Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

FİKRET CİLA

Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila manşetten haykırıyor: “2003 yılındaki Abdullah Gül – Colin Powell gizli anlaşmasını açıklıyoruz.”

Haliyle heyecanlanıyoruz. Zira Gül’ün yıllar önce, 24 Mayıs 2003’te Vatan yazarı Sedat Sertoğlu’na itiraf ettiği bu “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmayı sorgulayan gazetecilerden biriyiz.

Ancak okumaya başlayınca, bir haberle değil, bir örtüyle karşılaştığımızı anlıyoruz. Zira Fikret Bila’nın açıkladığı anlaşma, o anlaşma değil. Üstelik Gül anlaşmasının “2 sayfa 9 madde” olduğunu itiraf ederken, Bila anlaşmanın “3 sayfa, 3 madde ve 17 prensipten” oluştuğunu iddia ediyor.

Dahası Gül, anlaşmayı Powell’ın Türkiye’yi ziyaret ettiği 2 Nisan 2003’te yaptığını söylüyordu. Oysa Bila’nın anlaşma diye yayımladığı İngilizce belgeler 7 Nisan 2003 tarihini taşıyor.

Peki, Fikret Bila bir hata mı yapmıştı? Zira bu konulara en vakıf gazetecilerin başında geliyordu…

Gelin en iyisi, önce yayımlanan belgenin ne olduğunu netleştirelim:

ANLAŞMA DEĞİL TUTANAK!

Fikret Bila’nın yayımladığı 7 Nisan 2003 tarihli belge bir anlaşma değil, tutanaktır. Üstelik muhatabı ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’dir. Şöyle ki Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Abdullah Gül ile Colin Powell’ın görüştüğünü ve bir anlaşmaya vardığını tutanağa geçmiş ve o anlaşmaya bağlı olarak yapılacak bazı işler oluğunu “prensipler listesi” adı altında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne göndermiş!

Yani aslında gerçekte olan şuydu: Gül, kendisinin de itiraf ettiği gibi Powell ile 2 Nisan 2003 günü “2 sayfalık 9 maddelik” bir anlaşma yaptı. O anlaşmaya bağlı olarak yapılacakların bir bölümü, 5 gün sonra, 7 Nisan 2003 günü tutanakla ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne bildirdi. Muhtemelen “17 prensip listesinin” diğer muhatabı olan Genelkurmay Başkanlığı’na da benzer bir tutanak gönderildi.

Peki, Fikret Bila gibi deneyimli bir gazeteci böyle bir hata yapar mıydı? Bila gibi belge uzmanı bir gazeteci “3 sayfalık, 3 maddelik, 17 prensipten” oluşan tutanağı, 10 yıl sonra “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmaymış gibi sunar mıydı?

Hayır demeyi çok isterdik!

GİZLİ ANLAŞMAYI TEMİZLEME GAYRETİ

Peki, o zaman Fikret Bila bu haberle ne yapmak istemişti? Amacı neydi?

Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni, anlaşmada 10 yıldır iddia edilen “suçların” olmadığını güya kanıtlamış oldu. Bunu da açık açık yazmış. Konuyu 10 yıldır gündemde tutan Doğu Perinçek’in ismini vermeden, Perinçek’in açıkladığı 9 maddeyi sıralamış ve özetle şöyle demiş: O iddialar meğer anlaşmada yokmuş!

Yani şunu demeye getirmiş: Abdullah Gül 10 yıldır söylenildiği gibi Türkiye zararına kötü bir anlaşmaya imza atmadı. Kanıtı da işte burada…

Kanıt dediğinin başka şeyler olması, asıl belge yerine başka belge ve anlaşma yerine tutanak yayımlaması, kuşkusuz Fikret Bila’nın parlak kariyerini kirletmiştir.

CİLALI GÜL ÇALIŞMASI

Artık yeni soru şudur: Fikret Bila, neden Abdullah Gül’ü parlatmaya ihtiyaç duydu? Deneyimli gazeteci Bila soyadını Cila yapan bir işe neden imza attı?

Yoksa Fikret Bila’nın “cilalı Gül” çalışması, ABD’nin yeni hükümet planıyla mı ilgili?

Ve de Milliyet, “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmanın ıslak imzalısının ortaya çıkma ihtimaline karşı önlem alınmasında mı kullanıldı?

Bu sorular mutlaka aydınlanacaktır; üstelik yakın zamanda…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ESAD DEĞİL, OBAMA GERİ ADIM ATTI

Esad zoru görünce geri adım attı” haberleri cehaletten kaynaklanmayacak kadar bariz yalan olduğuna göre, ancak psikolojik savaş ürünü olarak değer kazanabilir. Gerçi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Obama’nın topu Kongre’ye atmasını “kendisine güvenmesine” bağlaması, bu alanda da çaresiz kaldıklarını ortaya koymaktadır.

Peki, gerçek ne? Kim geri adım attı? İnceleyelim:

OBAMA’NIN DÜŞTÜĞÜ TUZAK

ABD Başkanı Barack Obama, geçmişte “kimyasal silahları” kırmızı çizgi ilan etmesinin kurbanı oldu. 21 Ağustos’ta Beşar Esad’ın yaptığı iddia edilen kimyasal saldırı, Obama’ya “sözünü tut” baskısına dönüştü.  

Bu durum gösteriyor ki, kimyasal komplonun sahibi Esad olmadığı gibi, Obama’nın kendisi de değildi fakat Washington’du! Zira ABD hâkim sınıfları arasındaki çelişmelerin CIA başkanlarını bile “gönül ilişkileri” üzerinden vurduğu bir süreçten geçiliyor.

ABD tekellerinin bir bölümü Obama’nın ilan ettiği Asya-Pasifik merkezli güvenlik stratejisini henüz kabullenmiş durumda değil ve ülkeyi yeniden Ortadoğu merkezli stratejiye yöneltecek hamlelere soyunuyorlar. Bu tekellerin ve onların siyasetteki temsilcilerinin, Ortadoğu’daki müttefikleriyle birlikte Obama’yı tuzağa çekmeye çalıştıkları, Batı basınının da ciddiyetle yer verdiği iddialardan artık…

Obama ise tuzaktan çıkmak için kucağındaki topu Kongre’ye atmayı seçti. Böylece Kongre reddederse iradeye saygı duyacak; onaylarsa yapmak zorunda kalacağı bir saldırının sorumluluğunu tek başına üstlenmemiş olacaktı.

Ancak Obama açısından olmasa da, partisi açsından bir sorun vardı: Destek alındığında savaşa sokulmuş bir Obama Demokrat Parti’ye Bush’un kaderini yaşatabilirdi fakat destek verilmemiş bir Obama da, Demokrat Parti’ye “yenilgi” getirirdi…

Washington’daki “karar alma mekanizmalarının” bir haftadır üzerinden durdukları temel çelişki buydu.

Öte yandan Kongre’de beş ayrı görüşün olduğu, Senato’dan zor da olsa çıkarılabilecek bir desteğin Temsilciler Meclisi’nden hiç gelmeyeceği gerçeği, Obama’yı yeni bir hamle yapmaya mecbur etti.

MOSKOVA, OBAMA’YI KURTARDI

Obama yönetimi, çıkış hamlesini G-20’de, kapalı kapılar ardında yaptı. Acaba ABD’yi zaaf içinde göstermeyen, otoritesini tartıştırmayan ve Suriye’nin geri adımı gibi görülecek bir yol var mıydı? Moskova kaynaklı haberlere bakılırsa, Rus diplomasisi de Washington’a yardımcı oldu! Ve yol bulunmuş oldu…

Böylece ABD Dışişleri Bakanı John Kerry çıktı ve “Suriye’nin elindeki kimyasal silahları uluslararası denetime açması halinde savaşa gerek kalmayacağını” ilan etti. Ardından Moskova devreye girdi ve bu konuda Şam ile Washington arasında arabuluculuk yapabileceğini açıkladı.

Ardından Şam, Rusya’nın kontrolünde olan bu süreci kabul ettiğini açıkladı. Sonrasında Obama sahneye çıktı ve “savaşsız çözüme” kapı açan konuşmasını yaptı ve “tercihim diplomasi” dedi.

Süreç, Kongre’nin bir bölümünün de işine geldi zira BM’den gelen haberler, kimyasal silah saldırısı raporunun pek de ABD’nin istediği gibi olmayacağının işaretlerini veriyordu. İki durum birleşince Demokratların çoğunlukta bulunduğu Senato, fırsatı değerlendirdi ve oylamayı erteleme kararı aldı.

ERDOĞAN AÇIKTA KALDI

Tüm bu gerçeği son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da açıkladı zaten. Rusya’nın Arapça yayın yapan kuruluşu Rusya el-Yovm’un haberine göre Lavrov, Libya Dışişleri Bakanı Muhammed Abdülaziz ile yaptığı ortak basın toplantısında şunları söyledi: “Suriye’deki kimyasal silahların uluslararası denetime açılması, sadece Rusya’nın bir önerisi değil, bu öneri, Washington’la yaptığımız temaslar sonucu ortaya çıktı.”

Yalanlanmayan bu sözler de ortaya koyuyor ki, geri adımı Esad değil, Obama atmış oldu. Obama geri adım atınca da, en çok Erdoğan açıkta kalmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE’DE KESİN YENİLGİSİ

ABD Başkanı Barack Obama’nın “tercihim diplomasi” diyerek “savaşsız çözümün” kapısını zorunlu olarak araladığı saatlerde, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Haber Türk’te “savaşsız çözüme” karşı olduklarını ilan ediyordu. Bu ilan aynı zamanda AKP’nin 2,5 yıllık Suriye’ye düşmanlık politikasının da kesin yenilgisidir.

Bu kesin yenilgi durumu, program boyunca Davutoğlu’nu dayanaksız ve kolayca yalanlanabilecek tezler ortaya atmaya götürdü. Örneğin ABD Başkanı’nın “Suriye’ye müdahale için” Kongre’ye başvurmasını tüm dünya “Obama topu Kongre’ye attı” diyerek yorumlarken, Davutoğlu özetle şu tezi savundu: “Ancak kendisine çok güvenen biri, yetkisi olduğu halde Kongre’ye gidebilirdi.”

İnsan bu sözleri okuyunca, neden dış politikamızın sıfır çektiğini kuşkusuz daha iyi anlıyor.

DAVATOĞLU, DAVUTOĞLU’NU YALANLADI

Davutoğlu son tahlilde “savaşsız çözüm” durumuna da mecbur kalacaklarının işaretlerini verdi. Örneğin Suriye için “savaş çığırtkanı” olmadıklarını iddia etti. Hükümetinin “bir karıncanın bile incinmesini istemeyecek” bir yapıda olduğunu anlattı. Davutoğlu, “uçağımız düşürüldüğünde Suriye’yle savaşalım diye çok provokatif yayınlar yapıldığını ama kendilerinin Suriye’ye savaş açılmasına en başından beri karşı olduklarını” iddia etti. Öyle ki tüm bunları anlatırken hızını alamadı ve “zamanında, ABD Irak’a saldırmadan mesele çözülsün diye çok uğraştıklarını” ileri sürdü!

Kuşkusuz “yalan” kelimesini bile hayretler içinde bırakan bu sözler, yukarıda altını çizdiğimiz “kesin yenilgi” hâlinin yansımalarıydı. Bu hâl, sunucunun “Esad’ın gidişi için bir takvim verebilir misiniz” sorusuna yanıtta da kendini gösterdi. Davutoğlu özetle, “geçmişte de Esad’ın gidişi için bir takvim açıklamadığını, 15 gün süre konusunun çarpıtıldığını, bugün de herhangi bir takvim açıklamayacağını” belirtti!

Davutoğlu’nun bu kadar çabuk çürütülecek bir iddiaya mecbur kalması, önemlidir ve hükümetinin ömrüyle ilgilidir!

KOMŞULARIMIZ SAVAŞA KARŞI

Öte yandan Davutoğlu “savaşsız çözüme” karşı çıkarken, ABD Senatosu da oylamayı ertelediğini ilan ediyordu. Karşı oyların şimdiden 200’ü aştığını belirten gözlemcilere göre ise Temsilciler Meclisi’nde hiç oylamaya başvurulmayabilirdi.

Yani Obama Suriye’ye karşı savaşı göze alamadığı için topu Kongre’ye atıyor, fakat Kongre de bu intihar kararının altına girmek istemeyerek, topu iade ediyordu. İmdada Moskova yetişiyor ve Şam ile Washington arasında arabuluculuğa soyunuyordu!

Peki, ABD’de bunlar yaşanırken ve Davutoğlu “savaşsız çözüme” karşı çıkarken, Türkiye’nin komşuları ne yapıyordu?

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ikili görüşmelerinin ardından yaptıkları ortak basın toplantısında, ülkelerinin ABD’nin Suriye’ye müdahalesine karşı olduğunu ilan ediyordu. Cevad Zarif, öncesinde Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yle görüşmesinde de aynı taahhüttü alıyordu. Öyle ki bu temaslar, Washington’da “Irak’ı kaybetmenin kesinleşmesi” olarak, Erbil’de ise “Irak için önce İran, sonra ABD” şeklinde yorumlanıyordu.

Mısır’da, Tahrir meydanına toplanan yüzbinler, Nasır posterleriyle ABD’nin Kahire Büyükelçiliğine yürüdü ve Suriye’ye müdahaleye karşı çıktı. Göstericiler hükümetten, ABD Büyükelçiliğini kapatmasını talep etti. Bu arada Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi,  Suriye’ye müdahaleye karşı olduklarını yeniden ilan etti.

Bakın bu gelişmeler, hem Mısır’daki 30 Haziran devriminin anlamını, hem de Erdoğan’ın Mursi’nin arkasından neden ağıt yaktığını ortaya koyuyor. 30 Haziran’dan önce Mursi’nin Mısır’ı Suriye’yle diplomatik ilişkileri keserken ve Suriye’ye cihat ilan ederken, ikinci devrim sonrasının Mısır’ı hem Suriye’yle diplomatik ilişkileri yeniden başlatıyor hem de Suriye’ye dış müdahaleye karşı çıkıyordu!

Diğer yandan Azerbaycan’ın Suriye’ye müdahaleye karşı çıkması, hatta KKTC’nin “ada Suriye’ye saldırıya ev sahipliği yapmayacak” çıkışı yapması, AKP’yi bölgede iyice tecrit ediyordu!

ÇÖZÜM CENEVRE-2’DE

Tüm bunlar ne anlama mı geliyor?

Başbakan Erdoğan iddia ettiği gibi Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılamayacak. Hatta bir süre sonra Ankara’da da namaz kılamayacak. Erdoğan namazını İstanbul Üsküdar’daki evine yakın camilerde kılabilecek!

Diğer yandan Cenevre-2 Konferansı toplanacak ve dünya Rusya-Çin-İran üçlüsünün çözümüne razı olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÜÇ KÜRT AÇILIMI

PKK lideri Cemil Bayık’ın “Geri çekilmeyi durduruyoruz” sözleri AKP-PKK işbirliğinin ve “Kürt Açılımının” bittiği şeklinde yorumlandı. Ardından PKK liderlerinden Remzi Kartal’ın, “Açılımdan biz kârlı çıktık” demesi, biten bir sürecin muhasebesi gibi algılandı.

Peki, öyle mi? Bugün bu soruya yanıt arayacağız.

Öncelikle belirtelim. Remzi Kartal’ın “Açılımdan biz kârlı çıktık” demesi bir doğruya, ama eksik bir doğruya işaret etmektedir. PKK’nin AKP’ye göre Açılımdan daha kârlı çıktığı doğrudur ama ABD’nin hem AKP’den, hem de PKK’den daha kârlı olduğu en doğrusudur. Çünkü alt yüklenicilerin kârlarının toplamı ana yükleyicinin hanesine yazılacaktır ve her halükarda ABD, enstrümanlarından daha kârlıdır.

Bu gerçek, bir başka gerçeğe daha işaret eder. Açılımı AKP ya da PKK başlatmadığı için AKP ya da PKK bitiremez. Kim bitirebilir? Açılımın ana yüklenicisi olan ABD; zira açılımı o başlatmıştır.

Peki, ABD Açılımı ne zaman başlattı? İnceleyelim:

ABD’NİN IRAK ÜZERİNDEN 1. AÇILIMI

Bu Açılım, 1986 yılında Pentagon’un iki numarası olan William Taft’ın “Kürt dosyasını” Turgut Özal’a getirmesiyle başlar. Özal dosyayı kabul eder ama dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ, Taft’la görüşmeyerek dosyayı Türk Ordusu adına reddeder.

ABD bu ilk Açılımda atılımı, Irak’a saldırarak yaptı. Sonuçları ise Irak’ın kuzeyinde, 1991’de bir kukla devletçiğin filizlenmesidir.

Çekiç Güç’ün 17 Nisan 1991’de Irak’ın kuzeyine girmesiyle kurulan devletçik, 1992’de parlamentoya kavuştu ve 1996 yılına kadar iyice serpildi. TSK’nin Türk hükümetlerine rağmen bu devletçiğe yaptığı Çelik Harekâtı gibi müdahaleler ise devletçiğin resmiyet kazanmasını engelledi.

ABD’NİN IRAK ÜZERİNDEN 2. AÇILIMI

Bu Açılım, aslında 1998 Washington sürecinde Barzani’nin TSK denetiminden çıkarılmasıyla başladı ve 1999’da Türkiye’ye dayatılan ABD’nin Yeni Kürt Planı ile uygulamaya geçti. Plan Pentagon tarafından Alan Makovsky başkanlığındaki bir ekibe hazırlatıldı, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın onayı ve ABD Başkanı Bill Clinton’un parafı ile yürürlüğe girdi.

ABD bu ikinci Açılımda atılımı, 2003’te Irak’ı işgal ederek yaptı. Bu süreçte Irak fiilen üçe bölündü ve Washington, Erbil merkezli Kürt Devleti’ni adım adım Bağdat’tan kopardı.

Ancak Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmeye başlaması, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a saldırması ve 2008’de ekonomik krizin patlaması ABD’yi planlarını tamamlamaktan alıkoydu. Washington adım adım Ortadoğu’dan çekildi ve kalan işlerini taşeronlarına bıraktı.

ABD’NİN SURİYE ÜZERİNDEN 3. AÇILIMI

Bu Açılım, 2009’da Abdullah Gül’ün “çok güzel şeyler olacak” demesiyle başlatıldı. Ankara, Bağdat, Şam ve Beyrut’la bir Ortadoğu Birliği kurarak, Büyük Kürt devletinin yollarını döşeyecekti.

Ancak Ortadoğu’da halk hareketleri başladı ve plan değiştirilmek zorunda kaldı. Suriye, Büyük Kürdistan’a silahla mecbur bırakılacaktı.

2011’de başlatılan Atlantik saldırısının merkezinde ABD’nin Kürt Koridoru planı vardı. ABD, Irak’ın kuzeyindeki devletçiğini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaya çalışacaktı. Bu planın aktörleri Erdoğan ve Öcalan’dı. Paranın kaynağı ise Katar ve Suudi Arabistan…

İşte AKP’nin Türkiye’de bir “Kürt Açılımı” başlatması ve Öcalan’la Suriye merkezli bir ortaklığa soyunmasının sebebi bu üçüncü Açılımdır. Öcalan’ın PKK’ye İran, Irak ve Suriye’de yeni görev alanları çizmesi bu nedenledir.

ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDEN 4. AÇILIMI

Kısaca özetlediğimiz gibi Açılımların sahibi ABD’dir ve AKP ile PKK Açılımın alt yüklenicileridir. Dolayısıyla ABD’ye rağmen süreci bitirmeleri mümkün değildir.

Ancak ABD’nin Açılımını Türkiye’nin, hele de komşularıyla birleşen Türkiye’nin bitirebileceğini özellikle vurgulayalım. Hatta bitirmek zorunda olduğunun da altını çizelim.

Zira ABD’nin dördüncü Açılımı Türkiye üzerinden olacaktır ve Irak’ın kuzeyindeki yapı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açıldıktan sonra Türkiye’ye doğru genişleyecek ve Diyarbakır merkezli olarak Büyük Kürdistan kurulacaktır!

O nedenle Türkiye’nin ve bölgenin savunma hattı bugün Suriye’dedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN GAZZE’YE GİDEMESİN DİYE

Tayyip Erdoğan Gazze’ye gidemesin diye İstanbul’a 2020 olimpiyatını vermediler.

Yazıyı burada kesip, başka sayfaya atlayabilirsiniz. Hakkınızdır, zira tez komplo ötesi… Ama biraz sabır gösterip beklerseniz, hem kaynağının hükümet olduğunu görerek teze ciddiyet yükleyeceksiniz, hem de komplo teorileri dünyasında keyifli bir yolculuk yapacaksınız.

ANTİ-OLİMPİK ZİHNİYET

Önceki gece Arjantin’de yapılan seçimlerde, Olimpiyat Komitesi 2020 için İstanbul’u değil, Tokyo’yu seçti. Tabii bu sonuç Olimpiyatı alma başarısıyla üzerindeki karabulutları dağıtmak isteyen hükümeti oldukça kötü etkiledi.

Spor Bakanı Suat Kılıç’ın “kına stokları tükendi” açıklamasından tutun da AKP’li Şamil Tayyar’a ve Melih Gökçek’e varıncaya kadar hemen hepsi, açtı ağzını, yumdu gözünü… AKP, olimpiyatların Tokyo’ya verilmesine sportmence yaklaşmadığı gibi, hükümetinin spor politikalarını eleştirenleri de “vatan hainliğiyle” suçladı.

Hadi Tayyar ve Gökçek neyse de Spor Bakanı Suat Kılıç’ın bulunduğu makam nedeniyle spora yakışır davranması gerekirdi ama olmadı, olamadı… Belki bir gün Olimpiyatın İstanbul’a değil, bu zihniyete verilmediğini anlayarak dersler çıkarırlar.

KOMPLO DÖNGÜSÜNDE AKIL KAYBETMEK

Ertesi gün Yeni Şafak başta olmak üzere AK medya, hükümet kanadından yapılan açıklamaları esas alan haberler yayımladılar. Ana fikir şuydu: Olimpiyat Komitesi İstanbul’u seçmemişti çünkü Gezi Lobisi bunu engellemişti. Ciddi ciddi böyle söylediler, böyle yazdılar.

Haziran Halk Hareketinin, yani Gezi eylemlerinin sırf AKP’ye olimpiyat verilmesin diye yapıldığını söyleyecek kadar mantıktan uzaklaşabilmek, kuşkusuz bizim değil fakat tıbbın ilgi alanındadır.

O gece AKP’liler bu mantıksızlığa düşünce, mantıksızlığı başka mantıksızlıklar izledi. Şöyle sıralayabiliriz: Olimpiyat kararının arkasında Gezi Lobisi var, Gezi Lobisi’nin arkasında Faiz Lobisi var, Faiz Lobisi’nin arkasında Yahudi Lobisi var… Brezilya eylemleri Gezi’ye destek için yapıldı…  Mısır’da Mursi Erdoğan’ı Ortadoğu’da etkisizleştirmek için devrildi… Erdoğan Gazze’ye gidemesin diye önce Gezi eylemleri yapıldı, ardından da Mursi devrildi…

Haliyle bu saçmalıklardan şu sonuç çıkıyordu artık: Tayyip Erdoğan Gazze’ye gidemesin diye, İstanbul’a olimpiyat verilmedi!

OLİMPİYAT ASLINDA NEDEN VERİLMEDİ

İşin kara mizah konusu olan bu yanlarını bir kenara bırakarak neden olimpiyatların İstanbul’a verilmediği üzerinde durabiliriz. Bizce esas gerekçelerin bazıları şunlardı:

1. Tokyo’yu nükleer sızıntı nedeniyle şanssız görenler, kendi sınırlarının kimyasallı terör sızıntısı altında bulunduğunu hiç hesaplamadılar!

2. Bir gün önce St. Petersburg’da G-20 ülkelerini Suriye’ye savaşa çağıran Erdoğan’ın, ertesi gün Arjantin’de barış konuşması yapması ciddiyetsiz görüldü.

3. Türkiye’nin sıfır sorundan sırf soruna dönüşen dış politikası o kadar olumsuz bir etki yarattı ki, maalesef 7 yıl sonra yapılacak olimpiyat için bile yüksek risk taşıyor.

4. Başbakanın talimatıyla ikide bir en merkezi yerindeki parkı Vali tarafından halka kapatılan bir kent, haliyle olimpiyat ruhuna uygun yönetilmiyordu.

5. AKP döneminde sporumuz, maalesef kirlendi. Hükümetin spora da hükmetmek istemesi, federasyonları ele geçirme çabaları, kulüplerle didişmesi ortaya yıllarca temizlenmeyecek bir kirli tablo yarattı.

6. AKP ve Cemaatin Fenerbahçe’ye ve Aziz Yıldırım’a açtığı savaşla ortaya çıkan sonuçlar şu algıyı doğurdu: Türk futbolu şikecidir. Kulüp başkanından kalecisine kadar futbol kulüpleri şikeye bulaşmıştır. UEFA’nın takımlarımızı men etmesi, spor dünyasında ülkemize kirli bir kimlik kazandırmıştır.

7. Sporcularımız doping kullanma rekorları kırıyor. Hemen her branşta yeni bir doping skandalıyla ve sporcularımızın aldığı müsabakalardan men cezalarıyla sarsılıyoruz. Sporu bu kadar dopinglenmiş bir ülkenin asıl olimpiyat alması, şaşırtıcı olurdu!

8. Cenk Akyol gibi sporcuların muhalif kimliği nedeniyle milli takımdan men edilmesi, iktidarın spora ne kadar hükmettiğini gösterdi ve sporun geleceği açısından tepki topladı.

Sonuç olarak bu nedenler, İstanbul’a 2020 olimpiyatlarını getirmedi ancak bir şey öğretti. AKP ile uluslararası alanda başarı elde etmek mümkün değil! Zira hükümet hem ülkeyi kötü yöneterek başarısızlıklara zemin yaratıyor hem de uluslararası toplum nezdinde ülkemizin yerini gittikçe düşürüyor.

Daha vahimi AKP spor, kültür, sanat gibi alanlara başka bir gözlükle bakıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

SAVAŞA EN ÇOK ADANALI KARŞI

Savaş tehlikesini en çok yaşayan ilimiz Adana’dır. Adanalı o tehlikeyi 1. Körfez Savaşı’nda da 2003 Irak işgalinde de yaşamıştır. Ama en çok 1. Körfez Savaşı’nda…

1990-1991 yılları, liseli bir genç olarak benim de savaş tehlikesini yakından hissettiğim yıllardı. Saddam’ın Scud füzelerine karşı alınan askeri önlemler dışında Adana halkı da, yeterli sığınak olmadığı için, evinde önlemler alıyordu.

Yazılı kuralları vardı: Evin en dipte kalan odası, sığınma odası olarak belirlenecek, o odanın tüm pencere kenarları süngerli bir bantla kapatılacaktı. O odaya bir hafta yetecek kadar erzak konacaktı, su stoklanacaktı. İçinde ilk yardım ilaçlarının olduğu, tornavida ve keser gibi ev aletlerinin olduğu bir çantanız olacaktı. Tabi fener ve bol miktarda pil en önemli ihtiyaçtı. Bir de radyo elbette…

Radyo ne içindi acaba? Türkü dinleyip moral bulmak için mi, yoksa kimyasal saldırı tehlikesinin geçtiğini öğrenmek için mi? Anımsamıyorum…

HAVADA PATLAYAN PATRİOT

Okullarda alarmların anlamları öğretiliyor, öğrencilere okulda ne yapacakları, evde ne yapacakları ayrı ayrı anlatılıyordu. Savaş hali derslere de yansımıştı. Lise 2’deydim ve Milli Güvenlik Dersi’ne gelen öğretmen-subayla bir tartışmamızı anımsıyorum.

Uzatmayayım ve asıl konuya gelmeden önce o günlerden bir anekdot daha anlatayım. ABD Irak’a saldırmaya başladıktan birkaç gün sonra, okulda olduğumuz bir gün yine siren çalmıştı ve koşturmaca başlamıştı. Ancak bir süre sonra herkesi bir sessizlik almıştı. Nefes almadan, gökyüzünde süzülen Patriot füzesine bakıyorduk.

Bir yerlerden mi okumuştuk yoksa anlatılmış mıydı, bilmiyorum, ama Patriot füzelerinin, Saddam Hüseyin’in atacağı Scud füzelerini havada avlamak için İncirlik’e yerleştirildiğini biliyorduk. Ve işte o Patriot füzesi gökyüzünde süzülüyordu. Yoksa Saddam Hüseyin Adana’ya Scud mu atmıştı? Buna inanmak istemiyordum. Zira Saddam Hüseyin Türkiye’ye saldırırsa arkadaşlarıma sürekli anlattığım teorilerim çökecekti!

Bir süre sonra o Patriot havada patladı. Gökyüzünde parçalara ayrılan ve her bir parçası farklı bir tarafa fırlayan füzeyi izlemek istiyorduk ancak öğretmenler ısrarla ve zorla bizi bahçeden uzaklaştırıyordu.

Sonra o füzenin parçalarından birinin tarladaki bir çocuğun üzerine düştüğünü öğrenecektik. Sonra Saddam Hüseyin’in aslında Adana’yı hiç hedef almadığını öğrenecektik. Sonra ABD askerlerinin aslında İsrail’e atılan Scud’u Adana’ya atıldı gibi “görüp” Patriot füzesini ateşlediğini öğrenecektik. Ya da halka açıklanmayan bir başka sebebi vardı…

ABD ADANA’YI BOŞALTIYOR

Tüm bunları neden mi anlattım? Benzer bir savaş tehlikesiyle yine karşı karşıya olduğumuz için elbette. Ve bu tehlikeyi, önce Adana hissettiği için…

Bakın Washington önceki gece resmi bir açıklama yaptı ve vatandaşlarının Adana’ya gitmemesini, Adana’daki vatandaşlarının da hızla Adana’yı terk etmesini istedi. Hatta Washington, ABD Adana Konsolosluğu’ndaki işi aciliyet gerektirmeyen tüm personelinin de Adana’yı terk etmesini istedi. Kısacası ABD Adana’yı boşaltma kararı aldı.

Neden? Suriye’ye saldırdığında vatandaşlarının tehdit altında kalmaması için. Yani ABD, Suriye’ye saldırmadan önce vatandaşlarının güvenliğini düşünüyor.

Ya Adanalılar? ABD’nin Suriye’ye saldırması Adana’daki Amerikalılar için yüksek risk ama Adanalılar için değil!

Nitekim Erdoğan “biz hazırız” derken, Mehmetçik’i ateşe sürmeye hazır olduğunu fakat halkı korumaya hazırlanmadığını aslında dile getirmiş oluyor.

Aslında tek başına bu olay bile çok öğretici. ABD saldıracak, sonra gidecek ve biz komşumuzla, düşman edildiğimiz komşumuzla, baş başa kalacağız!

En iyisi Amerikalılarla birlikte, bizim savaş baronlarımızı da göndermek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

28 ŞUBAT, GERÇEK 0 SORUN VE AÇILIMDI!

Yoğun Suriye gündemi nedeniyle olsa gerek, görülmekte olan 28 Şubat davası medyada pek ilgi görmedi. Bu önemli dava, kısa haberlerle geçiştiriliyor. Üstelik AK medyanın psikolojik savaşıyla, 28 Şubat bir darbe ve başörtüsü düşmanlığı olarak sunuluyor.

Bugün 28 Şubat’ı güvenlik ve dış politika eksenli olarak inceleyerek, bu psikolojik savaşa karşı duracağız:

28 ŞUBAT, TSK’NİN HİZADAN ÇIKMASIYDI

28 Şubat’ı tek cümleyle özetlemek gerekse, onu “Cumhuriyet’i kazanma hamlesi” olarak nitelerdik. Zira 50 yıllık “Küçük Amerika” süreci ortada korunacak bir Cumhuriyet bırakmamıştı.

28 Şubat’ı Washington’un gözünden nitelersek, çok daha somut bir tanımla karşılaşırız: “Türk Ordusu hizadan çıktı.

Evet, Pentagon’a göre 28 Şubat’ta Türk Ordusu hizadan çıkmıştı ve ABD’nin Ortadoğu çıkarlarını değil, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını esas almaya başlamıştı. Nitekim gerçekte 28 Şubat, 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu MGK kararlarıyla da başlamaz. Pentagon’un somut tanımından hareket edersek, Mart 1995’te başlar. Yani TSK’nin Kuzey Irak’a yaptığı Çelik Harekatı’yla…

Zira bu sıradan bir sınır ötesi operasyon değil, Türk Ordusu’nun ABD’ye rağmen, ABD denetimindeki topraklara girmesi ve Amerikan çıkarlarını dağıtma operasyonuydu. Ve bu önemi nedeniyle de Türk-Amerikan ilişkilerinde çok önemli bir dönemece neden oldu.

28 ŞUBAT, GERÇEK ‘KÜRT AÇILIMIYDI’

28 Şubat, Cumhuriyet’in güvenlik stratejisine dönme programıydı. 28 Şubat sürecinde, tıpkı Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde olduğu gibi, iç tehdit dış tehdidin önüne geçmişti. Gericilik ve bölücülük tehdidi en başa yazılmış, ülkücü milliyetçilik de tehdit kapsamına alınarak devletin mafyalaşmasının üzerine gidilmişti.

Bakın bu “ülkücü milliyetçiliği” tehdit kapsamına almak o kadar önemliydi ki, bu kararı, Kürt sorununda “kamusal alana kaymamak koşuluyla mahalli ve kültürel özelliklerin geliştirilmesine yönelik düzenlemeleri” öngörmesiyle birlikte ele almak gerekir.

Yani “Cumhuriyet’i kazanma hamlesi” olan 28 Şubat, ABD’nin Kürt sorununu bölgeselleştirme ve kart olarak kullanma girişimine karşı dışarıda Çelik Harekâtı yaparken, içeride gerçek anlamda Türkiye yararına “Kürt Açılımı” yapıyordu!

28 Şubat, ABD’nin Barzanistan’ına ve ileride onun Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılmasına, dahası Diyarbakır merkezli olarak Türkiye’ye doğru genişlemesine karşı stratejik bir konumlanıştı.

28 ŞUBAT, NATO DIŞI ALAN AÇMAKTI

28 Şubat, bugünleri görerek, NATO’ya bağımlılığı azaltmak, NATO dışı silah envanteri yaratarak Pentagon’un silahlarımızı istediği vakit kullanılamaz hale getirmesine önlem almaktı. Nitekim 28 Şubat sürecinde Rusya ve Çin’le çeşitli silah anlaşmaları imzalandı.

Böylece ABD’nin Kıbrıs’ta ambargo uygulaması ya da Almanya’nın Leopar tanklarına kimi operasyonlarda izin vermemesi gibi durumların tekrarına karşı önlem alınmış oldu.

Hatta bugün AKP’nin reklamını yaptığı Milli Gemi ve Milli Tank projeleri de 28 Şubat sürecinin ürünleridir!

28 ŞUBAT, GERÇEK SIFIR SORUNDU

28 Şubat, Türkiye’nin ulusal güvenliğinin gereği ve gerçekte ABD’den gelen esas tehdide karşı konumlanmak için, bölge merkezli dış politika izlemek ve çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturmak hamlesidir. Bu bakımdan, gerçek “komşularla sıfır sorun” dönemidir.

Örneğin 28 Şubat’ın Suriye’ye Öcalan baskısı politikası, Suriye’nin dostluğunu kazandırmıştı. Örneğin Halkın Mücahitleri ile PKK’nin karşılıklı terör örgütü ilan edilmesiyle, İran’la dostluk yaratılmıştı. Örneğin ABD’nin Kuzey Irak’ı bölme girişimlerine karşı konumlanarak, Bağdat’ın dostluğu kazanılmıştı.

Dahası 28 Şubat, Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran’la yeni bir dünya arayışıydı.

28 ŞUBAT DERSLERİ

Ancak 28 Şubat başarısız oldu: TSK içindeki Truva Atlarının varlığı, NATO ilişkileri üzerinden TSK’nin sınırlandırılması, devrimci bir çizgi izlemek yerine reformist adımlarla yetinmek, 28 Şubat hükümetlerinin başarısızlığı, ekonomik baskıya açık piyasa ekonomisinin varlığı gibi nedenler başta olmak üzere, pek çok neden Cumhuriyet’i kazanma hamlesini başarılı kılamadı.

İşte bu başarısızlık, Cumhuriyet’in 10 yıl sonra, 2007’de yıkılmasına yol açtı. O nedenle artık devrimci görev, Cumhuriyet’i yeniden, bir devrimle inşa etmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Eylül 2013

Yorum bırakın

USTA’NIN ‘O’ HALİ

Gazetelerde hemen her gün yer alan yağlanmış “usta belgeseli” anekdotları, bizi de “belgeselciliğe” mecbur etti. Zira bu kadar yağa bir parça yağ çözücü dökmezsek, gazeteciliğe, yani gerçeğe ulaşma aşkına ihanet etmiş oluruz.

Belgeselciliğe soyunurken de Usta’nın hallerini yağlama demeçlerinden değil, belgelerden çıkaralım dedik. Ama biliyorsunuz, isimlerin Türkçe’de yalın hali, -i hali, -e hali, -de hali ve -den hali olmak üzere beş hali vardır. Biz Usta’nın “o” halini gösterelim istedik.

İşte Usta’nın “o” hali:

DEĞİŞTİM, GELİŞTİM, DEĞİŞMEDİM

Usta Mayıs 2000’de “ben de değiştim” der. AKP kurulduğunda, 2001’de, daha da ileri giderek, “biz gömleğimizi değiştirdik” der. Örneğin 21 Ağustos 2001’de, “Artık yeni Tayyip’im, o Tayyip değilim.” der.

Ancak 3 Kasım 2002’de seçimi kazandıktan ve Mart’ta CHP’nin yardımıyla başbakan olduktan sonra “ben hiçbir zaman değiştim demedim, geliştim” diyerek slalom yapar. İktidarı pekiştikçe ve “değiştim” demeye ihtiyacı kalmadıkça, gerçeği ifade etmekten artık sakınmaz. Örneğin 2006’daki bir röportajında “Asla değişmem” der, 11 Haziran 2013’teki grup toplantısında ise “Kusura bakmayın, bu Başbakan Tayyip Erdoğan değişmez” der!

NATO 3 HAFTADA DEĞİŞTİRİR!

Erdoğan 10 yılda ne kadar değişti, ne kadar değişmedi bilemiyoruz. Ama ortada NATO varsa, üç haftada değiştiğini biliyoruz. Örneğin Libya’ya emperyalist müdahale gündeme geldiğinde, 28 Şubat 2011’de, şöyle der Erdoğan: “Böyle saçmalık olabilir mi ya! NATO’nun ne işi var Libya’da. Libya’ya nasıl müdahale eder? Bakın Türkiye olarak biz dedik ki biz bunun karşısındayız. Böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.”

Ama NATO kızınca, Erdoğan düşünmeye başlar ve hatta “ne işi var Libya’da” dediği NATO’ya, 28 Mart 2011’de iş bulur: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir.” Böylece Erdoğan, NATO’yu noter yaparak tabanına şirinleştirir.

Ama NATO bu! Şirinleşmediği gibi, Erdoğan’a “diplomasi” yapacak alan bile bırakmaz. Örneğin füze savunma sistemi gündeme geldiğinde, 15 Kasım 2010’da, Erdoğan “Komuta bizde olmalı, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değildir” der. Der ama mesele NATO olunca, sonrasında slalom yapmak bile mümkün olmaz. Bir hafta sonra, 22 Kasım 2010’da Erdoğan artık şöyle der: “Komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk.”

ERDOĞAN DEĞİŞMEZ, DÖNÜŞÜR!

Aslıda Erdoğan değişti mi, değişmedi mi tartışması anlamsızdır. Zira Erdoğan değişmez, dönüşür! Bu “dönüşüme” yatkın durumunu da şu sözleri özetler: “Hedefe ulaşmak için gerekirse papaz kıyafeti bile giyerim.”

Nitekim Erdoğan o “papaz kıyafetini” giymiştir. Hatta papaz kıyafetiyle yetinmemiş, Yahudilerin verdiği “cesaret madalyasını” da takmıştır. Madalya “Davut boynuzu”dur ve Yahudi lobisi hem Çevik Bir’e, hem de Tayyip Erdoğan’a takmıştır.

Papaz kıyafeti ve Yahudi madalyasıyla dönüşen, hatta “başkalaşan” Erdoğan, sonunda Amerikan askerlerinin sağlığına bile duacı olur. 31 Mart 2003’te şöyle yazmıştır Amerikan Wall Street Journal’e: “Amerika’yla olan yakın işbirliğimizi sürdürmeye kararlıyız. Dahası, bu cesur kadın ve erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini ve Irak’taki acının en kısa zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua ediyoruz.”

Erdoğan’ın sağlığına dua ettiği o Amerikan askerleri, Irak’ta 1,5 milyon Müslümanı katletmiştir. Coniler sadece katletmemiş, aynı zamanda belleklerden silinmeyen görüntülerle camileri de işgal etmiştir. Erdoğan ise camilerin Amerikan postalıyla işgal edilmesine sessiz kalmış fakat polis zulmünden kaçan gençlerin Dolmabahçe’de camiye sığınmasına dayanamamıştır. İki de bir “ayakkabılarıyla girdiler” diyerek, kendisine oy veren halkı o gençlere karşı kışkırtmıştır.

Bizim de yerimiz bitmiştir. Şimdilik belgesele ara veriyoruz. Ama zaman zaman “Usta’nın ‘o’ halini” sizlere sunmaya devam edeceğimizi belirtiyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2013

1 Yorum

ULUSAL KÜRT KONGRESİ NEDEN ERTELENDİ?

Önce Ağustos’ta yapılacağı ilan edilen fakat Eylül ayına ertelenen Ulusal Kürt Kongresi, bir kez daha, 25 Kasım 2013 tarihine ertelendi. Peki neden?

Resmi açıklamaya, yani Kongre Hazırlık Komitesi’nin açıklamasına bakılırsa, Kongre Kuzey Irak Parlamentosu seçimleri nedeniyle ertelendi. Ancak özellikle PKK ile KDP çevrelerinden gelen açıklamalar, parlamento seçimlerinin bahane olduğunu gösteriyor.

PKK-KDP ÇATIŞMASI

Ertelemenin iç ve dış nedenleri olduğu anlaşılıyor. Önce iç nedenlere bakalım:

1. 600 delegeli Ulusal Kürt Kongresi’nin kontenjanları şu şekilde belirlenmişti: Yüzde 45’i siyasi parti ve kurumlara, yüzde 30’u sivil toplum kuruluşlarına, yüzde 10’u bağımsız şahsiyetlere… Kalan yüzde 15’lik dilimin de kadın ve özel kontenjanlar olduğu açıklanmıştı.

İşte bu kontenjan dağılımı büyük sorun yarattı. Zira PKK’nin dört ülkeden partilerle, örgütlerle, kurumlarla Kongre’de ağırlığı oluşturma belirtisi, Barzani’nin partisi KDP’yi tedirgin etti.

Nitekim PKK’nin Kongre Hazırlık Komitesi’ndeki temsilcisi Ronahi Serhat bu gerçeği büyük ölçüde doğruluyor. Serhat erteleme talebinin “güneyli Kürtlerden” geldiğini belirtiyor ve delege sorununa işaret ediyor: “Parçaların nüfus düzeyi ve parçaların siyasi etkisi göz önünde bulundurularak bir delege dağılımı yapılacak. Burada hem demografik durum hem de siyasi etki düzeyi göz önünde bulundurulacak. Bundan dolayı örneğin Suriye Kürdistan’ı 3 milyon desek ki bir tek bunu göz önünde bulunduralım, bu gerçekçi olmaz. Çünkü Kongre’nin Suriye Kürdistan’ına ilişkin bir tutum göstermesi gerekecek. Tüm bu durumları göz önünde bulundurarak bir dağılım yapılacak.” (ANF, 4 Eylül 2013)

2. Kongre’nin ertelenmesine neden olan gerekçelerden biri de yine PKK – KDP mücadelesinin bir yansıması olan “model” tartışması… Yani PKK’nin son dönemde tüm örgütlerinde uygulayageldiği eş başkanlık sistemi mi uygulanacak, yoksa klasik başkanlık ve yardımcıları sistemi mi sorunu…

21 kişilik Hazırlık Komitesi’nin üyelerinden Halil İbrahim bu tartışmayı şu özlerle özetliyor: “Kuzey Kürdistanlı kardeşlerimiz eş başkanlık sistemi öneriyorlar. Bizler bir başkan ve birkaç yardımcısı olsun diyoruz. Bir de başkanlık konseyi önerileri var.” (ANF, 4 Eylül 2013)

KONGRE’NİN ‘GİZLİ’ AJANDASI

PKK ile KDP’nin delege sayısı ve model üzerinden yürüttüğü bu tartışma ve mücadele, aslında Ulusal Kürt Kongresi’nin hedefinin büyüklüğünden kaynaklanıyor. Nedir o hedef?

1. “Kongre, dört parça Kürdistan’ın en üst ve en yetkili organıdır.”

2. “Kongre’nin ileriye dönük hedefi Bağımsız Birleşik Kürdistan’dır!”

3. “Her parça, o ileri hedef öncesinde kendi özel durumuna göre özerk ya da federatif yapılara bürünmelidir.”

İşte bu hedefler, Kongre’nin ertelenmesini sağlayan yukarıda aktardığımız iç nedenler dışında, bir de dış nedenler doğuruyor:

ERTELENMENİN DIŞ NEDENLERİ

1. Irak devleti, Kongre’yle ilgili kırmızı çizgisini ilan etti. Irak Milli Güvenlik Kurulu Müsteşarı Faleh Feyyaz, “Kürt Kongresi egemenlik alanına girerse müdahale ederiz” dedi! (Rafet Ballı, Aydınlık, 23 Ağustos 2013)

2. ABD’nin Suriye’ye saldırı hazırlıkları yürütmesi, Kongre’nin ana gündemlerinden biri olan “Suriye Kürdistanı” konusunu belirsiz kılıyor. En büyük endişe, ABD’nin “dar ve kısıtlı” saldırısı sonrasında Şam yönetiminin taarruza yönelmesi ve PYD’nin “kazanımlarını” ortadan kaldırması. Ayrıca, İran’ın bu süreçte bölgesel bir çatışmaya aktif taraf olması.

3. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik olası bir Batı saldırısını fırsata çevirerek izleyebileceği “Kürdistan” karşıtı çizgi.

Sonuç olarak taraflar belirsizliğin geçmesini beklemeyi ve bu süreçte bilek güreşini sürdürmeyi seçmiş görünüyorlar.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

PKK VE 3. YOL’CULUK

Türkiye Solu’nun bir kesimi yol’suzdur. Şöyle ki örneğin, ABD emperyalizmi Irak’a saldıracaktır; sloganları hemen hazırdır: “Ne Sam, ne Saddam.” Güya şunu demişlerdir: “Yol, taraf tutmuyoruz, Sam’a da Saddam’a da karşıyız.”

Örneğin, Türkiye’de haçlı irtica ile 28 Şubat çarpışmaktadır; sloganları hazırdır: “Ne takke, ne postal.”

Örneğin, ABD emperyalizmi Suriye’ye saldıracaktır; sloganları hazırdır: “Ne Şam, ne Sam.”

Oysa sonuçlarıyla da ortaya çıkmıştır ki bu yol’suz taktikler, hep Sam’a destek anlamına gelmiştir. Zira zalimle mazlum, güçlüyle zayıf, haksızla haklı arasında “tarafsız” kalmak, hep zalime, güçlüye ve haksıza yaramıştır.

ZORA MEYLETME OPORTÜNİSTLİĞİ

Türkiye Solu’nun bir kesimi yukarıdaki taktiklerde görüldüğü gibi yol’suzken, Kürt ayrılıkçılığının örgütü PKK ise benzer durumunu 3. yol’culuk olarak açıklar.

3. yol’culuk özetle şudur: ABD emperyalizmi ile Şam yönetimi savaşırken, ikisinden de yana olmamak ve ayrı bir yol izlemektir güya… Ama pratikte, hangisi ağır basarsa ona meyletmektir.

O nedenle 3. yol, oportünistliktir; kuvvete ve zora meyletmedir…

PKK ULUSALCILARA GÖZ KIRPTI MI?

Tüm bunları neden mi açıkladık? Hem PKK’den hem de PYD’den gelen son açıklamaların estirdiği rüzgâr nedeniyle… Anımsayalım:

Önce PKK’nin yeni iki numarası Cemil Bayık konuştu ve özetle “Çözüm, Gezi’deki gibi Atatürk’le Öcalan’ın yan yana olmasından geçer” dedi. Açıklama, bazı kesimler tarafından “PKK ulusalcılara göz kırptı” diye yorumlandı.

Ardından PYD’nin açıklamaları geldi. PYD, ABD’nin Suriye’ye saldırmasına karşı çıkıyordu!

İşte bu açıklamalar tipik PKK tavrıydı ve 3. yol’culuklarını yansıtıyordu. Çünkü Atatürk’le Öcalan yan yana değildi ve olamazdı. Gezi eylemlerinde halk Atatürk’te birleşmişti ve halk hareketinin sembolü Türk bayrağıydı. Gezi eylemcileri, hem PKK’yle “çözüm” ortaklığı yapan AKP’ye hem de AKP’nin müzakere ettiği PKK’nin Türkiye’yi bölme girişimine karşıydı. Halk, toplamda da bu iki kuvveti kullanan ABD’ye karşıydı.

PKK’NİN ASIL KORKUSU

Şimdi tüm bunların üzerinden atlayarak ve “Atatürk ile Öcalan çözer” hinliğine başvurarak yapılmak istenen açıktır ve bu açıklamalardan AKP’nin hiç rahatsızlık duymaması çarpıcıdır. Zira AKP için PKK’nin Gezi’ye sızması, sonbahar ayaklanmasını etkisizleştirmenin yoludur!

Diğer yandan PYD’nin ABD saldırısına karşı çıkması da yanıltıcıdır; hem açıklama Obama topu Kongre’ye attıktan sonra yapıldığı için, hem de bu kez yenilecekleri için…

Bakınız şu somut bir gerçektir. ABD bölgeye ne zaman gelse, PKK büyür. 1991 Irak saldırısı da, 2003 Irak işgali de örgütü palazlandırmıştır. Aynı şekilde PYD de, Washington’un Suriye’ye terör ihraç etmesiyle birlikte büyümüş ve Suriye’nin bir bölümünde bayrak sallar hale gelmiştir.

Ancak bu kez mevcut durumu, Suriye’nin direnişini, Rusya’nın ve İran’ın desteğini ve Atlantik cephesinin sorunlarını gören PKK-PYD, yenilgiden ve mevcut kazanımların kaybedilmesinden korkmaktadır!

ÖCALAN NASIL DEĞİŞİR?

1991’den beri ABD’nin planları içerisinde rol alan ve varlığını o planlara borçlu olan PKK’nin dünden bugüne ansızın köklü bir değişikliğe gitmesi mümkün değildir.

Ancak zora meyletme durumları Türkiye açısından şu yararlı gerçeğe işaret etmektedir: Türkiye Türkiyeci bir iktidar tarafından yönetildiğinde, Öcalan hızla saf değiştirir ve 1999-2004 yıllarındaki “Kemalistlerle yürüme” dönemini tekrarlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Eylül 2013

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın