırısı, istihbarat dünyasını için değil ama genel kamuoyu açısından olağandı!

2 Şubat 2013: Münih Güvenlik Konferansı sırasında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile SUKO Başkanı El Hatip’le baş başa ve ilk defa görüştü! ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, görüşmenin baş başa olması yerine, kendisiyle birlikte BM Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi’nin de katılacağı bir dörtlü zirveye çevrilmesi için uğraştı ama Moskova’nın engelini aşamadı.

Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Minih’te, İran’la doğrudan görüşmelere açık olduklarını da ilan ediyordu.

3 Şubat 2013: Kerkük Emniyet Müdürlüğü’ne intihar eylemi düzenlendi. 33 kişi öldü, 70 kişi yaralandı. Irak’ın düğümü olan Kerkük, Barzani’ye göre Kürdistan’ın kalbiydi; çünkü petrol yatağının tam üzerinde… Barzani’nin nüfus yığdığı Kerkük’ün statüsü için gereken referandum yıllardır yapılamıyor. Ahmet Davutoğlu geçen yıl Kerkük’ü Bağdat’tan izinsiz ziyaret etmiş ve tepki görmüştü. Türkmenler ise, Kerkük’ün Ankara-Erbil ittifakı için Barzani’ye peşkeş çekilmesine itiraz ediyor ve Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi destekliyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Şubat 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BÖLÜCÜ ÖRGÜTLER NEDEN ABD’NİN SAFINDA?

Çin’in ayrılıkçı Sincian-Uygur örgütlerinin Suriye’ye, Esad’a karşı savaşmaya gitmesi Türkiye’deki bir tartışmayı da berraklaştırdı. O tartışmaya geleceğiz ama önce bazı ayrıntıları aktaralım.

ÇİN EL KAİDESİ SURİYE’DE

El Kaide örgütünün lideri Ayman El Zevahiri, 27 Ekim’de internetten yayınlanan bir videoda, yandaşlarını “Suriye’deki kardeşleri desteklemek için harekete geçmeye” çağırdı. Zevahiri’nin kardeş gördüğü Suriyeli muhalifler, ABD’nin desteğiyle 19 aydır Esad’ı devirmeye çalışanlardır. ABD ile El Kaide’nin Suriye’de aynı cephede yer almasını not ediniz.

İşte Zevahiri’nin bu çağrısından sonra Çin’in Sincian-Uygur özerk bölgesindeki ayrılıkçı terör örgütleri Suriye’ye Esad’a karşı savaşmaya gitti. Terör örgütü diyoruz zira bu örgütlerin en büyüğü olan Doğu Türkistan İslam Hareketi (ETİM) 2002 yılından beri BM tarafından terör örgütleri listesine alınmış durumda.

ETASA’NIN MERKEZİ İSTANBUL’DA

Suriye’ye El Kaide talimatıyla üyesini gönderen bir diğer örgüt ise Doğu Türkistan Eğitim ve Yardımlaşma Derneği (ETASA).

ETASA’nın merkezi İstanbul’dadır. Hem Çin El Kaide’sinin hem de Türk El Kaide’sinin İstanbul merkezli olması ve ikisinin de ABD-AKP işbirliğinde Suriye’ye Esad’ı devirmeye gitmesi anlamlıdır.

Daha önce bu köşede bir yazı dizisi halinde Türk El Kaide’sinin Esad’a karşı savaşını incelemiştik. Özetlersek; 15 ve 20 Kasım 2003’te İstanbul’u kana bulayan ve dört bombalamada 63 kişiyi öldüren El Kaide üyeleri, yıllar içinde çeşitli yöntemlerle tek tek serbest kaldılar. Ve o isimlerin önde gelenleri, bu yıl Halep’te ortaya çıktılar ve Esad’a karşı çarpışırken öldüler. Örneğin Suriye’de ölen Baki Yiğit İstanbul saldırılarının etkin isimlerindendi; Metin Ekinci, İstanbul bombacısı Azad Ekinci’nin kardeşi ve bombalamalarda kullanılan araçlardan birinin sahibiydi; Osman Karahan İstanbul bombacılarının avukatıydı.

İKİ TEMEL İLKE

Aydınlık gazetesinin Çin’in Sincian-Uygur bölgesindeki bu ayrılıkçı örgütlere karşı tavrı Türkiye’de kendisini “Türkçü” diye niteleyen çevrelerde bir tartışma konusu olmuştur.

Kuşkusuz Aydınlık’ın tutumunu “Türk Birliğine aykırı” bulan ya da “Türk soydaşlarımızın Çin zulmüne başkaldırısına neden destek vermiyorsunuz” diyerek eleştiren dostane tartışmalara evet dedik. Ve bu konuda da hep iki temel ilkemiz oldu:

1) Tıpkı ülkemizin bölünmesini istemediğimiz gibi başka ülkelerin de emperyalizm tarafından bölünmesine itiraz ediyoruz. Bölünmenin yanında olanın ırkıyla, soyuyla ilgili değiliz. Çin’in Uygur Türkleri üzerinden, İran’ın Azerbaycan Türkleri üzerinden ve Irak ile Türkiye’nin Kürtler üzerinden bölünmesine hep karşı durduk. Şimdi de Suriye’nin bölünmesine karşı duruyoruz.

2) Bir ülkedeki azınlık sorununun “demokratik haklar” açısından çözülmesine hep destek verdik. Ancak azınlıklar üzerinden birlik ve bütünlüğün ortadan kaldırılması yönündeki Batı girişimlerine de hep set çektik.

ABD MERKEZLİ DOĞU TÜRKİSTAN HÜKÜMETİ

Çin’i bölmek isteyen bu ayrılıkçı örgütlerin şimdi Suriye’de Esad’a karşı savaşması ve ABD cephesinde açıkça yer alması yıllardır anlattığımız bir gerçeği ortaya koymuştur. O gerçek, bu örgütlerin ABD’nin aracı olarak Çin’i karıştırmak için kullanıldığıdır.

Bu ayrılıkçı örgütlerin kurduğu sözde “Doğu Türkistan Hükümeti’nin” neden Oakton-ABD merkezli olduğu sorgulanmalıdır.

Bu sözde hükümetin Başbakan Yardımcısı Hızırbek Gayretullah ile Bakanı İsmail Cengiz, Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum 2005 yılında ziyaretimize gelmişti ve kendileriyle de uzun uzun tartışmıştık. O tartışma oldukça öğreticiydi, çünkü bölmek isteyen kuvvetin zorunlu olarak emperyalizmin bir aracı haline geleceğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Kasım 2012

, , , , , , , , ,

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: