Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Davutoğlu’nun Kürt jeopolitiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/01/2025
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, Esad yönetiminin yıkılmasını ve terör örgütü HTŞ’nin Şam’da iktidar olmasını, “Stratejik Derinlik” tezine 13 yıl sonra itibar kazandırma fırsatı olarak görüyor.
Davutoğlu bu amaçla Serbestiyet’e uzun bir yazı yazdı ve özetle haklı çıktığını, kendisini suçlayanların yanıldığını iddia etti ve hatta yüzleşme çağrısı yaptı (Serbestiyet, 19.1.2025).
Türkiye’ye taşeronluk rolü biçti
Davutoğlu bu uzun yazısıyla “Stratejik Derinlik tezini yeniden yorumlama”ya soyunduğunu belirterek şu girişi yapıyor: “Stratejik Derinlik tezinin öngördüğü en önemli varsayım değişikliği, Türkiye’nin artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bir kutbun ‘kanat ülkesi’ olarak değil, tarihin büyük bir ivmeyle aktığı bir stratejik ve jeopolitik ortamın ‘merkez ülkesi’ olarak görülmesi ve politikalarının buna göre şekillenmesi gerektiğiydi.”
Peki Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezi ve aynı adlı kitabı, dahası danışmanlığı, dışişleri bakanlığı ve başbakanlığı, bugün iddia ettiği gibi Türkiye’nin “ABD’nin kanat ülkesi olmaktan çıkıp merkez ülke olmasını” mı hedefliyordu? Elbette değil.
Davutoğlu’nu kendi sözleriyle yalanlayalım: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da Soğuk Savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır” (AA, 21.3.2009)
Yani Davutoğlu bugün iddia ettiği gibi Türkiye’yi ABD’nin kanat ülkesi olmaktan çıkarıp merkez ülke yapmaya soyunmuş değil; tersine Türkiye’yi, ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kuran bir taşeron olarak konumlandırmıştı. Anımsayın, bu görevi de “model ortak” diye nitelediler.
Bütünleşme ve genişleme
ABD’nin küresel düzenin altında bir alt düzen kurabilmeleri, Türkiye’nin Irak ve Suriye Kürtleri ile genişlemesi üzerinden olacaktı. Bunun için Bağdat’ı dışlayarak Erbil’le işbirliğine yöneldiler ve Şam yönetimini devirmeye soyundular.
İşte Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezi esas olarak bu hedefin gereği yazılmış ve ileri sürülmüştü. Bakınız kitapta bunlar nasıl yer alıyor:
“Bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, S. 438)
“Kürt jeopolitiği uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine girecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (s. 448-449)
ABD stratejisinde derinlik
Aslında ortada Davutoğlu’na “ait” bir tez yok. Çünkü “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” politikası, gerçekte Washington’ın “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır.
Anımsayın, Irak’a kuzey cephesi açmayacağını ilan eden Ecevit hükümeti Bahçeli eliyle yıkılmış ve bu misyona AKP talip olmuştu. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson görevi net tarif etmişti: “Türkiye’nin güneydoğu ve doğusuyla, Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölge olmalı.”
İşte AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” politikası budur, işte DEM’in İmralı heyetindeki Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri, tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle beraber yaşamak istiyor” sözleri budur…
Yani, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından, Stratejik Derinlik tezine iade edilebilecek bir itibar yoktur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2025
Atlantik + Astana = 0
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/01/2025
Türkiye’nin davet edilmediği Roma’daki Suriye zirvesi, Ankara açısından derslerle doludur.
Alınacak ilk ders şudur: Çok kutuplu dünyada “çok taraflı” politika yapmak ile neo-Abdülhamitçi dengecilik uygulamak, iki zıt yoldur. İlkinde kazanç, ikincisinde ise kısa vadede kazanç olsa bile orta ve uzun vadede kayıp vardır.
Bu sonucu oluşturan fark ise şuradan kaynaklanmaktadır: Çok taraflılıkta, ulusal çıkarlar gereği farklı taraflarla farklı işbirlikleri yapılır; neo-Abdülhamitçi dengecilikte ise bir tarafla yapılan işbirliği diğer tarafla pazarlıkta kullanılmaya çalışılır.
Üç evre
Roma’da ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya Dışişleri Bakanları Suriye’yi konuştu ama Türkiye’yi davet etmedi. Oysa 13 yıl önce Esad’ı yıkmak üzere birlikte Atlantik cephesi olarak yola çıkmışlardı.
ABD’nin hedefi belliydi; Irak’tan sonra Suriye’de de rejimi değiştirmek ve sonrasında ülkeyi etnik ve mezhep temelinde parçalamak. Ankara ne yazık ki uyarıları dinlemeyerek ABD’nin projesine eklemlendi.
Suriye’ye Atlantik saldırısının ikinci evresinde, Ankara ABD’nin “Kürt koridoru” hedefi belirginleşince, pozisyonunu yenilemeye soyundu. Ama şu farkla: Hem çıkarlarının ortaklaştığı Rusya ve İran ile birlikte hareket etmeye başladı ama hem de ABD’yle Suriye’deki işbirliğini çeşitli düzeylerde sürdürdü. Çünkü neo-Abdülhamitçi dengecilik ile Rusya’yla işbirliği üzerinden manevra alanı sağlayacaklarını ve bunu ABD’yle pazarlıkta kullanarak Suriye’de yine de kazanacaklarını düşündü.
Günün sonunda, Rusya ve İran’la işbirliğini kenara itip Esad yönetimini yıkacak son harekata destek verdi. Esad yıkıldı, HTŞ Şam’’da iktidar oldu ve Ankara “zafer” ilan etti.
Suriye’deki son tablo
Ama Suriye’de asıl kazanan İsrail’di. Çünkü İran’dan Lübnan’a uzanan direniş ekseninde önemli bir gedik açıldı, İran’la işbirliği yapan Baas rejiminden kurtuldu ve Şam’da artık İran karşıtı HTŞ var, işgal altında tuttuğu Golan’ı genişletiyor, kuzeyde Kürtlerin güneyde Dürzilerin özerkliği ile parçalı ve zayıf bir komşu için uğraşıyor.
Suriye’de zafer ilan eden Ankara’nın beklentisi ise HTŞ’nin kendi güdümünde olması ve ABD kontrolündeki PYD bölgesini dağıtması.
HTŞ Ankara’nın güdümünde olacağının izlenimini pek vermiyor. Örneğin Türkiye yeni rejimi ilk ziyaret eden ülke olmasına rağmen yeni rejimin Dışişleri Bakanı Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ile Ürdün’ü ziyaret ettikten sonra Türkiye’ye ancak beşinci sırada gelebildi.
Özetle HTŞ, Batı-Körfez hattına dayanarak iktidarını sürdürebileceğini hesaplıyor.
Barzani-Mazlum Abdi görüşmesi
Fırat’ın doğusundaki durum şu:
1) Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beklentisinin aksine, ABD Trump döneminde de Suriye’deki varlığını koruyacağının izlenimini verdi. Trump’ın Dışişleri Bakanı adayı Marco Rubio, Senato Dışilişkiler Komisyonu’nda sorulara verdiği yanıtta, SDG’ye desteklerinin süreceğini açıkladı.
2) ABD, SDG ile ENKS’nin “Kürt birliği” oluşturması için bir süredir taraflarla görüşüyor. ABD, Barzanicilerin kolu olan ve Ankara tarafından desteklenen ENKS ile SDG arasındaki görüşmelerde ilerleme sağladı. Son olarak SDG Komutanı Mazlum Abdi doğrudan Mesut Barzani ile görüştü.
Sıfır müttefik
Özetle Ankara; Suriye’ye Atlantik saldırısının birinci evresinde ABD, İngiltere ve Fransa ile hareket etti, ikinci evrede Rusya ve İran ile işbirliği yaptı ama bunu ABD’yle pazarlıkta kullanmaya çalıştığı için derinleştiremedi, üçüncü evrede ise Rusya ve İran’a sırtını döndü.
Sonuçta Türkiye’nin Suriye’de müttefikleri olarak ne Rusya ve İran var, ne de ABD, İngiltere ve Fransa. Özetle Atlantik + Astana = 0 oldu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2025
Teröristle pazarlık, muhalife hapis
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/01/2025
İktidar bir yandan teröristle pazarlık yapıyor, diğer yandan “terör propagandası yaptığı” iddiasıyla muhaliflerine operasyon düzenliyor.
Ahmet Türk; hem terörle iltisaklı olduğu iddiasıyla Mardin Belediye Başkanlığı görevinden alınıp yerine kayyum atanıyor, hem de özel istekle DEM’in İmralı heyetine dahil edilip, parti parti dolaştırılıyor.
Özel istek demişken… DEM Milletvekili Cengiz Çandar açıklıyor: “Ahmet Türk, Irak KDP’sine ve Mesut Barzani’ye eleştirilerde bulunmuştu. Öcalan, ’Kürt toplumunda saygın bir isimdi, o da heyette olsun’ diye ısrarcı olunca, devlet Mesut Barzani’nin olurunu aldı” (Medyascope, 14.1.2025).
AKP-MHP-DEM-İmralı dörtgeninde Açılım yürürken, DEM’in pek çok belediyesine kayyum atandı. DEM’in tepkisi “sıradan açıklama” yapmaktan öteye gitmedi. İlk açılımın yürütücüsü AKP’li Yalçın Akdoğan’ın bu süreçte kayyum atanmasını “kuvvetler ayrılığı var” diye açıklaması (HabertürkTV, 14.1.2025) ise siyasi mizah literatürümüze önemli bir katkı oldu.
Cumhura ’hazmettirme’ yöntemi
İktidarın bu “teröristle pazarlık, muhalife ‘terör propagandası’ soruşturması” tutumunu nasıl yorumlamalıyız peki? Sanırım AKP’nin ilk açılımdan çıkardığı en önemli sonuç, süreç boyunca kamuoyuna “taviz veriliyor” görüntüsü hissettirmemek, süreç boyunca terörle mücadele yapma görüntüsü vermek, olmalı.
AKP bunu DEM belediyelerine kayyum atayarak ve kimi CHP’lilere “terörle iltisaklı” diye operasyon düzenleyerek yapıyor.
MHP’nin durumu ise daha zor. Çünkü hem ilk açılıma muhalefet eden bir parti olarak tabanını bu kez tersine ikna etmesi zor hem de genel başkanları Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkından yararlansın, TBMM’ye gelip DEM parti grubunda konuşsun” ağırlığındaki sözü tabanın hazmetmesi zor…
Hazmetme meselesi önemli. Anımsayın, Erdoğan ilk açılımda şöyle demişti: “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” (Milliyet, 25.9.2009).
Bahçeli milliyetçi tabana Öcalan açılımını hazmettirebilmek için “vatan, millet, sakarya” yolunu seçti, grup toplantısında şöyle dedi: “Türkiye, 12 Ada’sız yaşasa bile 12 Ada’nın Türkiye’siz yaşaması tam bir hayaldir” (cumhuriyet.com.tr, 14.1.2025). AKP’nin daha önce de “İnönü’nün ihaneti” diyerek siyasi araç yapmaya çalıştığı bu konu hakkında gerçeği öğrenmek isteyenler için okuma önerisi: Hazal Papuççular, Türkiye ve 12 Ada, İş Bankası Yayınları, 2019.
Sözde milliyetçilik
Yunanistan ile sorunlar, hem “yerli ve milli” AKP’nin hem de “ülkücü milliyetçi” MHP’nin sık sık siyasi kaldıraç olarak kullanmak istediği konudur. Öyle ki hem 147 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesine 22 yıl boyunca göz yumdular, hem anlaşmalara aykırı olarak adaların silahsızlandırılmasını seyrettiler ama hem de Osmanlı döneminde verilen adalar üzerinden CHP’yi suçladılar!
Bu tabloyu tabana hazmettirebilmek için de gün oldu Yunanistan’a “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip sonra “o söz size değildi” geri adımı attılar; gün oldu 12 ada dediler…
Halbuki gerçekte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle “Yunanistan’la tüm sorunları, bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih etmiş” durumdalar (AA, 23.11.2024).
‘Öcalan’ın hiçbir talebi yok’ masalı
Taraflar, öncekinden farklı olarak bu kez sürece “çözüm süreci”, “demokratikleşme süreci” gibi bir isim vermekten ve “müzakere” görüntüsünden özenle kaçınıyor.
AKP, MHP ve DEM sözcülerine bakılırsa ortada değil bir pazarlık, müzakere bile yok; Öcalan’ın hiçbir talebi yok, hatta Abdülkadir Selvi’nin yazdığına bakılırsa Erdoğan milletvekillerine şöyle demiş: “Ev hapsi, mev hapsi diye bir şey yok. Adamın kendisi de çıkmak istemiyor” (Hürriyet, 15.1.2025).
Yani anlatılanlara bakılırsa Öcalan, hiçbir şey istemeden, 50 yıllık örgütünü tasfiye edecek! Madem Öcalan artık bir “barış güvercini”, o zaman heyetlere, partilerle görüşmelere, demeçlere, karşılıklı mesajlare ne gerek var? Madem Öcalan karşılıksız örgütünü tasfiye edecek, neden bir kerede o açıklamayı yapmıyor?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2025
Arktik savaşları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/01/2025
Donald Trump’ın Grönland’ı almak istemesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde büyük önem kazanacak “yeni güç mücadelesi alanı” için pozisyon güçlendirme girişimidir.
Evet, Arktik Okyanusu’ndan bahsediyoruz. Bu bölge, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesinin önemli bir alanı olacak, hatta olmaya da başladı.
Trump, Grönland’ı ABD topraklarına katarak, büyük güç mücadelesinde rakiplerine karşı birkaç alanda üstünlük kurmaya çalışıyor.
Arktik Konseyi
Arktik bölgesinin yasal sınırları henüz kesinleşmiş değil. Şimdilik 66. Kuzey Paraleli ile Kuzey Kutup Noktası arasındaki 27 milyon kilometrekarelik alan Arktik bölge kabul ediliyor. Bunun 9 milyon kilometrekaresi kara bölgedir (ABD’den 2, Avrupa’dan 3.5 kat daha büyüktür.)
Arktik Okyanusu’na kıyısı olan ülkeler Arktik beşlisi olarak adlandırılan Rusya, ABD, Norveç, Danimarka ve Kanada’dır. Okyanusa kıyıları olmamasına rağmen Arktik Dairesi’nde yer alan ülkeler ise İzlanda, İsveç ve Finlandiya’dır.
Kıyıda yer alan beş ülke ve dairede yer alan üç ülke, Arktik sekizlisi olarak bir araya geldi ve Kanada’nın girişimiyle 1996’da Arktik Konseyi’ni oluşturdu.
Çin Halk Cumhuriyeti, 2013 yılında Arktik Konseyi’nde gözlemci oldu ve Rusya’yla bazı ortak projeler yürütüyor.
En büyük alan Rusya’nın
Hukuki bir düzenleme olmaması nedeniyle, Arktik Konseyi üyeleri arasındaki sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Çünkü bölgeye dair tek düzenleme, 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanan düzenlemedir.
Ancak bu konuda şöyle bir sıkıntı var: Arktik beşlisinin dört üyesi Deniz Hukuku Sözleşmesini imzaladı ancak ABD imzalamadı.
Mevcut durumda Arktik Okyanusu’na en fazla kıyısı olan ülke Rusya’dır; Arktik Okyanusu kıyılarının yüzde 53’ünde Rus egemenlik alanı vardır.
Kuzey rotası
Dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi olan Çin ile Batı Avrupa arasındaki geleneksel deniz ulaşımı rotası, güney rotasıdır; bu rota Güney Çin Denizi, Malaka Bağazı, Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Süveyş, Akdeniz ve Atlantik’i izlemektedir.
Arktik Okyanusu’ndaki buzulların erimesiyle ortaya yeni bir rota, kuzey rotası çıkmış oldu. Bu rota, güney rotasına göre daha kısa. Bu hem zamandan hem de yakıttan tasarruf demek. (Bu rotayı ilk kez Danimarka şirketi Maerks kullandı ve zamandan ve yakıttan yüzde 40 tasarruf etti.)
Kuzey rotası, büyük oranda Rusya’ya ait bölgeden geçiyor ancak ABD, bu bölgenin iç suyu değil, uluslararası su yolu olmasını savunuyor.
Zengin rezervler
Şu ana kadar yapılan rezerv çalışmalarına göre petrol ABD, Kanada ve Danimarka (Grönland) bölgesinde; doğalgaz ise Rusya bölgesinde fazladır.
Arktik bölge aynı zamanda zengin maden rezervlerine sahip. Altın, gümüş, demir, bakır, uranyum, çinko, elmas, kurşun ve nikel rezervleri emperyalist ABD’nin iştahını kabartıyor.
ABD açısından daha önemlisi Danimarka’nın özerk bölgesi olan iki milyon kilometrekarelik Grönland’ın nadir element rezervlerine sahip olmasıdır. Üstelik bu nadir elementler, ABD’nin Çin’den almak zorunda olduğu bazı nadir elementleri kapsamaktadır. Bunlara sahip olmak, ticaret ve karşılıklı yaptırım savaşlarında ABD’nin elini güçlendirecektir.
ABD’nin iki yöntemi
Emperyalist ABD bu nedenle Arktik Okyanusu’nda alan kazanmak istiyor ve bunu iki şekilde yapmaya çalışıyor: Birincisi doğrudan satın almalara yönelerek, ikincisi de NATO’yu bu bölgede genişleterek.
İşte Trump’ın hem birinci başkanlık döneminde hem de şimdi Grönland’ı satın almaya çalışması ve ABD’nin NATO’yu İsveç ve Finlandiya ile genişletmesi bu nedenledir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2025
Açılım karşıtlığının 4 nedeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/01/2025
Bazıları Kürt etnik kimliğime işaret ederek “Neden Kürtlerin yakaladığı bu fırsata karşı olduğumu” sorguluyor, bazıları da sosyalist kimliğime işaret ederek “biz solcuların barışa karşı çıkmaması gerektiğini” söylüyor!
Hatta bazı aydınlarımız da, beklenenin tersine, Devlet Bahçeli’nin öncülüğündeki bu açılımın kolaylaştırılması için çaba gösterilmesini savunuyor!
Bir sosyalist ve Kürt kökenli Türk olarak Erdoğan-Bahçeli‘nin Öcalan Açılımı’na neden karşı olduğumu dört maddede açıklayayım:
1) İktidarın güvenilmezliği
Bir kere 22 yıllık uygulamalarından hareketle, bu iktidarın hiçbir politikasına güvenmiyorum. 22 yılda onlarca kez görüldü; her politikalarının altında bir ajanda, bir başka hedef var. (Bugün de barış ve silah bırakma adı altında içeride “yeni anayasa ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık“ sağlama, dışarıda ”Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme“ hedefi var.)
Ayrıca Erdoğan 22 yılda 22 çeşit siyasi aktörü, çeşitli biçimlerde kullandı: Batıcı liberalleri, sol liberal aydınları, Kürt örgütlerini, bazı Alevi örgütlerini, MHP’den BBP’ye Türk-İslamcı milliyetçilerini, VP’den DSP’ye ulusalcıları, azınlıkları, sanatçıları, futbolcuları vd.
Erdoğan bugün de Öcalan Açılımı için Bahçeli’yi koçbaşı yapmış görünüyor; sonucuna göre pozisyonunu elbette güncelleyecektir.
Bu şartlarda, DEM Partisi aktörlerinin kendilerini ikinci kez Erdoğan’ın kullanımına açmış olması, artık siyaset biliminin konusu olmanın ötesindedir.
2) Demokratikleşme hayali
Erdoğan ve Bahçeli’nin merkezinde olduğu bir politikadan, demokratikleşme çıkmasını beklemek, en hafifinden siyasi saflıktır.
Erdoğan’ın muhaliflerini toptan terörist ilan ettiği günler daha dündü. Bahçeli’nin HDP’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. Bahçeli’nin HDP’yi kapatmayan Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. DEM’li belediyelere kayyum atanması daha dündü.
Siyasal İslamcılıktan demokratikleşme beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Siyasal İslamcılıkta demokrasi, iktidara götüren bir tramvaydır, iktidar durağına gelinince inilir!
3) Komşularla savaş riski
Bu Açılımın hedefi barış değildir; tersine aslında savaşın tohumlarını ekiyorlar.
Çünkü “Irak ve Suriye Kürtleri Osmanlı’daki gibi Türklerle yaşamak istiyor” diyorlar, bu Araplarla savaş tohumudur.
Çünkü “Esad sonrası konjonktürde İran’a karşı Türk-Kürt-Arap ittifakı” diyorlar, bu Farslarla savaş tohumudur.
Yani Türk-Kürt barışı diye sunulan, aslında Ortadoğu’da yeni savaş riskidir.
4) PKK’nin silahı ABD’nin silahıdır
Kimi ülkelerin terörle nasıl masaya oturduğu, uzun müzakerelerle nasıl barış getirdiği anlatılıyor medyada. Doğru ama arada büyük bir fark var.
O örgütler, son tahlilde o ülkenin sorunuydu, konusuydu. Ancak PKK, biraz da Türk devletinin yanlış politikaları nedeniyle, sadece Türkiye’nin konusu olmaktan çoktan çıkmış durumda.
PKK, 90’lara kadar Türkiye’nin konusuydu, 2003’e kadar bölgenin konusuydu, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte uluslararası bir konuya dönüştü. Yani bırakın konunun ülke düzleminde olmasını, artık bölge düzleminde bile değildir; uluslararası düzlemdedir.
Hatta PKK’den silah bırakmasının istenilebileceği adres bırakın İmralı’yı, Kandil bile değildir; doğrudan Washington’dur!
PKK’nin elindeki silah ABD’nin silahıdır. Dolayısıyla Türkiye PKK’nin silahlarını teslim almak istiyorsa, ABD’yle müzakere, hatta mücadele etmelidir.
ABD’yle müzakere/mücadele edebilmek için de Türkiye’nin güçlü bir müttefik ağı inşa etmesi gerekiyor. Bunun için de önce “Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme” hayalinden çıkılmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2025
Misakı bölücülük!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/01/2025
Misakı Milli‘yi tamamlamaya çalışmak, 100 yıl sonra Misakı Millicilik değil, Misakı bölücülüktür. Sadece Irak ve Suriye’yi böleceği için değil, sonrasında Türkiye‘yi de böleceği için bölücülüktür.
AKP ve MHP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişleştme” projesi, Türkiye’yi bir ucu Irak ve Suriye’yle, bir ucu İran’la karşı karşıya getirecek bir yıkım projesidir.
Dahası bu, Türklere ve Kürtlere demokrasi değil, daha otoriter rejim demektir!
Önce Irak ve Suriye Kürtleri
DEM’in İmralı heyetinden Ahmet Türk’ün şu sözleriyle AKP ve MHP’nin “Neo-Misakı Millicilik” trenine bindiğini önceki yazımda aktarmıştım: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Aytunç Erkin, Nefes, 4.1.2025)
Irak ve Suriye açısından bölücülük olan bu durumun gelecekte doğuracağı asıl tehlikeye de dikkat çekmiştim: Irak ve Suriye Kürtleriyle “genişleyen Türkiye”, “İran Kürtleri” ile daha da genişlemek isterse ne olacak? Tam da ABD’nin istediği gibi bir Türk-Fars savaşı mı?
DEM’lilerin soruma yanıtı fazlasıyla Misakı Millici! Şöyle diyorlar: “Misakı Milli sınırları Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyor, İran Kürtlerini kapsamıyor. Endişenize yer yok.”
Sonra İran Kürtleri
MHP’nin Türk milliyetçiliği ile DEM’in Kürt milliyetçiliği birleşince etkisini katlamış olmalı. Zira Ahmet Türk çıtayı yükseltmiş.
İsmail Saymaz’a konuşan Ahmet Türk sayı veriyor: ”Bugün Ortadoğu’da 50 milyonluk bir Kürt nüfusu var ve hepsinin yüzü Türkiye’ye dönük, kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Bunu kalıcı hale getirmek lazım.”
50 milyon diyerek, işe İran Kürtlerini de dahil etmişler. Hani Misakı Milli Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyordu? Hani Türk-Fars savaşı konusunda endişe etmeme gerek yoktu?
‘Siyasal Alevicilik’ kavramının hedefi
“Siyasal Alevicilik” kavramının da şu sıra dolaşıma sokulması tesadüf değil. Bu soruna eğilenler çoğunlukla meselenin Suriye boyutuna dikkat çekiyorlar, haklılar. Ama bir de ihmal edilmemesi gereken şu boyutu var ve yarın bu esas haline gelebilir:
Erdoğan ve Bahçeli’nin Türk-Kürt birliği için işaret ettiği iki tarihsel dönem var: İlki Malazgirt, ikincisi de Yavuz Sultan Selim dönemi…
Peki Yavuz Sultan Selim döneminin özelliği ne? İran coğrafyasındaki Safevi devletine karşı Osmanlı’nın Kürtlerle ittifakı. Türk Safevilere karşı Türk Osmanlıların Kürtlere ittifakı yani. Şu farkla: İran ve Doğu Anadolu’daki Şii-Alevi Türkmenlere karşı Sünni Türk- Sünni Kürt ittifakı!
Astana Platformu’na rağmen iktidar medyası, Suriye’de sürekli Alevi/Nusayri Esad ile Şii İran karşıtlığı yaptı. Şimdi İran’a, Şiiliğe, Nusayriliğe, Aleviliğe karşı Sünni Türk-Kürt ittifakı yapmayı ince ince işliyorlar.
Kimlik
Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Kürtlük alt kimliğim, Türklük üst kimliğim. Bu topraklardaki 24 farklı milliyet, cumhuriyet devrimiyle bir millete/ulusa dönüştük.
Kavimler, klanlar, milliyetler, milletler/uluslar… Tarihsel perspektiften bakıldığında hepsi değişken, oysa sınıflar ortaya çıktığından beri ve sınıflar ortadan kalkana kadar asıl olan kimlik, sınıfsal kimliktir.
Emperyalizm çağında, coğrafyamızı alt kimlikler üzerinden yeniden haritalamaya çalışmak, tüm kimliklerin aleyhine olacaktır. Tarihe not düşmek adına yazayım: Bundan en büyük acıyı çeken de ne yazık ki biz Kürtler oluruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2025
Osmanlıcılık ile ‘geniş Türkiye’ hayali
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/01/2025
AKP-MHP’nin Öcalan Açılımı’nın iki ayağı var: Dış ayağı “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” hedefini içeriyor. İç ayağı ise yeni anayasa ile Erdoğan’a “sınırsız başkanlık” sağlamayı amaçlıyor.
Lozan’ı hezimet gören iktidarın Misakı Millicilik yaparak Halep, Kerkük, Musul’a “plaka dağıtması” AKP’nin iktidara gelirken önüne konan “ABD’nin küresel düzeninin altında bir bölgesel alt düzen kurma” hedefiyle ilgilidir. Somutlarsak, Neo-Osmanlıcılık yaparak, İstanbul merkezli “geniş Türkiye” kurmak istiyorlar.
İktidarın “geniş Türkiye” hedefi
İktidarın “Türkiye Türkiye’den büyüktür”, “1. Dünya Savaşı farklı bitse Halep ve Şam bizimdi”, “Gönül coğrafyamız”, “İsteyenin hamisi oluruz” gibi son dönemdeki söylemleri, neo-Osmanlıcı bir bakışla “geniş Türkiye” hedefini yansıtmaktadır.
Bütünü anlamak için öncesini de anımsamalıyız:
Erdoğan “eyalet sistemine geçilebilir” demişti (Sever, Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993).
Erdoğan’ın Dışişleri Bakanlarından Abdullah Gül, “Kuzey Irak bizim hinterlandımızdır” diyor (Akşam, 2.12.2005), bir diğer Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da “Kuzey Irak’la entegrasyonu” savunuyordu (Görüş, sayı 63, Ağustos 2010).
Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ise emekli olduktan sonra ulus-devleti sulandırmaya soyunuyordu: “Devlete isim verme konusunda birçok ülke kendilerine göre çözüm bulmuşlar. Mesele Osmanlı demiş, Amerikalı demiş. Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten bazen çekinmişler. Hatta tarafsız olsun diye başka uluslardan kral ödünç alanlara bile rastlamak mümkündür. Ama hepsi şöyle veya böyle bir çözüm bulmuştur. Biz de çözüm bulmalıyız.” (Milliyet, 22.8.2009)
Ahmet Türk’in Osmanlı işareti
Nefes gazetesinden Aytunç Erkin’e açıklama yapan DEM Parti İmralı heyeti başkanı Ahmet Türk, yukarıda özetlediğimiz “Osmanlıcılık ile ‘geniş Türkiye’ hedefi”ni kabul ettiklerini ortaya koymuş, şöyle diyor: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Nefes, 4.1.2025)
Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtlerinin sadece Türklerle adil bir yaşam sürebileceğini” ifade etmesi elbette kulağa hoş gelebilir. Ama son tahlilde Irak ve Suriye açısından bölücülüktür!
Daha tehlikelisi de şudur: Irak ve Suriye Kürtleriyle “genişleyen Türkiye”, “İran Kürtleri” ile daha da genişlemek isterse ne olacak? Tam da ABD’nin istediği gibi bir Türk-Fars savaşı mı?
Ya Irak ve Suriye Kürtleriyle genişlemiş Türkiye, daha sonra Türkiye Kürtlerinin liderliğiyle ayrı Kürdistan’a yönelirse ne olacak? Geniş Türkiye, daralmış Türkiye’ye dönüşür…
Batı Asya Birliği
O nedenle tarihsel olarak yararlı tutum şudur: Irak ve Suriye Kürtleri ile “geniş Türkiye” kurmak yerine, Batı Asya Birliği’ni hedeflemek. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bu bölgesel birliği, Kürtlerin “adil bir yaşam sürmesinin” asıl teminatıdır.
Kürtlerin geniş-dar savaşlarında kullanılması sadece Kürtleri değil, Türkleri, Farsları ve Arapları uzun dönemli savaşlara götürecektir. Tersine büyük barış ve halkların gerçek özgürlüğü için Kürtlerin dört ülkedeki varlığını, Batı Asya Birliği’ni kurmanın kolaylaştırıcı fırsatı olarak görmek gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2025
Trump’a üçüncü mesaj
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/01/2025
Kitabını yazdım: IŞİD – Kara Terör (Kaynak Yayınları, Ekim 2014). IŞİD ABD’nin “kullanışlı düşmanı”dır. ABD IŞİD üzerinden PYD/YPG’yi meşrulaştırma operasyonu yürüttü.
ABD’nin “kurulu düzeninin” kenarında bulunan Donald Trump, IŞİD’i ABD Başkanı Barack Obama ile Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un kurduğunu söylemişti (BBC, 11.8.2016).
ABD’nin CIA eliyle cihatçı örgüt yönetme faaliyeti elbette çok öncesine dayanıyordu. SSCB’ye karşı “yeşil kuşak” inşası sırasında Türkiye’den Pakistan’a, Suudi Arabistan’dan Afganistan’a pek çok ülkede, pek çok kişiyi ve örgütü kullandılar.
Trump’a IŞİD’li operasyon
ABD’nin bu tür örgütleri stratejisine eklemlemede kullandığı yöntemlerden biri, “esas oğlan”ın tepeye çıkması için önünün açılması suikastlarıydı. ABD zamanı geldiğinde, elbette “esas oğlan”ı da kullanıp atardı. Bağdadi’nin IŞİD’in başına getirilmesi de bu tür suikastlarla sağlandı.
ABD’nin New Orleans şehrindeki yeni yıl kutlamalarını kana bulayan ve kamyonetiyle daldığı caddede 15 kişinin ölümüne yol açan 42 yaşındaki Şemsettin Cabbar da bu tür ilişkiler açısından soru işaretli biri: ABD vatandaşı Cabbar, ABD ordusunda insan kaynakları ve iletişim birim yöneticiliği yapmış, Afganistan’da görev almış (euronews, 2.1.2025).
Ve FBI, New Orleans saldırganı Cabbar’ın kamyonetinde IŞİD bayrağı bulunduğunu açıkladı (AA, 1.1.2025).
Trump’ın oteli, Musk’ın Tesla’sı
Bu saldırının hemen ardından, Donald Trump’ın Las Vegas’taki otelinin önünde Tesla marka bir araç patladıldı. Polis, araçta bulunan 37 yaşındaki Matthew Livelsberger’in Özel Kuvvetler’in Yeşil Bereliler bünyesinde aktif görevde asker olduğunu, olay sırasında izinde bulunduğunu ve patlamadan önce kafasına sıkarak intihar ettiğini açıkladı (İHA, 2.1.2025).
Tesla, bildiğiniz gibi Elon Musk’ın araba markası. Ve Musk, Biden-Trump seçiminde açıkça Trump’ı desteklemiş, parasıyla ve sosyal medyasıyla etkili olmuştu. Trump ise karşılığında Musk’ı yeni kurulacak Hükümet Verimliliği Bakanlığına yönetici yapacağını açıklamıştı.
Çünkü Trump Suriye’den çıkmak istiyor
Bu kadar “tesadüf” hayatın doğal akışına pek uymuyor; hele de seçim öncesinde Trump’a suikast düzenlendiği göz önünde bulundurulursa…
New Orleans’ta “IŞİD bayraklı” terör ve Las Vegas’ta Trump’ın otelinin önünde Tesla’nın patlatılması… Açık ki bu iki olay, doğrudan “Amerikan kurulu düzeninin” Trump’a Suriye mesajıdır. Çünkü Trump Suriye’den ABD’li askerleri çekmek istiyor.
Başkanlığının ilk döneminde bunu yapmaya çalışmıştı ancak sonunda Suriye’de kalmak isteyen CENTCOM ile Pentagon’un dediği olmuştu!
Anımsayın, Trump HTŞ’nin 8 Aralık’ta Şam’a girmesinin ardından da aynı hedefini ortaya koymuş, “Kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalacaklar çünkü biz karışmayacağız” demişti (AA, 11.12.2024). Ardından da Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz “Suriye’de işimiz yok, ABD askerleri Suriye’de olmamalı” mesajı vermişti.
Pentagon’dan Trump’a yanıt
Peki sonra ne oldu? Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, bugüne kadar 900 olarak açıklanan Suriye’deki asker sayısını 2 bin olarak güncelledi (AA, 20.12.2024). Yani Pentagon bu açıklamasıyla Trump ve Waltz’a “Suriye’de hâlâ işimiz var, çıkmayız” mesajı veriyordu.
İşte IŞİD bayraklı New Orleans saldırısı “IŞİD hâlâ tehlikeli, öyle ki, ABD topraklarında bile terör saldırısı yapabiliyor” algısının oluşmasını isteyen ve bunun karşılığında da “ABD askerleri Suriye’de kalmalı” fikrini güçlendirmeyi amaçlayan bir “özel operasyon” niteliği taşıyor…
Toparlarsak: Amerikan kurulu düzeni, birincisinde suikast girişimiyle, ikincisinde Pentagon’un Suriye’ye ek asker göndermesiyle ve üçüncüsünde de New Orleans ve Las Vegas’ta doğrudan terör saldırılarıyla Trump’a mesaj verdi. Bunu Amerikan iç savaşı diye de okuyabiliriz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2025
Yeni paradigmanın iflası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/01/2025
Öcalan’ın mesajı üzerinden “yeni paradigma”nın ne olduğu tartışılıyor. Öcalan DEM’lilerle gönderdiği mesajda “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya ben de gerekli katkıyı sunacağım” diyor. Peki Erdoğan ve Bahçeli’nin güç verdiği “yeni paradigma” nedir?
Paradigma, en yalın haliyle ”izlenen mevcut model, yöntem” demektir. Fikret Başkaya’nın ünlü Paradigmanın İflası kitabının alt başlığı “Resmi İdeolojisinin Eleştirisine Giriş” idi ve Başkaya esas olarak Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist olmadığı iddiası üzerinden “paradigmayla” hesaplaşmaya çalışıyordu.
Kemalist Devlet karşıtlığı cephesi
Hem “Siyasal İslamcılar” hem de ”Ayrılıkçı Kürtler” açısından yıkılmak istenen paradigma “Kemalist Devlet” idi ve ikisi de iki ayrı koldan Kemalist Devlet ile çarpıştı. En önemli müttefikleri de ABD ve AB oldu. (Kemalist görünümlüler ve sermayenin rolü ayrı bir yazı konusu.)
AKP’liler “100 yıllık parantez”, DEM’liler “100 yıllık yıkım süreci” diyerek Kemalist Devlet’ten arta kalanlara karşı fiilen aynı cepheden saldırılarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla Siyasal İslamcı ile Ayrılıkçı Kürt, zaman zaman siyasi kazanç için çatışsa da tarihsel olarak Kemalizme karşı nesnel ittifak halindedir.
Ülkücü milliyetçiler mi? Kemalist Devrim’in milliyetçiliği etnisiteye dayanmıyordu ve en önemlisi antiemperyalistti. Türkiye’nin yıkım sürecini başlatan NATO’culuk, Türk milliyetçiliğinin bu iki özelliğini, ülkücü milliyetçilik ile adım adım değiştirdi. 12 Eylül ile Türk-İslam sentezciliğinin devlete egemen yapılmaya çalışılması, MHP’den İslamcı-Türkçü BBP’nin çıkması, sonra MHP’nin de İslamcılaşması ve en sonunda Türk-İslam sentezinin AKP-MHP ittifakı eliyle rejim değiştirmesi bir bütün süreçtir.
Türkiye’yi Kürtlerle genişletme
Yeni paradigma dedikleri ise 22 yıldır inişli çıkışlı uygulamaya çalıştıkları “ABD’nin küresel düzeninin altında bir alt bölgesel düzen kurma” hedefidir. Bunun somut ifadesi ise ”Türkiye’yi Kürtlerle genişletme”dir. AKP-MHP koalisyonunun eski Osmanlı vilayetlerine plaka dağıtması da bu yeni paradigmanın karikatür halidir!
Esad yönetiminin yıkılması, AKP-MHP iktidarının yeni paradigmasının yeni aşamasını başlatmış oldu. Suriye’yi yeni paradigmalarının oyun sahası haline getirdiler. Öcalan’ı yeni oyun sahasında yardımcı aktör olarak görüyorlar.
Önceki yazımda belirtmiştim, planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre edecek.
Asıl amaç Irak ve Suriye’deki Kürtleri Türkiye himayesine almak elbette…
ABD’nin İran hedefi
Suriye’deki aktörlerin pozisyonları, mücadeleleri bakımından karışık ama hedefleri bakımından sadedir: ABD ve PYD Suriye’nin kuzeydoğusunda bir cephe. Türkiye ise HTŞ ile yakın ama ABD’nin müttefiki. HTŞ iktidarını aynı zamanda İsrail’e borçlu ve bu nedenle çatışma istemiyor. İsrail hem Suriye’nin güneyini işgal ediyor, hem kuzeydeki PYD’yi kolluyor. HTŞ ise Türkiye’nin desteğine rağmen asıl ABD’nin olurunun peşinde.
Tüm bu güçler Esad’ı devirmede fiilen ittifak yaptılar. Ve hepsi İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsızdı. Şimdi direniş ekseninin kara bağlantısının kopmasından topluca memnunlar.
Peki ilerleyen süreçte tüm bu güçler, fiilen İran’a karşı aynı cephede toplanırlar mı? İşte asıl soru ve “yeni paradigmanın son aşaması” budur!
Anımsayın, ABD ve İsrail 90’lardan beri Türkiye’de İran karşıtlığını besliyor. Siyasi cinayetlerde sürekli Tahran’ı işaret ederek kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. ABD ve İsrail, bölgede asıl olarak bir Türk-Fars çatışması arzuluyor.
Geçen yıllardaki pek çok düşünce merkezi raporundan biliyoruz ki Washington, Ankara’nın “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hevesini, işte bu amacı doğrultusunda kullanmak isteyecektir.
Önemle uyaralım: 1639 statükosunu bozmaya çalışmak ise daha baştan “yeni paradigmanın iflası” demektir!
Türk-Kürt birliğinin paradigması bellidir: Atlantik düzeninde yıkıma uğrattıkları cumhuriyetimizi, devrimle yeniden inşa etmek!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2025
Bahçeli-Öcalan’ın ABD formülündeki rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/12/2024
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “DEM’lilerin Öcalan’la görüşme talebine olumlu yanıt verdik” açıklamasından sonra Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder İmralı’ya gittiler ve iki saatlik görüşmeden sonra Öcalan’ın “Erdoğan ve Bahçeli’ye olumlu yanıtıyla” döndüler.
Gerçi Adalet Bakanı “DEM’lilerin talebiyle” diyor ama talebin asıl sahibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi. Önce “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demişti, ancak bunun doğuracağı siyasi faturayı görünce, talebini “DEM’liler gitsin İmralı’da Öcalan’la görüşsün” şeklinde güncellemişti.
Bahçeli’nin rolü
O nedenle bugün asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Bahçeli’nin 1 Ekim’de TBMM’de DEM sıralarına gidip tokalaşması ve sonra 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesi ile HTŞ’nin 27 Kasım’da başlattığı “Esad yönetimini devirme” harekatı arasında bir ilişki var mı?
Çerçeveyi genişletelim: Ecevit hükümeti, ABD’nin “Irak’a saldırıda Türkiye üzerinden kuzey cephesi açılması” talep ve baskılarına karşı koydu. Başbakan Ecevit’in yardımcısı Bahçeli ise 7 Temmuz 2002’de bırakın koalisyon ortaklarını, kendi parti yöneticilerini bile bilgilendirmeden 3 Kasım 2002 için erken seçim ilan ederek ABD’ye direnen hükümeti dağıttı. Sonuç? ABD’nin kuzey cephesi talebini kabul eden AKP hükümetinin yolu açıldı!
ABD’nin Irak’a harekatının en temel sonucu ise “Federal Irak” ile Barzani devletinin Türkiye’ye komşu yapılması oldu.
Öncesinde, 1999’da, Başbakan Ecevit bile şaşırmış, “ABD Öcalan’ı bize niye teslim etti, anlamadım” demişti. Bahçeli anlamıştı muhtemelen. Kolayca hem “asılmaması şartını” kabul etti, hem de Türkiye’nin AB kapısına bağlanarak kurumlarının çökertilmesini…
1 Ekim’de düğmeye basıldı
Evet, Bahçeli’nin “Öcalan açılımı”nın elbette Suriye’yle de ilgisi var. Nitekim Öcalan, kendisine gönderdiği yanıtı, “Gazze ve Suriye’de hadiseler göstermiştir ki… “ diyerek şekillendiriyor ve şöyle diyor: “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Heyet (Buldan ve Önder) bu yaklaşımımı gerek devletle gerekse siyasi çevrelerle paylaşacaktır. Bunlar ışığında gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.”
Çağrı? Bahçeli “Öcalan gelsin TBMM’de PKK’yi tasfiye ettiğini açıklasın” demişti ya…
Kim ne kazanacak?
İlk “çözüm” sürecinin tıkaçlarının başında PKK’nin Suriye’deki özerklik kazanımı geliyordu zaten. Bugünkü “çözüm” süreci ise bu bakımdan “kaldığı yerden devam” anlamına geliyor.
Planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye Savunma Bakanlığına devredecek…
Karşılığında DEM yeni anayasaya destek verip Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak. Böylece ilk “çözüm” sürecinin bir başka tıkacı olan Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisi de tamamen silinmiş olacak.
ABD’nin formülü
Tabloyu daha iyi anlayabilmek için YPG komutanı Mazlum Abdi ile HTŞ lideri Colani’nin son açıklamalarını birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.
YPG komutanı Mazlum Abdi, “yeni Suriye ordusuna entegre olmaya hazırız” diyor, “Suriye’nin birleşik olarak kalmasını ama siyasi sisteminin şeklinin değişmesini” istiyor, “ademi merkeziyetçi ve çoğulcu bir devlet inşası” talep ediyor, “özerk bölge temsilcilerinin söz sahibi olması gerektiğini” belirtiyor.
HTŞ lideri Colani ise PYD/YPG ile görüştüklerini belirtip, “Kürt güçleri ordu saflarına entegre edilecek. Kürtler Suriye’nin ayrılmaz bir parçasıdır” diyor.
Özetle PKK’nin Suriye kolu, silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre etme karşılığında, Federal Suriye içinde özerk bölgenin tanınmasını amaçlıyor. Bu ABD’nin formülüydü. İşte Bahçeli-Öcalan açılımı, bu formülün gerçekleştirilmesi içindir.
ABD’nin stratejik formülü dün Federal Irak’tı, bugün Federal Suriye; yarın mı?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2024