Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ERDOĞAN’A RICCIARDONE AYARI

Güney Kore’de ABD Başkanı Barrack Obama ile görüştükten sonra Tahran’a giden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın iki günlük ziyaretinden bölge yararına tek bir sonuç çıkmadı!

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, rahatsızlığı nedeniyle Erdoğan’la görüşmedi ve muhatabını bir gün boyunca Tahran’da bekletti! Ancak Erdoğan’ı sağlık gerekçesiyle bekleten Ahmedinejad, Türkmenistan Petrol Bakan Yardımcısı Hoca Muhammedov’la görüştü! Ahmedinejad’ın açıklanan sağlık sorunu ise ilginçtir, yüksek tansiyondu!

Erdoğan, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’le görüşebilmek için ise bin km uzaktaki bir başka şehre gitmek durumunda kaldı!

Erdoğan’ı çevreleyen İranlı koruma görüntüleri, dahası İranlı korumaların Türk korumalarla birlikte Başbakan’ın aracına binmesi, diplomaside çok şey ifade ediyor!

Ancak daha önemlisi, ikili görüşmeler sonrasında ortak basın toplantısı yapılmamasıydı. Bu durum, ele alınan konularda bir mutabakat sağlanamadığını gösteriyordu.

AKP, TAHRAN’IN MUAMELESİNİ HAKLI ÇIKARTIYOR!

İran’ın çeşitli kademelerden yöneticileri, AKP’yi alenen “NATO’nun Ortadoğu’daki maşası” olarak suçlamaktadır. Bu gerçeğe rağmen, yine de İran’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na yaptığı muamele kabul edilemez!

Ancak Erdoğan’ın İran’da bulunduğu sırada ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Ankara – Tahran ilişkilerine dair söyledikleri, maalesef Tahran’ı haklı çıkarıyor!

Uzun zamandır suskun olan ABD Büyükelçisi Ricciardone, tam da Erdoğan İran’dayken iki ülke ilişkilerini torpillemeye kalktı: “Bazı ülkeler, İran’dan petrol ithalatlarını önemli ölçüde azalttı. Türkiye de dâhil diğer ülkelerin de benzer bir adım atmasını bekliyoruz. Türkiye’nin bu konuda bir karara varmasını bekliyoruz.” (Ve maalesef Erdoğan Türkiye’ye döndükten hemen sonra, İran’dan petrol alımında yüzde 20 azaltma yapılacağı açıklandı!)

Ricciardone, Washington’un doğrudan AKP’ye ayarı anlamına gelen çıkışını, Suriye konusunda da sürdürdü. Ricciardone, ABD’nin Suriye konusunda model ortağı Türkiye ile birlikte çalıştığını açıkladı.

HAMANEY’DEN ERDOĞAN’A İSRAİL GÖNDERMESİ

Ricciardone bunları söylerken, İran’ın dini lideri Ali Hamaney de Erdoğan’a Suriye konusundaki tutumlarını değiştirmeyeceklerini anlatıyordu. Hamaney, Erdoğan’a bir kez daha “İsrail’e karşı verdiği mücadeleden dolayı Şam’ı savunmaya” devam edeceklerini söyledi.

Hamaney, böylece Erdoğan’a İsrail’in dolaylı müttefiki olduğunu da anımsatmış oluyordu!

İran’ın dini lideri, ülkesinin ABD tarafından Suriye ile ilgili verilecek her hangi bir plana karşı olduğunu da, özellikle vurguluyordu.

NÜKLEER MÜZAKERENİN YERİ NERESİ?

Ankara ile Tahran’ın en önemli gündem konusu, İran’ın P5+1 ülkeleriyle nükleer müzakereleri nerede yapacağıydı. Ancak bu konuda bile bir mutabakat sağlanamadı. Daha önce gündeme getirilen İstanbul seçeneğine olumlu bakmayan ABD’nin, İran’ın gündeme aldığı Bağdat seçeneğine ise açıkça karşı çıktığı belirtiliyor.

İşte bu nedenle İran’la müzakerelerin yeri, Erdoğan’ın iki günlük temaslarına rağmen netleştirilemedi!

Erdoğan’ın başarısız temaslarından çıkan en ilginç ve ironi yüklü sonuç ise İran Cumhurbaşkanlığı’nın resmi açıklamasında şöyle ifade ediliyordu: “Türkiye hükümeti ve halkı, İran’ın nükleer konumunu her zaman desteklemiştir ve gelecekte de aynı politikayı sıkı bir şekilde izleyecektir.”

NOT: Bugün ve yarın 14.00 – 18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşuyoruz ve kitaplarımızı imzalıyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AYTAÇ YALMAN NEDEN TANIKLIK YAPMIYOR?

Balyoz davasının en önemli “delili” olan CD’lerin sonradan oluşturulduğu ve sahte olduğu, bir kez daha ve bu kez ABD’deki bir şirket tarafından saptandı. Operasyon tetikçilerinin takvim tutmazlığı “darbe belgeleri güncellenmiş” yalanıyla perdelemeye çalışmaları da nafile. Bu nasıl bir güncelleme ki, emekli olmuş subayın imzası hâlâ yerinde!

Balyoz davasının bir numaralı sanığı olan eski 1. Ordu Komutanı Em. Org. Çetin Doğan, işte bu yüzden ısrarla eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök ile eski Kara Kuvvetleri Komutanı Em. Org. Aytaç Yalman’ı tanıklığa davet ediyor. “2003’te darbe planı var mıydı? İddia edildiği gibi siz mi engellediniz? Gelin açıklayın.” diyor.

Sadece içerideki komutanlar değil, dışarıdakiler de çağrı yapıyor. Örneğin Em. Koramiral Atilla KıyatÖzkök ve Yalman’a yalvarıyorum. Gönüllü tanıklık yapma hakları var. Lütfen mahkemeye gelsinler.” diyor.

İZMİR’DEN İSTANBUL’A GİTMEK ZOR MU?

Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök silah arkadaşlarının çağrılarına kapatmış kulağını. Ancak “mahkeme çağırırsa giderim” diyor…

Özkök, tutuklu Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un mahkemeye gelmeyen eski Genelkurmay Başkanlarına sitem etmelerini anımsatan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’a ise üniformasına leke süren şu yanıtı veriyor: “Ben buradayım (İzmir’de). Keşke imkân olsa da orda olsam.” diyor ve topu İstanbul’da bulunan eski Genelkurmay Başkanlarına atıyor. (Milliyet, 29 Mart 2012)

Hangi imkânsızlık, onu İzmir’den İstanbul’a tutuklu silah arkadaşını ziyaret etmeye engelliyor, biliyoruz kuşkusuz…

YALMAN’IN GÖRDÜĞÜ DARBE PLANLARI

Hadi Hilmi Özkök neyse ama ya Aytaç Yalman silah arkadaşları için neden tanıklık yapmıyor, neden bundan kaçınıyor?

Birkaç gün önce Aytaç Yalman’ın Ergenekon kapsamında daha önce verdiği ifadeler basına servis edildi. Yalman ifadesinde darbe planlarını slaytlar halinde 2004 yılında gördüğünü açıklıyor:

Ayışığı ve Yakamoz adlı darbe planlarını Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök 2004 bahar aylarında odasında bana gösterdi. Kendisi tarafından bilgimin olup olmadığı soruldu. Ben de bilgimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine kendisi de ‘ben de öyle tahmin etmiştim’ dedi. Esasen bir slayt sunumu şeklinde öğrendim ben de bu planların ne olduğunu. Planı okuyunca kendimin de bu plandan dışlandığına muttali oldum.” (Sabah, Org. Aytaç Yalman’dan darbe itirafı, 27 Mart 2012)

Çeşitli kuruluşların “2007 yılından önce hazırlanmış olamaz” dedikleri darbe planlarının Özkök tarafından 2004 yılında nasıl Yalman’a gösterilebildiği, kuşkusuz önemli bir soru…

Ancak biz daha basit sorular soralım: Slayt halindeki bu planları ne yaptınız? İmha mı ettiniz, yoksa sakladınız mı? Askeri savcıya verdiniz mi? Neden vermediniz?

HANİ DARBE PLANINI GÖRMEMİŞTİNİZ?

Yalman, üzerinden 3 gün geçmesine rağmen yalanlamadığına göre, darbe planlarını gördüğünü söylediği ifadesini kabul ediyor demektir…

O zaman kendisine, tam bir yıl önce Hürriyet’ten Tufan Türenç’e yaptığı açıklamalarını anımsatalım: “Dava konusu ile ilgili bilgi ve belgeye sahip olmadığımı özellikle belirtmek isterim. Adaletin tecelli edeceğine olan inancımı belirtirken, suçsuz olduklarına inandığım arkadaşlarımın özgürlüklerine kavuşacağına bütün kalbimle inanıyorum.” (Hürriyet, Arkadaşlar suçsuzdur, 28 Nisan 2011)

Bitirirken bir kez daha soralım: Darbe belgelerini gördünüz mü, görmediniz mi? Neden mahkemede tanıklık yapmıyorsunuz?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mart 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE STRATEJİSİ ÇÖKTÜ

Son 6 aydır, ayda en az bir kez, “birkaç gün içinde Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edeceğini” iddia edenlere kaşı, “hayır, kısa vadede Suriye’ye dış müdahale yok” yanıtı veriyoruz. Başbakan Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu aracılığıyla Beşar Esad’a 15 gün süre tanıdığı 9 Eylül görüşmesinden beri, böyle sürüyor…

Bu hafta yeniden savaş tamtamları çalınmaya başlandı… Ayağına postal giyen kimi TSK karşıtları, “Suriye’ye ha girdik, ha gireceğiz” demeye başladılar.

Ancak zaman tersine AKP’nin aleyhine işliyor. Mehmet Ali Birand gibi deneyimli gazeteciler gerçeği görmeye başladılar. Birand, Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl dile getirdiği “Esad birkaç aydan fazla dayanamaz” sözlerini anımsattığı dünkü yazısına şu başlığı atmıştı: “Esad’a biçilen süre 2 yıla çıktı.”

AKP’yi sahaya sürmeye çalışan ABD bile “Kasım 2012 başkanlık seçimlerinden önce benden bir şey istemeyin” dedi açıkça. Washington’un zorluklarını belirtmek durumunda kalmasından çıkar sağlamaya çalışan AKP, yeni bir propagandaya soyundu. Başbakan Erdoğan’ın medyadaki sözcüsü Yalçın Akdoğan, Obama – Erdoğan görüşmesinden bir şey çıkmamasını “Türkiye’nin Suriye politikasını ABD dayatması olarak görenlere” yanıt gibi sunmaya çalıştı.

AKP, SURİYE MUHALEFETİNİ BİRLEŞTİREMEDİ

ABD’nin Çin – Rusya – İran bloğu nedeniyle Suriye’ye dış müdahaleyi rafa kaldırdığı süreçte, AKP’ye verilen strateji özetle şöyleydi: AKP, Suriye muhalefetini birleştirecek, muhalefet Batı tarafından silahlandırılacak, ele geçirilen bir merkez üzerinden Esad’ın üzerine yürünecek, iç çatışma dolayısıyla Türkiye’ye kaçan mülteciler gerekçe gösterilerek “tampon bölge” oluşturulacak ve Suriye’ye müdahale edilecek!

AKP’nin, stratejinin daha ilk basamağını çıkamadığı görülüyor. Hafta sonu yapılacak “Suriye’nin düşmanları” toplantısı öncesi muhalefeti birleştirmeye soyunan AKP’nin Pendik toplantıları fiyaskoyla sonuçlandı. Batı’nın muhalefeti silahlandırmak için öncelikle birleşmeyi ve “Suriye Ulusal Konseyi” ile “Hür Suriye Ordusu” bağının kurulmasını şart koşması üzerine harekete geçen AKP yoğun bir çalışma yürüttü. Ancak hem Barzani’nin önderlik ettiği “Suriye Kürt Ulusal Konseyi” hem de “Suriye Ulusal Koordinasyon Kurulu” toplantıdan çekildi. Üstelik “Özgür Suriye Ordusu” da toplantıya katılmadı. Böylece muhalefeti birleştirmekle görevli AKP’nin elinde bir tek İhvan kaldı!

OBAMA – ERDOĞAN BULUŞMASINDAN TELSİZ ÇIKTI

Erdoğan’ın Seul’deki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde görüştüğü ABD Başkanı Barrack Obama da, muhalefete sadece haberleşme ve koordinasyon kurulması için telsiz verebileceklerini söyledi.

Tampon bölge kurulması için gereken mülteci çoğunluğu da bir türlü sağlanamadı! AKP’nin kurduğu çadır kentler hâlâ boş… Toplam 17 bin Suriyeli Türkiye’de.

Diğer yandan “rejim muhaliflerini Esad ile müzakereye zorlayanAnnan Planı’nın Şam tarafından kabul edilmesi, AKP’yi iyice çıkmaza soktu. Annan Planı’nın Rus – Arap Birliği ve Çin inisiyatifinin yarattığı iklimde oluştuğunu anımsatalım. AKP’nin Annan Planı’nı Kıbrıs’ta desteklemesi, Suriye de ise kösteklemesi bu nedenledir…

Diğer yandan Bağdat’ta toplanacak Arap Birliği Zirvesi’ de AKP’yi telaşlandırıyor. Zira Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, “Bağdat’tan Esad’a git çağrısının çıkmayacağını” zirve öncesinde ilan etti!

TÜRKİYE YALNIZLAŞIYOR!

Tüm bu gelişmeler, AKP’nin “stratejik derinlik”te çıkmaza girdiğini gösteriyor. İran’ın  “NATO’nun Ortadoğu’daki maşası” olarak nitelediği AKP’nin politikaları, Türkiye’yi hem komşuları İran – Irak – Suriye hattıyla, hem de Rusya ve Çin ile gittikçe daha çok karşı karşıya getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mart 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN VASİYETİ NEDEN YOK EDİLDİ?

Eski savcı Sacit Kayasu, Atatürk’ün ölümünün 50. yılında açıklanmak üzere bıraktığı vasiyetin Kenan Evren tarafından yok edildiğini iddia etti.

Kayasu, vasiyetin 1988 yılında açıklanması gerektiğini ancak bunun Evren tarafından engellendiğini belirtti: “Bu vasiyeti Evren sakladı, yok etti. Ölümünden 50 sene sonra açıklanacak olan vasiyet, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde saklanıyordu. Evren önce böyle bir şey yok dedi. Sonra fasa fiso dedi. Daha sonra da ‘açıklanırsa çok tehlikelidir’ dedi. 24 yıl geçti üzerinden hâlâ açıklanmadı. Atatürk’e hiç mi değer vermiyorsunuz.” (Yeni Şafak, 26 Mart 2012)

Araştırmacı Mehmet Perinçek ise 2007 yılında vasiyetin nerede olduğunu açıklamıştı: “Vasiyet, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nde saklanmıştı. 1988’de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk’ün vasiyetini açmış, ancak ‘açıklanmasını sakıncalı görüp’ gizli tutulmak üzere Genelkurmay Harp Dairesi’ne geri göndermişti.”

Atatürk’ün vasiyeti yok mu edildi, yoksa hâlâ Genelkurmay Harp Dairesi’nde midir, bilemiyoruz… Ancak bildiğimiz, Atatürk’ün vasiyetinin Türk milletinden gizlendiğidir.

VASİYETİ AMERİKANCILAR GİZLEDİ

Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’ün mirası neden Türkiye’den, Türk milletinden gizlenmiştir? Kenan Evren, kurucunun vasiyetini neden “açıklanması sakıncalı” bulmuştur? Vasiyetteki “sakınca” nedir? Kim, hangi hakla bu ülkenin kurucusunun milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı bulabilmektedir?

Aslında tek başına bu vasiyet meselesi bile Türkiye’deki saflaşmayı, Amerikancılık ile Türkiyecilik çatışmasını gözler önüne sermektedir.

Önce şu saptamayı yapalım: Atatürk’ün Türk milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı görenler, Türkiye’yi ABD’nin “serbest piyasa ekonomi” sistemine tam bağlamak üzere 12 Eylül’de askeri darbe yapan NATO’cu generallerdir!

Ve bu Amerikancı generaller Atatürk’ün vasiyetini “sakıncalı” bulduklarına göre, vasiyet Amerika’nın çıkarlarına aykırıdır!

Şimdi gelelim Atatürk’ün vasiyetinde ne olduğunu bulmaya… Bu konuda elimizdeki en önemli ipucu, büyük önderin yakın arkadaşlarına yaptığı sözlü vasiyetlerdir.

ATATÜRK, CUMHURBAŞKANLIĞI’NA FEVZİ ÇAKMAK’I ÖNERDİ

Mehmet Perinçek’in de incelediği çeşitli kaynaklara göre Atatürk, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçilmesini istemişti. Bu öneri, Atatürk tarafından doğrudan Fevzi Çakmak’a da yapıldı. Hatta Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın milletvekili olarak Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için erken seçim bile tasarlandı, anayasanın değiştirilmesi bile düşünüldü. Yakın arkadaşlarına göre Atatürk, ölürken Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olacağına emindi. Ancak Celal Bayar’ın İnönü’yü desteklemesiyle durum değişti ve İnönü Cumhurbaşkanı oldu.

ATATRÜK, TÜRK – SOVYET DOSTLUĞUNU VASİYET ETTİ

Atatürk’ün yakın arkadaşlarına yaptığı en önemli sözlü vasiyeti ise Türk – Sovyet dostluğuna dair olanıdır.

İsmet İnönü, Atatürk’ün Türk – Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Atatürk, Kılıç Ali’ye de ölmeden kısa bir süre önce “Dış politikamızın temeli Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur” demiştir.

Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras da, Atatürk’ün son sözlerinden birinin Sovyetler’le ilişkilerin 1925 tarihli “Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması” çerçevesinde yürütülmesi olduğunu belirtir.

Zekeriya Sertel, Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras’ı kaynak göstererek, Atatürk’ün ölüm yatağında şu vasiyette bulunduğunu aktarır: “Sovyetler Birliği’ne karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler’e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya imza koymayacaksınız.”

Atatürk, son günlerinde benzer öğütleri yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a da yapmıştır.

VASİYET, TÜRK MİLLETİNDEN GİZLENEMEZ!

Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanlığı ve Türk – Sovyet dostluğu vasiyeti, Atatürk’ün yazılı vasiyetinde de var mıdır? Atatürk’ün hemen sonrasını ilgilendiren bu iki konunun, 50 yıl sonra açılmasını istediği bir vasiyette yer almış olması, zor gibi görünüyor…

Ama Atatürk ya tarihe bir not düşmek istediyse? Ya kurduğu Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe 50 yıl sonra gelinen noktayı bu vasiyetle kontrol etme olanağı verdiyse?

Ancak, 50 yıl boyunca Atatürk’ün vasiyet ettiğinin tam tersini yapanlar, o kontrolden kaçarlar ve vasiyetin açıklanmasını sakıncalı görürler!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

12 EYLÜL’ÜN ÇOCUKLARI

“Kim milyoner olmak ister” yarışmasında bir siyaset bilimi öğrencisinin, “TBMM başka hangi adla anılır” sorusunun yanıtı olan “Parlamento”yu bilememesi ve “Yüce Divan” demesi kuşkusuz en başta bir eğitim problemidir.

Ancak bu öğrencinin “Herkes beni konuşmuş. ‘Ayrılsın, Yeditepe’nin adını lekelemesin’ demişler. Bunu söyleyenler o soruyu bilsinler de göreyim. Hem ben siyasetten nefret ediyorum. Gazete okumaya bile bu yıl başladım” diyerek savunma yapması ise sosyolojik bir problemdir.

Bu öğrencinin sonrasında, cehaletten şöhret yaratmaya kalkması, bu şöhretin tadını çıkarması ise bir sistem problemidir!

Önce şunu saptayalım ve hakkını verelim: Siyasetten nefret eden ve bu yıl gazete okumaya başlayan bir siyaset bilimi öğrencisinin varlığı, 12 Eylül’ün başarısıdır! Toplumu siyasetten uzaklaştırmak ve apolitik bir gençlik yetiştirmek, tüm faşist düzenlerin en önemli hedefidir!

Sormayan ve sorgulamayan, sadece itaat eden bir gencin yaşadığı ülke, en kolay idare edilen ülkedir çünkü!

SİYASET KİMİN İŞİ?

Hafta sonu üyesi olduğum Gemi Mühendisleri Odası’nın (GMO) Genel Kurulu’ndaydım.

Çeşitli mesleki konuların ele alındığı ilk günkü oturumda söz alan üyelerden biri, pek çoğumuzun görüşünü yansıtarak mevcut yönetim kuruluna sordu: “Odamız neden geçen yıl Türkiye’nin en önemli sorunları olan, örneğin Anayasa değişikliği referandumu, örneğin Libya’ya müdahale gibi konularda görüş belirtmedi? Neden GMO şu anda hepimizi ilgilendiren ‘Yeni Anayasa’ ve Suriye konularında görüş belirtmiyor?”

GMO Başkanı’nın yanıtı ibretlikti! İşimizin siyaset olmadığını, siyaseti oy verdiğimiz ve TBMM’ye gönderdiğimiz kişilerin yapacağını, siyaset yapma yetkisinin biz oyumuzu kullandıktan sonra artık milletvekillerinde olduğunu söyledi…

70 milyon hiç görüş belirtmeyecek ve adımıza sadece milletvekilleri konuşacaktı! Bir gemi mühendisi, üstelik de gemi mühendislerinin başı, açık bir parlamenter faşizm tanımı yapıyordu kürsüde…

Kimi milletvekillerinin siyasi sorulara “ben bilmem, büyüklerim bilir” yanıtı verdiğini de göz önünde bulundurursak eğer, nitelenen faşizmin daha da daraldığını, tüm yetkileri bir gruba hatta bir kişiye devrettiğini görürüz…

GMO Başkanı, oturduğumuz yerden bu sözlere sesli itirazımız üzerine, yeni bir savunma yolu seçti kendisine… “Siyaset bizim işimiz değil, hukukçuların işi” deyip, içinden çıkmaya çalıştı problemin…

Bunun nasıl bir cehalet dolu savunma olduğu, bir başka sorunu da ‘hukukçu avukat’lara havale etmesinden anlaşılıyordu aslında…

BİNDİRİLMİŞ ‘DEMOKRASİ’

Genel Kurul’un ilk gününde yaklaşık 150 gemi mühendisi yer aldı. Ancak ertesi gün, ilk günkü tartışmaları izlemeyen ve bilmeyen 1,200 gemi mühendisi oy kullandı!

GMO’nun eski bir başkanı anımsattı kürsüden… 12 Eylül’ün TMMOB ve bağlı odalara kazığı olan bu “kolaylık” nedeniyle, kimse doğru düzgün neye oy verdiğini bile bilmez halde sandıklara hücum ediyor bindirilmiş kıta olarak… Ve bunun adı da “demokrasi” oluyor!

SİYASETİN DANİSKASI

12 Eylül, siyaset bilimi öğrencisine siyaseti yasaklarken, mühendisine de ülke sorunlarına dair görüş belirtmeyi yasaklıyor!

O öğrenci “ben siyasetten nefret ediyorum” diyerek, nasıl bir 12 Eylül kurbanı olduğunu göstermiş oluyor ancak GMO’nun şimdiki başkanı “Siyaset bizim işimiz değil” diyerek, siyasetin daniskasını yapmış oluyor!

Çünkü gerici zihniyetin siyasi başarısı, kitlelere siyaset yaptırmamasıyla ölçülür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mart 2012

Yorum bırakın

HİLMİ ÖZKÖK’ÜN KASETİ KİMDE?

Yoğun gündem nedeniyle bir türlü yazamadık. 16 Mart akşamı Karadeniz TV’de Hulki Cevizoğlu’nun programına Arslan Bulut ve Barış Yarkadaş’la birlikte, Mehmet Baransu da katıldı. Baransu, “gazeteciliğin sınırları” konulu programda, sınırı geçti ve çok önemli itiraflarda bulundu.

İtiraf dediysek, “pişman oldu, açık açık her şeyi anlattı” anlamında değil elbette… Ancak “çapıyla orantısız güce sahip olanlarda” görülen bir hastalığa yakalanarak, aklına her geleni söyledi Baransu:

ÖZKÖK NASIL HİZAYA SOKULDU

1.) Mehmet Baransu, eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök’ü överken, laf kalabalığı içinde, onun da kaseti olduğunu ilan etmiş oldu:

Hilmi Özkök’ün darbelere nasıl karşı çıktığı ortaya çıkacak. Bugün kıymeti bilinmiyor ama ileride heykeli dikilecek. Hilmi Özkök’ün bugün konuşamamasının iki nedeni var. Birincisi darbe yapacak olanlara karşı durması, ama gereğini yapamaması. Bir de, aldığı devlet terbiyesi ile ‘darbe ne var, ne yok’ diyor. Gizli ses kayıtlarına göre, darbeden haberi olduğu ortaya çıkacak, darbe var derse.” (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

Umarız, bu ifşaattan en çok Tayyip Erdoğan ders çıkarır ve İşçi Partisi’nin “kasetli siyaset” konusundaki uyarılarını artık anlar! Çünkü “o merkez” sadece karşıtlarını değil, taşeronlarını da, hizadan çıkmasınlar diye izliyor, görüntülüyor…

KARŞI-DARBE OFİSİ

2.) Mehmet Baransu, “O merkez” dediğimiz adresi de aslında itiraf ediyor. Baransu, “Başbakanlıkta karşı darbe ofisi kurulduğunu” belirtiyor!

Ancak belirttiği yer  “karşı-darbe ofisi” değil, “asıl-darbe” ofisidir, Ergenekon tertibinin merkezi olan karargâhtır ve Başbakanlıkta değil, TBMM’ye yürüme mesafesindedir!

Nitekim Baransu, “Komutanlar eğer ‘saat 9’da darbe yapıyoruz’ deseydi, saat 9 olmadan öldürüleceklerdi. Evlerinden karargâha varamayacaklardı.” diyerek, Başbakanlıktaki ofisi de aşan bir suça işaret etmektedir. (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

TSK’YA DARBENİN NEDENİ

3.) Mehmet Baransu, aslında Ergenekon operasyonunun gerçek nedenini de itiraf ediyor:

Yapılanlar cemaat operasyonu değil. İçinde MİT var, devlet var, asker var. Ve hatta Dışişleri Bakanlığı var. Operasyonların arka planında devletin 2023 vizyonu var. Ekonomik olarak yapılmak istenen atılımın önünde Kürt sorunu ve derin devletin engel olduğu görüldü.”

Baransu birincisi, operasyonun gerçek sahibinin ABD olduğunu; cemaat, MİT, devlet, asker ve dışişleri de dâhil tüm kurumlardaki elemanlarıyla bu operasyonu yaptığını belirtmiş oluyor.

Baransu ikincisi, operasyonun “ekonomik atılım” için yapıldığını söylüyor. Tıpkı 12 Eylül’ün, aslında Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek için alınan 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapıldığı gibi…

AKP’DEN KURTULMAK, NATO’DAN ÇIKMAK

Nitekim AKP’yle bugün hangi ekonomik atılımın yapıldığı ortadadır. Eğitimden sağlığa ne varsa özelleştirilmiş, neredeyse tüm gelir getirici kurumlar satılmış; sıcak para komisyonculuğu, borsa vurgunculuğu, hortumculuk ve tarikat rantçılığının ekonomiye hâkim olduğu ve Soros’un belirttiği “Türkiye’nin en iyi ihraç malı, ordusudur” noktasına gelmiş durumdayız.

Mehmetçik Somali’den Kosova’ya, Lübnan’dan Afganistan’a kadar pek çok yerde “ihraç malı” olarak kullanılmaktadır! Türk Ordusu Libya’dan sonra Suriye görevine zorlanmaktadır!

Erdoğan daha birkaç gün önce “ihracatımızı arttırmak, dış ticaretimizi büyütmek için NATO görevlerine devam” mesajını, işte bu “ekonomik atılım” için vermiştir!

Dolayısıyla bu cendereden nasıl çıkılacağını da tersinden belirtmiştir: AKP’den kurtulmak, NATO’dan çıkmak…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2012

, ,

1 Yorum

HİKMETYAR’IN DİZİNDEN, OBAMA’NIN YAMACINA

12 askerimizin şehit olması, pek çok kesimde “Afganistan’da ne işimiz var?” haklı sorusunu gündeme getirdi.

Hükümetin bu soruya yanıtı ise ibretlikti. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 11 yıl önce kendilerinin sorduğu soruya bugün yanıt uydurabilmek için meseleyi getirip İş Bankası’nın Afgan yardımlarıyla kurulmasına bağladı! Ne alakası varsa artık…

Bozdağ, üstelik müthiş bir buluş yapmış gibi sorabiliyor: “O zaman Afganistanlı, ‘Türkiye’den bize ne’ demedi.”

Evet demedi, çünkü dost bir ülkeye yapılan emperyalist saldırı karşısında dayanışma gösteriyordu Afgan yönetimi… Ya biz?

Bu dayanışmayla, emperyalist ABD’nin Afganistan’ı işgaline destek vermemizi aynı gören zihniyetten, en hafifinden, utanılır!

AFGANİSTAN’A EVET, K. IRAK’A HAYIR

2001 yılında Afganistan’a asker gönderme konusu gündeme geldiğinde TBMM’de ettikleri sözler, arşivlerdedir.

O gün Ecevit hükümetini yerden yere vuran AKP’liler, hükümet olduktan sonra Ecevit’i arattılar. Afganistan kararını uzatmakla kalmayıp, ABD Irak’ı daha iyi bombalasın diye hava üslerini açtılar; Lübnan’a, Somali’ye, Libya’ya ABD komutasında asker gönderdiler…

Ancak bir tek, terörün kaynağı olan Kuzey Irak’a, Türk askerini yasakladılar!

ATATÜK’Ü NATO’CULUĞUNUZA ALET ETMEYİN!

Diyeceksiniz ki, “Afganistan’da ne işimiz var?” sorusuna, AKP’den başka türlü ne yanıt bekliyordun ki? Haklısınız…

Bizi AKP’lilerin yanıtlarından çok, onlara destek olmaya çalışan meslektaşlarımızın acıklı halleri ilgilendiriyor…

Örneğin Hürriyet’in “başyazarı” Taha Akyol, sırf Afganistan’da haklı bir işimiz olduğunu kanıtlayabilmek için Mustafa Kemal’in Eskişehir muharebelerinden sonra 20 seçkin subayı Afganistan’a gönderme kararı almasını örnek göstermiş…

İnsaf! Mustafa Kemal’in Afganistan’a destek vermek için 20 seçkin subayı göndermesi ile bugün ABD’nin Afganistan’ı işgaline destek vermek için Mehmetçik göndermemiz aynı şey mi?

Nedenler sizi ilgilendirmiyor ve kafanız sadece asker gönderilmesi üzerinden bir bağlantı kurabiliyorsa sadece, o zaman önce Viyana’ya asker gönderin!

Ve Atatürk’ü NATO’culuğunuza alet etmeyin!

1,646 ASKERİMİZİN ASIL GÖREVİ

Genelkurmay’ın “Afganistan’da ne işimiz var” sorusuna bulmaya çalıştığı yanıtlar da anlamsız… Kimse kendini kandırmasın! Türk askerinin Afganistan’da muharip görevinin olmaması bir şey değiştirmez.

Zaten ABD’nin, 1,646 askerimizin orada savaşmasına ihtiyacı yok. ABD, Türk varlığıyla Afganistan halkı üzerinden işgali normalleştiriyor; Türk askeri üzerinden işgale direnişi yumuşatmak istiyor!

ERDOĞAN’IN POZİSYONU

Zaman yazarı Ali Bulaç da “Afganistan’da ne işimiz var” diyerek hükümeti eleştirdi. Ve 80’lere giderek bir anı paylaştı. 1980’lerde Afganistan’da cihadın önemli isimlerinden Hizb-i İslami’nin lideri Gülbeddin Hikmetyar yardım için Necmeddin Erbakan’la temas kurduğunda, bugünün başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la da görüşmüş.

Ki anımsarsınız; Erdoğan’ın Hikmetyar’ın dizinin dibindeki görüntüsü çok eleştirilmişti…

O gün ABD’nin SSCB’yi Afganistan bataklığında eritmek için neler yaptığını, SSCB’nin yeşil kuşakla çevrelenmesi için ABD’nin hangi Müslüman örgütleri kullandığını, Usame Bin Ladin’lerin o zaman CIA kontrolünde Sovyet işgaline direniş için nasıl cepheye sürüldüğünü ve son tahlilde Hikmetyar ile Obama arasında bir zincir bulunduğunu anlatmayacağız uzun uzun…

Sadece Hikmetyar’ın dizinin dibinden, Obama’nın yamacına konumlanan Erdoğan’ın öyküsüne dikkatinizi çekeceğiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mart 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

“MİLLİYETÇİ TÜRKİYE”YE DOĞRU

Cemaatin en birikimli yazarlarından İhsan Dağı, “Daha ‘milliyetçi’ Türkiye’ye doğu” başlıklı bir yazı yazdı dün Zaman’da…

Milliyetçilik dalgasının yeniden yükseldiği bir döneme” girildiğini saptayan İhsan Dağı, AKP’yi uyarıyor. Dağı, Türkiye’nin, milliyetçiliğin yükselmesiyle sonuçlanabilecek dört ana sorunu bulunduğunu belirtiyor; sorunları ve tehlikeleri şöyle sıralıyor:

1.) “Birincisi, Kürt sorunu. PKK, sempatizanlarını sokağa saldıkça Türkçü reaksiyonlar artıyor. Nevruz bir kez daha gösterdi ki PKK’nin sokakta koyacağı eylemler hükümetiyle ve toplumuyla Türkiye’yi hızla milliyetçi bir savrulmaya itebilir.”

2.) “İkincisi, Ermeni sorunu. 2015’e doğru yaklaştıkça Türkiye’ye yönelik baskılar yoğunlaşıyor. Fransa ile yaşadıklarımız küçük bir provaydı. Mesele daha da büyüyecek, görünürlük kazanacak. Dışarıda baskı yiyen Türkiye, içeride bu baskıyı yüzleşelim, konuşalım diyenlere yansıtacak.”

3.) “Üçüncüsü, Kıbrıs meselesi ve bunun tetikleyeceği Avrupa krizi. Kıbrıs görüşmelerinden yine bir şey çıkmayacak ve Rum Yönetimi temmuz ayında AB dönem başkanı olacak. Zaten iyice tıkanan AB süreci resmen dondurulacak. Yani AB ile nişanı atacağız.”

4.) “Dördüncüsü; İran, Irak ve Suriye ile yaşanan gerginlikler…”

ULUSALCI GRUPLAR ENDİŞESİ

İhsan Dağı, bu dört ana sorun nedeniyle, “değil yeni anayasa yapmak, mevcut demokratikleşme seviyesinin muhafazası bile yükselen milliyetçilik nedeniyle zora girer” diyor, haklı olarak.

Ve İhsan Dağı, asıl endişesini de şu sözlerle dile getiriyor: “Dikkat edin, bu noktalarda ‘milliyetçi’ kesimlerle ‘ulusalcı’ gruplar ve fikirler arasında evlilikler de görebiliriz.”

İşte AKP-cemaat koalisyonu için, meselenin bam teli tam da burasıdır: Mevcut sorunların Türk milletini getireceği yer ve ulusalcı grupların siyaseten büyümesi, liderliği ele alması…

LARRABEE’NİN SÖZLERİ

İhsan Dağı’nın saptamaları, akıllara Stephen Larrabee’nin sözlerini getiriyor. Hani Tayyip Erdoğan’ın 7 akıl hocasından biri olan, CFR üyesi Larrabee

Larrabee, Türkiye’de yeni bir milliyetçiliğin yükseleceğini belirtiyor ve bu akımın da MHP ve CHP dışında gelişeceğini vurguluyordu…

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Larrabee’nin bu sözlerinden hareketle şu saptamayı yapmıştı. ABD, yükselen milliyetçiliği AKP ile denetlemek isteyecek ve ortaya “ABD’nin fermanlı milliyetçisi” olan bir AKP çıkacaktı.

Gerçekten de AKP’nin son dönemde Kıbrıs, Ermeni ve Kürt meselelerinde “milliyetçi” bir söyleme yaslandığını gördük.

Ancak gelişmeler, ABD’nin denetleyemeyeceği bir büyüklükteki milliyetçi dalgayı yükseltiyor.

AKP’NİN PANZEHİRİ: VER KURTUL

Nitekim İhsan Dağı da, yukarıda özetlediğimiz dört ana sorun nedeniyle ortaya çıkacak yeni yükselen milliyetçiliğin AKP’yi alaşağı etmemesi için Erdoğan yönetimine şu önerileri yapıyor:

“AKP milliyetçiliğe teslim olmak yerine onu dizginlemeyi ve yönetmeyi tercih ederse dalga kırılabilir. Bunun için AKP’nin Kürt sorununda ‘güvenlikçi’ politikadan ‘açılım’ ve diyalog yaklaşımına geri dönmesi; Ermeni katliamı konusunda Dersim katliamı kadar cesur olması ve ezber bozması; dış politikayı içeride milliyetçiliği kabartacak bir tonda kullanmaktan kaçınması gerekir.”

Kısacası Dağı, Türkiye’de ulusalcı gruplarla da birleşebilecek bir milliyetçi dalga gelişmemesi için AKP’ye “ver kurtul” öneriyor!

ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ BİR TÜRKİYE

Ancak bunun da milliyetçiliği engelleyemeyeceği ortada… Tersine, bu yaklaşım, Atatürk milliyetçiliğinin etkinlik alanının büyüyeceği bir dönemi doğuracaktır.

Sonuç olarak, AKP sertleşse de, “ver kurtul” da dese, son tahlilde, Türkiye’nin gireceği yeni yönelimi değiştiremeyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ÇİN VE RUSYA SAF MI DEĞİŞTİRDİ?

Atlantik’e çıpalı medya haberi şöyle verdi: “Rusya ve Çin saf değiştirdi.” Peki, ne olmuştu da Moskova ve Pekin, Şam’a desteğini çekip saf değiştirmişti: “BM güvenlik Konseyi, Annan’ın Suriye planı üzerinde anlaşmıştı.

Yani Çin ve Rusya, daha önce ABD’nin Suriye karar tasarısını veto ettiğine göre, şimdi başka bir karar tasarısında da anlaştığına göre, illaki saf değiştirmiş olmalıydı!

Öncelikle ortada bir “tasarı” mı vardır, yoksa Rusya’nın açık destek verdiği Annan’ın bir “çalışma programı” mı vardır? Ya da BM güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri olan ABD, Fransa ve İngiltere mi acaba geri adım atmıştır? Üzülerek söyleyelim ki, bu iki soruyu sormadan yukarıdaki başlığı atanların, sadece ikinci mesleği gazeteciliktir!

BMGK BAŞKANLIK AÇIKLAMASI

Gelin şimdi gerçeği beraberce inceleyelim:

Doğrudur, BM Güvenlik Konseyi üyeleri, sorunda Suriye ile ilgili bir metin üzerinde anlaştı. BMGK üyeleri, önceki akşam BM-Arap Birliği’nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’a tam destek veren başkanlık açıklamasını kabul etti.

Başkanlık açıklamasında, Şam yönetimine ve muhalefete, Annan ile Suriye krizine barışçıl çözüm bulma yolunda iyi niyet içinde işbirliği yapmaları, Annan’ın 6 maddelik teklifini uygulamaları çağrısında bulunuluyor.

İşte o 6 madde:

1. İnsani yardımların ulaştırılması için ilk adım olarak çatışmaların günde 2 saat durdurulması. 2. Rejimin, ağır silahlar kullanmaya son vermesi ve askerlerini geri çekmesi, muhalefetin de ateşkes için işbirliği yapması. 3. Keyfi tutuklanan ve gözaltına alınanların serbest bırakılması. 4. Gazetecilerin serbestçe dolaşmalarının sağlanması. 5. Barışçıl toplanma ve protesto hakkına saygı duyulması. 6. Halkın meşru taleplerine cevap verecek ve herkesi kapsayacak siyasi süreç için Annan ile çalışılması.

Biliyorum, siz de açıklamada “Esad ve karşıtlarına işbirliği” tavsiyesi edilmesini çok önemli buldunuz. BMGK Başkanlık açıklamasının aslında ne anlama geldiğini yorumlayacağız ama gelin önce Moskova’nın daha önce gündeme getirdiği, Suriye’yle ilgili 5 maddelik çözüm planını anımsayalım:

RUSYA’NIN 5 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI

Moskova’nın ilan ettiği bu 5 maddelik planın, BM Güvenlik Konseyine sunulacak Rusya – Arap Birliği ortak planı olduğunu da belirtelim:

1. Suriye yönetimi ile muhalifler eşzamanlı silah bırakacak. 2. Suriye’ye silah ve terörist girişini engellemek için BM tarafından sınırlar izlenecek. 3. İnsani yardım için kolaylık sağlanacak. 4. Kofi Annan’ın çabaları desteklenecek. 5. Suriye’ye dış müdahale kabul edilemez.

“Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Rusya’nın 5 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” demeyin hemen, sabredin…

ÇİN’İN 6 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI

Gelin bir de Çin’in bu aybaşında ilan ettiği 6 maddelik Suriye planına bir göz atalım:

1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı. 2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin (Kofi Annan) adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı. 3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir. 4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli. 5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir. 6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.

Sanırım, bu maddeleri okurken de “Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Çin’in 6 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” diyorsunuzdur…

BATI “ONURLU GERİ ADIM” ATTI

Sadece olguları yan yana koyduğumuzda, yani gerçeğe baktığımızda, durumun hiç de Atlantik’e çıpalı basının verdiği gibi olmadığını, siz de görüyorsunuz…

O yüzden biz, BM Güvenlik Konseyi’nin üzerinde anlaştığı son Başkanlık açıklamasını değerlendirmeyeceğiz uzun uzun… Her şey ortada.

Şu saptamayı yaparak bitirelim bugünlük: Suriye konusunda Batı ile Doğu mücadelesini, şu anda Doğu kazandı. Batı “onurlu geri adıma” razı oldu…

Esad karşıtlarını birleştiremeyen, Kürtleri o muhalefete katamayan, tampon bölge ya da insani koridor kuramayan, muhaliflere yeterli silah dağıtamayan Batı, sadece kontrgerilla faaliyetleriyle ve sabotaj yaparak Esad’ı deviremiyor ve Rusya-Çin-İran bloğunu geriletemiyor.

Ve Batı, Nisan başında Türkiye’de yapılacak Suriye karşıtları toplantısından yeni bir hamle çıkaramazsa eğer, Esad,  konumunu daha da sağlamlaştırmış olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

NEVRUZ RESTLEŞMESİNİN NEDENİ

Daha düne kadar, koluna bir de asker takarak lastikten atlayan AKP, bugün neden Nevruz yasakçılığına soyundu?

PKK ile masaya oturan, Öcalan’la protokol müzakeresi yapan, Habur’dan giren PKK’lilere selam duran, askerinin sınır ötesi operasyonuna engel olan AKP’nin bu yılki Nevruz takıntısı, haliyle kafalarda soru işareti yarattı.

AKP – PKK İÇİN “BARIŞ” MASASI

Doğrudan söyleyelim: Taraflar, “barış masasına” oturmak için, önce kavga ediyorlar!

“Barış masası”ndan kastımız, ABD’nin “yeni Türkiye”yi taraflara bölüştürme masasıdır. Ve o masada “barış” yapılabilmesi için kavganın büyük olması gerekir; daha doğrusu, kamuoyunun buna ikna edilmesi istenmektedir.

Masada “yeni Türkiye” için “yeni anayasa” vardır, başkanlık sistemi vardır, 2. Açılım vardır, demokratik özerklik vardır, KCK’lilere ve hatta Öcalan’a af vardır…

İşte bu yıl ki Nevruz, AKP – PKK görüşmelerine yeniden başlayabilmek için kullanılmıştır.

Hem de göstere göstere…

Anımsayalım:

KARŞILIKLI PASLAŞMALAR

PKK’nin iki numarası Murat Karayılan 13 Mart’ta yaptığı açıklamada Nevruz’u “isyanın zafere ulaştığı gün” olarak nitelemişti. Öyle olması için de önce kitleselleşmesi gerekliydi. Kitleselleşmesi için de Kürtlerin tahrik edilmesi ve bayramın yasaklanması gerekirdi…

Oysa geçen yıllarda Nevruz kavgasız, gürültüsüz, üstelik 21 Mart dışındaki günlerde de kutlanmıştı.

Ancak AKP bu kez yasakladı! Hem de örneğin valiliğin önceden izin verdiği kimi illerde doğrudan İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla…

Böylece AKP, tam da PKK’nin istediği ortamı sağlamış oldu. Üç gündür izliyoruz o sahneleri…

Bir yanda yumruklanan Ahmet Türk, bir yanda öldürülen Polis! Tam da Türk ve Kürt’ü karşı karşıya getirecek, düşmanlık yaratacak sahneler…

Nitekim Karayılan önceki gün yaptığı açıklamada AKP’nin pasına gol vuruşu denedi: “Halkımız Nevruz’u çıkışın başlangıcı yapmalı. Onların sistemini reddediyoruz. Askere gitmeyi, Türkçe konuşmayı, vergi vermeyi artık sonlandırmalıyız.”

İşte “barış masası” bu pazarlıkların yeri olacak!

PKK’NİN NEVRUZ KARTI

PKK elbette Nevruz’u kullanacaktır, Nevruz’dan “bahar hamlesi” yaratmaya çalışacaktır. Ancak bu hamlenin yanıtı, Nevruz’u kitlelere yasaklamak olamaz. Bu yasağın, tersine PKK’ye koz verdiği ortadadır.

Sadece PKK’nin değil, Barzani’nin de o kitleden yararlanmaya çalıştığını anımsayınız. Öyle ki, geçen yıllarda kimi Nevruz’larda Barzani posteri, Öcalan posterinden daha fazlaydı!

Ve elbette PKK’nin etkilediği kimi kesimlerin bugün “Türk ve Kürt birliğinin” tam karşısında konumlandığı da ortadadır. Derdi birlik olan siyasetçi, Nevruz kadar, Afganistan’da şehit düşen askerlerimizin töreninde de saf tutardı! O askerlerimizin neden ABD taşeronu olarak Afganistan’a gönderildiğinin hesabı da, en iyi böyle sorulur zaten.

TÜRK ve KÜRT’ÜN SORUMLULUĞU

Türk’ü Kürt’ten, Kürt’ü Türk’ten ayırmaya yönelik hamleler daha da artacak. Şu üç günlük Nevruz olayları sonrasında kafalarda nasıl bölünüldüğü, gelen mesajlardan bile görülmektedir.

Ankara, Bağdat’ın hatasını yapmamalı. Bağdat Kürt’ü kaybettiği gün aslında ABD’ye yenilmişti.

Elbette Kürt Türk’e sırtını dönmemelidir. Ama daha önemlisi Kürt Türk’e sırtını dönüp gitmeye kalksa bile, Türk Kürt’ü omzundan tutup, “gidemezsin” demelidir.

Mustafa Kemal ve Diyap Ağa olma sorumluluğu, sırtımızdadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mart 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın