Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Yeni anayasa tokalaşması
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/10/2024
TBMM’nin yeni yasama döneminin ilk gününde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek, yöneticileriyle tokalaşması, iç siyasetimizin en önemli konusu. Çünkü mesele bir “siyasi nezaket” meselesi değildir; önümüzdeki cumhurbaşkanlığı “çarpışması“ için cephe genişletme çabasıdır.
Yeni anayasa, o çarpışmanın hem zemini hem de önemli bir aşamasıdır. AKP ve MHP ittifakının sayısal gücü yeni anayasa kabul ettirmeye yetmediği için, yeni anayasayı siyasal ajandası için fırsat gören DEM Parti’ye yönelmektedirler.
“Yeni dönem” açılımı
Daha düne kadar DEM Parti’nin kapatılmasını isteyen, TBMM’den atılmasını savunan, hazine yardımının kesilmesini isteyen Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşması önümüzdeki iç siyasi mücadele açısından çok önemli.
İki parti de tokalaşma hamlesi ile ajandaları arasında bağ kuruyorlar. Örneğin Bahçeli ilk açıklamasında “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım”, ikinci açıklamasında da “PKK’nın uzantısı şeklinde ifadede bulunulanların ellerini sıkmam birleştirici olmanın işareti” dedi. Dahası Bahçeli tokalaşmasının bir görev olduğunu da belirtti: “Cumhurbaşkanının çağrısına adım atmak bana düşen görevdir.”
Peki DEM Partililer Bahçeli’nin kendileriyle tokalaşmasına ne diyor? DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Bize yönelik hamle, elbette anayasa tartışması sürecine katılmak ve bizi bir noktada tutmak için yapılmış olabilir.”
Yeni anayasa ittifakı
Tablo şu: Erdoğan’ın masasındaki anket sonuçları iç açıcı değil. Erdoğan kendisine başkanlık yolu açacak hem yeni anayasaya hem de sayısal çoğunluğa ihtiyaç duyuyor; iktidarının ilk bölümünde ittifak yaptığı DEM Parti’yi yeniden anahtar görüyor.
Ya Bahçeli? Erdoğan’ın masasındaki anket sonuçları MHP için de iç açıcı değil. Hal böyle olunca Bahçeli “yeni dönem açılımı”na mecbur kalmış ve “Erdoğan’ın çağrısını görev kabul etmiş” oluyor.
Peki Selahattin Demirtaş başta üst düzey kadroları içerideyken DEM Partisi bu “yeni anayasa ittifakı”na ne der? Siyasi ajandası için emperyalist ABD ile bile bölgede ittifak kurabilen bir hareket için “tek adam” dedikleri Erdoğan’la yeniden işbirliğine dönmek, elbette şaşırtıcı olmaz!
Baksanıza, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, daha ilk günden muhalefete seslenerek, “Önyargılarınızı bir kenara bırakın, gelin hep birlikte beraber demokratik ve özgürlükçü bir anayasa için çalışalım” diyor!
Normalleşmenin rolü
Özgür Özel normalleşme politikası ile sadece birinci parti durumundaki CHP’ye ivme kaybettirmedi, aynı zamanda ikinci parti lideri Erdoğan’a da manevra yapma fırsatı vermiş oldu.
Erdoğan Sünni Hizbullah’ın partisi ile anayasanın ilk dört maddesini tartıştırarak, kamuoyunu ve siyasi aktörleri şimdi “PKK’nın siyasi kolu” dediği DEM Partisi’ne verilecek tavizlere hazırladı belki de…
Nasılsa karşısında “Yeminine uygun konuşma yapacağını umarak ayakta karşıladık. Parti genel başkanı sınırları içinde konuşunca, giderken ayağa kalkma gereği duymadık” diyen Özgür Özel var. Nasılsa sabah CHP’yi tehdit eden Bahçeli, “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah. Üzülme, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” diyerek akşam Özel’in gönlünü alabiliyor.
Zaten Özgür Özel de yukarıda özetlediğimiz “yeni anayasa tokalaşması”nı normalleşme politikasının başarısı olarak görüyor: “Sayın Bahçeli’nin DEM’le normalleşmesini herkes gördü mü? Normalleşme dediğimiz Devlet Bey ile DEM’e de el sıkıştırır.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2024
Guterres-Waters ekseni
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/10/2024
İsrail, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’i “istenmeyen adam” ilan ederek ülkeye girişini yasakladı. Bu karar İsrail’in hukuk çerçevesinin dışında olan konumunu iyice pekiştirmiş oldu. Terör ve soykırım faaliyetleriyle BM hukukunun dışına düşmüş bir İsrail, devlet gibi değil, örgüt gibi davranmaktadır; üstelik terörist bir örgüt…
İsrail’in kurucu ayarları zaten buydu: İçinden David Ben Gurion, İzak Rabin ve Ariel Şaron’un çıktığı Haganah, oradan ayrılan ve liderliğine Menahem Begin’in geldiği Irgun, içinden İzak Şamir’in çıktığı Stern gibi örgütler terör örgütüydü ve İsrail’in resmi ordusuna dönüşmüştü. Ancak 75 yıldır İsrail ordusu, güvenlik ve istihbarat birimleri hep BM hukukunun çeperindeydi, yani hâlâ Haganah, Irgun ve Stern’di…
Guterres’in oynadığı rol
BM Genel Sekreteri Antoni Guterres’in soykırımcı İsrail tarafından “istenmeyen adam” ilan edilmesi, kuşkusuz Guterres’in doğru bir konumda bulunduğunu resmetmektedir öncelikle…
İsrail, İran’ın saldırısını doğrudan kınamadığı için Guterres’i “istenmeyen adam” ilan ettiğini açıkladı. Ancak Tel Aviv başından beri BM Genel Sekretesi’ne karşı, çünkü Guterres İsrail’in Gazze’ye saldırmaya başladığı günden bu yana doğru tutum alıyor ve olanakları ölçüsünde diplomatik adımlar atıyor.
Örneğin bu süreçte Guterres BM Güvenlik Konseyi üyelerine yazdığı mektupla, BM Genel Kurulu’nda ateşkes oylaması çabalarıyla öne çıktı. Hatta Guterres, ABD’nin İsrail’i kollayan tutumuna da karşı çıktı, ABD’nin İsrail lehine vetosunun, BM Güvenlik Konseyi’nin otorositesini ve güvenirliğini zayıflattığını belirtti.
Kısacası Portekiz Sosyalist Partisi’nin eski genel sekreteri, Sosyalist Enternasyonal’in eski başkanı ve Portekiz’in eski başbakanı olan Guterres, BM Genel Sekreteri olarak kritik konularda kritik tutum alan bir diplomat oldu.
Waters’ın onurlu tutumu
Dünyanın sert bir viraj aldığı günümüzde, tıpkı Guterres gibi başka siyasi liderler de önemli ve sorumlu tutumlar aldılar. Örneğin İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na yargılayan Güney Afrika’nın cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, örneğin İsrail’e karşı ambargo girişimlerine öncülük eden Kolombiya’nın devlet başkanı Gustavo Petro, o siyasilerin başında geliyor.
Elbette aydınlar ve sanatçılar içinde de bu tür tarihi tutum alanlar var. Onların başında da Roger Waters geliyor. Ünlü rock grubu Pink Floyd’un kurucularından Waters hem Filistin’e desteğiyle hem de ABD’nin Ukrayna krizindeki rolünü ortaya koymasıyla öne çıkan isimlerden oldu.
Üstelik Roger Waters, İsrail yanlısı lobilerin müzik piyasasındaki gücünü bilmesine rağmen bu tutumu aldı; milyon dolarlık konser anlaşmaları iptal oldu, albüm şirketi sözleşmesini feshetti vb. Ama Roger Waters sorumlu bir aydın olarak doğru bildiğini söyledi.
Pink Floyd üyesi David Gilmour, politik görüşleri nedeniyle Roger Waters’la bir daha birlikte sahneye çıkmayacağını ilan etti. Waters’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ve Venezuella Devlet Başkanı Maduro gibi isimleri savunmasından rahatsız olan Gilmour, klasik ABD-İsrail propaganda yöntemine sarılarak, Waters’ı antisemitik(!) olmakla suçlamaya kalktı!
Netanyahu’nun böceği
İsrail hangi propagandaya sarılırsa sarılsın, Benjamin Netanyahu 21. yüzyılın Hitler’i olarak tarihe geçmiş durumda.
İsrail Terör Örgütü lideri olarak Netanyahu, her türlü illegal faaliyetin merkezindedir. Öyle ki müttefiklerine bile hukuk dışı eylemler yapmaktadır.
Örneğin Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson, yakında yayınlanacak kitabında anlatıyor: İsrail Başbakanı Netanyahu, 2017 yılında, Johnson’un İngiltere Dışişleri Bakanlığındaki şahsi banyosunu kullandıktan sonra, banyoda dinleme cihazı bulunuyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2024
İran’ın “ölçülü” yanıtı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/10/2024
İran, 13 Nisan’dan sonra 1 Ekim’de de doğrudan İsrail topraklarını füzelerle vurdu. İran’ın yanıtını, ABD ve İsrail’in durumunu ve Türkiye’nin tutumunu madde madde inceleyelim:
1) Tahran’ın yanıtı yine ölçülüydü: Hem İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun savaşı bölgeselleştirme tuzağına düşmeyecek ölçüde, hem İsrail’in dokunulmazlık efsanesini delecek ölçüde…
NATO tedrisatının sonuçları
2) Ancak Tahran’ın yanıtı yine ilki gibi Türkiye kamuoyunda farklı siyasal ajandalar çerçevesinde yorumlandı. Türkiye’de üç kesim İran karşıtlığında ittifak yapıyor: Sünni Siyasal İslamcı kesim, Kemalistlerin NATO’cu kanadı ve liberaller…
3) Sosyalistlerin büyük bir kesimi, antiemperyalist ve ezilen halklardan yana tutumları nedeniyle ABD-İsrail eksenine karşı direnen tüm kuvvetleri destekliyorlar. Kemalistlerin NATO’cu kanadı ile liberaller ise ABD-İsrail cephesinde konumlanıp, sosyalistleri “nasıl olur da dinci rejimlere, İslamcı örgütlere destek verirsiniz” diye suçlamaya kalkıyorlar.
4) Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu iddia eden albayın, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü, İran füzelerinin havai fişek olduğunu iddia eden generallerin varlığı, NATO tedrisatının yıkımının aslında ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Propaganda savaşı
5) Bu çok cepheli savaş, aynı zamanda bir propaganda savaşıdır, kamuoyunu ve akılları hedef alır. Örneğin İran’ı Rusya’ya füze desteği veriyor diye suçlayan Atlantik cephesi, o füzeler İsrail’e atılınca “işe yaramadığını” propaganda ediyor.
6) Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinden sonra İran’ın İsrail’e yanıt veremeyeceğini, İranlı mollaların “tavuk” ve “ördek” olduğunu iddia edenler, “İran İsrail’i vuramaz” diyenler, İran 1 Ekim akşamı füzelerini atınca, bu kez “İsrail’in demir kubbesi füzeleri önledi” diye propaganda yapmaya başladılar. Füzelerin bir bölümünün demir kubbeyi deldiği anlaşılınca, “ama boş tarlaya düştü” dediler. Askeri tesislere, havalimanlarına düştüğü anlaşılınca, “ama tahribat yaratmadı” dediler. Yarattığı anlaşılınca, “ama kimse ölmedi” dediler…
Pentagon’un saptaması
7) ABD ve İsrail için, İran’ın füze kapasitesi kendini ispatlamış durumdadır. Sesten yedi kat hızla 1200 km yol kat eden ve en önemlisi uyduyla yönlenebilen bu füzeler, mesajı alması gerekenlere vermiş görünüyor. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “İran’ın bir kapasitesi olduğu açık ve bunu doğrudan İsrail’e saldırmak için kullanmaya istekli olduklarını gösterdiler. Bu nedenle İsrail’in savunulması konusunda yakın istişarelere devam edeceğiz” dedi.
Pentagon’un da saptadığı gibi füzeler etkili oldu. Füzeler sivilleri değil, İsrail’in askeri ve güvenlik tesislerini hedef aldı. Batı basınında çıkan fotoğraflar, Tahran’ın istediği sonucu aldığına işaret ediyor. Unutulmamalı: Silahlı politika olarak savaşın temel hedefi çok insan öldürmek değil, düşmanının iradesini teslim almaktır.
Erdoğan’ın mesajının anlamı
8) İktidar cephesi “İsrail’in hedefinin İran olmadığını, asıl hedefinin Türkiye olduğunu” savunuyor. Bu sözler ya Sünni Siyasal İslamcılığın mezhepçi bakışı nedeniyle, ya İran-Hamas ilişkisinden duyulan rahatsızlık ve o ilişkiyi devralmak için ya da bölgedeki tabloyu fırsata çevirerek kendi “nüfuz bölgesi kurma ve genişletme faaliyetlerine“ gerekçe üretmek için söyleniyor olmalı…
9) Peki savaş bölgeselleşir mi? Elbette bu risk hâlâ var. Netanyahu iktidarını korumak, yargılandığı davalardan kurtulmak, 7 Ekim başarısızlığını kapatabilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışmayı sürdürecek; 5 Kasım’da ABD’de yapılacak seçimi ve mevcut geçiş dönemini, kendisi için bir fırsat görüyor. İran ise Netanyahu’nun bu tuzağına düşmemek için Rusya’nın da işaret ettiği gibi “sorumlu ve kayda değer” bir tutum almayı sürdürüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2024
Devrim, Çin ve dünyaya ne kazandırdı
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 01/10/2024
75 yıl önce bugün, 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) kuruldu. Çin Komünist Partisi (ÇKP) uzun soluklu bir mücadeleden sonra hem emperyalist işgalcileri topraklarından temizledi, hem de iç savaşı kazanarak özgürleştirdiği topraklara Halk Cumhuriyeti getirdi.
Peki Mao Zedong liderliğinde Çin Komünist Partisi’nin yaptığı bu devrim, Çin halkına ve dünya halklarına neler kazandırdı?
Devrim, Çin halkını özgürleştirdi
1) Devrim, her şeyden önemlisi bir çok emperyalist ülkenin işgali altındaki topraklara özgürlük ve Çin halkına onur getirdi. Çin Komünist Partisi, emperyalist işgal altında ezilen, alt sınıf insan görülen, köle muamelesi yapılan bir halkı ayağa kaldırdı ve bağımsızlığı için savaşmasına öncülük etti.
2) Devrim, halkın önüne yepyeni ve içindeki enerjiyi büyük bir atılma dönüştürecek bir sistem, Çin’e özgü sosyalizm sistemi kazandırdı. O sistemle dünyanın en kalabalık ve en yoksul halkı, kısa süre içinde modern ülkeler seviyesine yükseldi. Çin Komünist Partisi yoksulluğu bitirdi, halkın iyi bir eğitim almasını sağladı. Bu verimli ekonomik modelle, Çin halkı 75 yılın sonunda çağdaş, kendine güvenen, üreten bir halka dönüştü.
Geri Avrupa, ileri Asya
3) Çin Devrimi, Sovyet Devrimcisi Lenin’in işaret ettiği “geri Avrupa, ileri Asya” gerçeğini bir kez daha kanıtladı ve Doğuya doğru devrimci yükselişi sürdürdü.
4) Çin Devrimi, Sovyet Devrimi deneyimlerinden de dersler çıkararak, dünya sosyalizminde ikinci dalgaya öncülük etti. 1960’larda Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da yükselen bağımsızlık ve sosyalizm dalgasında Çin Devriminin önemli bir etkisi oldu.
5) Bugün bir Asya Yüzyılı’ndan söz edilebiliyorsa, bunda birinci etken Çin Devrimi ve Çin’e özgü sosyalizm modeliyle ayağa kalkan Çin Halk Cumhuriyeti‘dir.
Küresel ekonomik işbirliği modeli
6) Çin Devrimi, Çin halkına ekonomik atılımla olağanüstü kalkınma ve büyüme sağladığı gibi bu oranlar, özellikle son birkaç yılda, dünyanın da büyümesini sağlamış oldu. Çin’in büyümesi olmasa, pek çok yıl, dünya aslında büyümemiş, küçülmüş olacak zira…
7) Çin Halk Cumhuriyeti, büyük ekonomisiyle gelişmekte olan ülkelere fırsat oldu. Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri, Çin’le yaptıkları kazan-kazan anlaşmalarıyla 21. yüzyılda büyük bir atılıma sahne oluyorlar.
8) Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile birleştirerek, dünyaya hem çok önemli bir küresel ekonomik işbirliği modeli sağlıyor ama hem de bir kültür yoluna dönüştürerek küresel barışı katkı yapıyor.
Çin ve çok kutupluluk
9) Devrim, büyük atılımıyla Çin’i dünyanın en büyük ekonomik gücüne dönüştürürken, dünyaya da “çok kutupluluk” fırsatı kazandırmış oldu. Böylece halklar, ülkeler ve devletler, “tek kutup” baskısından kurtulmuş, çok kutupla çok taraflı ilişkiler sürdürebilme olanağına kavuşmuştur.
10) Çin Halk Cumhuriyeti, ortaklarıyla birlikte dünyaya çok önemli iki platform kazandırdı: Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS…
ŞİÖ Asya ülkeleri, BRICS de Küresel Güney (Asya, Afrika, Güney Amerika) ülkeleri için bir çekim merkezi oldu. Dahası BRICS Yeni Kalkınma Bankası, Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif olarak gelişmekte olan halklara altyapı için ucuz kredi kazandırma olanağına dönüşüyor.
Çin küresel barışa öncülük ediyor
11) Çin Halk Cumhuriyeti, çevresine, bölgesine ve dünyaya barış götürmeye öncülük ediyor. ÇHC, İran ile Suudi Arabistan’ın normalleşmesine arabuluculuk yaptı, Filistinli örgütlerini “ulusal mutabakat yönetimi” oluşması hedefiyle bir araya getirdi, Rusya-Ukrayna savaşına çözüm için Küresel Güney ortaklarıyla birlikte “Barış Dostları” platformuna öncülük ediyor, Filistin-İsrail savaşına çözüm için “Barış Konferansı” geliştirmeye çalışıyor…
12) Çin Halk Cumhuriyeti, öncülük ettiği Küresel Güney ülkeleriyle birlikte, Kolektif Batı’ya karşı bir denge sağlıyor, bu da gelişmekte olan ülkeler üzerindeki emperyalist baskıyı hafifleterek ülkere nefes aldırıyor.
13) Çin Halk Cumhuriyeti, Küresel Güney ortaklarıyla birlikte adım adım uluslararası düzeni demokratikleştiriyor, daha adil bir düzenin filizlenmesine öncülük ediyor.
Devrim insanı yeniler
Devrim, yapıldığı her coğrafyada insanı etkiliyor, insanı devrimcileştiriyor, yeni insana dönüştürüyor.
Örneğin Türk Devrimi, ezilen yoksul Anadolu köylüsünü ayağa kaldırdı, “devrimci cumhuriyet” Türk halkının büyük bir atılım yapmasını sağladı. Ne zaman ki Türk devrimi kireçlendi, dondu, kesintiye uğradı, atılım da durdu.
Çin halkı da devrimle yenilendi, 75 yılda büyük bir atılım gerçekleştirdi. O atılımın hâlâ devam ediyor olması, devrimin sürmesi ve Çin Komünist Partisi’nin bu “sürekli devrime” öncülük etmesi nedeniyledir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
1 Ekim 2024
Erdoğan’ın Hamas-Hizbullah ayrımı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/09/2024
İsrail terör örgütü, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’den sonra Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı da bir terörist saldırıyla öldürdü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hizbullah’ın H’sini ve Nasrallah’ın N’sini söylemeden, Lübnan’a başsağlığı diledi. Oysa daha birkaç hafta önce Haniye için yas ilan etmişti.
Erdoğan’ın ikisi de İsrail’e karşı direnen örgütler olan Hamas ve Hizbullah arasında neden bir ayrım yaptığı ortada: Hamas Sünni, Hizbullah Şii.
AKP’nin psikolojik savaşı
Erdoğan’daki bu tutum, haliyle Erdoğan cephesine de yayılıyor. Örneğin AKP’ye yakın A Haber’de Em. Albay Coşkun Başbuğ, Nasrallah’ın MOSSAD’a çalıştığını iddia edebiliyor, Hizbullah yöneticileri için “satılmış kadro” diyebiliyor.
Başbuğ’un gerekçesi ne peki? Hizbullah, Nasrallah ve komutanları sayesinde İsrail’i cehenneme çevirmiyormuş! Çünkü Hizbullah’ın attığı füzeler havai fişek gösterisinden ibaretmiş! O zaman neden öldürülmüşler peki? Kullanım süreleri dolmuşmuş!
Albay rütbesine gelmiş biri, hepsi bir yana, Nasrallah liderliğindeki Hizbullah’ın İsrail’i 2006’da nasıl yenilgiye uğrattığını bilmiyor olamaz. Tüm bu psikolojik savaş argümanları, Erdoğancılığı, yani Sünni Siyasal İslamcılığı savunabilmek için…
Unutmadan; bu cephenin bir kesimi de Nasrallah’ın ölümünü kutlayan İdlib’de besledikleri cihatçı örgütlerdir.
Mezhepçilik ve İran karşıtlığı
Erdoğan cephesi, TV ve gazeteleri ile aylardır İran karşıtlığı yapıyor. İran’ın neden İsrail’e savaş açmadığını, neden İsrail topraklarına sürekli füze fırlatmadığını sorguluyorlar.
Bunları sorgulayanlar, daha düne kadar İsrail’le ticareti bile savunanlar oysa! Çünkü meseleleri İsrail karşıtlığından çok, Sünni Siyasal İslamcı bakışla, Şii İran’a karşı pozisyon almak!
İsrail’e mühimmat taşıyan ABD askeri uçaklarının İncirlik’i kullanmasına itiraz etmezler, İsrail’e istihbrat sağlayan Kürecik Radarı’nın kapatılmasını istemezler, İsrail’e destek için Doğu Akdeniz’e gelen ABD savaş gemisiyle tatbikat yapılmasına itiraz etmezler , İsrail’e destek için İzmir’e demirleyen ABD savaş gemisine karşı ses çıkarmazlar ama İran İsrail’i vurmuyor diye şikayet eder, Nasrallah’ı MOSSAD ajanı olmakla suçlamaya kalkarlar. ABD ve İsrail’e karşı mücadele diye de zincir kahve dükkanlarını basıp insanların elindeki kahveyi dökerler.
Kısacası kahve dükkanlarındaki antisiyonist, gazete manşetlerindeki antiemperyalist maskeleri İncirlik ve Kürecik tesislerine kadardır; orada ABD’nin müttefiki olurlar!
İsrail ABD-İran savaşı istiyor
İsrail, ABD’yi İran’a saldırtabilmek için uğraşıyor. İran’ı önce diplomatik temsilciliğini vurarak, ardından misafiri Haniye’yi öldürerek tahrik etti. Netanyahu’nun amacı ortada: İran saldıracak, ABD İsrail’i korumak zorunda kalacak ve ABD-İran savaşı çıkacak. Tahran bu tuzağa düşmemek için ölçülü yanıt verdi.
Netanyahu bu hedefe ulaşmak için şimdi de Hizbullah’a saldırıyor. Önce Hizbullah komutanlarının çağrı cihazlarını patlattı, ardından Nasrallah’ı öldürdü. Netanyahu’nun amacı yine aynı: Hizbullah ve İran saldıracak, ABD İsrail’i korumak zorunda kalacak ve ABD-İran savaşı çıkacak.
Bunu herkes görüyor ama Sünni Siyasal İslamcı iktidar, “İran neden İsrail’i vurmuyor” diye şikayet ediyor. Netanyahu’dan sonra İran’ın saldırmasını en çok isteyen kesim durumundalar.
Ölmeyi göze alanlar kazanır
Bölgesel savaş riskini görenler için tablo net. Örneğin Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “İsrail’in İran ve Hizbullah’ı tahrik etmeye çalıştığını”, “İran’ın sorumlu bir davranış sergilemeye devam ettiğini”, “bunun gerekli olduğunu ve kayda geçmesi gerektiğini” belirtiyor.
ABD-İsrail-İngiltere cephesine karşı mücadele uzun soluklu ve inişli çıkışlıdır. Kimse Haniye ve Nasrallah suikastlarıyla aldanmasın: Ölmeyi göze alanlar, öldürenleri en sonunda hep yener!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2024
ABD’ye çok taviz, sıfır kazanç
Posted in Cumhuriyet Gazetesi on 28/09/2024
Yunan Kathimerini gazetesi günler önce şu iddiayı yazdı: “ABD, S-400’lerin İncirlik Üssü’ne konulması karşılığında Türkiye’yi F-35 programına geri almayı teklif etti.”
Günler geçti ama Ankara bu konuda herhangi bir açıklama yapmadı. Dahası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta yaptığı açıklamalarda “CAATSA yaptırımlarını kaldırmaya çalıştıklarını” belirtmesi ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Amacımız CAATSA’dan çıkmak. Yaratıcı formüller, çözümler neler olabilir, onlar üzerinde duruyoruz” demesi bu bağlamda değerlendirildi. Zira ABD CAATSA yaptırımlarını, Türkiye’nin S-400 alması nedeniyle uyguluyor.
Baştan belirtelim: Ortada Kathimerini gazetesinin iddia ettiği gibi “S-400 İncirlik’e, Türkiye F-35 programına” pazarlığı varsa, bu vahimdir, geri adımdır, baskılara boyun eğmektir…
Neo-Abdülhamitçiliğin sonu
Erdoğan’ın siyaset yapma tarzını yıllardır “neo-Abdülhamitçilik” diye niteliyorum. Erdoğan bölgede kendisine alan açmak için Rusya’ya işbirliği yapıyor, bu işbirliğini ABD’yle ilişkilerinde pazarlık kartı olarak kullanmaya çalışıyor ve AB’yi bu iki büyük gücün dengeleyicisi niyetine yedekte tutuyor.
Elbette çok kutupluluk şartlarında her ülkenin önünde çok taraflı politika uygulayarak kazanç sağlama fırsatı var. Ancak iktidarın uyguladığı “dengecilik”, çok taraftan kazanç yerine, çok tarafa tavize dönüşüyor sürekli.
Örneğin ABD S-400 aldığı için Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uyguladı, Türkiye’yi F-35 programından çıkardı, Türkiye’nin parasını verdiği uçaklara el koydu, parasını da geri vermedi. İktidar ise ABD’nin el koyduğu 1.4 milyar doları kurtarabilmek için karşılığında F-16 alabilmeyi başarı diye pazarladı ve Finlandiya ile İsveç’in NATO’ya üyeliğini bu pazarlığın konusu yaptı. Sonuç? Finlandiya ve İsveç NATO üyesi, ABD F-16 sözünü tutmuyor ve Erdoğan dün yine hâlâ şöyle diyordu: “1 milyar 450 milyon dolar alacağımız var. Şimdi bu alacağımızı tahsil etme noktasında adımlarımızı atmaya devam edeceğiz.”
ABD’yle sıfır kazançlı pazarlık
Anımsayalım: Aslında füze savunma sistemi ihalesini önce Çin kazanmıştı, bir yıl sonra Erdoğan iptal etti. Bu Pekin’le “güven ilişkilerini” sıkıntıya soktu ve Orta Koridor’un Kuşak ve Yol’daki ağırlığını zayıflattı. Ardından yeni ihaleyi “iki S-400 sistemi ve dört batarya” olarak Rusya kazandı. Ama iktidar ABD’nin baskısı nedeniyle sadece “bir sistem ve iki batarya” aldı. Şimdi de bunun İncirlik’te depolanmasının pazarlığının yapıldığı iddia ediliyor.
Günlerdir Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin Kathimerini’nin iddiasını yalanlamasını bekliyoruz ama sosyal medyadaki mesajlara bile pür dikkat kesilen merkez, Yunan gazetesinin iddiasına sessiz.
ABD Başkanıyla açıkça “ver papazı, al papazı” pazarlığı yapan bir iktidarın bu konuda da pazarlık yapıyor oluşu elbette sürpriz olmaz. Umarım ABD’li papazı verip, Pensilvanyalı papazı alamadıkları gibi sonuçlanmaz yine!
ABD ve Rusya’da Türkçe konuşabilmek
İktidarın bu tutumu, iktidarın politikalarını uzun süredir olumlayan kesimlerde bile rahatsızlık yarattı. Örneğin Aydınlık gazetesi iktidarın bu tutumuna 25 Eylül’de “İşte Hükümet’in çıkmazı: Amerika’da Amerikanca, Rusya’da Rusça” manşetiyle, 26 Eylül’de de “Boyun Eğmenin Adı ‘Yaratıcı Formül’ Oldu” manşetiyle tepki gösterdi.
Tam da Erdoğan’ın Neo-Abdülhamitçiliği ile bunu anlatmaya çalışıyoruz yıllardır. Erdoğan başından beri Amerika’da Amerikanca, Rusya’da Rusça, Avrupa’da Almanca-Fransızca, Körfez’de Arapça konuşuyor. Bu tarzı da “çok kazanç” değil, “çok taviz” sonucunu üretiyor.
Çünkü mesele Amerika’da da, Rusya’da da, Avrupa’da da, Körfez’de de Türkçe konuşabilmektir. Çünkü çok taraflılığı sağlıklı uygulayabilmenin şartı, bağımsızlıkçı çizgide yürümektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Eylül 2024
Küresel düzen savaşsız değişir mi?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/09/2024
Haklı olarak soruluyor: Mevcut küresel düzen II. Dünya Savaşı’yla oluştu, savaşsız değişir mi?
Tarihte bu tür değişikliklerin büyük oranda savaşla olduğu bir gerçek. Çağımızdaki son değişim ise bir istisna: İngiltere liderliğini ABD’ye savaşsız teslim etti, daha doğrusu iki savaşla güçten düştüğü için savaşsız teslim etmek zorunda kaldı.
Peki ABD savaşmadan liderliğini bırakır mı?
Savaşsız çözüm yolları
Küresel Güney şu üç yolla savaşsız çözüm arıyor:
1) Kolektivizm: Çin başta Küresel Güney ülkelerinin ekonomi ve siyasi ağırlıkları oranında uluslararası örgüt ve kurumlarda temsiliyet istedikleri ortada. Ama bu Çin’in bir dünya liderliği devri istediği anlamına gelmiyor. Zaten çok kutupluluk, demokratik bir küresel yönetişimi gerektiriyor. Uluslararası düzenin demokratikliği de ülkelerin adil temsiliyetine dayanacaktır.
Kısacası ABD’nin “tek” liderliğine karşı, çok merkezli bir düzen. İşte bu kolektivizm anlayışı, ABD’yi savaşsız çözüme zorlamaktadır.
2) BM’nin rolü: Küresel Güney ülkeleri, uluslararası düzenin adil ve demokratik dönüşümünde BM’nin merkezi bir koordinasyon rolüne işaret ediyorlar. Bu da ABD’yi savaşsız çözüme zorlayacaktır.
3) Zamana yayma: Bu büyük küresel dönüşümün savaşsız olması için Çin’in izlediği ağır, zamana yayan, kontrollü ve dengeli yol da önemli bir faktör elbette…
Artık 193 üye var
BM’de reform çağrıları işte bu şartlarda gelişiyor. 79. BM Genel Kurulu, liderlerin reform çağrılarına sahne oldu.
Çünkü 1945 düzeni artık çalışmıyor, Soğuk Savaş bitti, ABD’nin kısa süreli tek kutuplu dünya hakimiyeti dönemi de bitti. Artık çok kutuplu dünya döneminin başındayız. BM’nin de buna göre dönüşmesi gerekiyor.
Daha somut söylersek: BM, 1945’te 50 ülkenin bulunduğu bir dünyada ve II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin BM Güvenlik Konseyi’nin veto kartlı 5 daimi üyesini oluşturduğu şartlarda kuruldu.
Ancak bugün BM’de 193 ülke var!
Reform ama nasıl?
ABD, “reformun şart olduğu” gerçeğini görüyor ve mecbur kalacağı değişimin kontrolünde olmasını, veto gücünü sürdürebilmeyi hedefliyor. O nedenle de BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesinde; birincisi istediği yeni ülkelerin bulunmasını, ikincisi de yeni üyelerin veto hakkının olmamasını savunuyor.
Evet, BM’de reform şart ama nasıl? Artık asıl mesele bu…
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin bu “kontrollü reform” çabasına karşı uyarıyor; BM Güvenlik Konseyi’ndeki reformun “suni bir şekilde hızlandırılmaya çalışıldığına” dikkat çekiyor ve “Çin’le birlikte sürecin tehlikeli oyunlara dönüştürülmesine izin vermeyeceklerini” belirtiyor (Sputnik, 25.9.2024)
Lavrov, daha önemlisi, BM’nin bölünmesi yerine ortak mutabakat sağlanmasına çabaladıklarını vurguluyor.
Reformda iki temel yol
Sonuç olarak çok kutupluluk şartlarında BM Güvenlik Konseyi’nde reform yapılması artık kaçınılmaz. Küresel Güney ülkeleri, ağırlıklarını elbette temsiliyetlerine yansıtacaklar.
Reformun önünde iki temel yol var: Kolektif Batı’nın BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumunu korumaya çalışan yolu ve Küresel Güney’in BM düzenini demokratikleştirmek yani adil temsiliyeti sağlamak isteyen yolu.
Bu ikinci yol, BM Genel Kurulu’nun yetkisinin genişletilmesine, kararlarda BM Genel Kurulu ile BM Güvenlik Konseyi arasında sıkı bir ilişki olmasına, vetoda nitelikli çoğunluk aranmasına, azınlık vetolarının işlerliğinin ancak BM Genel Kurulu’nda nitelikli çoğunluk tarafından kabulüne dayanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2024
Gelecek Paktı ve yeni düzen
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/09/2024
BM Genel Kurulu öncesinde düzenlenen “Geleceğin Zirvesi”nde, 143 üyenin evet oyuyla “Gelecek Paktı” kabul edildi. Nedir Gelecek Paktı peki?
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres‘in şu açıklaması yanıta işaret ediyor: “Geleceğin Zirvesi bize az önce kabul edilen bir pakt ortaya çıkardı. Bu pakt sadece acil krizlere çözüm bulma vaadimizi değil, aynı zamanda sürdürülebilir, adil ve barışçıl bir küresel düzen için temel atma vaadimizi de temsil ediyor.” (AA, 22.9.2024).
Böylece Gelecek Paktı ile yeni bir küresel düzen için temel atılmış oluyor. Nasıl bir küresel düzen peki? Sürdürülebilir, adil ve barışçıl. Çünkü mevcut 1945 düzeni artık ihtiyacı karşılamıyor.
21 Eylül’de Cumhuriyet’te “BM Güvenlik Konseyi’nde reform” başlığıyla ele aldım: “Çok kutupluluk BM Güvenlik Konseyi’nde reformu zorunlu hale getirdi, buradan dönüş yok. Artık mesele bunun nasıl olacağı ve kimleri kapsayacağı. Asıl mücadele de burada yürüyecek.”
İşte o mücadele başladı. 143 üyenin evet oyuyla Gelecek Paktı’nın kabul edildiği müzakerelerde, “BM Güvenlik Konseyi reformu” konusunda bir anlaşma sağlanamadıysa da (AA, 22.9.2024) konu artık gündemdedir.
Mevcut düzeni kimler istiyor?
Mevcut düzeni ABD ile müttefikleri İngiltere ve İsrail istiyor. Çünkü mevcut düzendeki ABD’nin “keyfi vetosundan” en çok İsrail yararlanıyor. Avrupa devletlerinin bir bölümü bile, özellikle AB’yi “stratejik özerk” yapmak isteyenler de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor.
Böyle olduğu için de ABD olası bir değişimi kontrolünde tutmaya, kendi konumunu korumaya çalışıyor. İşte ABD’nin “BM Güvenlik Konseyi genişlesin ama yeni üyelerin veto hakkı olmasın” yaklaşımı bu nedenledir.
Evet, Avrupa’nın ABD’den stratejik özerk olunması gerektiğini savunan ülkeleri de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor. Bunların başında da Fransa geliyor.
Fransa’dan yeni düzen çağrısı
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron mevcut düzenin “eksik ve adaletsiz” olduğunu savunarak, yeni bir düzenin inşa edilmesi gerektiğini savundu ve bu yönde çağrı yaptı.
Macron’un iki temel mesajı var:
– “Avrupa’nın ne tam olarak AB ne de kararlı bir şekilde NATO olmadığı gerçeği hesaba katılmalı. Yeni bir Avrupa örgütlenmesi düşünülmeli.” (Nitekim Paris bu nedenle Avrupa Siyasal Topluluğu’nun inşasını savunuyor.)
– “Yüksek nüfuslu birçok ülke yeterince temsil hakkına sahip olmadığından, uluslararası sistem eksik ve adaletsizdir. Bu nedenle yeni uluslararası düzen inşa edilmeli.” (AA, 23.9.2024)
BM’nin merkezi koordinasyon rolü
Görüldüğü gibi yeni düzen ihtiyacı, artık kaçınılmazdır. Çünkü çok kutupluluk şartlarında, çok kutupluluğa uygun düzen gerekmektedir. Çünkü ekonomik ve siyasal ağırlığı artan Küresel Güney’in ağırlığına orantılı temsiliyeti şarttır.
Gelecek Paktı ile birlikte konu artık BM’nin de gündemindir. Dahası BM Küresel Güney ülkelerinin de savunduğu gibi, bu dönüşümün merkezinde olacaktır.
Geleceğin Zirvesi’nde konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin o role şu sözlerle işaret etmektedir: “BM’nin çok kutuplu dünyamızda, küresel meydan okumalara BM Genel Kurulu düzeyinde yanıt bulma yolunda örgüte üye ülkelerin pozisyonlarını yaklaştırarak merkezi bir koordinasyon rolü oynaması gerektiğine inanıyoruz.” (Sputnik, 23.9.2024)
Sonuç olarak, küresel büyük dönüşüm başladı, savaşsız dönüşüm için ağır, kontrollü ve dengeli ilerliyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk Gazetesi
24.9.2024
AKP’nin normalleşme pazarlığı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/09/2024
Erdoğan “Suriye’yle normalleşmeye hazırız” diyor, ardından Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “Suriye’nin yeni anayasayı kabul etmesini, seçim yapmasını ve sınırları güvence altına almasını” şart koşuyor.
Erdoğan “Esad’la görüşmeye hazırım” diyor, ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şartlar sıralıyor; “BM kararı” diyor, “önce rejimle muhalefet barışsın” diyor, “çekilirsek daha çok sığınmacı gelir”, diyor.
Üstelik Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bu süreçte, “Türkiye güçlerini çekmezse görüşmelere başlamayacağımız doğru değil” demesine rağmen!
Erdoğan ve bakanları “iyi polisi – kötü polis” oynamayacaklarına göre, Suriye’yle normalleşme konusundaki bu çelişkili açıklamalarının başka nedenleri olmalı.
Açık ki iktidar Suriye’yle normalleşmeyi stratejik ihtiyaçlar için değil, taktik pazarlıklar için kullanıyor. Üstelik hem ABD’yle hem Rusya’yla hem de İran’la ayrı ayrı pazarlık halindeler.
Özerk bölge pazarlığı
İktidar önce Suriye’de Esad yönetimini devirip bir İhvan rejimi kurmak istedi, olmadı. Bunun için radikal İslamcı örgütlerden PYD’ye kadar geniş bir ağ ile hareket etmeye çalıştı. Ankara’da PYD lideri Salih Müslüm’e “özerkliğine karışmayız, yeterki Esad’ı devirmek için ÖSO’yla hareket et” dendi.
PYD ABD’yi seçti; Washington’un “Kürt koridoru” planının aktörlüğüne soyundu. AKP bu kez Türk devletinin “koridoru engelleme” politikasını, kendisinin “ÖSO nüfuz alanı” oluşturma hedefine dönüştürmeye çalıştı.
Bu durum ise bölgede İdlib merkezli bir tıkanma doğurdu. Ancak bu tıkanma ABD-PYD stratejisine yarıyor. ABD Suriye petrolü çalmayı, PYD’yi ordulaştırmayı sürdürüyor, PYD ise özerk bölge yönetme deneyimini geliştiriyor.
AKP’nin ABD’yle pazarlığının temelini de nesnel olarak bu zamana bırakılmış tablo oluşturuyor: ABD’nin PYD bölgesine karşi AKP’nin ÖSO bölgesi!
İç içe pazarlıklar
Suriye’yle normalleşme, Moskova’nın Ankara’dan talebiyle başlayan bir konuydu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’yla savaşırken, Suriye’deki İdlib merkezli sorunla daha fazla uğraşmak istemiyordu. Bunun için de bizzat Erdoğan’dan Esad’la normalleşmesini istemişti.
Erdoğan ise süreci hem iç politikanın hem de dış politikanın ihtiyaçlarına göre ağırdan aldı: Örneğin seçim sürecinde muhalefetin sığınmacı sorunu baskısına karşı kullandı. Dış politikada ise Rusya’yla çok boyutlu ilişkileri kontrollü bir dengede tutabilmenin aracı olarak görüyor.
AKP aynı zamanda konuyu, İran’la Güney Kafkasya’daki rekabet alanları için de bir pazarlık kartı olarak görüyor. AKP’ye yakın medyada İran konusunda inişli çıkışlı tutumlar alınması, hatta Suriye’deki Türk askeri varlığını İran’ı dengeleyici faktör olarak ABD’ye pazarlama çabaları, konuyu iyice çıkmaza sokuyor.
En acil, en önemli normalleşme
Çıkmaza düşmemenin tek yolu var: Suriye’yle normalleşmeyi stratejik düzlemde ele almak.
Zira o düzlemde Türkiye’nin çıkarları var: Sığınmacı sorununa çözüm yoluna girmek var, Doğu Akdeniz’deki enerji-politik güç mücadelesinde müttefik kazanmak var, ABD projelerini birlikte engelleme olanağı var, sınır güvenliğini en maliyetsiz şekilde çözmek var…
İktidar 15 Temmuz’un sponsoru ilan ettiği Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile normalleşti, Kaşıkçı cinayeti nedeniyle ilişkilerini kopardığı Suudi Arabistan’la normalleşti, İhvan uğruna ilişkilerini kopardığı Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle normalleşti, “bir gece ansızın geliriz” dediği Yunanistan’la normalleşiyor, 7 Ekim olmasa İsrail’le başlattığı normalleşmeyi sonuçlandırmış olacaktı…
Oysa Suriye’yle normalleşme bu normalleşmelerin hepsinden daha acil, hepsinden daha fazla ihtiyaç ve hepsinin toplamından daha önemlidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2024
BM Güvenlik Konseyi’nde reform
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/09/2024
BM Genel Kurulu başlıyor. BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) reform yapılması, bu yılki genel kurulun önemli konu başlıklarından biri. Genel kurul başlamadan bazı ülkeler bu konuda görüş açıkladılar.
Nitekim BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de “mevcut çok taraflı kurumların 80 yıl önce oluşturulduğunu, küresel kurumların 21. yüzyıla göre uyarlanması ve güncellenmesi gerektiğini, mevcut sınamalarla mücadele için değişimin şart olduğunu” belirtti (AA, 18.9.2024).
1945 düzeninin sonu geldi
BM Güvenlik Konseyi’nde şu iki temel nedenle reforma ihtiyaç var:
1) Veto yetkisinin kötüye kullanılması, sorunları kangrenleştiriyor. Örneğin ABD’nin İsrail’i koruyan ve bir Filistin Devleti’nin kurulmasını önleyen vetoları, bu sorunun çözümünü engelliyor.
2) 1945 düzeni, II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin düzenidir. BMGK’nin beş daimi üyesi, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin, hem galip hem de nükleer güçtür. Ancak dünya değişiyor. Batı’nın ekonomik ve siyasi ağırlığı azalıyor; Asya yükseliyor, Afrika ayağa kalkıyor, Güney Amerika silkiniyor, kısacası Küresel Güney ülkeleri yeni dünyada daha fazla ağırlık kazanıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor. Bu tablonun elbette BM Güvenlik Konseyi’ne yansıması lazım.
ABD “vetosuz yeni üye” istiyor
Peki ABD işaret ettiğimiz bu iki temel gerekçe hakkında ne düşünüyor?
ABD’nin en büyük endişesi veto hakkı. Bu konuda ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas Greenfield açık ve net konuştu: “BMGK’deki veto yetkimizi, çıkarlarımızı gözetmek için kullanıyoruz, bunun için bir mazeret beyan etmeyeceğiz.” (AA, 17.9.2024).
ABD artık karşısında duramayacağı BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesi konusunu da vetoya bakışı temelinde çözmek istiyor. Şöyle ki ABD, BMGK’ye Afrika kıtasından iki yeni üyenin katılmasını istiyor ama veto hakları bulunmaması şartlarıyla!
Yani ABD vetoyu mazeret belirtmeden sadece çıkarları için kullandığını söylüyor ama yeni daimi üyelere veto hakkı verilmesini istemiyor. Gerekçesini de şöyle açıklıyor: “Veto hakkı olan ülke sayısının artması, BM Güvenlik Konseyi’ni kilitler!” Oysa uygulamada konseyi kilitleyen, küresel sorunların çözümünü engelleyen asıl veto, kendisininki!
Afrika’sız BM düzeni olmaz
ABD ayrıca, BM Güvenlik Konseyi genişleyecekse, burada Almanya ve Japonya gibi müttefikleriyle, Çin’e karşı denge aracı gördüğü Hindistan’ın olmasını istiyor (AA, 12.9.2024).
Bunun bir sulandırma olduğu ortada. Nitekim BRICS üyesi Güney Afrika Devlet Başkanı Cyrill Methamel Ramaposa, ikinci sınıf daimi üyeliği kabul etmediklerini, mevcut üyelerle benzer haklara sahip olmaları gerektiğini, 1.3 milyar nüfuslu Afrika’nın güvenlik konseyinde temsil edilmediği BM’nin rolünün zayıflayacağını belirtti (Report, 13.9.2024).
Dikkat çekici önerilerden biri de NATO’nun yeni üyesi Finlandiya’dan geldi. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın BM Genel Kurulu’nda gündeme getireceğini belirttiği öneri şöyle: “BMGK’nin daimi üye sayısı beşten ona çıkarılmalı. Bu yeni beş üyenin biri Güney Amerika’dan, ikisi Afrika’dan ve diğer ikisi de Asya’dan olmalı.” (Harici, 18.9.2024).
Ancak Stubb BM Güvenlik Konseyi’nde hiçbir ülkenin veto hakkının olmamasını istiyor. Hatta Rusya’nın üyelikten çıkarılmasını savunuyor.
Çok kutupluluğa uygun BMGK
Çok kutupluluk BMGK’de reformu zorunlu hale getirdi, buradan dönüş yok. Artık mesele bunun nasıl olacağı ve kimleri kapsayacağı. Asıl mücadele de burada yürüyecek.
Çünkü Batı biliyor ki buna direnilirse, BM düzeni toptan çökecek. Nitekim Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb buna işaret ediyor: “Güney Amerika, Afrika ve Asya’dan Küresel Güney ülkeleri sistemde temsil edilmezse, BM’ye sırt çevirecekler.”
Sonuç olarak dünya değişiyor, çok kutupluluğa uygun “geniş BMGK”nin ayak sesleri geliyor ama bizdeki kimi kesimler hâlâ BRICS’e dudak büküyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2024