Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
AKP, MOSKOVA-LEFKOŞA BAĞINI KESTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/04/2012
Rusya yönetimi, vatandaşlarına KKTC’den gayrimenkul almamalarını tavsiye etti. Rusya Dışişleri Bakanlığı, tavsiyesine KKTC’nin “meşru devlet” olmadığını gerekçe gösterdi.
Böylece AKP hükümeti, ABD’ye tam bağımlı dış politikası nedeniyle Rusya’yı da Kıbrıs konusunda karşısına almış oldu.
Oysa 7 yıl önce bu konuda çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. Anımsatalım:
PERİNÇEK, DUGİN’İ DENKTAŞ’LA BULUŞTURDU
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bundan 7 yıl önce, KKTC’ye yönelik Atlantik baskısını kırmak ve uluslararası alanda bir destek yaratabilmek için Lefkoşa – Moskova teması sağladı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı olan Uluslararası Avrasya Hareketi Yüksek Konseyi Başkanı Aleksandr Dugin, Perinçek’in isteğiyle KKTC’ye gitti ve Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la görüştü.
Rus Duma’sına bağlı Jeopolitik İncelemeler Merkezi Başkanı da olan Dugin, Denktaş’la görüşmesinde, ülkesinin geleneksel olarak Rum tarafını desteklediğini ancak koşulların değiştiğini, Moskova’nın artık Kıbrıs konusuna Rum ve Türk penceresinden birlikte bakması gerektiğini savundu.
Denktaş ve Dugin, Kıbrıs Türklerinin uluslararası tecritten kurtulması için neler yapılabileceği konusunda görüş alışverişi yaptılar ve bazı somut projeler üzerinde durdular.
AKP, ÖNCE DENKTAŞ’I ÇİZDİ
Sonrasını hep birlikte yaşadık. ABD- AKP operasyonuyla Rauf Denktaş devre dışı bırakıldı. KKTC’de Batı yanlısı Mehmet Ali Talat başa getirildi. KKTC’ye Annan Planı kabul ettirildi, ancak Rumlar reddetti.
ABD ve AB verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı. KKTC’ye yönelik izolasyon olanca ağırlığıyla sürdü. AKP hükümeti, KKTC’nin tanınması için tek bir hamle bile yapmadı. (Hatta Denktaş’ın söylediği gibi KKTC’nin tanınmasını engelledi!)
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise ABD’nin bölge politikalarına karşı dik durduğu için Türk Ordusu’nun en seçkin subaylarıyla birlikte tutuklandı.
AKP’NİN AMERİKANCI UYGULAMALARI
AKP hükümeti ise bu yıllar içinde stratejik işbirliği kurabileceği Rusya ile adım adım karşı karşıya geldi.
Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı, Moskova’yı Ankara’ya düşman ettirecek şu hamlelere imza attı: İran ve Rusya’yı hedef alan ABD – NATO füze radarına ev sahipliği yaptı. Suriye konusunda ABD’nin sopası oldu. ABD isteğiyle İran’a karşı yaptırım uyguladı. Irak’taki Maliki yönetimini hedef alan ilişkiler kurdu. Kuzey Irak’ı Bağdat’a karşı himayeye soyundu.
Rusya’yı adım adım Türkiye’yle karşı karşıya getiren AKP hükümeti, diğer yandan değil KKTC’yi kimi “dost” ülkelere tanıtmak, yıllardır yönettiği İslam İşbirliği Teşkilatı’na dahi tam üye yapamadı! Daha doğrusu yapmadı!
ABD, RUSYA’YI KIBRIS’TAN DİNLİYOR
Rusya’nın vatandaşlarına KKTC’den gayrimenkul almamalarını tavsiye ettiğini öğrendiğimde aklıma Rauf Denktaş’ın şu çok önemli saptaması geldi:
Denktaş, Doğu Perinçek gibi Ergenekon’dan tutuklu olan Mehmet Perinçek’e şunları söylemişti: “Amerikalılar Güney Kıbrıs’ta bulunan egemen İngiliz üslerini de kullanmaktadırlar. Kıbrıs’ta Rusya’yı, Çin’i dinleme tesisleri vardır. Rum tarafını bu nedenle kızdırıp gücendirmek istemezler. AB de Kıbrıs’ta stratejik çıkarları olduğunu açıklamıştır. Bunlar nedir sorusuna verilen cevap şudur: Petrol kuyularını kontrol gerekmektedir, bölgede ne yapacağı bilinmeyen kökten dinci hükümetler vardır. En iyi kontrol merkezi Kıbrıs’tır.”
Denktaş için “o adam bitmiştir” diyen Erdoğan ise bugün Güney Kıbrıs’ın İsrail’le Akdeniz’de ortak doğalgaz aramasını ve ABD-İsrail-Yunanistan askeri tatbikatını izlemektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Nisan 2012
EVREN VE ERDOĞAN’IN “MİLLİ İRADE” ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/04/2012
Son 10 yılı anımsayınız: Başbakan Erdoğan ne zaman bir Cumhuriyet kurumunu ve ilkesini devirmek üzere hamle yapsa, sarıldığı silah “milli irade” olur. Aldığı oy oranının yüksekliğini, Cumhuriyetin kalesini düşürmeye dayanak sayan Erdoğan’ın, kendisini, “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyen Adnan Menderes’in devamı sayması bundandır.
Peki, Erdoğan’ın milli iradesi mi, yoksa Evren’in milli iradesi mi daha meşrudur?
Kuşkusuz, “bu nasıl soru” diyorsunuzdur. Açıklayacağız, ancak gelin önce şu 12 Eylül’ü yargılama oyununa bir göz atalım:
BOP EŞBAŞKANI, ABD DARBESİNİ YARGILAYAMAZ
12 Eylül’ü yargılıyoruz diye 95 yaşındaki Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya dava açmak, kuşkusuz bir aldatmacadır. (Yaşını küçültüp, asacak değiller ya.)
Biliyoruz ki Tayyip Erdoğan, 12 Eylül’le hesaplaşamaz çünkü kendisi 12 Eylül’dür, devamıdır ve hatta aşmış halidir. İdeolojik köklerini 12 Eylül rejiminin uygulayıcısı Özal’a dayandırması boşuna değildir. Bir ABD darbesi olan 12 Eylül’le, ABD’nin BOP eşbaşkanının hesaplaşması zaten eşyanın tabiatına aykırıdır.
Nitekim Tayyip Erdoğan 1998’de Evren’e “sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum” demiştir, 2003’te ziyaret edip vazo hediye etmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2009’da Evren’i Çankaya köşkünde ağırlamış, birlikte manzara izlemişlerdir. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 2009’da Evren’le birlikte açılış yapmış, kurdele kesmiştir. Yani AKP’nin kurucuları, Türk-İslam sentezli sistemin kurucularına teşekkürlerini sunmuşlardır!
Peki, o zaman Evren ve Şahinkaya neden yargı önünde? Yeni Anayasa’ya toplumsal mutabakat bulabilmek için! “12 Eylül’ü yargıladık, hadi anayasasını da kaldıralım, yeni anayasa yapalım” diyebilmek için! Nitekim TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Evren – Şahinkaya davasının başladığı günü kastederek, “4 Nisan’dan itibaren yeni bir anayasa yapmak mecburiyet haline geldi.” dedi.
OY VEREN – VERMEYEN FARKI
Erdoğan, “milli irade” adı altında aslında Atlantik iradesinin kılıcını salladığı için kendisine “oy veren, oy vermeyen” ayrımcılığından bir türlü kurtulamıyor. Erdoğan’ın “referandumda hayır oyu verenler, ne yüzle Kenan Evren’in yargılanmasına müdahil oluyorlar” diye seslenmesi bundandır.
Bu çarpık zihniyet, daha önce Sabah’tan da şöyle yansımıştı anımsarsınız: “Erdoğan’a oy vermeyenler hem haindir, hem de puşt!” Bu çarpık zihniyet, “oy verenlere hizmet, oy vermeyenlere hezimet” şeklinde de uygulanmaktadır zaten…
YÜZDE 92’LİK İRADE Mİ, 49’LUK İRADE Mİ?
Peki, bu çarpık zihniyetin kendi iç mantığına göre Kenan Evren’i yargılamak milli iradeye karşı çıkmak değil midir? Daha doğrusu başta da sorduğumuz gibi, Erdoğan’ın milli iradesi mi, yoksa Evren’in milli iradesi mi daha meşrudur?
Çünkü Evren’in yaptığı Anayasa yüzde 92 oy almıştı! Yani Evren’in milli iradesi, yüzde 49 oy alan Erdoğan’ın milli iradesinin tam iki katıdır! Nitekim 12 Eylülcüler, yüzde 92 “meşruiyetine” sarıldılar en başından beri.
Bu arada sormadan edemeyeceğiz: Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç, acaba Evren’in 1982 anayasasına ne oy vermişti?
ATLANTİK SANDIĞINDAN, TÜRKİYE’YE OY ÇIKMAZ
Erdoğan ile Evren’in “milli iradeye” dayanmaları, aslında milli iradenin nasıl bir aldatmaca olduğunu göstermektedir. 12 Eylül faşizmi altındaki bir halk nasıl 82 anayasasına hayır diyemediyse, “ileri demokrasi” denilen “yeni faşizm” altındaki halk da AKP’ye hayır diyememektedir.
Çünkü sandığı kim kuruyorsa, sandıktan onun adayı çıkmaktadır ve sandığa ne konuluyorsa, sandıktan o çıkmaktadır. Atlantik sandıklarından Türkiye’ye oy çıkmaması bundandır.
Daha sandığa oy atılmadan, sandıktan AKP’nin çıkacağını ilan etmek de bu işin örtüsü, “yumuşak” baskısıdır!
MİLLİ İRADE, ABD’YLE HESAPLAŞIR
Kenan Evren de Tayyip Erdoğan da “milli irade” yalanına sıkı sıkıya sarılmıştır. Ancak ortada milli bir irade yoktur, Atlantik iradesi vardır.
Çünkü milli irade, Evren ve Şahinkaya ile değil, ABD ve 12 Eylül sistemi ile hesaplaşır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2012
KANTİN BOYKOTU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/04/2012
Bir ABD darbesi olan 12 Eylül’ü gelmiş geçmiş en Amerikancı hükümet olan AKP hükümetinin yargıladığını sanmakla uyguladıkları faşizan yönetimi “ileri demokrasi” sanmak aynı şeydir.
Oynanan bu tiyatro, beni şimdiki demokrasi baloncuklarının “en berbat dönemdi” dediği 90’ların ilk yarısına götürdü.
YIL: 1993
1993-1994 öğrenim dönemi. İTÜ Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği öğrencisiyim. Fakültemiz, İTÜ’nün Maslak’taki yeni kampusunda ama en arkada bulunmakta.
Kampus merkezindeki yemekhaneye gitmek, hepimiz için yorucu. Zira yol uzun, kestirmesi de çamurlu… Çok kapsamlı bir mühendislik dalı olması nedeniyle başka mühendislik dalları derslerini de içeren bölümümüzde ders sayısı oldukça fazla… Kimi günlerde öğlen saatlerinin de derslerle dolu olduğunu anımsıyorum.
Bu nedenle, öğrencilerin büyük bölümü yemekhaneye gitmek yerine fakülte kantininde karınlarını doyurmaya çalışıyordu. İçimizdeki bazı varlıklı aile çocukları için pahalı yiyecekler de vardı. Ama genelimiz, ucuzundan, pilav üstü az kuru ile karın doyuruyorduk. Yanında da ekmek.
EKMEK KAVGASI
Günlerden bir gün kuru fasulye yanında verilen ekmek de paralı hale geldi. Nasıl olur diye yanına gittiğim “özel kantinin” sahibi, bana kira, maliyetler gibi açıklamalarda bulundu. Kendisinden özetle bu giderleri pilav üstü kuru fasulyeye değil de, daha pahalı olan pizza ve hamburgere yansıtmasını istedim. Nasılsa pahalı yiyecekleri alan arkadaşlarımıza çok dokunmazdı…
Önerimi kabul etmeyen kantin sahibine, “o zaman kantini boykot edeceğimizi” söyledim. Genel bir boykota dönüşmeyeceğini varsaymış olmalı ki, “sen bilirsin” deyip konuyu kapattı.
Yakın arkadaşım Tayfun Temel ile birlikte hızla bir çalışma yürüttük. Üzerlerinde neden boykot yaptığımızı yazdığımız renkli kartonlar hazırladık. Ve ertesi gün, başta kendi dönemimiz olan birinci sınıf olmak üzere, üst sınıfları ve fakültedeki ikinci bölüm olan Deniz Teknolojisi öğrencilerini de bu boykota dâhil ettik.
Hiç unutmam, öğlen saatinde kantindeki bir masa üzerine çıkarak yaptığım kısa konuşma sonrası, dekanımız rahmetli Prof. Dr. Ali İhsan Aldoğan kantine gelmiş ve odasında benimle görüşmek istediğini söylemişti.
Uzun uzun konuşmuş ve kendisini ikna etmiştim. Sonra kantin sahibini de çağırmıştı ve üçlü görüşmenin sonunda kuru fasulye yanında yediğimiz ekmekten para alınmamasına yeniden dönülmüştü.
YIL: 2012
Bir bölümünüz kim bilir, “ne var bunda, koca köşeyi bunu anlatmak için mi kullandın” diyecektir.
Ama anımsatayım. İleri demokrasi içinde bulunduğumuz 2012 yılında, İstanbul’daki İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde kantin boykotuna katılan Lise 3. sınıf öğrencisi Abdülmelik Yalçın, İlçe Öğrenci Disiplin Kurulu kararıyla okuldan atıldı!
Üstelik Abdülmelik ve arkadaşları, 18 yıl önceki bizlerden daha da haklılar! Çünkü öğrenciler kantin fiyatlarının yüksek olmasını evden yiyecek getirerek, “paylaşma masaları” kurarak protesto etmişler. Okul yönetimi bu haklı duruma sert tepki göstermiş; okul müdürü, sivil polislerle birlikte masaları dağıtmış!
Bunun üzerine 17 öğrenci, haklı olarak “kantin fiyatları pahalı olduğu için karnımızı doyuramıyoruz” yazılı bildiriler hazırlamışlar! 17 öğrenci için de disiplin soruşturması başlatılmış ve Abdülmelik okuldan atılmış.
Gurur duyduğumuz öğrenci, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe verip, “yanlış bir şey yapmadım” demiş.
Evet, Abdülmelik yanlış bir şey yapmadı, en insani hakkını, karnını doyurma hakkını savundu.
Ne mutlu ki bize, karnımızı doyurma hakkını gasp edenlerden hesap soran yiğit Abdülmelik’lerimiz var!
Sıra bizde, sıra sizde! Bakalım, karın doyurma hakkını arayan Abdülmelik’in elinden alınan öğrenim hakkını savunabilecek miyiz? O “ucube” kararı Milli Eğitim Müdürlüğü’ne geri aldırtabilecek miyiz?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Nisan 2012
ANKARA KAZANDI, ŞAM KAZANDI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/04/2012
Ne zaman Başbakan Erdoğan’ın Suriye’ye karşı diklendiğini görsem, ne zaman Başbakan Erdoğan’ın ağzından Beşar Esad’a karşı düşmanca sözler işitsem, aklıma meşhur ikinci balkon konuşması gelir…
Anımsayacaksınız: Başbakan Erdoğan, 12 Haziran seçimleri akşamı balkona çıkmış ve seçim zaferini ilginç bağlar kurarak kutlamıştı: “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar kazanmıştır.”
İlk bakışta ilgisiz gibi görünen bu bağlar, aslında AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgilidir. O varlık nedenine geleceğiz. Önce gelin bu bağları inceleyelim:
Türkiye’nin başkenti Ankara’yı Suriye’nin başkenti Şam’la, Batı’nın “dinler arası diyalog” merkezi gördüğü İstanbul’u Saraybosna’yla, Gavur İzmir’i Ortadoğu’nun kumar, içki, eğlence merkezi sayılan Beyrut’la ve PKK’nin başkent saydığı Diyarbakır’ı Filistin kentleriyle eşitlemek ancak BOP haritasıyla mümkündür!
DİYARBAKIR – GAZZE EKSENİ
Başbakan Erdoğan, anımsayacağınız gibi bir ABD ziyareti dönüşünde Kanal D’de Fatih Altaylı’nın Teke Tek’ine çıkmış ve “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde bir merkez yapma” görevini açıklamıştı.
Başbakan Erdoğan’ın bu görevi almasından 7 yıl sonra Diyarbakır’ı, İsrail işgali altındaki Filistin kentleriyle aynı kategoride sayması, tam da PKK’nin istediği durumdur.
Nitekim PKK Diyarbakır’ı, Türkiye’nin ve Türk Ordusu’nun işgali altında saymaktadır! Ve PKK’nin Diyarbakır – Gazze ekseni üzerinden mazlum ve mağduru oynayıp, uluslararası mercilere başvurmasında Başbakan’ın katkıları büyüktür!
AKP’YE ANKARA – ŞAM GÖREVİ
Ankara – Şam eşitlemesi de anlamlıdır. Zira Erdoğan’ın bu bağı kurmasından dört ay önce kendisine Suriye görevi verilmişti!
Atatürk’ün Ankara’sından sonra laik BAAS’ın Şam’ını da düşürmek, bir Atlantik görevidir!
MODEL ORTAKLIK VE ORTADOĞU GÖREVİ
Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ile Libya ve Suriye kalkışmalarını birbirinden ayırdığımızı bu köşede birkaç kez yazmıştık. ABD – AKP model ortaklığının İstanbul’daki değişim liderleri zirvesinde, “değişimi kontrol etmek” görevini önüne koyduğunu ve Yemen, Bahreyn, Ürdün halk hareketlerini bastırmak ve bölgede etkinliğini sürdürmek üzere Libya ve Suriye’de kalkışma başlattığını belirtmiştik.
Nitekim AKP’ye “model ortaklık” üzerinden verilen bu görev, 2002 tarihli BOP görevinin de dolaylı devamıdır. BOP Eşbaşkanlığı koordinatörü Ahmet Davutoğlu bu görevi aslında şu sözleriyle formül haline getirmişti: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlar’da, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?”
Dikkat ediniz, Davutoğlu’nun tarif ettiği liderlik, aslında BOP coğrafyasındaki ABD’nin liderliğidir!
Ki zaten Suriye görevinden bir süre sonra da Davutoğlu New York Times’ın “Türkiye, Arapları birleştirebilir mi” sorusuna şu yanıtı vermişti: “Türkiye’nin sınırlarının hiçbiri doğal değil. Hemen hemen tümü yapay.”
TÜRK MİLLETİ AKP’DEN KURTULMALIDIR!
Liderlik yapacak Türkiye gazıyla, sınırları tartışmaya açılan bir Türkiye’ye varış, ancak BOP içinde mümkündür!
Başbakan Erdoğan’ın balkon konuşmasında Türkiye şehirleriyle BOP coğrafyasındaki şehirleri eşlemesinin, AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgili olduğunu belirtmiştik. O ilgi, Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin BOP eşbaşkanı olmasının gereğidir.
İran’ın İstanbul’da Suriye düşmanları toplantısı düzenleyen AKP nedeniyle ülkemizi “emperyalizmin taşeronu” ilan etmesi utancından Türk milleti kurtulmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Nisan 2012
ANNAN’A UYARI, ESAD’A ÇAĞRI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/04/2012
İstanbul’daki Suriye düşmanları toplantısını değerlendirmeye geçmeden önce belirtelim. Batı merkezli Suriye planına göre sondan sıralı hedefler şunlardı: Suriye’ye dış müdahale, Suriye’ye uluslararası güç gönderme, tampon bölge, insani yardım koridoru, rejim muhalefetini silahlandırma, rejim muhalefetini birleştirme…
Gelelim İstanbul Zirvesi’ne… İlki Tunus’ta Şubat sonunda “Suriye’nin dostları” adı altında yapılan zirvenin İstanbul’daki ikincisinde isim değişikliğine gidildi. Suriye’nin düşmanları bu kez kendilerini “Suriye halkının dostları grubu” diye isimlendirdiler. Önümüzdeki ay Fransa’da yapılacak üçüncü toplantıda daha da küçülecek ve muhtemelen “Suriye’deki Batı hayranı muhaliflerin dostları grubu” olacaklar!
Gelelim zirveden ne çıktığına…
DÜŞÜK KATILIM
137 devletin davet edildiği ama ancak 60 civarında devlet ya da hükümet temsilcisinin yer aldığı İstanbul zirvesine Koffi Annan dışında AB Dışişleri Bakanı Ashton’un da gelmediğini, Irak’ın ise sırf Arap Birliği dönem başkanı olduğu için son dakikada zirveye Bakan vekili düzeyinde katıldığını lütfen not ediniz.
ERDOĞAN ÇARK ETTİ
1. Geçen hafta Seul yolunda Annan Planı’nı “tasvip etmediğini” açıklayan Başbakan Erdoğan, zirve açılışında yaptığı konuşmada “Kofi Annan’ın girişiminin sonuç vermesini umuyoruz” demek durumunda kaldı. Erdoğan bu keskin dönüşe şu sözlerle kılıf yaratmaya çalıştı: “Ancak Suriye rejiminin Annan girişimini zaman kazanma olarak kullanması olasıdır.”
Erdoğan’ın Annan Planı konusundaki bu geri adımı, en başta İstanbul’dan önce Bağdat’ta yapılan Arap Birliği Zirvesi’nden çıkan plana destek kararı nedeniyledir.
ANNAN’A TAKVİM UYARISI
2. Esad’ın Annan Planı’nı kabul etmesiyle eli zayıflayan “Suriye’nin düşmanları”, İstanbul’dan yeni bir hamle yapabilmek için bu kez planın takvimine yoğunlaştılar. Türkiye ve Fransa “sonu belirsiz bir plan yerine Esad’a bir takvim sınırlaması getirilmesini” savundu. Hatta Türk diplomatlar, “Annan’ın görevinin bir ya da iki haftayla sınırlı olması” için çalışma yürüttü.
Ancak “Ben bir takvimden yanayım ama bir son tarihe karşıyım” diyen Almanya Dışişleri Bakanı Westerwelle’yi aşamayan Ankara-Paris ittifakı, takvimin bizzat Annan tarafından belirlenebileceği görüşünü kabul etmek zorunda kaldı.
AKP’NİN KONSEYİ TEK TEMSİLCİ OLAMADI
3. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsü açıkça Suriye muhaliflerinin silahlandırılmasını istiyordu.
Ancak ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “sivil muhalefeti desteklemeyi sürdüreceğiz” diyerek Obama’nın Seul’de verdiği telsiz sözünden daha ileriye gidemeyeceklerini belirtmiş oldu.
4. AKP, koordinasyonundan sorumlu olduğu Suriye Ulusal Konseyi’ne, geçen hafta Pendik toplantılarında diğer muhalif kesimleri de dâhil etmeye çalışmış ancak başaramamıştı. Konsey, buna rağmen İstanbul Zirvesi’nde “Suriye’nin tek meşru temsilcisi” ilan edilmek istedi.
Ancak Türkiye’nin de istediği bu durum gerçekleşemedi. “Suriye’nin düşmanları” Konsey’i ancak “Suriyelilerin meşru temsilcilerinin birisi” olarak tanıyabildi.
CLİNTON’DAN ESAD’A ÇAĞRI
5. Almanya’nın başını çektiği bazı Batı ülkeleri, Esad yönetiminin kabul ettiği Annan Planı’nı esas alan bir sürecin izlenmesi gerektiğinde ısrar etti.
Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton konuşmasında, Türkiye – S. Arabistan – Katar üçlüsünün istememesine rağmen, Esad’a siyasi geçiş sürecini başlatma çağrısı yapmak durumunda kaldı!
Clinton, konuşmasının bir bölümünde “askeri müdahale seçenekleri reddedilse bile dünyada kimse daha fazla bekleyemez” diyerek gaz almaya çalıştı. Böylece Clinton, Obama’nın “Kasım’a kadar benden bir şey beklemeyin” tavrını teyit etmiş oldu.
SURİYE’NİN DÜŞMANLARI BÖLÜNDÜ
İstediği sonucu çıkaramayan AKP’nin partnerleri Suudi Arabistan ve Katar ise İstanbul’daki yapıdan bağımsız olarak bir fon kurmaya karar verdiler. Körfez ülkeleri aralarında para toplayarak rejim muhaliflerine maddi yardım yapacaklar!
FİYASKO ZİRVE
Sonuç olarak gelişen Rusya – Çin inisiyatifini kırmak üzere planlanan İstanbul toplantısı da, tıpkı önceki Tunus toplantısı gibi fiyaskoyla sonuçlandı.
Uluslararası güç dengeleri değiştikçe, AKP maalesef Türkiye’yi daha da yalnızlaştırmış oluyor…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Nisan 2012
ARAP BİRLİĞİ AKP’Yİ DIŞLADI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/04/2012
Bağdat’ta yapılan Arap Birliği Zirvesi, hem Suriye gündemi nedeniyle hem de İstanbul’daki “Suriye’nin düşmanları” toplantısından hemen önce yapılması nedeniyle olağanüstü öneme sahipti.
Zirve hem Irak’taki saflaşmayı, hem de bölgedeki saflaşmayı ortaya koydu. 20 yıl aradan sonra ilk kez Irak’ta toplanan Arap Birliği Zirvesi’ni bu saflaşmalar bakımından inceleyeceğiz:
ARAP BİRLİĞİ’NİN SURİYE DÖNÜŞÜMÜ
1. Arap Birliği Zirvesi’ni önemli kılan ilk etken, Suriye konusundaki iç değişimiydi. Zira Arap Birliği ilk önce Batı – Türkiye ekseni doğrultusunda bir tutum almıştı.
Ancak Rusya – Çin – İran bloğunun Suriye konusunda yaptığı hamleler de Arap Birliği tutum değişikliğine yöneldi. Arap Birliği, Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkelerinin tüm itirazlarına rağmen, Rusya ile kısmi bir ittifak kurarak, Suriye konusunda Annan Planı sürecini başlattı.
Bu arada Kofi Annan’ın AKP tarafından İstanbul’daki Suriye toplantısına davet edildiğini ancak katılmadığını da not düşelim.
Kofi Annan’ın Rusya’ya ve Çin’e gidip Türkiye’ye gelmemesi, Suriye konusundaki genel saflaşmaya da işaret ediyor. Ancak Türkiye açısından daha vahimi, Kofi Annan’ın, kendisini bizzat telefonla arayarak davet eden Başbakan Erdoğan’ı, BM’de işleri olduğu gerekçesiyle reddetmesiydi…
2. Bağdat’taki Arap Birliği Zirvesi’ne Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkeleri alt seviyeden katıldı. 9 ülke devlet başkanı düzeyinde zirvede bulunurken, Suudi Arabistan ve Katar’ın büyükelçi düzeyinde toplantıda yer alması anlamlıydı.
Suudi Arabistan ve Katar’ın AKP’nin bölgedeki en önemli iki müttefiki olduğunu vurgulayalım.
Birlik, Suriye konusundaki tutum farklılığı nedeniyle üçe bölünmüş durumda. Birinci grupta Esad’a dolaylı destek veren ve dış müdahaleye kesinlikle karşı olan ülkeler bulunuyor. İkinci grupta Esad’a karşı olan ama Suriye’ye müdahale edilmemesini isteyen ülkeler var. Üçüncü grupta ise Suriye’ye savaş açılmasını savunan Körfez ülkeleri bulunuyor.
TÜRKİYE BÖLGEDE YALNIZLAŞIYOR
3. Bağdat, Arap Birliği Zirvesi’ne Türkiye’yi davet etmedi.
2007 yılından bu yana Arap Birliği toplantılarına daimi gözlemci olarak katılan Türkiye, Suriye konusundaki tavrı nedeniyle bu yıl ilk kez Zirve’den dışlandı.
Son olarak 2011 yılında Kahire’deki Arap Birliği Zirvesi’ne katılan Türkiye’yi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu temsil etmişti.
Böylece Rusya ile Annan sürecini başlatan Arap Birliği’nin Körfez ülkeleri dışındaki ana bölümü, açıkça AKP’yi dışarıda tutmuş oldu.
SURİYE’YE MÜDAHALEYE SET ÇEKİLDİ
Arap Birliği, Bağdat Zirvesi sonrası yayınladığı 49 maddelik sonuç bildirgesiyle, Suriye’ye dış müdahaleye şu anda set çekti. Birlik, Suriye’ye 6 maddelik Annan Planı’nı kabul etmeyi tavsiye etti.
Nitekim Beşar Esad Zirve’den önce Annan Planı’nı kabul ettiğini açıklamıştı. İstanbul’daki Suriye Ulusal Konseyi adı altında birleştirilmeye çalışılan rejim muhalifleri ise ayak sürüyor… Çünkü planı kabul ederlerse Şam’la oturup müzakere etmek durumunda kalacaklar. Oysa onlara verilen görev ellerinde silahla Şam’a geri adım attırmak için iç karışıklık çıkartmak!
Bağdat’taki Arap Birliği Zirvesi’nden sonra, yarın da İstanbul’daki “Suriye’nin düşmanları” toplantısını inceleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Nisan 2012