Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Mustafa Kemal’in askeri: İkra

Erdoğan’ın “o kılıçları kime çekiyorsunuz” diyerek teğmenleri hedef alması ve “kendini bilmezler temizlenecek” diyerek operasyon yapılacağı mesajını vermesi, hangi açıdan bakarsanız bakın, “22 yıla rağmen muktedir olamamanın öfkesi“dir öncelikle… 

Erdoğan’ın sekiz gün beklemesi, Devlet Bahçeli’nin ne söyleyeceğini görmek istemesi, AKP içindeki tartışmaları izlemesi, hatta danışmanı ile parti sözcüsünü boşa düşürmesi elbette AKP ve Cumhur İttifakı açısından incelemeye değerdir ama ben “muktedir olamama öfkesi” üzerinde duracağım.

Teğmenlerin kılıcı Türkiye’nin güvencesidir

Öncelikle, teğmenlerin neden kılıç çektiği ortada. Bu bir subaylık yemini ritüelidir. Teğmenlerin kılıcı, Türkiye’nin güvenliğinin ve savunulmasının güvencesidir. Kılıç üzerinden tuhaflık arayan, görevi kılıç kuşanmak olan genç teğmenlere değil, hutbeye kılıçla çıkan Diyanet İşleri Başkanı’na bakmalıdır!

Rahatsızlık yeminin içeriğine ve kaldırılmış olmasına rağmen okunmasınaysa, asıl tartışılması gereken iktidarın neden öğrencilerin “andımız”ı ve mezun olan teğmenlerin yeminiyle uğraştığı olmaldır. 

Kaldı ki yemindeki “laik demokratik cumhuriyet” sözünden rahatsız olan milletvekilleri, içlerine sinmese de “demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” diyerek TBMM’de yemin etmektedir. Çünkü kavramların kaynağı Anayasa’dır ve zaten dörtte üçünü değiştirmelerine rağmen yine “yeni anayasa” demeleri, bir yönüyle de bu nedenledir.

Tek “Başkomutan” var

Asıl rahatsızlık şudur: 22 yıldır iktidardadırlar ama hâlâ istedikleri gibi muktedir olamamışlardır. 

1) 30 Ağustos haftası boyunca kendisinden “başkomutan” diye bahseden Erdoğan, teğmenlerin “Tayyip Erdoğan’ın askerleri” olmamasına öfkelidir. Hâlâ ve sadece Atatürk’ün “Başkomutan” sayılmasına öfkelidir.

2) 22 yıldır iktidardadırlar, yeni kuşakları “İkra”laştırabildiler ama İkraların “Mustafa Kemal’in askeri” olmasını bir türlü engelleyemediler. İşte öfkeleri bunadır. 

Ne güzel: Üç kız öğrenci, üç harp okulunun, kara, deniz ve hava harp okulunun birincisi oldu. Ancak Erdoğan günlerdir bir tek Hava Harp Okulu birincisi İkra Teğmen’den ismen bahsetmektedir: “Bakıyorsun üç tane birinci olan kızımız var. Ve bu kızlarımızdan birisinin ismi İkra. Üç kardeş, adı İkra. Manisalı ve birinci oldu. Diğer ikisi onlar da yine birer Anadolu yavrusu. Fakat tabii bu oyuna nasıl geldiler, gelindi? Şimdi çalışmalarımızı yapıyoruz, üniversiteyle, Kara Kuvvetleri’yle, Milli Savunma’yla görüşmelerimizi yaptık ve bunların süratle temizlenmesi için adımlarımızı atıyoruz.“

TSK’yi biçimlendirme ısrarı felakettir!

Anımsarsınız, bir kaç yıl önce Erdoğan uzun yıllardır siyasal iktidar olmalarına rağmen bir türlü “sosyal ve kültürel iktidar olamamaktan” yakınmıştı. İşte teğmenler meselesi aslında budur. 

Askeri liselerin kapatılmasına ve harp okullarının tümden değiştirilmesine rağmen, yeni mezun subayların hâlâ “Mustafa Kemal’in askeri” olmasından rahatsızdırlar.

Mesele şu ki, bu rahatsızlıkları ve bunu değiştirmeye çalışmaları, daha önce görüldüğü gibi TSK’ye ve Türkiye’ye zarar verdi. TSK’yi ille de kendilerine göre biçimlendirmeye çalışmaları, FETÖ’nün TSK’ye kumpas kurmasının ve TSK içinde ”paralel ordu” inşa etmesinin önünü açtı ve en sonunda darbeye soyunmasına neden oldu. 

Teğmenlere operasyona kalkmadan önce o süreçteki hatalarını ve sorumluluklarını bir kez daha anımsamalarında sayısız yarar var!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Eylül 2024

, , , , ,

Yorum bırakın

BRICS meselesi

Binlerce yıldır uygarlığa lokomotiflik yapan kuvvetler sürekli yer değiştiriyor. Kuvvetler yükseliyor, düşüyor, yerini yeni kuvvetler alıyor. Batı’nın üstünlüğüyle geçen 500 yıllık döngü sona eriyor. Bunu saptayan son Batılı devlet adamlarından biri Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa’ydı: “ABD seçimlerinden sonra kim kazanırsa kazansın farklı bir dünya olacak. Rusya ve Güney Afrika, Brezilya, Türkiye’deki yükselen güçlerin konumlanışı da aynı olmayacak. Hindistan da aynı olmayacak. Yeni bir tarihi döngünün başlangıcındayız.”

Evet, yeni gerçek budur; yeni bir tarihi döngü başlıyor. Asya, Küresel Güney’e liderlik ederek yükseliyor. Dolayısıyla siyasal ve ekonomik analizleri bu gerçeğe göre yapmalıyız. BRICS meselesine de böyle bakmalıyız.

İktidarın pazarlıkçı yaklaşımı

İktidar, BRICS’e yaklaşımını “utangaç, pazarlıkçı ve ikili” bir şekilde yürütüyor. Resmi bir başvuru var mı yok mu, tam belli değil. Bloomberg’e konuşan Türk yetkili var diyor, Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Uşakov var diyor ama AKP hükümeti “var” demiyor!

Aslında sadece bu durum bile iktidarın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilişkilerini stratejik bir anlayışla değil, taktik bir bakışla yürüttüğünü gösteriyor. Özetle ŞİÖ’yle ilişkiyi NATO’yla, BRICS’le ilişkiyi AB’yle pazarlıkta bir kart olarak kullanmaya çalışıyorlar. 

Haliyle kendi tabanlarının da kafası karışıyor. Üstelik birbirlerinin muadili olmayan kurumları karşı karşıya getiren denklemler kurarak, “şurdan ayrılmadan buraya giremeyiz” gibi sonuçlar çıkarılmasını sağlıyorlar.

Ana muhalefet iktidardan daha geride 

Ana muhalefet partisi ise bu konuda ne yazık ki iktidardan bile daha geri mevzide. AB kapısında beklenilmesini istiyor, tabanını “Ya AB ya ŞİÖ” diyerek Batıcılığa teslim olmaya zorluyor. 

Ana muhalefet partisi liderliğinin iddia ettiği gibi Atatürk hep Batı’yı işaret etmiş değil, dolayısıyla BRICS’e “yönümüz hep Batı, değiştiremeyiz” diye karşı çıkmalarının hiçbir tarihsel geçerliliği yoktur.

Atatürk Batı’yı değil, “çağdaş uygarlık seviyesini” işaret etti. Ve büyük devrimci Atatürk, çağdaş uygarlığın yerinin sürekli kalıcı olmadığını en iyi bilenlerdendi.

Kuzey-Güney mücadelesi

Durum şudur: Ticaretin ve ekonominin merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı, siyasetin merkezi de kayıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor. 

Küresel Güney, Küresel Kuzey’in (Atlantik’in) dünya egemenliği için oluşturduğu düzeni adım adım zorluyor. Atlantik kuvvetleri ise bu süreci engelleyebilmek için yaptırımlar uyguluyor, darbeler ve suikastler düzenliyor, rezervlere el koyuyor, petrol çalıyor, savaşlar kışkırtıyor. 

Elbette nafile! Küresel Güney düzeni iki yönlü zorluyor: 1) Kurallarını ABD’nin yazdığı düzende reform istiyor. 2) ABD’nin dünya egemenliğini sürdürmek üzere kurduğu kurumların karşısında kendi kurumlarını inşa ediyor.

Türkiye’nin konumu

İşte BRICS bu düzeni zorlama sürecinin en önemli organizasyonlarından biridir. Çünkü BRICS’in iki temel hedefi var: Uluslararası düzenin ve mali sistemin demokratikleştirilmesi. Yani belli başlı ülkelerin kararlar aldığı ve uyguladığı değil, daha çok ülkenin eşit ilişkilerle kararlar aldığı ve uyguladığı bir düzen. 

BRICS bu amaçla Küresel Güney ülkelerinin uluslararası düzende söz sahibi olmasına çalışıyor, örneğin BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesini savunuyor. BRICS, doları egemen kılan mali sisteme karşı işbirliği yapıyor; dolar yerine ulusal paralarla ticareti yükseltiyor, IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına Yeni Kalkınma Bankası’nı koyuyor.

Sonuç olarak Küresel Kuzey/Batı dönemi bitiyor, Küresel Güney/Doğu dönemi başlıyor. ABD ve AB’nin bu gerçeği görerek önlemler almaya çalıştığı şartlarda, nesnel olarak bir Küresel Güney ülkesi olan Türkiye’nin kendisini bu yüzyılda da yine Atlantikçi (Küresel Kuzeyci) sanarak yanlış konumlanması, bu kez Batıcılara rağmen mümkün olmayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2024

, , , , , , , , , , , , ,

3 Yorum

Afrika kutbu

Avrupa ile Kuzey Amerika’nın 500 yıllık üstünlüğünün nedenlerinden biri Güney Amerika, Afrika ve Asya’yı sömürmesiydi. Bu üç coğrafyanın sadece altınını, gümüşünü, baharatını değil, insanını da köleleştirerek sömürdüler; kapitallerini büyüttüler. 

Ulusal kurtuluş ve devrimler çağı, geçen yüzyılda sosyalizm dalgasının da yükselmesiyle Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasını sağladı. Yine de “Beyaz Efendi” kara kıtanın bazı ülkelerini çeşitli yollarla daha alt seviyede sömürebilmeyi sürdürdü. 

2000’lerde ise Afrika açısından yeni bir süreç başladı. İkinci dalga diyebileceğimiz bu süreçte, Afrika ülkeleri kalan sömürü ilişkilerini de temizlemeye koyuldu. Sıra sıra ABD’yi, İngiltere’yi, Fransa’yı sırtlarından atıyorlar… 

Modernleşmeyi ilerletmek

2000 yılı, Afrika açısından diplomaside de önemli bir yıldı: “Çin-Afrika İşbirliği Forumu” başladı.

Şu anda dokuzuncusu düzenlenen forum, hem Çin’in hem de Afrika ülkelerinin uluslararası ilişkilerde en değer verdiği işbirliği modelinin başında geliyor. Üç yılda bir düzenlenen forumun bu yılki teması “modernleşmeyi ilerletmek”, önemli gündem başlıklarından biri ise “barış ve güvenlik.”

Afrika’nın kendi barış gücünü oluşturması, güvenlik alanındaki meydan okumalara ortak çözüm bulunması, dünyanın barış içinde gelişiminin hızlandırılması, bu yılki Çin-Afrika İşbirliği Forumu’nun hedefleri… 

Afrika’nın 2063 acendası

Bir önceki forumda, Çin ve Afrika “2035 vizyonu” belirlemişti. Sekiz alanda yapılacak işbirliği Afrika Birliği’nin “2063 acendası”ndaki temel hedefi gerçekleştirmek içindi. O hedef, Afrika Birliği Örgütü’nün kuruluşunun 100. yılında, 2063’te, Afrika’nın ”küresel bir güç merkezi” olmasıdır.

Aslında Afrika küresel bir güç merkezi olmaya da başladı. Afrikalı liderlerin Rusya-Ukrayna savaşında arabuluculuğa soyunması ve Moskova ile Kiev’e barış planı sunması, Güney Afrika’nın İsrail soykırımına karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açarak siyasi liderlik üstlenmesi, “yükselen Afrika”nın göstergeleridir.

Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Jinping, Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Musa Faki Muhammed ile yaptığı görüşmede Afrika’yı “dünyanın önemli bir kutbu” olarak nitelemiştir.

53 Afrika ülkesi, işte bu hedefi hızlandırmak üzere “kalkınma için Çin’le işbirliği” modelini Pekin’deki forumda daha da geliştirmeye çalışıyor. 

ABD’nin kara propagandası

ABD, Çin ile Afrika’nın bu işbirliğinden en rahatsız ülke. O nedenle elindeki tüm medya gücüyle uzunca bir süredir kara propaganda yapıyor, Çin’in Afrika’yı sömürdüğünü, borç tuzağına düşürdüğünü vb iddia ediyor. 

Elbette Atlantik’in iddiaları yalan; Çin’in 2000-2023 arasında Afrika ülkelerine verdiği toplam 180 milyar dolarlık kredinin şartları Dünya Bankası ve IMF’nin kredilerinden çok daha uygun. Dahası Çin’in yatırımları ile Afrika ülkeleri büyük kazanımlar elde ediyorlar. Ve Afrika için Çin çok önemli bir pazar. Bu Afrika’nın Çin’e artan ihracat verilerinden de görülüyor. Özetle Afrika ülkelerinin ekonomilerinin büyüdüğü ve siyasi etkilerinin arttığı ortada.

Kaldı ki Atlantik medyasının söylediği gibi ortada bir borç tuzağı ve yeni tip sömürü ilişkisi olsa, Afrika ülkeleri Çin’le işbirliğini bu denli önemsiyorlar olmazdı zaten! Baksanıza, 54 Afrika ülkesinin 53’ü, devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları olarak forumda yer alıyorlar.

Çin’in “5 hayır” ilkesi

Çünkü Çin, yıllardır sömüren Batı’dan farklı olarak, Afrika’yla ilişkisini “5 hayır” ilkesine dayandırıyor. 1) Afrika ülkelerinin içişlerine karışmama, 2) tercih ettiği kalkınma yoluna müdahale etmeme, 3) dışarıdan irade dayatmama, 4) yardımları siyasi şartlara bağlamama, 5) yatırım ve finans işlerinde bencil kazanç arayışında olmama.

İşte bu ilkeler, Batı’nın tüm propagandasına rağmen Afrika’nın Çin’le kazan-kazan ilişkisini sürdürmesinin zeminini oluştuyor.

Sonuç olarak çok kutuplu bir dünya kuruluyor ve Afrika da o dünyada bir kutba dönüşüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2024

, ,

1 Yorum

Geminin kaptan sorunu

Cumhurbaşkanı Erdoğan 30 Ağustos konuşmasında yine “aynı gemideyiz” metaforuna sarıldı. “Ekonomik zorluklar ve günlük siyasi tartışmalar bize zarar veremez ama iç kalemizde gedik açılırsa toparlamak zor olur” dedi; “Böyle bir durumda 85 milyon olarak hepimiz bedel öderiz” dedi, “Hepimiz aynı gemideyiz, iç cephemizi sağlam tutmalıyız” dedi…

Ne güzel siyaset! Erdoğan için siyasi ve ekonomik tablo kötüyse “aynı gemideyiz” ama Erdoğan için işler iyi gidiyorsa ötekiyiz…

Aynı gemi metaforu neyi perdeliyor?

Erdoğan’ın sözleri Türkiye’nin gerçekliğiyle uyumsuzdur, daha önemlisi metaforla gerçeği tersyüz etmeye çalışmaktadır. Çünkü yaşanmakta olan ve nedeni Erdoğan’ın ekonomi-politiği olan kriz nedeniyle zaten bedel ödüyoruz. Beş yılda alım gücümüzün nasıl eridiğini hepimiz günbegün yaşadık, yaşıyoruz. 

İktidarın “itibardan tasarruf olmaz” diyerek bedel ödemeden sürdürdüğü yaşamının tersine, halk olarak ağır bedel ödüyoruz; dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 20 bin TL, yoksulluk sınırı 60 bin TL mertebesinde. Ve ücretlilerin yarısının asgari ücretli olduğu şartlarda asgari ücret 17 bin TL, emeklilerin çoğunluğunun aylığı ise asgarinin, yani en azın altında…

Kısacası yoksullar daha da yoksullaşıyor ama zenginler daha da zenginleşiyor!

Türkiye’nin en iyi üniversitelerini bitirip, sınavlarda en yüksek puanları alan ama mülakatlarda elenen(!) binlerce pırıl pırıl genç işsiz kalırken, aynı işi yapan kamu şirketi yerine devletlerarası savunma alışverişlerinde kollanan damat ise vergi rekortmeni oluyor! Milyonlar açlık ve yoksullukla boğuşurken, iktidar çevresi korunaklı lüks sitelerde yeni hayatlar yaşıyor!

“Aynı gemideyiz” metaforu, işte bu tabloyu perdelemek içindir. 

Toplumu kutuplaştıran iç cepheyi zayıflatır

“İç cepheyi sağlam tutmak” elbette önemlidir ama yolu öncelikle adil ekonomik bölüşümden geçer. 

Sermaye sınıfına vergi affı getiren, teşvik veren ama emek sınıflarına ve halka kemer sıktıran bir iktidar, tersine iç cepheyi zayıflatıyordur. İdeolojik ve mezhepsel ilişkileri nedenlerle çeşitli ülke ve kurumlara ekonomik destek ve hibe veren ama emekliye gelince “yok” diyen bir iktidar, iç cepheyi zayıflatıyordur. 

Kendisine muhalif olanlara türlü türlü hakaretler eden ama en ufak eleştiriye bile elindeki yasa çıkarma gücü ve güvenlik sopasıyla hapis yanıtı veren bir iktidar, iç cepheyi zayıflatıyordur.

Toplumu kutuplaştıran, kendi yaşam tarzına özgürlük isteyen ama başka yaşam tarzlarına baskı uygulayan, kurumlara personel alımında liyakati değil davaya sadakati esas alan, bilimsel eğitimi tırpanlayarak kendi ideolojik ve mezhepsel çizgisini müfredata yerleştiren bir iktidar, iç cepheyi zayıflatıyordur.

Gemi su alıyor

Aynı metafor üzerinden olanı biteni özetlersek: 

22 yıldır kaptana “dümen kır, kayaya çarpıp batıracaksın” diyenler güverteden atıldı, ambarlara tıkıldı. İktidar ise kaptan köşkünde, lüks kamaralarda “gemi bizim” keyfi çattı.

Ama gemi su almaya başlayınca “hepimiz aynı gemideyiz” diyerek biz ambarlardakilerden yine fedakarlık istiyorlar!

Çözüm belli: Geminin batmaması için kaptanın değişmesi gerekli. 

Dolayısıyla Türkiye’nin birinci partisi durumundaki ana muhalefet partisi, erken seçimi “ya gelecek sene ya ondan sonraki sene” genişliğinde değil, hemen istemeli!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Eylül 2024

, , ,

2 Yorum

CHP’nin “ya AB ya ŞİÖ” yanlışı

Ne oldu da Brüksel beş yıl sonra Türkiye’yi AB Dışişleri Bakanları Gayriresmi toplantısına davet etti? 

Yanıtı davet sahibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell veriyor. Her ne kadar davet edilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Kıbrıs konusuyla bağ kurulmaksızın müspet yaklaşım sergilenmesi Türkiye ile AB’nin ortak menfaatine hizmet eder” dese de, Borrell açıkça belirtti: “Türkiye Dışişleri Bakanı’nı toplantımıza davet etmemizin tüm sorunlara ancak özellikle Kıbrıs’a bir çözüm aramak için diyalog sürecini yeniden başlatmanın ilk adımı olmasını umalım.”

Kıbrıs, Ukrayna’da Türkiye’ye duyulan ihtiyaç, sığınmacı sorununda Türkiye’nin tamponluğunun sürdürülebilmesi, ABD’nin NATO stratejisinde Türkiye’ye verilen yeni roller… AKP bu durumu iktidarını sürdürebilmek için bir fırsat olarak görüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan o nedenle “Türkiye’nin stratejik hedefi AB üyeliğidir” diyor.

Özel’in kurduğu yanlış denklem

Asıl vahimi ise CHP’nin tutumu. Zira AB’nin bir masal olduğunu, Türkiye’nin AB kapısında Atlantik cephesinin ihtiyaçları için tutulduğunu, ne kapıdan içeri alındığını ne de kapıdan ayrılmasına izin verildiğini, bunca yıldan sonra sıradan yurttaşlar bile görüyor ama CHP liderliği görmüyor!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynen şöyle söylüyor: “Türkiye, tarihinin dönüm noktasında. Yapılacak ilk seçim bir yönüyle yeniden referandum olacak. Bu sefer referandum, zengin müreffeh Avrupa’nın bir parçası, hukukun üstünlüğünün kalkınma getirdiği bir Türkiye mi? Yoksa Şanghay İşbirliği Örgütünde olduğu gibi güçlü liderlerin, yoksul halkların olduğu bir Türkiye mi?”

CHP bu anlayışla Türkiye’yi AKP’ye mahkum etmeye devam eder ne yazık ki! Dünyanın gerçeklerinden bu kadar kopuk, küresel gelişmelere bu kadar aykırı, tarihsel ilerleyişe bu kadar ters bir denklem, yüzyıllık bir partinin en hafifinden entelektüel birikimine haksızlık!

Hepsi bir yana, Türkiye’yi yönetecek bir liderin en azından gerçeklik zemininde olması gerekmez mi? Türkiye’nin önünde Özel’in işaret ettiği gibi “ya AB ya ŞİÖ” ikilemi mi var? AB Türkiye’yi üye yapmak istiyor da bizim mi haberimiz yok!

Erdoğan’ın şansı!

CHP liderliği bir süredir şu tezi işliyor: “Türkiye, AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ABD’yle sorunlar yaşıyor, AB’den uzaklaşıyor, Türkiye’nin eksenini kaydırıyor.” 

Erdoğan’ın şansı da bu işte. Ana muhalefeti gerçeklikten kopmuş bir ülkede, her türlü kötü yönetimine rağmen, iktidarda kalabilmeyi sürdürebiliyor.

ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi, Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarına karşı konumlanması, AKP’den kaynaklı değil; Washington’un çıkarlarıyla ilgili. Türkiye’nin AB’den uzaklaşması ya da AB’nin Türkiye’yi kapıda tutması AKP’den dolayı değil, AB’nin Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında tampon bölge görmesiyle ilgili.

Türkiye, bugünkü noktaya AKP Doğuculuk yaptığı için değil, Batıcılık yaptığı, ABD’nin projelerini uyguladığı, AB’nin uyum programını yerine getirdiği için geldi. 

Batıcılık yarışı

Tersine, bunları saptayarak kurucusunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine uygun hareket etmesi gerekirken, CHP sürekli iktidarı “Türkiye’nin Batı’yla arasını bozmakla” suçluyor! Oysa AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı, en Avrupacı partisidir. 

CHP, AKP’nin Batıyla pazarlık için zaman zaman Doğuyla işbirliğine yönelmesindeki yanlışlığa itiraz edeceğine, Washington ile Brüksel’e “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor ne yazık ki…

Bir kez daha uyaralım: CHP’nin AKP’yle mücadeleyi, dün olduğu gibi bugün de “ben daha Batıcıyım” diyerek sürdürmeye çalışması, eline geçen birinci parti olma fırsatını tepmesi anlamına gelecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2024

, , , , , , ,

3 Yorum

Baron sopası nasıl kırılır?

S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir. Evet, kesinlikle şu anda ABD ve Avrupa’nın geliştirdiği füze savunma sistemlerinden çok daha iyidir ama bundan ötesidir.
S-400 askeri anlamda, silah envanterini çeşitlendirebilmek demektir. ABD merkezli Atlantik cephesine 75 yıldır sürdürülen silah bağımlılığına karşı bir hamledir. Zira 75 yılda görüldü ki ABD, İngiltere ve Almanya, verdikleri silahları isterlerse terörle mücadelede kullandırtmayabiliyor ya da Kıbrıs gibi stratejik konular nedeniyle ambargo uygulayarak yedek parçasını sağlamıyor, yenisi vermiyor.
S-400 siyasi anlamda, Türkiye’nin ABD stratejilerine eklemlenme çizgisinin dışına çıkabilmesinin adıdır. Çünkü ABD Türkiye’yi tehdit eden çeşitli terör örgütlerini desteklemekte, çıkarları ve stratejisi için Türkiye’yi komşularıyla düşmanlaştırmakta, Akdeniz ve Karadeniz’de Ankara’ya karşı konumlanmaktadır. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyabilmek için “çizgi dışına” çıkması zorunluluktur.
S-400 AKP için pazarlık kartıdır
Özetle S-400, bağımlılığı zayıflatma, bağımsızlığı güçlendirme hamlesidir. Sorun şu ki S-400 Türkiye’yi yöneten iktidar için bu anlama gelmemektedir. Doğru S-400’ü Rusya’dan AKP hükümeti almıştır ancak yukarıda özetlediğim nedenlerle değil, “müttefiki ABD’yle” daha sıkı pazarlık yapabilmek için!
Çünkü Erdoğan “Neo-Abdülhamit”tir; kendisine bölgede alan açabilmek için Rusya’yla işbirliği yapar, bunu ABD’yle pazarlığında kullanır, ABD ve Rusya’yı ise AB ile dengelemeye çalışır.
İşte Ankara’nın “S-400’leri kutulara koyalım, ABD’den F-35 alalım” yoklaması bu nedenledir. Doğa Öztürk’ün önceki gün Cumhuriyet’te manşetten verilen bu haberinin yalanlanmaması, zaten AKP hükümetinin son uygulamalarıyla da uyumludur.
Dolar tehdidi
Erdoğan’ın politikalarını bir stratejinin taktikleri olarak değerlendirmek mümkün değildir. Erdoğan’ın dış politikaları da, iç politikaları da öncelikle “iktidarda kalabilmek” içindir.
Örneğin Mayıs 2023 seçiminden bu yana hangi politikaları öne çıkıyor? Mehmet Şimşek’in uygulayıcılığında neoliberal ekonomi, Mavi Vatan ve Doğu Akdeniz’de geri adım, ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarına kısmi uyum, Suriye’yle normalleşmeye fren, sığınmacı politikasına devam, yeniden “AB stratejik hedefimizdir” söylemleri, İsrail’i korumaya gelen ABD savaş gemileriyle ortak tatbikat vb.
Peki bu geri adımlar neden? Çünkü ekonomi-politikaları ile Türkiye’yi krize soktular, iktidarda kalabilmek için yeni borçlara ihtiyaçları var.
New York bankerleri ve Londra tefecilerinden borç bulabilme programı uygulayan AKP hükümeti, içerideki kimi sermaye grupları kavgası nedeniyle, zaman zaman baronların sözcülerinin sopalarıyla hizada tutulmaya çalışılmaktadır. Uluslararası faiz baronlarının sözcülerinden Timothy Ash’in şu son mesajı bu nedenledir: “Şunu netleştirelim: Şimşek istifa ederse veya görevden alınırsa, son bir yıl içinde görülen 20 milyar dolardan fazla portföy girişinin tamamı çıkacaktır. Bu da hızlanan dolarizasyon, büyük döviz rezervi kaybı, yeniden büyük bir devalüasyon anlamına gelir. Sistemik bir kriz (bankalar, ödemeler dengesi ve kamu borcu) çok olası olacaktır.”
Devletçilik ve karma ekonomi
Atatürk’ün “tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlıklık ile mümkündür” saptaması, geçen yüzyıldaki tüm antiemperyalist büyük devrimcilerin ortak saptamasıdır.
Türkiye’nin esas meselesi de budur. Türkiye’nin devletçilik ilkesinden sapmasıyla Atlantik cephesi içinde bağımsızlığının aşınması aynı süreç içindedir.
Türkiye, 21. yüzyılda tam bağımsız olacaksa, baron sopalarına maruz kalmak istemiyorsa, ABD stratejilerine eklemlenen vassal ruhlu hükümetlerden kurtulmak ve yeniden devletçiliği yükseltip kamu-özel karma ekonomi sistemi uygulamak zorundadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2024

, ,

2 Yorum

AKP’nin iki yüzü

AKP’nin siyaset yapma tarzı, “söylediğinin tersini yapma, yaptığının tersini söyleme” şeklinde özetlenebilir. Buna AKP’nin siyasette iki yüzü de denilebilir. En somut uygulandığı alan da en çok istismar ettiği konuda, İsrail-Filistin meselesinde yaşanıyor… 

Son örnek, TCG Anadolu gemisinin, İsrail’i koruyan ABD savaş gemisiyle 13-17 Ağustos tarihleri arasında tatbikat yapması oldu. Aydınlık haberi manşetten, “AK Parti Hükümeti’nin gizlediği faaliyeti ABD açık etti: TCG Anadolu İsrail’i koruyan tatbikatta” şeklinde verdi (Aydınlık, 24.8.2024).

Her konuda açıklama yapan, her faaliyetini duyuran Milli Savunma Bakanlığı “nedense” bu tatbikatı duyurmadı. Türkiye tatbikatı ABD Denizcilik Enstitüsü’nün yayınladığı faaliyet notlarından öğrendi.

Güya AKP Hükümeti, ABD’nin Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesine karşı çıkıyor, ABD savaş gemilerinin İsrail’i destekleyerek Gazze’deki soykırımı büyüttüğünü savunuyordu. Taban da iktidarın “ABD’ye meydan okuyan” bu tavrıyla mutlu oluyordu. Meğer Türk savaş gemileri, AKP hükümetinin onayıyla İsrail’i koruyan ABD gemileriyle tatbikat yapıyormuş!

Ticaret ve müdahillik konusu

Benzerini ticaret konusunda da yaptılar biliyorsunuz. 7 Ekim 2023’ten itibaren kamuoyu AKP hükümetinden İsrail’le ticareti kesmesini istedi. Kesmediler, “siyaset başka ticaret başka” dediler. Ne zaman ki 31 Mart 2024 seçiminde İsrail’le ticareti sürdürmenin AKP oylarını erittiğini gördüler, “ticareti kesme” kararı aldılar. Ancak bazen “önceden yapılan anlaşma” diyerek, bazen de dolaylı yollardan ticareti sürdürdüler. 

Bu köşede konu etmiştik. Erdoğan Washington’da yapılan NATO zirvesi sırasında basın toplantısında aynen şöyle demişti: “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik.” (AA, 12.7.2024).

Oysa doğru değildi. Güney Afrika tek başına şikayet etmiş, Ocak 2024’te ilk ara karar açıklanmış, AKP Mayıs ayında “davaya müdahil olacağız” demiş, Haziran ve Temmuz ayları boyunca “müdahil oluyoruz” diyerek propagandayı sürdürmüş, ancak 7 Ağustos’ta müdahil olmak için resmi başvuru yapabilmişti!

One minute 

Bu tezatlıkları perdeleyebilmek için başka tezatlıklara imza attılar. Örneğin Erdoğan 31 Mart 2024 seçiminden önce İsrail’le ticaretin sürmesine tepki gösterenlere şöyle dedi: “Hiçbir siyasetçinin cesaret edemediği duruşu ‘one minute’ diyerek ortaya koyduk.” Halbuki Erdoğan İsrail’le normalleşme sürecini başlatırken, “one minute” çıkışı için şöyle demişti: “Benim tepkim moderatöreydi. İsrail’e, Peres’e veya Musevilere değildi.” 

Kısacası kime “one minute” denildiği, siyasi ihtiyaca göre değişiyordu. Zaten İsrail Cumhurbaşkanı Peres’i 12 Kasım 2007’de TBMM’de konuşturup, ayakta alkışlamışlar; yaklaşık bir yıl sonra 29 Ocak 2009’da ise Davos’ta Peres’le yaptıkları oturumda ünlü “one minute” çıkışını sahnelemişlerdi!

Neo-Abdülhamitçilik

Sonuç olarak AKP hükümeti Haniye için yas ilan ediyor ama Haniye’yi öldüren İsrail’i koruyan ABD savaş gemileriyle ortak tatbikata onay veriyor; İsrail’i Gazze’de soykırım yapmakla suçluyor ama İncirlik’ten İsrail’e askeri mühimmat taşıyan ABD uçaklarının uçuşlarını engellemiyor; Netanyahu için Hitler benzetmesi yapıyor ama ABD’nin Netanyahu’ya istihbarat sağladığı Kürecik Radarını kapatmıyor. 

Temmuz ayında Washington’da yapılan NATO Zirvesinden bu yana ise ABD’yle işbirliğini artırmış durumdalar ve AB’nin gayriresmi dışişleri bakanları toplantısına davet edilmekten de son derece mutlular!

Çünkü Erdoğan, yıllardır belirttiğim gibi Neo-Abdülhamitçidir; Rusya’yla anlaşarak kendisine bölgede alan açmaya çalışıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor, iki büyük gücü de AB’yle dengelemeye çalışıyor. 

Problem şu ki Neo-Abdülhamit de Abdülhamit gibi üç tarafa taviz vermek zorunda kalıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ağustos 2024

, , , , , , , , , , , , ,

3 Yorum

Avrasya’da koridor savaşları

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Bakü’de yaptığı zirve, sadece iki ülkeyi değil, bölgeyi ve Avrasya’yı ilgilendiren sonuçlar doğurdu. 

En önemli sonuç, elbette Kuzey-Güney Koridoru anlaşmasıydı. Hindistan, İran, Azerbaycan, Hazar Denizi, Rusya rotalı bu koridor, ABD’nin Rus enerji-politiğini çevreleme hamlesine karşı yeni bir hava koridoru özelliği taşıyor. 

Zira Kuzey-Güney Koridoru, aynı zamanda Rus gazının Azerbaycan’a taşınmasını amaçlıyor. Bu da Moskova’nın Avrupa’ya dolaylı yoldan gaz ihraç edebilmesinde yeni bir yol demek. Elbette mevcut TAP ve TANAP’ın hacmi yetersiz ancak şöyle bir formül gündemde: Yaklaşık 50 milyar metreküp doğalgaz üreten ve bunun yarısını içeride kullanan Azerbaycan, Rusya’dan alacağı gazı içeride kullanıp, kendi ürettiğini Avrupa’ya satacak: kazan-kazan!

Kuzey-Güney Koridoru anlaşmasının parçası olarak iki ülke, birlikte ortak gemi üretimi de yapacak. Modern petrol tankeri ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) gemileri inşa edecek iki ülke hem Karadeniz’de, hem de Volga-Don kanalı üzerinden Hazar-Azak rotasında ticareti artıracak.

Kalkınma Yolu ve Zengezur Koridoru

Peki Putin ile Aliyev’in Kuzey-Güney Koridoru, Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Türkiye’nin Irak’la Kalkınma Yolu projesi ve Azerbaycan’la Zengezur Koridoru projesi var. 

Ancak Zengezur Koridoru beklemeye alınmış görünüyor. Zira Bakü ve Erivan, yakın zamanda bu konuyu barış antlaşması taslağından çıkarma kararı aldılar. Erivan egemenlik hakkının korunmasını istiyor ve koridorun Rus muhafızların kontrolünde olmasına karşı çıkıyor. İran da Ermenistan ile sınırının ortadan kalkmasına karşı olduğu için projeye sıcak bakmıyor. 

Anlaşılan Aliyev ve Putin, Zengezur’un Batı’nın iştahını kabartacak şekilde bir bölgesel soruna dönüşmemesi ve çözüm zemininin olgunlaşması için konuyu beklemeye aldılar. 

ABD’nin Orta Asya-Kafkasya Koridoru planı

Kuzey-Güney Koridoru’nun önemli özelliklerinden biri, Hindistan’ı bölge projesinin içinde tutmasıdır. Zira ABD Hindistan’ı kendi projelerine eklemleyebilmek için olağanüstü çaba harcıyor. Örneğin Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail, Doğu Akdeniz, Avrupa rotalı Hindistan – Ortadoğu – Avrupa Koridoru ABD sponsorluydu. 7 Ekim Aksa Tufanı ile birlikte rafa kalktı.

ABD demişken… Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu köşede yakın zamanda ABD’nin Orta Asya – Kafkasya / Karadeniz – Avrupa Koridoru planına dikkat çekmiştik. ABD Ticaret Temsilcisi Kathleen Tai Kazakistan ve Özbekistan’a “alternatif orta koridor” teklif etmiş, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı James O’Brien, Senato oturumunda yaptığı konuşmada Orta Asya’dan başlayıp, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları üzerinden ilerleyip, Avrupa’ya ulaşacak ticaret koridorunu anlatmıştı. 

Kuşak ve Yol çatısı

Küresel güç mücadelesi açısından asıl konu şudur: ABD, Çin’in liderlik ettiği Asya’yı Avrupa ve Afrika’ya bağlayan Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni, küresel liderliğinin önündeki en önemli engel olarak görüyor. Washington bu nedenle Kuşak ve Yol’u çeşitli düğüm noktalarından kesmek ve alternatifler üreterek gelişmesini durdurmak istiyor. İşte ABD’nin Orta Asya – Kafkasya / Karadeniz – Avrupa Koridoru hedefi bu stratejinin gereğidir. 

Haliyle genel tablo da şöyledir: Avrasya (Avrupa + Asya) coğrafyasında iki temel “yol” savaşı yaşanmaktadır: Asya’yı birbirine ve Avrupa’ya bağlayan yollar ile buna karşı ABD’nin geliştirmeye çalıştığı alternatifler. 

Dolayısıyla yukarıda işaret ettiğimiz Kuzey-Güney Koridoru, Zengezur Koridoru, Türkiye-Irak Kalkınma Yolu, Türkiye’nin Kuşak ve Yol’la entegrasyonunu önerdiği Orta Koridor vb koridorlar / yollar taktik düzlemde birbirleriyle çelişiyorsa da, stratejik düzlemde hepsi bölgenin projesidir ve kazan-kazan ilkesiyle tüm coğrafyanın birlikte yararlanabilmesine açıktır.

Tüm koridorları Kuşak ve Yol çatısına bağlayarak birleştirmek, Asya ve Avrupa ülkeleri için büyük kazanç olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2024

, , , , , , , , , ,

2 Yorum

Yeni anayasa ile Türkiye’yi anayasasızlaştırma

AKP yöneticileri ilan etti: Ekim’de “yeni anayasa” için düğmeye basıyorlar. Bu durumda temel soru şu: Muhalefet AKP’nin “yeni anayasa” baskısına direnebilir mi? Nasıl direnir?

Sorumuzu yanıtlamadan önce AKP’nin “yeni anayasa” hedefinin nasıl bir aldatmaca olduğunu ve aslında Türkiye’yi nasıl anayasasızlaştırdıklarını ortaya koyalım.

Anayasa karşıtlığı ortaklığı: AKP-MHP

– Türkiye’nin şu anda yeni anayasaya ihtiyacı yok, Anayasa’ya uyan, Anayasa Mahkemesinin kararlarını uygulayan yürütmeye / hükümete ihtiyacı var.

– AKP’nin “12 Eylül Anayasası yerine yeni anayasa” sloganı gerçeği yansıtmıyor. Çünkü AKP Hükümeti, Anayasa’nın 177 maddesinin 134’ünü zaten değiştirdi. YÖK başta 12 Eylül’ün anayasadaki asıl izlerine ise hiç dokunmadılar. 

– AKP Hükümetinin her anayasa değişikliği, gerçekte anayasasızlaştırma hamlesidir. Bahçeli’nin “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” sözleri, bu sürecin özetidir: “Erdoğan için” anayasa yapılırken, Türkiye anayasasızlaştırılmaktadır.

– Erdoğan-Bahçeli ortaklığı, fiilen bir “anayasa karşıtlığı ortaklığı”dır. Erdoğan “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyebilmekte, Bahçeli ise kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını isteyebilmektedir. Son örneği geçen hafta TBMM’de yaşandı; Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararı okunmadı, uygulanmadı.

Yeni rejim için yeni anayasa

– Türkiye’nin şu anda yeni anayasa ihtiyacı yok ama Erdoğan-Bahçeli rejiminin yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Çünkü dörtte üçünü değiştirdikleri anayasa, inşa etmeye çalıştıkları rejime engeller çıkarıyor, yasallık sağlamıyor. 

– Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok ama Erdoğan’ın yeni bir anayasaya hemen ihtiyacı var. Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanlığı yapmakta olan Erdoğan’ın dördüncüsü için şansı ve siyasi gücü yok. O nedenle “yeni anayasa” ile kendisine yeniden başkanlık yolu açmak istiyor. 

Erdoğan’ın soğutma taktiği

Erdoğan, 31 Mart 2024 seçiminde ağır mağlubiyet aldı, partisi ikinciliğe geriledi. Normal şartlarda birinci olan parti, halka dayanarak erken seçim talep eder vu mevcut tabloyu lehine kullanırdı. 

CHP bunu yapamayınca, üstelik kendi ayağıyla bir “normalleşme” tuzağına düşünce, Erdoğan 4,5 ayı “CHP’yi yumuşatma ve normalleştirme, siyasi mağlubiyeti soğutma” fırsatı olarak kullandı. Nitekim bunu açıkça da söyledi: “Bizim siyasette yumuşama, muhataplarımızın ifadesiyle normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır.”

CHP normalleşti; birinci parti gibi davranmıyor, 22 yıldır olduğu gibi ikinci parti rolünde izliyor.

Ne yapmalı?

CHP, AKP’nin “yeni anayasa” tuzağını bozmak ve Türkiye’yi anayasasızlaştırmasını önlemek istiyorsa, birinci parti gibi davranmak zorundadır.

İktidarın yoksullaştırdığı, ötekileştirdiği, dışladığı, her gün hakaret ettiği geniş kitle, şu anda CHP’den daha ileride. 

CHP bu kitleyle eylem yaptıkları yerlerde, traktörlerle kapattıkları yollarda, ürünlerini döktükleri tarlalarda, ağaçlarına ve suyuna sahip çıktıkları doğada, sokaklarda, meydanlarda birleşebilirse “Erdoğan için yeni anayasa”yı önleyebilir. CHP yumuşamak yerine bu kitlenin sertleşme eğilimiyle birleşebilirse, AKP-MHP’nin “Türkiye’yi anayasasızlaştırma” sürecini bozabilir. 

Dahası, erken seçimi dayatarak iktidar bile olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Güler-Flake barikatı

Ankara ile Şam’ın normalleşmesi geciktikçe fatura ağırlaşıyor. Faturanın büyüklüğünü anlamamız için sormamız gereken soru şu: Ankara ile Şam neden normalleşmeli?

1) İlk yanıtı Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım “tersinden” versin: Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı. Başbakan Yıldırım da 2916’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu. 

O zaman yanıt açık: Sığınmacılar Türkiye’yi “istila etmesin” ve Türkiye “huzur içinde olsun” diye Ankara ile Şam normalleşmeli.

Mesele elbette sadece AB’yle yapılan geri kabul anlaşması değil. Daha önemlisi şu: “Yerli ve milli” burjuvazi, devlet teşvikiyle ucuza Suriyeli çalıştırarak, bir taşla birkaç kuş vuruyor. Hem sığınmacıyı ucuza sömürüyor, hem karşılığında AKP hükümetinden sigorta vb katkılar alıyor, hem de sığınmacıyı Türk emekçisine karşı “sopa” olarak kullanıp, az zam vermeye gerekçe yapıyor.

Hem karada hem denizde ihtiyaç

2) Atlantik koalisyonunun Beşar Esad yönetimini yıkmaya çalışmasından önce, Suriye’nin kuzeyinde bir PKK/PYD devleti sorunu yoktu. AKP hükümetinin en aktif şekilde yer aldığı o koalisyonun çabaları sonucunda Suriye ordusu geri çekilmek zorunda kaldı, boşluğu ABD destekli PYD doldurdu. Bu durum uzunca bir süre AKP’yi hiç rahatsız etmedi, hatta Ankara’ya davet ettikleri PYD liderine “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’a karşı bizimle hareket edin” denildi. 

ABD ve vekilleri Esad’ı deviremedi ama ABD’nin Suriye’deki varlığı, PYD’nin pozisyonunu korumasını sağlıyor. O zaman baştaki sorumuzun yanıtı açık: Bu tablonun değişmesi için Suriye ordusunun, Suriye topraklarının tümünde egemen olması gerekiyor. Bunun için de Ankara ile Şam’ın normalleşmesi gerekiyor. 

3) Türkiye ABD-AB sponsorlu Doğu Akdeniz enerji-politik güç mücadelesinde yalnızlaştırıldı. Bu yalnızlık, Doğu Akdeniz’in önemli ülkesi Suriye’yle işbirliği yaparak aşılır.

Normalleşmeye fren şartları

Özetle Ankara ile Şam’ın normaleşmesi gerekiyor ve gecikme, faturanın maliyetini artırıyor. Ancak AKP hükümeti, özel ajandası nedeniyle normalleşmeyi “stratejik hedef” olarak değil, dışarıda Astana ortağı Rusya’nın talebi, içeride sığınmacı politikasına yükselen itiraz nedeniyle “taktik hedef” olarak görüyor. Böyle olduğu için de süreç bir ileri iki geri, iki ileri bir geri şeklinde yerinde sayıyor.

Son olarak Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, normalleşmenin önündeki “asker çekme” engeli için 12 Ağustos’ta şu üç şartı açıklayarak frene bastı: 1) Yeni anayasanın kabulü, 2) Seçimin yapılması, 3) Sınırların güvence altına alınması.

Özellikle ilk iki madde açıkça bir ülkenin içişlerine müdahale anlamına gelir ki, Erdoğan son normalleşme mesajlarında “Suriye’nin iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz olamaz” diyordu. 

Peki bu çelişkiyi nasıl açıklayacağız o zaman? 

İki ordu işbirliği mümkün

1) ABD Dışişleri Bakanlığı 17 Temmuz’da resmen ilan etti: “Türkiye ile Suriye’nin  normalleşmesine karşıyız.” ABD’nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake de diplomasi muhabirlerine yaptığı açıklamada, normalleşmeye kesinlikle karşı olduklarının altını çizdi. (Cumhuriyet, 15.8.2024).

2) Elbette “normalleşmeyi Erdoğan istiyor ama Güler-Flake karşı çıkıyor” durumu yok. Güler-Flake barikatı Erdoğan’a değil, Türkiye’ye kuruyor. Çünkü Erdoğan da normalleşmeyi “gerçekten” istemiyor. Çünkü ÖSO nüfuz alanı özel ajandası için hâlâ hayal kurmayı sürdürüyor. Çünkü “iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz yok” diyorsa da, gerçekte Suriye topraklarındaki bir bölgeye kaymakam, jandarma komutanı, fakülte dekanı atayarak, “fiili egemenlik” yürütüyor.

Halbuki Türk ordusunun Suriye ordusu ile işbirliği içinde hareket ederek hem adım adım çekilmesi hem de önünü açtığı Suriye ordusunun kendi topraklarında egemenlik kurmasını kolaylaştırması mümkün… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2024

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın