Archive for category Politika Yazıları
1 KASET + 1 BELGE = 2 YIL GERİ ADIM
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/12/2013
Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın yaptığı açıklamaya göre dershaneler şimdi değil, iki yıl sonra kapatılacak. Biz bu yazıyı Aydınlık Yazı İşleri’ne teslim edene kadar, henüz Başbakan Erdoğan’dan yardımcısı Bülent Arınç’ı yalanlayan bir açıklama gelmemişti.
Anımsayacağınız gibi, bir önceki Bakanlar Kurulu toplantısından sonra da hükümet sözcüsü Bülent Arınç kameraların karşısına çıkmış ve Bakanlar Kurulu’nun aldığı karar gereği, dershaneler meselesinin paydaşlarıyla tekrar müzakere edileceğini ilan etmişti.
Etmişti etmesine ama Başbakan Erdoğan birkaç saat sonra çıkmış ve “müzakere yok, dershaneler kapatılacak” demişti. Anlaşılan ya Erdoğan Bakanlar Kurulu toplantısında uyumuş ve bakanların aldığı kararı duymamıştı, ya da Arınç, alınan kararı sözcü olarak bilerek yanlış duyurmuştu!
Erdoğan, üzerinden yarım gün geçmesine rağmen bu kez Arınç’ı yalanlamadığına göre, dershanelerin şimdi değil, 2015’te kapatılması kararı alındığı açıklaması doğru olmalı…
Peki, bu açıklama ne anlama geliyor?
CEMAAT: 1 – AKP: 0
Açık ki bu karar öncelikle AKP’nin geri adımına işaret ediyor. Erdoğan’ın ısrarla “hemen kapatacağız” vurgusuna rağmen, iki haftadır süren kıran kırana çarpışmadan sonra hükümetin 2015’i işaret etmesi, önemli bir geri adımdır.
Peki, hükümet neden geri adım attı?
Kalemşorlarının iddia ettiği gibi dershaneler konusunda Cemaat aslında haklı mı? Cemaat’in bu konuda ileri sürdüğü tezler, AKP’yi ikna mı etti? Hayır!
Türkiye adına acı ama önemle belirtmeliyiz. Önce gazetelere servis edilen Erdoğan’ın bir yakınıyla ilgili kaset, ardından da Taraf’ın sürmanşetinden duyurulan bir bavul belgesi, bu geri adımın gerçek nedenidir.
Özeti şudur: 1 Kaset + 1 Belge = 2 yıllık geri adım.
İKİ YIL DAHA DA KANLI OLACAK
Ancak belirtelim, AKP ile Cemaat arasındaki savaş bitmedi. Hatta gittikçe daha da kanlı olacak. Her ne kadar iki yıllık geri adım bir uzlaşma zemini yaratacak gibi görünse de gerçekte tersi olacak.
Erdoğan ve kurmayları, iki yıllık geri adım atarken, aynı zamanda “seçimli kritik 18 ayı” kurtarmayı planlıyor. Cemaat’i tamamen karşısına almadan, kısmen uzlaşarak seçimleri atlatmayı hesaplıyor.
Cemaat ise iki yıllık geri adıma, şimdilik seviniyor. Çünkü bu iki yılda, Erdoğan’ı daha da zayıflatabilecek olanakları bulacak ve dershaneleri ebediyen kurtaracaklarını düşünüyorlar. Cemaat’e göre iki yıl içerisinde önemli siyasal kırılmalar yaşanacak ve Cemaat bundan kârlı çıkacak!
İki yıl içerisinde kuşkusuz çok önemli siyasal kırılmalar yaşanacak fakat ortaya çıkacak yeni siyasal tabloda ne AKP ne de Cemaat bugünkü gibi olacak!
KASETİN VE BAVULUN SORUMLUSU ERDOĞAN’DIR
Peki, tüm bu yaşananları nasıl açıklamalıyız?
Kasetli siyaset bir kez daha belirleyici olmuştur. Dün CHP’yi ve MHP’yi vuran, her iki partiyi geriye doğru dönüştüren, seçimler öncesinde kanadını kıran kasetler, bu kez AKP’yi vurmuştur.
Bavullu belgeler bir kez daha siyaseti belirlemiştir. Dün İşçi Partisi’ni, TSK’yi vuran “sahte belgelerle” dolu bavuldan, bu kez AKP’yi vuracak “gerçek belgeler” çıkarılmıştır.
Fakat Erdoğan ve kurmaylarının ağlamaya hakkı yoktur. 11 yıldır iktidardadır ve bu kasetlerden en çok yararlanan kendisidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Aralık 2013
İNTİHAR EYLEMLERİYLE VERİLEN MESAJLAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/12/2013
AKP-Cemaat çarpışmasında kasetler, belgeler kılıç gibi çekiliyor, izliyoruz. Sözcüler en ağır suçlamaları yaparken kimi zaman önemli itiraflara imza atıyorlar, not ediyoruz. Kulislerde “gelecek senaryoları” konuşuluyor; AKP’den istifalar, Gül ile Cemaat’in parti girişimi, Erdoğan’sız AKP senaryoları, dinliyoruz.
Tüm bunların dışında bir de dikkatimizi üst üste gelen intihar eylemi girişimleri çekiyor. Başbakanlık, Çankaya Köşkü, TBMM ve AKP Genel Merkezi dörtgeninde 40 günde gerçekleşen bu 6 olayı sizin de dikkatinize sunuyoruz:
İLK MESAJ ÇANKAYA’YA
1. OLAY: 16 Ekim 2013’te, üzerinde bomba olduğunu öne süren bir kişi ticari taksiyle Çankaya Köşkü’nün 2 numaralı kapısından içeriye girmek istedi. Araç, bir ihbar üzerine trafik polisleri tarafından durduruldu. Cumhurbaşkanlığı’nda hazır bulunan bomba uzmanları ticari takside arama yaptı. Araç temiz çıktı. Cumhurbaşkanlığı korumaları tarafından sorgulanan şahsın garip tavırları dikkat çekerken, neden böyle bir eylem yaptığı öğrenilemedi.
2. OLAY: 25 Ekim 2013’te AKP Genel Merkezi’nin karşısında tuhaf bir intihar girişimi yaşandı. Erdoğan’ın Genel Merkez’de bulunduğu sırada, inşaatı devam eden 22 katlı binaya çıkan iki kişi aşağıya taş atmaya başladı. Bunun üzerine AKP Genel Merkezi’nde bulunan görevli polisler, Emniyet’e ve itfaiyeye haber verdi. Polisler ve itfaiye ekipleri intihar girişiminde bulunduğu iddia edilen 2 kişiyi aşağıya indirmek için çalışma başlattı. Yaklaşık bir saat süren ikna çalışmaların sonunda 2 kişi ikna edilerek binadan aşağı indirildi.
BAŞBAKANLIK ÖNÜNDE BİR MECZUP
3. OLAY: 13 Kasım 2013 günü TBMM önünde başına silahı dayayan biri intihar girişiminde bulundu. Sabah 09.00 sıralarında Meclis Dikmen giriş kapısı önüne gelen bir kişi, dolandırıldığı iddiasıyla başına silah dayayıp canına kıymak istediğini söyledi. Olay üzerine Meclis’te görevli polisler alarma geçti. Takviye emniyet güçlerinin de gelmesiyle çevrede geniş önlem alındı. Meclise giriş çıkışlarda yapılan kontroller sıklaştırıldı. İntihar eylemcisi bir saat süren çabaların ardından ikna edildi ve gözaltına alındı.
4. OLAY: 21 Kasım’da Başbakanlık yakınında hareketlerinden şüphelenilen bir kişi, Başbakanlık koruma görevlilerince durduruldu. Bu sırada kişinin, gömleğini açmaya çalıştığını gören güvenlik güçleri şüphelinin üzerine kapanarak, kollarını kullanmasını önledi. Yere yüzüstü yatırılarak etkisiz hale getirilen şüpheli, daha sonra Çankaya Emniyet’ine götürülerek sorgulandı.
HASAN SABBAH’LI MESAJ
5. OLAY: 25 Kasım sabahı Çankaya Köşkü nizamiyesine gelen kişi, çantasındaki eşyaların şifreli olduğunu, şifrenin de ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından çözülebileceğini belirterek görüşme talebinde bulundu. Çantasından ruhsatsız tabanca, mermi ve uyuşturucu madde çıkan kişi, çağrılan karakol ekibine teslim edildi.
Şüphelinin ifadesi ilginçti: “Yanımda getirdiğim silah, Cumhurbaşkanının emrinde olduğum, mermiler ise yola çıktığım kişilerdir. Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı ile görüşmeyi kendim istedim. Cumhurbaşkanı ile şifrelendirdiğim materyallerle görüşme sebebim, Hasan Sabbah’ın olayında olduğu gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın önüne bir terazi koyarak, terazinin bir kefesine silahımı koyup bunun ağırlığınca diğer kefesine para, güç ve kuvvet koymasını isteyecektim.”
6. OLAY: 28 Kasım günü, 155 polis imdat hattını arayan bir kişi, “AK Parti genel merkezi önünde kendimi patlatacağım” dedikten sonra telefonu kapattı. Başkent polisi alarma geçirildi. AKP Genel merkez önünde sivil polisler ve acil müdahale ekibi güvenlik önlemi aldı. Bir süre sonra AKP Genel Merkez önünde bir şüpheli yakalandı. Gözaltına alınan şüpheli, 155’i aradığını itiraf etti.
Tüm bu tuhaf olaylar, tesadüf eseri olabilir mi? 40 günde 6 meczup eyleminin gerçekleşmesi olası mı? Yoksa meczuplar üzerinden birileri birilerine mesaj mı veriyor?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2013
TAKTİK BİRLİKTELİKLER, STRATEJİK CEPHELER
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/11/2013
Siyaset ile programın, taktik ile stratejinin karıştırıldığı durumlar, haliyle cepheleşmelerin yanlış tayin edilmesine yol açar. O nedenle taktik düzlemle, stratejik düzlemi birbirinden ayırabilmek, hayatidir.
PKK İLE ESAD’IN STRATEJİK HEDEFLERİ KARŞI KARŞIYA
PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin stratejik hedefi nettir: “Salih Müslim: Esad rejimi sonrası federal yapıya gideceğiz.” (Taraf, 26 Temmuz 2013)
PYD’den federal Suriye yani Suriye’de özerklik isteyen kim? Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan üzerinden PYD’ye şu mesajı iletiyor: “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun.” (Hürriyet, 18 Kasım 2012)
Soru şu: Suriye’yi bölme hedefi olan PKK ile Suriye’yi Batı’ya karşı tek parça olarak savunmaya çalışan Esad, stratejik olarak aynı safta olabilir mi? Kuşkusuz olamaz!
Ya PKK ile Esad, taktik düzlemde yan yana gelebilir mi? Gelebilir ve gelmiştir.
Bir yıl önce 18 Aralık 2012’de, bu köşede şöyle yazmışız: “PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi alanlarda otorite olması, öncelikle merkezin zayıflaması, ardından bu nedenle kuzeyde ortaya çıkan güç boşluğu ve son olarak da Esad’ın ‘topu AKP’nin kucağına bırakması’ nedeniyleydi. Esad, birkaç cephede savaşmaktansa, cephelerden birinin sıkıntısını AKP’nin omuzlarına bıraktı; ABD’nin stratejik kartı PYD’yi, ABD’nin müttefiki Ankara’yla karşı karşıya bırakmış oldu. Neticede Esad, öncelikle Suriye’nin çıkarlarını düşünüyor…”
Esad’ın bu hamlesi, taktik düzlemdedir, stratejik düzlemde değil!
DÜN ÖSO BUGÜN ESAD DİYEREK STRATEJİK ORTAK OLUNMAZ
Nitekim taktikler, yani kısa ve orta vade siyasetler, konjonktüre göre sık sık değişir. Esad ile PKK’yi stratejik ortak sananlar, dün tam tersi taktiklerin uygulandığını not etmelidirler.
Örneğin bu yılın başında PYD lideri Salih Müslim şöyle diyordu: “Kürt bölgesini artık ÖSO’yla ortak savunacağız.” (Milliyet, 19 Şubat 2013) Yani bir yıl önce PYD, Esad’a karşı ÖSO’yla ittifak yapıyordu. Hatta bu açıklamanın öncesindeki sonbahar boyunca, PKK’nin ajansı ANF’de en çok yer alan haberler, “Esad güçleri, Halep’te, Haseki’de PYD’ye saldırdı” şeklindeydi. Özgür Gündem’in Esad düşmanı manşetleri de arşivlerdedir.
Peki, ne değişti? PYD’nin stratejisi değişmedi. O strateji Suriye’de özerklik, Kürt bölgesine otonomidir. Dün bu stratejiye uygun olduğu için Esad’a karşı ÖSO’yla ittifak yapan PYD, bugün Esad’la taktik düzlemde yan yanadır. Çünkü Esad, savaşacak cephe sayısını azaltmak ve AKP’nin kucağına sorun bırakmak için kuzeyden bir ölçüde geri çekilmiştir. Yani Esad’ın taktik adımı ile PYD’nin stratejik hedefi, aynı konjonktürde buluştuğu için, taktik düzlemde yan yana gelmişlerdir. Fakat bu esası değiştirmez.
SURİYE’Yİ BÖLEN, SURİYE’NİN KARTI OLABİLİR Mİ?
Taktik düzlem meselesini anlamamızı sağlayacak bir başka veri ise Öcalan’ın PYD Gençlik Kolu toplantısına gönderdiği mesajdır: “Esad’ın safında olmayın, muhalefetin safında olmayın, Suriye’de üçüncü güç olun. Kürt bölgelerini koruyacak 15 bin asker hazırlayın. Eğer bu stratejiyi izlemezseniz, ezilirsiniz. Her genç Kürt bu güce yazılmaya ve anayurtlarını korumaya hazırlanmalı.”
Öcalan’ın önerisi nettir: Stratejik hedefi gerçekleştirmek için bazen bir tarafla, bazen de diğer tarafla yan yana gelin. Peki, taraf neye göre seçilecek? Güce göre. Hangi taraf güçlüyse, o tarafa yaslanılacak.
Artık soru şudur: Suriye’de özerklik kurmak, yani pratikte Suriye’yi bölmek isteyen bir kuvvet, Suriye’nin stratejik ortağı ya da kartı olabilir mi? Suriye’nin bağımsızlığını değil de, Suriye’den koparılacak bir parçada egemen olmayı hedefleyen bir kuvvet, gerçekte Suriye’nin kartı olabilir mi? Kuşkusuz olamaz.
Son tahlilde Suriye eksenli stratejik cepheleşme şöyledir: Esad, İran, Irak, Rusya ve Türk milleti bu tarafta, ABD, AKP, PKK-PYD, Barzani ve El Kaide diğer tarafta…
TEZLERE YANITLAR
Yanılsamanın yarattığı tezleri inceleyelim şimdi de…
1) AKP-Barzani bir tarafta, Esad-PKK diğer taraftaysa, Erdoğan–Öcalan ortaklığı ne? ABD nerede? PKK ABD’nin kanatları altında olduğuna göre, Esad ile ABD aynı tarafta mı? Ya da AKP ABD’nin taşeronu olduğuna göre aslında PKK ABD’nin düşmanı mı?
2) Barzani ile PKK’nin çelişmesi, taktik gerekçelerledir. Kürt Koridoru gerçekleştikçe, bu çelişme artacaktır. Çünkü Kürdistan salt Irak’ın kuzeyinden ibaretken, Barzani bir numaraydı. Fakat Kürdistan Suriye’ye ya da Türkiye’ye doğru geliştikçe, gücün kanunu gereği, PKK bir numara olmaya başlamıştır ve Barzani de bundan rahatsızdır.
Fakat bu taktik düzlemdeki çatışma, stratejik düzlemdeki Büyük Kürdistan hedefinin dışına taşamayacaktır.
3) Barzani’nin PKK’ye karşı konumunu korumak için AKP’den medet umması taktikseldir. Ya da Kuzey Irak’taki son seçimlerden sonra Goran’ın ikinci parti olmasıyla üçüncülüğe düşen KYB’nin Irak dışı kuvvetlerle ittifak arayarak konumunu korumaya çalışması, taktikseldir.
Bu taktik kuvvet arayışları, stratejik hedefin dışında değildir. Son tahlilde siyasal Kürt hareketlerinin stratejik hedefi, dört parçada da kazanacağı kadar mevzi kazanmaktır: Irak’taki özerkliğin korunması, Suriye’de ve Türkiye’de özerklik elde edilmesi.
4) Taktik düzlemde yan yana gelişi sağlayan en önemli parametre güçtür. Örneğin Türkiye bir güçken ve Türk Ordusu Pentagon raporlarında “hizadan çıktı” diye not edilirken, Barzani ve Talabani, TSK ile birlikte hareket etmiştir. Çünkü TSK 1995’te ABD’nin denetimindeki Irak’ın kuzeyine ve PKK’ye Çelik Harekâtı düzenlemiş bu da haliyle 1996 Ankara sürecini, yani Barzani ile Talabani’nin Ankara ile birlikte hareket etmesini sağlamıştır. Son 20 yılda benzer örnekler de, tersi örnekler de vardır.
5) Salih Müslim’in birbiriyle çelişen ya da Cemil Bayık’ın birbiriyle çelişen açıklamalarından sadece birine dayanarak tahlil yapılmaz. Önemli olan süreçtir, gelinen yerdir.
6) Rusya’nın Cenevre-2’de PYD’yi görmek istemesi, PYD’yi ABD piyonu olmaktan çıkarmaz. Tıpkı Rusya’nın, El Kaide’nin Kafkasya’ya dönmesindense, Suriye’de kalmasını istemesinin El Kaide ortaklığı anlamına gelmeyeceği gibi…
7) Rojava Suriye’nin kuzeyi değildir. Kürtçedir ve PKK’ye göre Büyük Kürdistan’ın batı parçası demektir. O nedenle “Rojava devrimi”, pratikte Suriye’de karşıdevrim demektir.
KÜRT SORUNUNU ABD’NİN İNİSİYATİFİNDEN ALMAK
Artık mesele şudur: ABD Suriye’de yenildi ve bölgede güç dağılımı yeniden şekilleniyor. Üç yıl önce bu gelişmeyi öngörmüş ve ABD zayıfladıkça, Kürtlerin bölge kuvvetleriyle birlikte hareket etme eğilimine gireceğini belirtmiştik.
Fakat bu, iddia edildiği gibi, Kürt sorununun şu anda ABD-İsrail inisiyatifinden çıktığı anlamına gelmemektedir. Buradaki önemli nokta, bölge kuvvetlerinin birlikte hareket edebilmesidir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye birlikte hareket edemediği müddetçe, bölgeselleşmiş Kürt sorunu, ABD’nin sürekli kaşıyacağı ve kullanarak ülkeleri birbirine kırdıracağı bir mesele olacaktır.
Somut belirtirsek: Türkiye’de AKP iktidar olduğu müddetçe, Suriye’nin Kürt’ü ayrılıkçı eğilim taşıyacaktır! Ankara Bağdat’la karşı karşıya oldukça, Barzani Ankara’ya göz kırparak, ayrılık eğilimi gösterecektir.
Bitirirken belirtelim: Ana sorun ülkelerin siyasal birliklerini ve toprak bütünlüklerini koruyabilmesidir. Kürt siyasal örgütleri, bölge ülkelerinin siyasal birliklerini ve toprak bütünlüklerini hedef aldıkça, ABD’nin piyonu ve bölge ülkelerinin düşmanı olarak kalacaktır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Kasım 2013
ATEŞ AÇ’DAN ATEŞKES’E
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/11/2013
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Tahran’da İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’le birlikte Suriye’deki taraflara “ateşkes” çağrısı yaptı!
Beşar Esad’ı yıkmaya yemin etmiş, bu uğurda tüm imkânlarını Suriye muhalefetinin önüne sermiş, dahası Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılacağını açıklayarak “işgal bayrağı” dalgalandırmış AKP Hükümeti’nin “ateşkes” çağrısı yapması ne anlama geliyor? İnceleyelim:
ESAD KALDI, ERDOĞAN GİDİYOR
1) Öncelikle ateşkes çağrısı açık bir başarısızlık ve yenilgi ilanıdır. Davutoğlu bu açıklamasıyla Suriye’de “ateş aç” pozisyonundan “ateşkes” pozisyonuna gerilediklerini kabul etmiş oldu.
2) Daha ilk günden Suriye muhalefetini Antalya ve İstanbul’da toplayarak, muhalefetin kontrolündeki terörist gruplara sınırı açarak, Suriye tarafında yaralanan teröristlere ambulans dahi gönderecek çapta her türlü lojistik desteği sunarak, TIR şoförlerinin ifadelerine yansıdığı gibi güvenlik birimlerinin eskortluğunda Suriye’ye silah sevkiyatına izin vererek, Türkiye’deki çeşitli atölyelerde üretilen füze parçalarının Adana’da birleştirilip Suriye’ye sevk edilmesine göz yumarak açık bir savaşa giren AKP hükümeti için “ateşkes” çağrısı kesin yenilginin ilanıdır.
3) Bu suçlar, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin önüne mutlaka gelecektir. Defalarca belirttik: Suriyeli teröristlere yapılan yardımlar, oyun kurucu ülkelerin dosyalarındadır ve AKP’nin önüne günü geldiğinde koyulacaktır. Erdoğan–Davutoğlu ikilisinin uygulamaları, uluslararası ceza mahkemelerinin konusudur.
4) 22 Ocak 2014’te toplanacak Cenevre-2 konferansının en önemli gündem maddesi, Esad’ın pozisyonu değil, fiilen Erdoğan’ın durumu olacaktır!
5) Davutoğlu’nun “ateşkes” açıklaması, Esad’ın değil, Erdoğan’ın gidici olduğunu bir kez daha resmetmiştir. İlk günden beri denklem netti: Ya Esad, Ya Erdoğan. Esad iktidarda kalacaksa, Erdoğan iktidardan düşecektir!
BÖLGENİN CİDDİYE ALMADIĞI AKTÖR
Davutoğlu’nun “ateşkes” açıklaması, toplamda başka anlamlara da gelmektedir:
1) AKP hükümetinin bölge ülkeleri nezdinde hiçbir ciddiyeti kalmamıştır:
a) Neçirvan Barzani’yi petrol anlaşması imzalamak için Ankara’ya çağıran Erdoğan, Bağdat’tan gelen ültimatom üzerine eline kalem alamamıştır.
b) Mısır hükümeti, içişlerine karıştığı için büyükelçimizi kovmuş ve Ankara’yı son kez uyarmıştır. Hatta son olarak Mısır Başbakanı Hazem El Bablaui, AKP’nin hamisi ABD’yi de uyarmış ve içişlerine karışmayı sürdürdüğü takdirde, ABD ile de ilişkilerini gözden geçireceklerini, “Türkiye ile olduğu gibi benzer önlemler alacaklarını” ilan etmiştir.
c) Kendisini bölgenin bir numaralı oyun kurucusu ilan eden AKP Hükümeti, P5+1 ülkelerinin İran’la yaptığı anlaşma sürecinin dışında tutulmuştur.
d) AKP Hükümeti, Suriye konulu Cenevre-2 konferansı hazırlık sürecinden de dışlanmıştır.
e) Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, basının önünde Erdoğan’a “bel altı” şaka yapmış, Erdoğan gülümseyerek sineye çekmek zorunda kalmıştır.
2) AKP Hükümeti, ABD tarafından kullanılma kabiliyetini de adım adım yitirmektedir. Erdoğan kullanılma değerini artırmak için bazen masaya Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik kartı atmakta, bazen de Çin’le ABD’yi kızdıran anlaşmalar yapmaktadır.
Artık ABD’ye Erdoğan değil, önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, sonra da yardımcısı Bülent Arınç gidebilmektedir. ABD’nin ise alternatifini bulamadığı için Erdoğan’ı kullanmayı sürdürebildiği kadar sürdüreceği anlaşılmaktadır.
AKP’NİN YIKILMASI HIZLANDI
Peki, AKP Hükümeti neden bu hallere düştü? Elbette birbiriyle etkileşen pek çok dış etken var: Doğu’nun güçlenmesi, Batı’nın zayıflaması, ABD’nin askerlerini bölgeden çekmesi, Irak-Suriye-İran üçlüsünün emperyalizme direnmesi vs.
Fakat daha önemlisi iç etkendir: Haziran Halk Hareketi!
Mayıs’ta Obama’yla görüşen Erdoğan gücünün zirvesindeydi. Fakat o görüşmeden iki hafta sonra başlayan Gezi Direnişi, AKP açısından sonun başlangıcı oldu: Erdoğan’ın iktidarı sallandı, iktidar sallandıkça iktidar bileşenleri arasındaki çelişmeler arttı, Erdoğan’ın dış politikada eli zayıfladı, PKK ile yaptığı takvimler ötelendi vs.
Artık Erdoğan iktidarının yıkılması süreci daha da hızlanacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2013
CENEVRE-2’NİN EL KAİDE SORUNU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/11/2013
Suriye konulu Cenevre-2 konferansının en temel sorunlarından biri de “terör” maddesi olacak.
Çeşitli terörist grupların ve muhaliflerin Cenevre-2’ye katılıp katılmayacağından bağımsız olarak varlığını sürdürecek bir sorun bu: 2,5 yıldır Şam yönetimini yıkması için palazlandırılan terör nasıl sona erdirilecek? Bazı raporlara göre 60 bin, bazı raporlara göre de 150 bin civarında üyesi olan ve hatırı sayılır bir bölümü de El Kaide türevi olan bu örgütler ne olacak?
ABD’YE GÖRE EL KAİDE SURİYE’DE HEP OLMALI
Gelin pratikten gidelim ve Cenevre-2’de büyük oyun kurucuların ve orta ölçekli aktörlerin terörist gruplarla ilgili yaklaşımlarını öncelikle inceleyelim:
1) ABD: Washington, Suriye’deki terörizmin bir numaralı sorumlusudur. Gelinen son noktada El Kaide’den rahatsız olması, kısmen geçerlidir. Zira El Kaide CIA patentli fakat büyüyen, dal budak salan ve haliyle belli kolları kontrolden çıkan bir örgüttür.
Bu örgütün şu anda Suriye’de bulunması ABD’nin birkaç nedenle çıkarınadır:
a) El Kaide’nin varlığı, Suriye’yi sorunlar içinde bulundurmayı sürdürecektir.
b) El Kaide’nin Suriye’de varlığı, ABD’nin yeni koşullarda bölgeye yeniden müdahalesinin gerekçesi olacaktır.
c) El Kaide’nin Suriye’de savaşması ve diğer alanlardan uzakta tutulması, ABD’nin elini başka alanlarda rahatlatacaktır.
EL KAİDE KAFKASLARA DÖNMEDEN SURİYE’DE BİTMELİ
2) Rusya: Moskova, Suriye meselesinin savaşsız çözülmesini istedi ve Şam’ın da etkili direnebilmesiyle ABD’yi masaya oturmaya mecbur etti. Moskova tüm taraflara kendi yol haritasını uygulamayı kabul ettirdi.
Fakat Moskova, Suriye’deki El Kaide türevlerinin kendi nüfuz alanlarına dönmesinden de memnun olmayacaktır. Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Afganistan’dan gelen eğitimli militanların yeniden Kafkasya’ya dönmesi, Rusya’nın istemeyeceği bir durumdur.
Rusya için en iyi seçenek, El Kaide’nin Kafkasya bölgesine dönmeden Suriye’de ezilmesidir.
3) İran: Tahran yönetimi sadece El Kaide’nin değil, Suudi Arabistan destekli Selefi örgütlerin varlığından da çok rahatsızdır. Her iki terör ağının da çökmesi, Şam kadar Tahran’ı memnun edecektir.
4) Türkiye: Suriye’ye terörist sevkiyatı maalesef ülkemizden gerçekleşti. Bu gerçeklik, Ankara’yı önümüzdeki süreçte yeni sorunlarla baş başa bırakacaktır. Ufuk Ötesi’nde birçok kez dikkat çektik. El Kaide başta olmak üzere terörist grupların elini kolunu sallayarak sınırımızdan geçebilmesi, devran döndüğünde, uluslararası ceza mahkemesi anlamına gelecektir. Tutuklu Türk El Kaide üyelerinin bu süreçte salıverilmesi ve bir bölümünün Suriye’de çatışırken ölmesi, Ankara’nın yakın gelecekte başını ağrıtacaktır.
Üstelik Ankara Beşar Esad’ı yıkmaya kilitlendikçe, uluslararası ilişkilerin hukukunu da hiçe saymıştır.
TERÖRÜ EZEN ŞAM, CENEVRE’YE GÜÇLÜ GİDER
Şimdi yeni sorun şudur: Suriye meselesi Cenevre-2’de çözüm yoluna girdiğinde, ABD’nin ve AKP’nin arkaladığı terör ne olacaktır? El Kaide’nin silahları her an Ankara’ya çevirebilecceği Somali, Lübnan ve Reyhanlı saldırılarıyla da görüşmüştür.
Tüm bu çok parametreli sorunun aslında tek bir çözümü vardır: Şam yönetimi 22 Ocak 2014’te yapılacak Cenevre-2 konferansına kadar terörü ezebildiği kadar ezmelidir!
Böylece hem masaya daha güçlü oturacak hem de sorunun bölgeselleşmesini bir ölçüde engelleyecektir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2013
KILIÇDAROĞLU’NUN DEMOKRASİ ANLAYIŞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/11/2013
CHP’li okurlarımızın bir bölümü, Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğimiz yazılarımız nedeniyle zaman zaman kızarlar. Hatta bazıları Kılıçdaroğlu’na kişisel husumetim olduğunu bile iddia eder. Gerekçeleri de şöyledir: “Kılıçdaroğlu henüz genel başkan olduğunda ve Aydınlık onu ‘devrimci Kemal’ diye nitelediğinde bile, siz Odatv’de Kılıçdaroğlu’na karşı yazıyordunuz.”
Evet yazıyordum… Hatta daha genel başkan olduktan üç ay sonra Odatv’de “Kılıdaroğlu’nun Tayyipleştiğini” belirttiğim üç bölümlük bir dizi yazısı da yazdım. Sonrasında da eleştirilerimi sürdürdüm.
KILIDAROĞLU’NUN 3 YILININ ÖZETİ:
1) Kılıçdaroğlu’nun “türban kozunu Erdoğan’ın elinden alacağım” diyerek rafa kalkmış türban konusunu gündeme getirmesini ve sonunda TBMM’ye sokmasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun “laiklik tehlikede değil” ve “tarikat ile cemaatlere saygılıyım” sözlerini eleştirdim.
2) Kılıçdaroğlu’nun “darbe kozunu Erdoğan’ın elinden alacağım” diyerek TSK’nin etkisizleştirilmesinde rol almasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi’nin değiştirilmesini teklif etmesini, Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istemesini, 27 Mayıs’ı eleştirmesini ve hatta 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini bile suçlamasını eleştirdim.
3) Kılıçdaroğlu’nun “Dersim’i CHP bombaladı” diyen Erdoğan’a karşı CHP’yi savunmayıp “ben daha doğmamıştım” demesini ve topu Atatürk ile İnönü’ye atmasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun, “neden Kürt sözcüğünü kullanmadınız” sorusunu, üçüncü bir tarafmışçasına “Ben Kürt demedim ama Türk de demedim” diye yanıtlamasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun “CHP’de bazı kanatlar, özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmamızı zaman zaman engellemek istiyor” diyerek partisindeki ulusalcıları BDP milletvekili Levent Tüzel’e şikâyet etmesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun geçen yıl “anadilde eğitim tartışılabilir” demesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Öcalan’ın önerilerini bir çözüm paketi yapıp 6 Haziran 2012’de Erdoğan’a sunmasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun “PKK’yle MİT değil, akil adamlar görüşsün” demesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun, Radikal’in PKK ve TSK’yi silah bırakmaya davet eden “savaşma konuş” kampanyasına imza vermesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’la “Yeni Anayasa” yapmaya soyunmasını eleştirdim.
4) Kılıçdaroğlu’nun Batı’nın Libya’ya müdahalesini ve AKP’nin tutumunu doğru bulduğunu söylemesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Esad’ı zalim ilan etmesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Mısır’daki devrimi darbe diye suçlayıp AKP’yle birlikte ortak bildiri imzalamasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ile teamüller dışında, baş başa görüşmesini eleştirdim.
5) Ve en vahimi… Kılıçdaroğlu Haziran Halk Hareketi sırasında “görevimiz arabuluculuk yaparak olayları sakinleştirmek olmalı” dediğinde onu eleştirdim!
DEMOKRASİ 1946’DA DEĞİL, 1920’DE DEVRİMLE GELDİ
Ancak Kılıçdaroğlu bu eleştirilerin tekini bile dikkate almadı. Kuşkusuz Aydınlık yazarları başta olmak üzere merkez medyadaki kimi kalemler de Kılıçdaroğlu’nu benzer şekilde eleştirdi, dostça uyardı. Fakat Kılıçdaroğlu bu yanlışlarda ısrar etti! Çünkü bize yanlış gelenler, Kılıçdaroğlu’nun doğrusuydu; zihni öyle çalışıyordu…
Bakın ABD ziyaretine hazırlanan Kemal Kılıçdaroğlu, bu zihniyeti, Wall Street Journal’e yazdığı makalede de sürüyor. Daha ilk cümlesinde şöyle demiş CHP Genel Başkanı: “Türkiye’de demokrasi, 1946’da hayata geçtiğinden bu yana yoluna çıkan birçok engele rağmen yarım yüzyıldan uzun bir süredir ayakta kalmayı başarmıştır.”
Türkiye’ye demokrasinin 1946’da geldiğini iddia etmek sadece bir cehalet değil, aynı zamanda 1923-1946 dönemine nesnel bir karşıtlıktır!
Kılıçdaroğlu’na anımsatmak isteriz: Türkiye’ye demokrasi 1946’da gelmedi, 1920’de geldi! 1946’da gelen “çok partililiktir” ve çok parti olması ille de demokrasi demek değildir. Demokrasi en başta tanrının, kralın, imparatorun, padişahın egemenliğini millete devretmektir! O yüzden de bu topraklara demokrasi 1920’de, 1923’te, 1924’te, 1927’de, 1935’te “arasız devrimlerle” gelmiştir! 46’da gelen karşı devrimdir!
Türkiye’ye demokrasinin 1946’da geldiğini savunmak, ancak “demokrasi eşittir sandık” diyen Erdoğan kadar düşünebilmektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Kasım2013
KÜRT KORİDORU’NUN PETROPOLİTİĞİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/11/2013
George Bush döneminin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley Hürriyet’e yaptığı açıklamalarda Türkiye’ye iki önemli mesaj verdi:
1) Türkiye’nin El Kaide devletine ihtiyacı yok.
2) Suriye’de Kürt özerk bölgesi kurulacak. (Hürriyet, 25 Kasım 2013)
Böylece Türkiye, ya El Kaide devleti, ya Kürdistan diye sıkıştırılmış oldu. Artık AKP Hükümeti’nin ABD adına Suriye’de neye taşeron olduğu daha da iyi görülmüştür.
BASRA’DAN K.IRAK’A BORU HATTI
Hadley’in sözleri arasında önemli bir bilgi daha var: “ABD yönetiminin Basra’dan Kuzey Irak’a bağlanacak yeni bir boru hattı konusunda taraflara önerileri var.”
Bu bilgi, Suriye’de Kürt özerk bölgesi girişimini anlatan somut bir petropolitik veridir. ABD’nin “Basra’dan Akdeniz’e Kürt Koridoru” planını somutlar: Petrol ve gaz Basra’dan Kuzey Irak’a taşınacak. Kuzey Irak’tan da birincisi Türkiye üzerinden, ikincisi Suriye üzerinden Batı’ya ulaştırılacak.
ABD’nin bu konudaki çalışmasının izleri de vardır. Örneğin Basra’dan Zaho’ya uzanacak bir boru hattı projesi yürürlüktedir. Hatta Türk EID İnşaat şirketi, Amerikalı Exxon için 120 km uzunluğunda, 90 milyon dolar değerinde yeni bir boru hattının inşaatına başlamış durumda. Bu hattı 1 yıl içerisinde Exxon’a teslim edecek olan EID İnşaat, Basra’da da 250 milyon dolarlık bir başka projeyi de yürütmektedir.
ERDOĞAN-BARZANİ BULUŞMASININ PETROPOLİTİĞİ
Öte yandan Stephen Hadley, bu açıklamasıyla, Washington’un bu planda hangi enstrümanlara dayanacağını da ortaya koymuş: Hem Güney Irak’ın hem de Kuzey Irak’ın petrol ve gazının Batı’ya taşınmasına El Kaide devleti değil ama Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti ev sahipliği yapabilir!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Mesut Barzani’nin Diyarbakır buluşmasının da Hadley’in işaret ettiği bu gelişmelerle doğrudan ilgisi var. Zira ikili, ABD’nin boru hattı planını kotarmaya çalışıyor. Son durum şu:
1) Ankara ile Erbil anlaşmasıyla inşa edilen Kerkük-Yumurtalık boru hattına paralel hat tamamlandı. Hedef, gelecek aydan itibaren bu ikiz hattın yenisinden günde 300 bin varil petrol taşımak.
2) Ankara ile Erbil anlaşmasında ikinci bir hat daha var. Plana göre hat 2016’da tamamlanacak ve 2017’de bu hattan günlük 1 milyon varil petrol taşınacak.
3) Ankara ile Erbil, 2017’den itibaren doğal gazın Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye taşınması için de anlaştı.
Şimdi hedefleri bu plana Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi, yani Bağdat’ı razı etmek. Neçirvan Barzani bu amaçla Bağdat’ı ziyarete hazırlanıyor.
BÖLGENİN SİLAHI OLARAK BORU HATLARI
Fakat ABD’nin ve enstrümanlarının bu planları artık gerçekleştirme şansı yok. Zira Çin ve Rusya destekli bölge kuvvetleri ABD’ye yeni bir siyasal tablo dayatmış durumdadır:
1) Asya cephesi ABD’ye Mısır devrimini kabul ettirdi! Sırada Washington’un Müslüman Kardeşler kartını tamamen elinden almak var. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Müslüman Kardeşler Mısır’ın devrimi çaldı” demesi değişimi özetlemektedir.
2) Asya cephesi ABD’yi İran’la anlaşmaya mecbur etti ve Tahran’ın nükleer hakkına resmiyet kazandırdı. Önceki gün Cenevre’de varılan mutabakat İran ve bölge adına tarihidir.
3) Asya cephesi şimdi de ABD’yi Suriye’yle masaya oturtuyor. 22 Ocak’ta yapılacak Cenevre-2 konferansı ile İran’dan sonra Suriye’de de Asya kazanmış olacak!
Bu siyasal tablo içerisinde ABD’nin bölgeye petropolitik hamleler dayatması mümkün değildir. Nitekim ABD’nin Nabucco Projesi bile artık gündemde değildir.
Tamam, Irak’ın hem güneydeki, hem de kuzeydeki petrol ve gazları batıya, doğuya elbette satacaktır. Ama Irak için ve Irak ile bölgenin yararına…
Yeni Ortadoğu’da boru hatları kavganın değil, birlikte zenginleşmenin silahı olacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Kasım 2013
ABD-İRAN ANLAŞMASININ ANLAMI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/11/2013
P5+1 ülkeleriyle, yani ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile İran arasındaki Cenevre müzakereleri anlaşmayla sonuçlandı. Buna göre İran’ın uranyumu yüzde 5 zenginleştirmesi, artık kabul edildi. Daha önce İran’a “uranyumu zenginleştirme, bizden zenginleştirilmiş uranyum al” diyen Batı, Tahran’ın kararlılığına boyun eğmiş oldu.
Bu Tahran açısından tarihi bir başarıdır. Zira ABD, İran’ın nükleer silah üretebileceğini ileri sürerek, uranyumu zenginleştirmesine sürekli karşı çıkıyordu. Hatta ABD bu nedenle İran’ı ablukaya almış ve ciddi yaptırımlar uygulamıştı.
6 ay geçerli olacak ve ikincisi için geçiş niteliği taşıyacak bu anlaşmayla, İran etrafındaki çemberi kırmış oldu.
TEKNİK SONUÇLAR
1) İran bu anlaşmayla ABD’yi, nükleer silah üretme niyetinin olmadığına ve sadece nükleer teknolojiden yararlanmak istediğine “ikna” etmiş oldu.
2) İran uranyumu yüzde 5 zenginleştirebilecek.
3) İran hiçbir nükleer tesisini kapatmayacak.
EKONOMİK SONUÇLAR
1) İran bu anlaşmayla üzerindeki ekonomik baskıyı hafifletmiş oldu. Yeni yaptırımların uygulanmayacağı, eski yaptırımların da adım adım gevşetileceği bir süreç başlamış oldu.
2) İran bu anlaşmayla ambargoyu delmiş ve halkı için gerekli ürünleri dünya pazarlarından alabilmenin önünü açmıştır.
3) İran petrol ve gazını artık parayla satabilecektir. Daha önce bazı ülkelerle petrol ve gaz alışverişini takas yöntemiyle yapmak zorunda kalan Tahran, döviz elde edebilecektir.
SİYASAL SONUÇLAR
1) İran, ABD’yi masaya oturmaya mecbur bırakarak, çok önemli bir siyasal başarı kazandı.
2) ABD İran’ın gücünü kabul etmiş oldu. Irak ve Suriye üzerinden de İran’la çatışan ABD, önemli bir mevzi kaybetti.
3) İran, bu anlaşmayla İsrail’in etkinliğini kırdı. ABD ve İran arasında mektuplaşmayla başlayan, telefonlaşmayla süren ve dışişleri bakanları seviyesinde ilk temasla taçlanan süreç, İsrail’i zayıflattı. Hatta İsrail, “ABD olmazsa, İran’a karşı Suudi Arabistan’la ittifak kurarım” dedi.
OLASI SONUÇLAR
1) P5+1 ile anlaşma sağlayan İran, büyük ihtimalle Suriye konulu Cenevre-2 konferansına da artık katılabilecektir. Konferansta İran’ın olması, Asya cephesini daha da güçlendirecektir.
2) Suudi Arabistan’ın İran’a karşı İsrail’le açık ittifak yapmaya soyunması, bugüne kadar Riyad’la hareket eden Körfez Ülkeleri arasında bir ayrışma yaratacaktır. Böylece İran, bir cepheyi daha yarmış olacaktır.
3) Batı’nın saldırılarına karşı bir direniş hattı olan İran, Irak, Suriye, Lübnan hattı, daha da güçlenecektir.
4) Üzerindeki ağır baskıyı hafifleten İran, bölge sorunlarına daha fazla odaklanabilecektir. Hem batısındaki Irak ve Suriye’de, hem de doğusundaki Afganistan’da, bir barış kuşağı oluşturmaya çalışacaktır.
ANLAŞMANIN TÜRKİYE’YE ETKİSİ
1) ABD’yle anlaşan İran, tıpkı İsrail gibi AKP Hükümeti’ni de yalnızlaştırmış oldu. AKP Hükümeti iki ileri bir geri götürdüğü İran’la ilişkilerini artık yeniden gözden geçirmek zorundadır. AKP Hükümeti daha önce ABD tarafından, Batı adına İran’ı masada tutmakla görevlendirilmişti. Washington Erdoğan’a “kolaylaştırıcı” rolü vermişti.
2) Suriye’ye düşmanlık yapan ve Beşar Esad’ı yıkmaya çalışan AKP Hükümeti’nin karşısında artık İran değil, “Batı’yı anlaşmaya mecbur eden” İran var!
3) Tahran’ın siyasal başarısı, bu ülkenin Kürt meselesinde de bölge adına olumlu adımlar atmasını kolaylaştırabilir. AKP’nin Diyarbakır’ı merkez yapma çalışması, İran’ın Irak ve Suriye’de daha da artıracağı etkinlikle, sekteye uğrayabilir. Ankara’nın Bağdat’ı zayıflatmayı amaçlayan Erbil’le yakınlaşması, Tahran’ın baskısıyla sınırlanabilir.
Bitirirken meselenin şu çok önemli boyutuna da dikkat çekelim: Çin ve Rusya, ABD’yi İran’la anlaşmaya mecbur etti. Sırada Suriye var! “Ortadoğu’da oyun kurucu” olduğunu iddia eden Erdoğan-Davutoğlu ikilisi ise tüm bu süreçlerin dışında…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2013