Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
AYTAÇ YALMAN NEDEN TANIKLIK YAPMIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/03/2012
Balyoz davasının en önemli “delili” olan CD’lerin sonradan oluşturulduğu ve sahte olduğu, bir kez daha ve bu kez ABD’deki bir şirket tarafından saptandı. Operasyon tetikçilerinin takvim tutmazlığı “darbe belgeleri güncellenmiş” yalanıyla perdelemeye çalışmaları da nafile. Bu nasıl bir güncelleme ki, emekli olmuş subayın imzası hâlâ yerinde!
Balyoz davasının bir numaralı sanığı olan eski 1. Ordu Komutanı Em. Org. Çetin Doğan, işte bu yüzden ısrarla eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök ile eski Kara Kuvvetleri Komutanı Em. Org. Aytaç Yalman’ı tanıklığa davet ediyor. “2003’te darbe planı var mıydı? İddia edildiği gibi siz mi engellediniz? Gelin açıklayın.” diyor.
Sadece içerideki komutanlar değil, dışarıdakiler de çağrı yapıyor. Örneğin Em. Koramiral Atilla Kıyat “Özkök ve Yalman’a yalvarıyorum. Gönüllü tanıklık yapma hakları var. Lütfen mahkemeye gelsinler.” diyor.
İZMİR’DEN İSTANBUL’A GİTMEK ZOR MU?
Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök silah arkadaşlarının çağrılarına kapatmış kulağını. Ancak “mahkeme çağırırsa giderim” diyor…
Özkök, tutuklu Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un mahkemeye gelmeyen eski Genelkurmay Başkanlarına sitem etmelerini anımsatan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’a ise üniformasına leke süren şu yanıtı veriyor: “Ben buradayım (İzmir’de). Keşke imkân olsa da orda olsam.” diyor ve topu İstanbul’da bulunan eski Genelkurmay Başkanlarına atıyor. (Milliyet, 29 Mart 2012)
Hangi imkânsızlık, onu İzmir’den İstanbul’a tutuklu silah arkadaşını ziyaret etmeye engelliyor, biliyoruz kuşkusuz…
YALMAN’IN GÖRDÜĞÜ DARBE PLANLARI
Hadi Hilmi Özkök neyse ama ya Aytaç Yalman silah arkadaşları için neden tanıklık yapmıyor, neden bundan kaçınıyor?
Birkaç gün önce Aytaç Yalman’ın Ergenekon kapsamında daha önce verdiği ifadeler basına servis edildi. Yalman ifadesinde darbe planlarını slaytlar halinde 2004 yılında gördüğünü açıklıyor:
“Ayışığı ve Yakamoz adlı darbe planlarını Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök 2004 bahar aylarında odasında bana gösterdi. Kendisi tarafından bilgimin olup olmadığı soruldu. Ben de bilgimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine kendisi de ‘ben de öyle tahmin etmiştim’ dedi. Esasen bir slayt sunumu şeklinde öğrendim ben de bu planların ne olduğunu. Planı okuyunca kendimin de bu plandan dışlandığına muttali oldum.” (Sabah, Org. Aytaç Yalman’dan darbe itirafı, 27 Mart 2012)
Çeşitli kuruluşların “2007 yılından önce hazırlanmış olamaz” dedikleri darbe planlarının Özkök tarafından 2004 yılında nasıl Yalman’a gösterilebildiği, kuşkusuz önemli bir soru…
Ancak biz daha basit sorular soralım: Slayt halindeki bu planları ne yaptınız? İmha mı ettiniz, yoksa sakladınız mı? Askeri savcıya verdiniz mi? Neden vermediniz?
HANİ DARBE PLANINI GÖRMEMİŞTİNİZ?
Yalman, üzerinden 3 gün geçmesine rağmen yalanlamadığına göre, darbe planlarını gördüğünü söylediği ifadesini kabul ediyor demektir…
O zaman kendisine, tam bir yıl önce Hürriyet’ten Tufan Türenç’e yaptığı açıklamalarını anımsatalım: “Dava konusu ile ilgili bilgi ve belgeye sahip olmadığımı özellikle belirtmek isterim. Adaletin tecelli edeceğine olan inancımı belirtirken, suçsuz olduklarına inandığım arkadaşlarımın özgürlüklerine kavuşacağına bütün kalbimle inanıyorum.” (Hürriyet, Arkadaşlar suçsuzdur, 28 Nisan 2011)
Bitirirken bir kez daha soralım: Darbe belgelerini gördünüz mü, görmediniz mi? Neden mahkemede tanıklık yapmıyorsunuz?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mart 2012
ATATÜRK’ÜN VASİYETİ NEDEN YOK EDİLDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/03/2012
Eski savcı Sacit Kayasu, Atatürk’ün ölümünün 50. yılında açıklanmak üzere bıraktığı vasiyetin Kenan Evren tarafından yok edildiğini iddia etti.
Kayasu, vasiyetin 1988 yılında açıklanması gerektiğini ancak bunun Evren tarafından engellendiğini belirtti: “Bu vasiyeti Evren sakladı, yok etti. Ölümünden 50 sene sonra açıklanacak olan vasiyet, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde saklanıyordu. Evren önce böyle bir şey yok dedi. Sonra fasa fiso dedi. Daha sonra da ‘açıklanırsa çok tehlikelidir’ dedi. 24 yıl geçti üzerinden hâlâ açıklanmadı. Atatürk’e hiç mi değer vermiyorsunuz.” (Yeni Şafak, 26 Mart 2012)
Araştırmacı Mehmet Perinçek ise 2007 yılında vasiyetin nerede olduğunu açıklamıştı: “Vasiyet, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nde saklanmıştı. 1988’de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk’ün vasiyetini açmış, ancak ‘açıklanmasını sakıncalı görüp’ gizli tutulmak üzere Genelkurmay Harp Dairesi’ne geri göndermişti.”
Atatürk’ün vasiyeti yok mu edildi, yoksa hâlâ Genelkurmay Harp Dairesi’nde midir, bilemiyoruz… Ancak bildiğimiz, Atatürk’ün vasiyetinin Türk milletinden gizlendiğidir.
VASİYETİ AMERİKANCILAR GİZLEDİ
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’ün mirası neden Türkiye’den, Türk milletinden gizlenmiştir? Kenan Evren, kurucunun vasiyetini neden “açıklanması sakıncalı” bulmuştur? Vasiyetteki “sakınca” nedir? Kim, hangi hakla bu ülkenin kurucusunun milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı bulabilmektedir?
Aslında tek başına bu vasiyet meselesi bile Türkiye’deki saflaşmayı, Amerikancılık ile Türkiyecilik çatışmasını gözler önüne sermektedir.
Önce şu saptamayı yapalım: Atatürk’ün Türk milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı görenler, Türkiye’yi ABD’nin “serbest piyasa ekonomi” sistemine tam bağlamak üzere 12 Eylül’de askeri darbe yapan NATO’cu generallerdir!
Ve bu Amerikancı generaller Atatürk’ün vasiyetini “sakıncalı” bulduklarına göre, vasiyet Amerika’nın çıkarlarına aykırıdır!
Şimdi gelelim Atatürk’ün vasiyetinde ne olduğunu bulmaya… Bu konuda elimizdeki en önemli ipucu, büyük önderin yakın arkadaşlarına yaptığı sözlü vasiyetlerdir.
ATATÜRK, CUMHURBAŞKANLIĞI’NA FEVZİ ÇAKMAK’I ÖNERDİ
Mehmet Perinçek’in de incelediği çeşitli kaynaklara göre Atatürk, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçilmesini istemişti. Bu öneri, Atatürk tarafından doğrudan Fevzi Çakmak’a da yapıldı. Hatta Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın milletvekili olarak Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için erken seçim bile tasarlandı, anayasanın değiştirilmesi bile düşünüldü. Yakın arkadaşlarına göre Atatürk, ölürken Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olacağına emindi. Ancak Celal Bayar’ın İnönü’yü desteklemesiyle durum değişti ve İnönü Cumhurbaşkanı oldu.
ATATRÜK, TÜRK – SOVYET DOSTLUĞUNU VASİYET ETTİ
Atatürk’ün yakın arkadaşlarına yaptığı en önemli sözlü vasiyeti ise Türk – Sovyet dostluğuna dair olanıdır.
İsmet İnönü, Atatürk’ün Türk – Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Atatürk, Kılıç Ali’ye de ölmeden kısa bir süre önce “Dış politikamızın temeli Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur” demiştir.
Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras da, Atatürk’ün son sözlerinden birinin Sovyetler’le ilişkilerin 1925 tarihli “Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması” çerçevesinde yürütülmesi olduğunu belirtir.
Zekeriya Sertel, Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras’ı kaynak göstererek, Atatürk’ün ölüm yatağında şu vasiyette bulunduğunu aktarır: “Sovyetler Birliği’ne karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler’e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya imza koymayacaksınız.”
Atatürk, son günlerinde benzer öğütleri yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a da yapmıştır.
VASİYET, TÜRK MİLLETİNDEN GİZLENEMEZ!
Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanlığı ve Türk – Sovyet dostluğu vasiyeti, Atatürk’ün yazılı vasiyetinde de var mıdır? Atatürk’ün hemen sonrasını ilgilendiren bu iki konunun, 50 yıl sonra açılmasını istediği bir vasiyette yer almış olması, zor gibi görünüyor…
Ama Atatürk ya tarihe bir not düşmek istediyse? Ya kurduğu Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe 50 yıl sonra gelinen noktayı bu vasiyetle kontrol etme olanağı verdiyse?
Ancak, 50 yıl boyunca Atatürk’ün vasiyet ettiğinin tam tersini yapanlar, o kontrolden kaçarlar ve vasiyetin açıklanmasını sakıncalı görürler!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2012
12 EYLÜL’ÜN ÇOCUKLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Mesleki Yazılar, Politika Yazıları on 27/03/2012
“Kim milyoner olmak ister” yarışmasında bir siyaset bilimi öğrencisinin, “TBMM başka hangi adla anılır” sorusunun yanıtı olan “Parlamento”yu bilememesi ve “Yüce Divan” demesi kuşkusuz en başta bir eğitim problemidir.
Ancak bu öğrencinin “Herkes beni konuşmuş. ‘Ayrılsın, Yeditepe’nin adını lekelemesin’ demişler. Bunu söyleyenler o soruyu bilsinler de göreyim. Hem ben siyasetten nefret ediyorum. Gazete okumaya bile bu yıl başladım” diyerek savunma yapması ise sosyolojik bir problemdir.
Bu öğrencinin sonrasında, cehaletten şöhret yaratmaya kalkması, bu şöhretin tadını çıkarması ise bir sistem problemidir!
Önce şunu saptayalım ve hakkını verelim: Siyasetten nefret eden ve bu yıl gazete okumaya başlayan bir siyaset bilimi öğrencisinin varlığı, 12 Eylül’ün başarısıdır! Toplumu siyasetten uzaklaştırmak ve apolitik bir gençlik yetiştirmek, tüm faşist düzenlerin en önemli hedefidir!
Sormayan ve sorgulamayan, sadece itaat eden bir gencin yaşadığı ülke, en kolay idare edilen ülkedir çünkü!
SİYASET KİMİN İŞİ?
Hafta sonu üyesi olduğum Gemi Mühendisleri Odası’nın (GMO) Genel Kurulu’ndaydım.
Çeşitli mesleki konuların ele alındığı ilk günkü oturumda söz alan üyelerden biri, pek çoğumuzun görüşünü yansıtarak mevcut yönetim kuruluna sordu: “Odamız neden geçen yıl Türkiye’nin en önemli sorunları olan, örneğin Anayasa değişikliği referandumu, örneğin Libya’ya müdahale gibi konularda görüş belirtmedi? Neden GMO şu anda hepimizi ilgilendiren ‘Yeni Anayasa’ ve Suriye konularında görüş belirtmiyor?”
GMO Başkanı’nın yanıtı ibretlikti! İşimizin siyaset olmadığını, siyaseti oy verdiğimiz ve TBMM’ye gönderdiğimiz kişilerin yapacağını, siyaset yapma yetkisinin biz oyumuzu kullandıktan sonra artık milletvekillerinde olduğunu söyledi…
70 milyon hiç görüş belirtmeyecek ve adımıza sadece milletvekilleri konuşacaktı! Bir gemi mühendisi, üstelik de gemi mühendislerinin başı, açık bir parlamenter faşizm tanımı yapıyordu kürsüde…
Kimi milletvekillerinin siyasi sorulara “ben bilmem, büyüklerim bilir” yanıtı verdiğini de göz önünde bulundurursak eğer, nitelenen faşizmin daha da daraldığını, tüm yetkileri bir gruba hatta bir kişiye devrettiğini görürüz…
GMO Başkanı, oturduğumuz yerden bu sözlere sesli itirazımız üzerine, yeni bir savunma yolu seçti kendisine… “Siyaset bizim işimiz değil, hukukçuların işi” deyip, içinden çıkmaya çalıştı problemin…
Bunun nasıl bir cehalet dolu savunma olduğu, bir başka sorunu da ‘hukukçu avukat’lara havale etmesinden anlaşılıyordu aslında…
BİNDİRİLMİŞ ‘DEMOKRASİ’
Genel Kurul’un ilk gününde yaklaşık 150 gemi mühendisi yer aldı. Ancak ertesi gün, ilk günkü tartışmaları izlemeyen ve bilmeyen 1,200 gemi mühendisi oy kullandı!
GMO’nun eski bir başkanı anımsattı kürsüden… 12 Eylül’ün TMMOB ve bağlı odalara kazığı olan bu “kolaylık” nedeniyle, kimse doğru düzgün neye oy verdiğini bile bilmez halde sandıklara hücum ediyor bindirilmiş kıta olarak… Ve bunun adı da “demokrasi” oluyor!
SİYASETİN DANİSKASI
12 Eylül, siyaset bilimi öğrencisine siyaseti yasaklarken, mühendisine de ülke sorunlarına dair görüş belirtmeyi yasaklıyor!
O öğrenci “ben siyasetten nefret ediyorum” diyerek, nasıl bir 12 Eylül kurbanı olduğunu göstermiş oluyor ancak GMO’nun şimdiki başkanı “Siyaset bizim işimiz değil” diyerek, siyasetin daniskasını yapmış oluyor!
Çünkü gerici zihniyetin siyasi başarısı, kitlelere siyaset yaptırmamasıyla ölçülür!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mart 2012
“MİLLİYETÇİ TÜRKİYE”YE DOĞRU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/03/2012
Cemaatin en birikimli yazarlarından İhsan Dağı, “Daha ‘milliyetçi’ Türkiye’ye doğu” başlıklı bir yazı yazdı dün Zaman’da…
“Milliyetçilik dalgasının yeniden yükseldiği bir döneme” girildiğini saptayan İhsan Dağı, AKP’yi uyarıyor. Dağı, Türkiye’nin, milliyetçiliğin yükselmesiyle sonuçlanabilecek dört ana sorunu bulunduğunu belirtiyor; sorunları ve tehlikeleri şöyle sıralıyor:
1.) “Birincisi, Kürt sorunu. PKK, sempatizanlarını sokağa saldıkça Türkçü reaksiyonlar artıyor. Nevruz bir kez daha gösterdi ki PKK’nin sokakta koyacağı eylemler hükümetiyle ve toplumuyla Türkiye’yi hızla milliyetçi bir savrulmaya itebilir.”
2.) “İkincisi, Ermeni sorunu. 2015’e doğru yaklaştıkça Türkiye’ye yönelik baskılar yoğunlaşıyor. Fransa ile yaşadıklarımız küçük bir provaydı. Mesele daha da büyüyecek, görünürlük kazanacak. Dışarıda baskı yiyen Türkiye, içeride bu baskıyı yüzleşelim, konuşalım diyenlere yansıtacak.”
3.) “Üçüncüsü, Kıbrıs meselesi ve bunun tetikleyeceği Avrupa krizi. Kıbrıs görüşmelerinden yine bir şey çıkmayacak ve Rum Yönetimi temmuz ayında AB dönem başkanı olacak. Zaten iyice tıkanan AB süreci resmen dondurulacak. Yani AB ile nişanı atacağız.”
4.) “Dördüncüsü; İran, Irak ve Suriye ile yaşanan gerginlikler…”
ULUSALCI GRUPLAR ENDİŞESİ
İhsan Dağı, bu dört ana sorun nedeniyle, “değil yeni anayasa yapmak, mevcut demokratikleşme seviyesinin muhafazası bile yükselen milliyetçilik nedeniyle zora girer” diyor, haklı olarak.
Ve İhsan Dağı, asıl endişesini de şu sözlerle dile getiriyor: “Dikkat edin, bu noktalarda ‘milliyetçi’ kesimlerle ‘ulusalcı’ gruplar ve fikirler arasında evlilikler de görebiliriz.”
İşte AKP-cemaat koalisyonu için, meselenin bam teli tam da burasıdır: Mevcut sorunların Türk milletini getireceği yer ve ulusalcı grupların siyaseten büyümesi, liderliği ele alması…
LARRABEE’NİN SÖZLERİ
İhsan Dağı’nın saptamaları, akıllara Stephen Larrabee’nin sözlerini getiriyor. Hani Tayyip Erdoğan’ın 7 akıl hocasından biri olan, CFR üyesi Larrabee…
Larrabee, Türkiye’de yeni bir milliyetçiliğin yükseleceğini belirtiyor ve bu akımın da MHP ve CHP dışında gelişeceğini vurguluyordu…
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Larrabee’nin bu sözlerinden hareketle şu saptamayı yapmıştı. ABD, yükselen milliyetçiliği AKP ile denetlemek isteyecek ve ortaya “ABD’nin fermanlı milliyetçisi” olan bir AKP çıkacaktı.
Gerçekten de AKP’nin son dönemde Kıbrıs, Ermeni ve Kürt meselelerinde “milliyetçi” bir söyleme yaslandığını gördük.
Ancak gelişmeler, ABD’nin denetleyemeyeceği bir büyüklükteki milliyetçi dalgayı yükseltiyor.
AKP’NİN PANZEHİRİ: VER KURTUL
Nitekim İhsan Dağı da, yukarıda özetlediğimiz dört ana sorun nedeniyle ortaya çıkacak yeni yükselen milliyetçiliğin AKP’yi alaşağı etmemesi için Erdoğan yönetimine şu önerileri yapıyor:
“AKP milliyetçiliğe teslim olmak yerine onu dizginlemeyi ve yönetmeyi tercih ederse dalga kırılabilir. Bunun için AKP’nin Kürt sorununda ‘güvenlikçi’ politikadan ‘açılım’ ve diyalog yaklaşımına geri dönmesi; Ermeni katliamı konusunda Dersim katliamı kadar cesur olması ve ezber bozması; dış politikayı içeride milliyetçiliği kabartacak bir tonda kullanmaktan kaçınması gerekir.”
Kısacası Dağı, Türkiye’de ulusalcı gruplarla da birleşebilecek bir milliyetçi dalga gelişmemesi için AKP’ye “ver kurtul” öneriyor!
ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ BİR TÜRKİYE
Ancak bunun da milliyetçiliği engelleyemeyeceği ortada… Tersine, bu yaklaşım, Atatürk milliyetçiliğinin etkinlik alanının büyüyeceği bir dönemi doğuracaktır.
Sonuç olarak, AKP sertleşse de, “ver kurtul” da dese, son tahlilde, Türkiye’nin gireceği yeni yönelimi değiştiremeyecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012
ÇİN VE RUSYA SAF MI DEĞİŞTİRDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/03/2012
Atlantik’e çıpalı medya haberi şöyle verdi: “Rusya ve Çin saf değiştirdi.” Peki, ne olmuştu da Moskova ve Pekin, Şam’a desteğini çekip saf değiştirmişti: “BM güvenlik Konseyi, Annan’ın Suriye planı üzerinde anlaşmıştı.”
Yani Çin ve Rusya, daha önce ABD’nin Suriye karar tasarısını veto ettiğine göre, şimdi başka bir karar tasarısında da anlaştığına göre, illaki saf değiştirmiş olmalıydı!
Öncelikle ortada bir “tasarı” mı vardır, yoksa Rusya’nın açık destek verdiği Annan’ın bir “çalışma programı” mı vardır? Ya da BM güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri olan ABD, Fransa ve İngiltere mi acaba geri adım atmıştır? Üzülerek söyleyelim ki, bu iki soruyu sormadan yukarıdaki başlığı atanların, sadece ikinci mesleği gazeteciliktir!
BMGK BAŞKANLIK AÇIKLAMASI
Gelin şimdi gerçeği beraberce inceleyelim:
Doğrudur, BM Güvenlik Konseyi üyeleri, sorunda Suriye ile ilgili bir metin üzerinde anlaştı. BMGK üyeleri, önceki akşam BM-Arap Birliği’nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’a tam destek veren başkanlık açıklamasını kabul etti.
Başkanlık açıklamasında, Şam yönetimine ve muhalefete, Annan ile Suriye krizine barışçıl çözüm bulma yolunda iyi niyet içinde işbirliği yapmaları, Annan’ın 6 maddelik teklifini uygulamaları çağrısında bulunuluyor.
İşte o 6 madde:
1. İnsani yardımların ulaştırılması için ilk adım olarak çatışmaların günde 2 saat durdurulması. 2. Rejimin, ağır silahlar kullanmaya son vermesi ve askerlerini geri çekmesi, muhalefetin de ateşkes için işbirliği yapması. 3. Keyfi tutuklanan ve gözaltına alınanların serbest bırakılması. 4. Gazetecilerin serbestçe dolaşmalarının sağlanması. 5. Barışçıl toplanma ve protesto hakkına saygı duyulması. 6. Halkın meşru taleplerine cevap verecek ve herkesi kapsayacak siyasi süreç için Annan ile çalışılması.
Biliyorum, siz de açıklamada “Esad ve karşıtlarına işbirliği” tavsiyesi edilmesini çok önemli buldunuz. BMGK Başkanlık açıklamasının aslında ne anlama geldiğini yorumlayacağız ama gelin önce Moskova’nın daha önce gündeme getirdiği, Suriye’yle ilgili 5 maddelik çözüm planını anımsayalım:
RUSYA’NIN 5 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI
Moskova’nın ilan ettiği bu 5 maddelik planın, BM Güvenlik Konseyine sunulacak Rusya – Arap Birliği ortak planı olduğunu da belirtelim:
1. Suriye yönetimi ile muhalifler eşzamanlı silah bırakacak. 2. Suriye’ye silah ve terörist girişini engellemek için BM tarafından sınırlar izlenecek. 3. İnsani yardım için kolaylık sağlanacak. 4. Kofi Annan’ın çabaları desteklenecek. 5. Suriye’ye dış müdahale kabul edilemez.
“Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Rusya’nın 5 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” demeyin hemen, sabredin…
ÇİN’İN 6 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI
Gelin bir de Çin’in bu aybaşında ilan ettiği 6 maddelik Suriye planına bir göz atalım:
1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı. 2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin (Kofi Annan) adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı. 3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir. 4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli. 5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir. 6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.
Sanırım, bu maddeleri okurken de “Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Çin’in 6 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” diyorsunuzdur…
BATI “ONURLU GERİ ADIM” ATTI
Sadece olguları yan yana koyduğumuzda, yani gerçeğe baktığımızda, durumun hiç de Atlantik’e çıpalı basının verdiği gibi olmadığını, siz de görüyorsunuz…
O yüzden biz, BM Güvenlik Konseyi’nin üzerinde anlaştığı son Başkanlık açıklamasını değerlendirmeyeceğiz uzun uzun… Her şey ortada.
Şu saptamayı yaparak bitirelim bugünlük: Suriye konusunda Batı ile Doğu mücadelesini, şu anda Doğu kazandı. Batı “onurlu geri adıma” razı oldu…
Esad karşıtlarını birleştiremeyen, Kürtleri o muhalefete katamayan, tampon bölge ya da insani koridor kuramayan, muhaliflere yeterli silah dağıtamayan Batı, sadece kontrgerilla faaliyetleriyle ve sabotaj yaparak Esad’ı deviremiyor ve Rusya-Çin-İran bloğunu geriletemiyor.
Ve Batı, Nisan başında Türkiye’de yapılacak Suriye karşıtları toplantısından yeni bir hamle çıkaramazsa eğer, Esad, konumunu daha da sağlamlaştırmış olacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012
NEVRUZ RESTLEŞMESİNİN NEDENİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/03/2012
Daha düne kadar, koluna bir de asker takarak lastikten atlayan AKP, bugün neden Nevruz yasakçılığına soyundu?
PKK ile masaya oturan, Öcalan’la protokol müzakeresi yapan, Habur’dan giren PKK’lilere selam duran, askerinin sınır ötesi operasyonuna engel olan AKP’nin bu yılki Nevruz takıntısı, haliyle kafalarda soru işareti yarattı.
AKP – PKK İÇİN “BARIŞ” MASASI
Doğrudan söyleyelim: Taraflar, “barış masasına” oturmak için, önce kavga ediyorlar!
“Barış masası”ndan kastımız, ABD’nin “yeni Türkiye”yi taraflara bölüştürme masasıdır. Ve o masada “barış” yapılabilmesi için kavganın büyük olması gerekir; daha doğrusu, kamuoyunun buna ikna edilmesi istenmektedir.
Masada “yeni Türkiye” için “yeni anayasa” vardır, başkanlık sistemi vardır, 2. Açılım vardır, demokratik özerklik vardır, KCK’lilere ve hatta Öcalan’a af vardır…
İşte bu yıl ki Nevruz, AKP – PKK görüşmelerine yeniden başlayabilmek için kullanılmıştır.
Hem de göstere göstere…
Anımsayalım:
KARŞILIKLI PASLAŞMALAR
PKK’nin iki numarası Murat Karayılan 13 Mart’ta yaptığı açıklamada Nevruz’u “isyanın zafere ulaştığı gün” olarak nitelemişti. Öyle olması için de önce kitleselleşmesi gerekliydi. Kitleselleşmesi için de Kürtlerin tahrik edilmesi ve bayramın yasaklanması gerekirdi…
Oysa geçen yıllarda Nevruz kavgasız, gürültüsüz, üstelik 21 Mart dışındaki günlerde de kutlanmıştı.
Ancak AKP bu kez yasakladı! Hem de örneğin valiliğin önceden izin verdiği kimi illerde doğrudan İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla…
Böylece AKP, tam da PKK’nin istediği ortamı sağlamış oldu. Üç gündür izliyoruz o sahneleri…
Bir yanda yumruklanan Ahmet Türk, bir yanda öldürülen Polis! Tam da Türk ve Kürt’ü karşı karşıya getirecek, düşmanlık yaratacak sahneler…
Nitekim Karayılan önceki gün yaptığı açıklamada AKP’nin pasına gol vuruşu denedi: “Halkımız Nevruz’u çıkışın başlangıcı yapmalı. Onların sistemini reddediyoruz. Askere gitmeyi, Türkçe konuşmayı, vergi vermeyi artık sonlandırmalıyız.”
İşte “barış masası” bu pazarlıkların yeri olacak!
PKK’NİN NEVRUZ KARTI
PKK elbette Nevruz’u kullanacaktır, Nevruz’dan “bahar hamlesi” yaratmaya çalışacaktır. Ancak bu hamlenin yanıtı, Nevruz’u kitlelere yasaklamak olamaz. Bu yasağın, tersine PKK’ye koz verdiği ortadadır.
Sadece PKK’nin değil, Barzani’nin de o kitleden yararlanmaya çalıştığını anımsayınız. Öyle ki, geçen yıllarda kimi Nevruz’larda Barzani posteri, Öcalan posterinden daha fazlaydı!
Ve elbette PKK’nin etkilediği kimi kesimlerin bugün “Türk ve Kürt birliğinin” tam karşısında konumlandığı da ortadadır. Derdi birlik olan siyasetçi, Nevruz kadar, Afganistan’da şehit düşen askerlerimizin töreninde de saf tutardı! O askerlerimizin neden ABD taşeronu olarak Afganistan’a gönderildiğinin hesabı da, en iyi böyle sorulur zaten.
TÜRK ve KÜRT’ÜN SORUMLULUĞU
Türk’ü Kürt’ten, Kürt’ü Türk’ten ayırmaya yönelik hamleler daha da artacak. Şu üç günlük Nevruz olayları sonrasında kafalarda nasıl bölünüldüğü, gelen mesajlardan bile görülmektedir.
Ankara, Bağdat’ın hatasını yapmamalı. Bağdat Kürt’ü kaybettiği gün aslında ABD’ye yenilmişti.
Elbette Kürt Türk’e sırtını dönmemelidir. Ama daha önemlisi Kürt Türk’e sırtını dönüp gitmeye kalksa bile, Türk Kürt’ü omzundan tutup, “gidemezsin” demelidir.
Mustafa Kemal ve Diyap Ağa olma sorumluluğu, sırtımızdadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mart 2012