Archive for category Politika Yazıları

ERDOĞAN’A 9 KASET SORUSU

Erdoğan önceki gün Kartal’da internete sansürü savunurken ilginç şeyler söyledi. Örneğin “interneti kapatmadıklarını, özel hayatımızı koruma altına aldıklarını” savundu. Kuşkusuz bu zihniyet yakında “başınıza dışarıda bir iş gelmesin” diyerek sokağa çıkma yasağını bile savunur!

Erdoğan’ın internet sansürünü savunurken “artık kaset devri bitecek, kasetli siyasete son vereceğiz” demiş olması da yine ilginç sözlerinden biriydi. Hatta Erdoğan daha önce Baykal ve MHP’li milletvekillerinin görüntüleriyle ilgili yayınları anında müdahale ederek durduklarını da iddia etti ve ekledi: “Ama bunlara iyilik yaramadı. Şimdi bakıyorum, ellerinde bazı CD’lerle dolaşıyorlar.” Dahası Erdoğan, Baykal’ın kasetinin de “paralel işi” olduğunu belirtti!

Bu durumda Erdoğan’a şu soruları sormalıyız:

KASETLERDEN EN ÇOK KİM NEMALANDI?

1) CHP ve MHP kasetlerini durdurduysanız neden o günlerde hemen her konuşmanızda o kasetleri dilinize doladınız? Bu tutumunuza “özel hayat” diye tepki gösterenlere neden şu yanıtı verdiniz: “Ne özel hayatı, kendi karısı mı ki özel hayat olsun!”

2) Baykal’ın kaseti “paralel işi” ise neden sorumlularını kulağından tutup yargının önüne getirmediniz? Neden o gün değil de bugün “paralel işi” dediniz?

3) Kasetler sadece “paralel işi” mi? 17 Aralık operasyonu sonrasında basına servis edilen Fethullah Gülen kasetleri kimin işi?

4) AKP kaset servisinin neresinde? Yayınlanmamış kaseti miting alanından duyurduğunuzu anımsıyor musunuz? Genel seçimlerin hemen öncesinde, 2 Haziran 2011’de Diyarbakır’dan nasıl seslendiğinizi biz anımsatalım: “BDP’nin ilgilerinden bir tanesi açıklama yapıyor. Ses kayıtları öyle zannediyorum ki bugün yarın yayınlanabilir. Ne diyor biliyor musunuz?”

Sizin bu anonsunuzdan ve içeriğini özetlemenizden hemen sonra o kaset video paylaşım sitesi dailymotion.com’da yayınlanmıştı!

ABD FIRÇASININ YARATTIĞI HABERLER

5) Gazeteniz Yeni Şafak’ın dünkü manşeti şöyleydi: “Şantaj üssü Philapdelphia.” Yönettiğiniz kurumların gazeteye verdiği anlaşılan istihbaratlara göre Cemaat 7 Şubat MİT krizinin hemen ardından arşivini ABD’ye taşımış ve orada üç şehirde üs kurmuştu. Doğru olduğu anlaşılan bu habere göre “Türkiye operasyonları, şantaj kasetlerinin de tutulduğu Philadelphia’daki merkezden yürütüldü.” Aynı habere göre FBI da bu üç merkezi takibe aldı!

Bu durumda haliyle “Ricciardone’nin operasyonlardaki parmağı ne oldu” diye size sormalıyız!

6) Bu arada sizi eleştirdi diye kalemşorlarınız tarafından sık sık hedef alınan ve Ricciardone’yle birlikte operasyonun sorumlularından ilan edilen Michael Rubin’in açıklamalarını haber yapmış gazeteleriniz. Rubin “Karanlık tarikat lideri Gülen’in seçimle gelmiş başbakana karşı operasyon yürüttüğünü” savunmuş!

Kerry Davutoğlu’nu sertçe uyardıktan sonra “ABD karşıtı görüntülü” açıklamaların bıçak gibi kesilmesi ve şimdi de Rubin’in açıklamalarının baş tacı edilmesi ne anlama geliyor?

‘ABD DEĞİL AB PARMAĞI’ DÖNEMİ

7) Kerry’nin uyarısının sonuçları sizi destekleyen gazetelere yansımaya başlamış. Örneğin dün Sabah’ın sürmanşeti şöyleydi: “Oslo tapeleri yabancı ajandan.”

Haberin spotunda yer alan “Avrupalı bir istihbarat servisinin ajanı paralel yapıdan istihbaratçı polislerle gizlice buluşup hard-diski teslim etti” bilgisinden “ABD değil AB parmağı” sonucunu mu çıkarmamız isteniyor?

8) Yine sizi destekleyen Türkiye gazetesine göre İran Ankara’yı terör destekçisi göstermek için El Kaide üyelerini Türkiye üzerinden Suriye’ye gönderiyormuş! Bilginin kaynağı da ABD Bakanlığı’ymış.

Suriye’de Esad’a karşı çarpışan El Kaide’yi, Esad’a destek veren İran’ın kartı olarak sunmak kuşkusuz ancak bir ABD istihbarat raporuna yakışırdı. Üzerinde durmuyoruz. Fakat sizin cenahtan gelen “17 Aralık aslında ABD’nin İran’a operasyonudur” şeklindeki komplo teorisini önemle anımsatıyor ve hâlâ arkasında durup durmadığınızı merak ediyoruz!

9) Yine sizi destekleyen gazetelerden Star’ın internet sansürüne karşı çıkanları “porno lobisi” diye suçlamasını nasıl değerlendirdiniz? Faiz lobisi, vaiz lobisi diye açtığınız yolda taraftarlarınızın her karşıtlığa bir lobi kulpu bulması, 30 Mart öncesinde halkı kandırmaya yetecek mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Şubat 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SANDIK FETİŞİZMİ

Tayyip Erdoğan 30 Mart’a yığınak yapmış görünüyor. Nitekim partisine 30 Mart’ın şimdiye kadar ki en kritik seçim olduğunu belirtiyor ve bu gerçeğe göre çalışılmasını istiyor. Kısacası Erdoğan, Haziran’dan bu yana sallanan iktidarını 30 Mart’ta kurtarmak istiyor.

Öyle ki geçen hafta Berlin’den seçim kampanyasını başlatan Erdoğan 30 Mart’ta aslında dürüst olduklarına oy verileceğini bile söyledi! Yani Erdoğan’ın zihniyetine göre 30 Mart’ta sadece belediye başkanları seçilmeyecek, esas olarak AKP’nin AK’lığı oylanacak. Yani AKP birinci parti çıkarsa yolsuzluk suçlamaları düşecek, aklanacak, AKP’nin dürüst olduğu belgelenecek!

Hırsızlık olup olmadığına yargının değil sandığın karar verdiği bir rejime de AKP’nin lügatinde “ileri demokrasi” deniyor!

Kuşkusuz bu rejime “yargı yok, sınırsız yürütme var” rejimi de diyebiliriz.

ERDOĞAN’IN SÖZLÜĞÜ

Sandık Erdoğan’da bir fetişizmdir:

1) Erdoğan’a göre sandıktan “milli irade” çıkar ve o irade sadece Erdoğan’dır. O nedenle Erdoğan gücünü kimseyle paylaşmaz.

2) Millet, iradesini sandıkla Erdoğan’a vermiştir, Erdoğan da o iradeyi sınırsızca kullanabilir.

3) Erdoğan sandıktan çıkan iradeyi sınırsızca kullanırken kimseye hesap vermez, onun hesap vereceği tek yer bir sonraki seçimde yine sandıktır.

4) Erdoğan’a göre demokrasi sadece sandıktır. Eylem, protesto, halkın anayasal direnme hakkı demokratik bir hak değil, tersine darbeciliktir. Erdoğan’ı eleştirmek isteyenler bu hakların hiçbirini kullanamaz, sadece sandığı kullanır!

ANKET – SANDIK İLİŞKİSİ

Peki, sandık nasıl çalışır?

Yıllardır belirtiyoruz, sandıktan anket sonuçlarının çıkması bir istatistik başarısı değil, bir Gladyo başarısıdır. Kuşkusuz bağımsız ve dürüst anket kurumları vardır ve istatistik bilimini dürüstçe uygulayarak “gerçek” sonuçları bulurlar.

Ancak burada konumuz olan anketler o anketler değil, sandığı manipülasyonla belirleyen anketlerdir. Yani hep söyleyegeldiğimiz “sandığa ne koyuyorlarsa, sandıktan onu çıkarıyorlar” prensibine göre çalışan anketler.

Çünkü Gladyo seçilmesini istediğini sandığa anketle koyuyor.  Anketlerle oy oranı belirleniyor, yandaş medya üzerinden o oy oranı seçmene kabul ettiriliyor ve seçmen de o kabule göre sandığa gidiyor.

İleride üniversiteler bu konuyu tez yapacak ve bizler de bu ağın nasıl çalıştığını çok daha açık ve net olarak göreceğiz.

ERDOĞAN’IN PKK’YE ANKET DESTEĞİ

Ancak nasıl çalıştığına ilişkin elimizde bazı somut veriler de var: Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan, Fatih Saraç ve Fatih Altaylı arasında yürüyen telefon trafiği ile gördük ki, örneğin AKP ihtiyacına göre kararsızların ya da MHP’nin 3 puanlık oyu alınıp BDP’ye yazılabiliyormuş!

BDP’nin normalde yüzde 6’lık oyu olduğu düşünüldüğünde, Erdoğan’ın Öcalan’a yüzde 50’lik bir destek yaptığı anlaşılacaktır!

Peki, Erdoğan neden Öcalan’a anket üzerinden destek verdi?

Bu sorunun yanıtına anketin tarihinden gidebiliriz: Anketin tarihi Mart 2013’tür. Yani Erdoğan-Öcalan ortaklığının zirve yaptığı, Erdoğan’ın Öcalan Açılımı ile BOP eşbaşkanlığı görevini sürdürdüğü, toplumun gazını almak üzere seferber edilecek Akil Adamlar’ın kimlerden oluştuğunun belirlendiği, Öcalan’ın Nevruz konuşmasıyla AK-Medya’da “barış elçisi” ilan edildiği tarih…

Böylesi bir süreçte Erdoğan’ın PKK’ye anket desteği yapması bizi şaşırtmamıştır.

Nitekim Öcalan da gerektiğinde Erdoğan’a destek vermektedir. Örneğin bu anket desteğinden 3 ay sonra, Haziran’da, Öcalan Erdoğan’a Gezi eylemlerinde destek vermiş; örgütüne “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” emri vererek AKP’ye can simidi atmıştır.

SANDIK NAMUSU

Tamam anketler böyle, manipülasyon var, seçimler şaibeli… Peki, ne yapacağız, oy kullanmayacak mıyız?

Elbette kullanacağız ama bu seçimde yurttaşlık görevimiz sadece oy atmaktan ibaret değildir, oyumuza tüm sayılma aşamalarında sahip çıkmaktır!

Çünkü sandık asıl bizim namusumuzdur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2014

Yorum bırakın

İNTERNET GİTTİ, AK-NET GELDİ

AKP’nin ikinci internet paketi de TBMM’den geçti. “Güvenli internet” adıyla yaptığı ilk paketle kendisine muhalefet edilmesini engelleyemeyen AKP, şimdi kesin çözüme gidiyor: İnternet yerine AK-Net’i kuruyor!

Peki, Ak-Net nasıl çalışacak?

Öncelikle Erişim Sağlayıcılar Birliği, abonelerin internet trafiği bilgilerini 2 yıl boyunca kayıt altına alacak. Yani Türkiye’deki 34 milyon internet abonesinin internette hangi sitelere girdiği ya da akıllı telefonlarından hangi uygulamaları kullandığı tespit edilecek.

Kısacası AKP 34 milyonu adım adım izleyecek!

AK-NET’TE FİBER HIZDA SANSÜR VAR

Erdoğan “en büyük kulak” olmakla da yetinmeyecek ve “yargıyı” ortadan kaldırarak AK-Net’i işletecek.

Şöyle: AK-Net’te bir sitenin kapatılması için bir mahkeme kararına gerek olmayacak. Doğrudan Erdoğan’a bağlı TİB ve Ulaştırma Bakanlığı istediği siteyi hem de 4 saat içinde kapatabilecek!

AKP AK-Net’te yargıyı ortadan kaldırdı dedik ama eksik söyledik. Zira hükümet kendi lehine olan durumda yargıyı kaldırıp TİB ve Bakanlık üzerinden doğrudan sansür uygulayacak ama internet sitesinin sahiplerinin sansürü kaldırtabilmesinin yolu yargıdan geçecek.

Yani hükümetin engellediği içeriği ancak mahkemeler suçsuz bulursa, yasak kaldırılabilecek!

Özetle Erdoğan istediği siteyi 4 saatte kapatabilecek ama siz kapatılan o sitenin sahibi ya da kullanıcısı olarak bir mahkemeye başvuracaksınız, mahkeme konuyu inceleyecek, kapatılmayı haksız bulursa yasağı kaldırabilecek.

PAKETTEN HUKUK DEĞİL, FAŞİZM ÇIKTI

Ne kadar tanıdık değil mi?

AKP’nin ruhunu yansıtan bu uygulamayla Ergenekon davaları sırasında tanışmıştık. Normalde iddia makamı iddiasını ispatlamakla mükellefti, kişi suçu sabit olana kadar suçsuzdu…

Ama AKP’nin anormalinde iddia makamı sizi suçlar, siz suçsuzluğunuzu ispatlamak zorunda kalırdınız; suçunuzun sabit olmasına gerek kalmadan daha soruşturma aşamasında “suçlu” ilan edilirdiniz.

AKP şimdi bu ruhu sanal dünyada da uygulamaya kalkıyor.

Benzer ruhu özel görevli mahkemelerin kaldırılmasıyla ilgili son 22 maddelik pakette de gördük:

1) AKP kendi kurduğu özel görevli mahkemeleri kaldırırken bu mahkemelerin kaldırılma sürecindeki yarım kalan işlerini tamamlanmış sayıyor; böylece “yeniden yargılamayı” engelliyor.

2) “Hükmen tutuklu” gibi hukuk dışı bir kavrama sarılarak ”uzun tutukluluğu” upuzun hale getiriyor. 5 yıllık uzun tutukluluğa bir de +1 yıl ekliyor!

Yani AKP bu paketle kumpas ve tertip mağdurlarına karşı bir “demokratikleşme” sağlamamış, yakın gelecekte kendisinin karşılaşacağı davalara karşı önlem almış oluyor!

AKP’NİN “MİLLİ İRADE” MANİPÜLASYONU

Ortaya çıkan kasetler, yapılan itiraflar gösteriyor ki, 12 yıllık AKP iktidarı dönemi hayatın her alanında bir Erdoğan tahakkümü çabasıyla dolu. Habere ve internete yani gerçeğe engel olmaya çalışan bu zihniyetin, anketlerde manipülasyon yaptığı da ortaya çıktı.

Bilal Erdoğan, Fatih Saraç ve Fatih Altaylı arasında geçen ve MHP’nin üç puanını BDP’ye yazmayla neticelenen konuşmaları dinlemişsinizdir. (Acaba Öcalan Mart 2013 anketindeki bu AKP desteği karşılığında mı Haziran’da PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek Erdoğan’a can simidi attı?)

Kim bilir başka hangi anketlerde kimin oyunu kime yazdılar; anketleri şişirerek oylarınıza nasıl manipülasyon yaptılar. Kuşkusuz anketle oynayan, sandıkla da oynar. Bu durumda “demokrasi sandıktır” demeleri de, “milli irade” demeleri de büyük yalana dönüşür.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2014

Yorum bırakın

SİLİVRİ NASIL BOŞALTILIR?

Dün TBMM’deki dört partinin de aslında Silivri karşıtlığında buluştuğunu incelemiştik özetle… Sonrasında TBMM’ye sunulan 22 maddelik paket, bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu.

Kimse “o paket AKP’nin” demesin; o paket hepsinindir! Zira paket öncesinde konuyu sulandıranların, Genel Kurul sırasında yapabilecekleri göstermelik küçük değişiklikler, paketin ruhunu değiştirmeyecektir.

AKP’NİN PAKETİNİN ANLAMI

Peki, paket AKP açısından neye işaret ediyor?

5+1 tutukluluk süresi belirleyen paketle Erdoğan şunu demiş oluyor:

“Tamam, halk hareketi iktidarımı salladı ama ben;

“1) Saflarımı sıklaştırarak,

“2) PKK’yle ortaklığı sürdürerek,

“3) CHP’yi etkili muhalefet yapamayacak şekilde kitleyerek,

“4) MHP’yi bağlayarak,

“5) Diğer muhalefet çevrelerini oyalayarak,

“6) Bana saldıran Cemaati yalnızlaştırarak,

“7) 30 Mart’ta çok kan kaybetmeyip ABD desteğini almayı sürdürerek, bu savaştan galip çıkarım!”

PAKETİN BİZİM İÇİN ANLAMI

Peki, paket AKP’nin karşısında olanlar için neye işaret ediyor?

1) Elbette hâkim sınıfların iç çelişmesinden yararlanmak gerekir. Ancak izleyerek yararlanılmaz, aktif hareket ederek, sürece müdahale ederek yararlanılır!

Silivri’yi yeniden kuşatacak eylemlerin yapılmadığı bir süreçte AKP ile Cemaat çatışmasından yararlanılmaz!

2) Okları AKP’den çok cemaate yöneltmek, tamam cemaati zayıflatır ama aynı zamanda ve daha önemlisi AKP’yi tahkim eder.

AKP’nin tahkimatı ise Silivri’nin duvarlarındaki çatlakların betonla doldurulması demektir.

3) Orduya kumpas kurulduğu itirafı da, yeniden yargılamanın gündeme gelmesi de, uzun tutukluluk süresinin düşürülmesi konusu da AKP karşıtı cephenin başarısıdır!

Açıkça belirtiyoruz: 19 Mayıs 2012’de TGB 250 bin genci Taksim’e çıkartmasaydı, İşçi Partisi’nin öncülüğünde 29 Ekimlerde, 10 Kasımlarda, 23 Nisanlarda halk alanlara çıkmasaydı, yine İşçi Partisi’nin öncülüğünde Silivri Kalesi hem de birkaç kez kuşatılmasaydı, barikatlar yıkılmasaydı, bu birikimle halk Haziran’da 80 ilde ayağa kalkmasaydı, sonrasında iktidar için Arslanlı Yol’a düşülmeseydi ne kumpas itirafı olurdu ne de yeniden yargılama ve özel görevli mahkemelerin kaldırılması gündeme gelirdi!

AKP’nin topu cemaate atarak tertipteki rolünden kaçmaya çalıştığı bir süreçte, hükümeti sarsan baskıyı sürdürmek gerekirdi.

4) “AKP nasılsa yıkıldı, biz ABD’nin yeni seçeneği olan Gül-Gülen cephesini esas alalım” çizgisi doğru değildir.

a) AKP sallanmıştır ama henüz yıkılmamıştır.

b) “ABD Erdoğan’ı tamamen çizdi” verisi doğru değildir; gücünü tahkim edecek ve yerel seçimlerde ciddi oy alabilecek bir Erdoğan, Washington tarafından kullanılmaya devam edecektir.

c) Gül-Gülen cephesi gerçekçi bir seçenek değildir. O seçeneği gerçekçi görüp oraya yüklenmek, Erdoğan cephesine yarayacaktır.

Bülent Arınç’ın “AKP varsa cemaat var” sözü önemli bir egemenlik meselesine işaret eder ve doğrudur. AKP iktidar olduğu için cemaat devlete bu denli nüfuz edebilmiştir.

AKP’yi yıkmak o nedenle cemaati güçlendirmez, tersine onun da zayıflamasına yol açar.

Cemaate vurarak cemaat zayıflatılır ama AKP de tahkim edilir. Fakat daha çok AKP’ye vurmak hem AKP’yi, hem de cemaati zayıflatır!

HAK VERİLMEZ, ALINIR

O nedenle “hak verilmez, alınır” tarihi doğrusuna atıfta bulunarak bitirmek istiyorum.

İşçi Partisi’nin 30 Mart seçim çalışması aynı zamanda halkı yeniden ayağa kaldırma ve Silivri hedefinde birleştirme çalışması olmalıdır.

Alanlarda, tribünlerde, fabrikalarda, okullarda sayıları milyonları bulan “Mustafa Kemal’in askerlerine” önderlik edecek bir İşçi Partisi, hem yeniden Silivri’yi kuşatarak boşaltır, hem de Türkiye’nin bölünme sürecini birlik sürecine çevirir!

Şartlar uygun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Şubat 2013

Yorum bırakın

SİLİVRİ KARŞITI MECLİS CEPHESİ

TBMM’de yer alan tüm partilerin birleştiği en temel konu, Silivri’nin boşaltılmamasıdır!

Biliyorum, önce CHP’liler, sonra da MHP’liler “ama bizim milletvekillerimiz orada hapis(ti)” diyerek, “CHP milletvekilleri o davaları hep izledi” diyerek itiraz edecekler.

Kuşkusuz bunlar doğru ama başka önemli doğrular da var.

Gelin en iyisi partilerin Ergenekon davaları konusundaki tutumlarını tek tek inceleyelim:

AKP: DAVANIN SAVCISI

Her ne kadar AKP bugün sıkıştığı için Ergenekon konusunda suçu cemaate atmaya çalışıyorsa ve davayı “milli orduya kumpas” diye nitelendiriyorsa da, gerçekte AKP bu davanın sahibidir.

Zaten Abdullah Gül önüne getirilen şemalara bakıp “bulun bir savcı, delillendirin” diyerek, Tayyip Erdoğan da “ben bu davanın savcısıyım” diyerek tertibin sahibi olduklarını göstermişledir.

Hatta diyebiliriz ki, AKP bu davalarla ve milli kuvvetlerin bu tertiplerle tasfiye edilmesiyle adım adım “tam iktidar” olmuş ve Cumhuriyeti yıkmıştır!

Dolayısıyla Silivri’nin boşaltılmasına en çok karşı olan parti AKP’dir. Bugün uzun tutukluluk meselesinin gündeme gelmesi ve 7,5 ile 5 yıl gibi lafların dolaşması AKP’nin sıkışmasıyla ilgilidir ve Erdoğan açısından bir mecburiyettir. O mecburiyeti yaratan da ayağa kalkan öncü kuvvetler ve halktır; Silivri’yi kuşatanlardır, Haziran’da ayaklananlardır, Arslanlı Yol’da yürüyenlerdir.

BDP: DAVANIN KAZANANI

AKP’nin açılım ortağı olan PKK, haliyle Ergenekon davasının da “savcı yardımcısı” olmuştur. Hem Öcalan hem de Karayılan AKP’nin Ergenekon operasyonlarına açıkça destek vermiş, sonuna kadar gidilmesini istemiştir.

Zaten o davalarla milli kuvvetler zayıflatıldıkça, PKK güçlenmiş ve adım adım hükümet ortağı olmuştur. Tablonun son haline bakıldığında, Ergenekon tertiplerinden en çok kazananın PKK olduğu görülecektir.

Y-CHP: DAVANIN FAYDACISI

Kuşkusuz CHP’li vekiller, tabi esas olarak da ulusalcı vekiller Silivri’de mahkemeleri yakından izledi. Hatta toplam 25 civarında olan bu milletvekilleri davanın kamuoyu gündeminde kalmasında önemli roller oynadı.

Öte yandan Silivri’yi kuşatanların, Haziran’da ayaklananların ve Arslanlı Yol’da yürüyenlerin içinde elbette CHP’liler de vardı.

Fakat bir de “Yeni CHP” var; “laiklik tehlikede değil” diyen, tarikat ve cemaatlere saygılı olan, 27 Mayıs’a karşı çıkan, “28 Şubat’ta Refahyol direnmeliydi” diyen, TSK İç Hizmet Kanunu’nu değiştirmek isteyen, AKP’nin Dersim kampanyasına destek veren Yeni CHP…

İşte Kılıçdaroğlu-Tanrıkulu-Toprak troykasının yönettiği bu CHP Silivri’nin boşaltılmasına karşıdır: TBB Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun girişime karşı çıkarak, sulandırarak, destek vermeyip farklı bir yöntem önererek, sonra konuşulan tutukluluk sürelerini sulandırarak vs.

Silivri’nin boşalması ve AKP’nin karşısında etkili bir muhalefet odağı olma ihtimali, Yeni CHP’nin korkulu rüyasıdır!

MHP: DAVANIN GİZLİ DESTEKÇİSİ

MHP ise Ergenekon davalarının gizli destekçisi olmuştur. Silivri yokmuş ve orada yatan kendi milletvekili değilmiş gibi davranan Devlet Bahçeli yönetimi, “darbeye karşıyız” sözleri ile AKP’ye stepnelik yapmıştır.

Bahçeli yönetimi de bilmektedir ki Silivri’nin boşalması MHP’nin yüzde 10’un altında kalması demektir. MHP Genel Merkezi o nedenle Silivri’yi boşaltabilecek ne bir eyleme ne de bir hukuk girişimine destek vermiştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Şubat 2014

Yorum bırakın

ORTADOĞU YENİDEN ŞEKİLLENİYOR

2. Cenevre Konferansı’nın 1. turu tamamlandı. Tarafların taviz ermediği ve masada birbirini zorladığı ilk turun en önemli kazanımı, Şam yönetimi ve muhaliflerin Humus’a yardım ulaştırılmasında anlaşmış olmasıdır.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennadiy Gatilov, Suriye hükümeti ile muhalefetin Humus bölgesine insani yardım ulaştırılabilmesi için yazılı garanti vermeye hazır olduğunu ilan etti.

ABD’NİN SURİYE KRİZİNE SÜRPRİZ ÖNERİSİ

Ancak asıl sürprizi ABD yaptı!

Rusya’nın Kommersant gazetesine göre Münih Güvenlik Konferansı sırasında Washington Moskova’ya 2. Cenevre Konferansı’na paralel olarak bir başka çözüm modeli sundu. Bu modele göre ABD, Rusya, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yapacağı beşli görüşmeler ile krize çözüm aranacak!

İlk bakışta 3’e 2 Batı Cephesi’nin lehine gibi görülen öneri aslında Doğu Cephesi’nin başarısıdır. Şundan:

1) Rusya, bu çözüm modeline benzer bir bölgesel mekanizma kurulmasını geçen yıl önermiş ama ABD reddetmişti. Şimdi ABD, reddettiği Rusya önerisinin çok benzerini teklif ederek, aslında geri adım atmış oldu.

2) Öte yandan Suriye krizinin en önemli aktörlerinden biri olan İran’ın Cenevre Konferansı’ndan dışlanması fakat ABD’nin yeni mekanizmasına davet edilmesi, Doğu Cephesi’nin bir başarısıdır!

3) ABD’nin Suriye’deki üç taşeronundan biri olan Katar artık masada değildir. Bu da Doğu Cephesi’nin başarısıdır. 26 Haziran 2013’te bir saray darbesiyle babasının koltuğuna oturan yeni Emir El Tani, adım adım ülkesinin Şam karşıtı politikasını yumuşatıyor ve Moskova’yla dirsek teması kuruyordu. El Tani iki kez Filistin’in El Fetih örgütü üzerinden Şam’a mesajlar gönderdi.

ABD’NİN GERİ ADIMLARI

İki cephenin gücünü doğru analiz edebilmek için şu olguları da listeye eklemeliyiz:

1) ABD İran’la adım adım yakınlaşıyor. Barack Obama son olarak Birliğin Durumu konuşmasında Kongre’yi uyardı ve “İran’a yeni bir yaptırım taslağı hazırlarsanız veto ederim” dedi!

ABD ile İran’ın yakınlaşması ve başkanlar seviyesinde telefonla, dışişleri bakanları seviyesinde baş başa görüşmeler yapmalarından bu yana Batı’nın ambargosu adım adım gevşemeye başladı. Hatta hafta başında Tahran, Batı’nın bloke ettiği parasının ilk taksiti olan 550 milyon doları da aldı!

2) ABD – İran yakınlaşması önce İsrail’i ardından da Suudi Arabistan’ı kızdırdı. İki ülke bu süreçte İran’a karşı stratejik işbirliği anlaşması bile yaptı.

Şimdi Obama Avrupa ziyaretine bir de Suudi Arabistan seferi ekleyerek Riyad’ın gönlünü almaya çalışacak. Ancak Obama ne İsrail’e ne de Türkiye’ye gidecek!

3) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Münih Güvenlik Konferansı’nda İsrail’i uyarması ve Ortadoğu barışı konusunda ayak sürümesi durumunda bu ülkeye boykot uygulanacağını söylemesi, Tel Aviv’i derinden sarstı!

4) Bir diğer gelişme ise 10 günlük Avrupa turundan sonra ABD’ye gitmeye hazırlanan ve Obama’yla görüşecek olan Mesut Barzani’nin Washington ziyaretini iptal etmesiydi. Barzani cephesinden yapılan açıklamada, ziyaretin iptal gerekçesi özetle şöyle açıklanıyor: “Partimiz KDP ve KYB hâlâ ABD’nin ‘şüpheli örgütler’ listesinde yer aldığı için vize konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Washington bizi o listeden çıkarmadığı için ABD ziyaretimizi iptal ettik.”

Oysa Barzani daha önce pek çok defa ABD’ye gitmişti ve Bush’la, Obama’yla görüşmüştü. Şimdi değişen ne? Maliki’nin Ankara-Erbil hamlesine geçit vermemesi ve ABD’nin Maliki’ye mecbur kalması!

ESAS SORUN: ANKARA’YI KİM YÖNETECEK

Açık ki Ortadoğu’da dengeler tamamen değişiyor. ABD’nin 2010’da askerlerini çekmesi siyasi etkisini de azalttığı için Ortadoğu şimdi bölge lehine yeniden şekilleniyor. ABD bu süreçte tamamen kaybetmemek için bazı mevzileri vermeye razı olduğunu gösteriyor.

Bu durumu yaratan etkilerden biri şüphesiz Suriye’nin emperyalizme karşı vatan savunması yapmasıydı. Bu durum haliyle Batı’yı zayıflattı ve Suriye krizinin şimdi bölge lehine çözümünün yollarını açtı.

ABD’nin mecbur kaldığı son öneri, aslında krizin Suriye lehine çözüm yoluna girdiğinin işaretidir. Şimdi Doğu Cephesi’nin önündeki aşılacak yeni problem, AKP’nin muhaliflere sağladığı desteğin kesilmesidir. Bu bölgesel ihtiyaç bir iktidar değişikliğini zorunlu ihtiyaç haline getirmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Şubat 2014

Yorum bırakın

AKP’NİN ETKİ ANALİZİ

Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği uzun tutukluluk süresinin belirlenmesi konusu, sıkışan AKP’nin arızalı İngiliz anahtarına döndü: Açarmış gibi yapan ama açmayan anahtar!

O anahtarı şu anda elinde tutan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, süreyi 7,5 yıl yapacaklarını ilan etti. Açıklarken de “aslında 5’e düşürmek gerekir ama biz 7,5 yapacağız” dedi. Yani anahtarı aynı zamanda sopa gibi tuttuklarını da gösterdi.

Peki, neden 5 değil de 7,5? Onu da şu sözlerle açıkladı: “10’un 5 olması lazım ama yaptığımız etki analizleri çerçevesinde 7,5 yıl kararı aldık.”

Acaba süreyi 5 yerine 7,5 yıl diye tayin etmeyi gerektiren o etki analizleri nedir? Geleceğiz ama önce birkaç haftadır ısrarla altını çizdiğimiz bazı gerçeklere yeniden işaret edelim:

SÜREÇLE İLGİLİ 5 SAPTAMA

1) Ergenekon tertibi ya da şimdiki adlandırmayla “kumpas” AKP’ye rağmen yapılmış bir cemaat operasyonu değildir. Hatta AKP o davaların siyasi sorumlusu olarak asıl faildir!

2) Cemaat bu davaların teknik sorumlusu ve uygulayıcısıdır. AKP ile cemaatin çarpışmasının doğurduğu konjonktürde F tipi yapının sızdığı devlet kurumlarından tasfiye edilme çabası desteklenmelidir.

3) AKP çevrelerinden gelen “kumpas” açıklamaları ve “davalarda yanlışlıklar yapılmış” itirafları bir arınma hamlesi değil, birincisi yükselen halk hareketinin tepkisini cemaate yönlendirme, ikincisi de kendisine yönelen saldırıya karşı cephe genişletme ve karşı cepheyi bölme hamlesidir.

4) Türkiye’nin milli kuvvetleri elbette bu tablodan yararlanmalı, AKP ile cemaatin çarpışmasını değerlendirmeli ve sorunların düğümü noktasındaki Ergenekon meselesini çözerek Silivri’yi boşaltmalıdır. Ancak bunun yolu AKP’nin taktik hamlesine bel bağlayıp okları sadece cemaate yönlendirmek değildir. Tersine asıl fail olduğu için daha çok AKP’ye yüklenmek gerekmektedir.

5) ABD’nin Erdoğan’ı çizdiği yorumları doğru değildir. Bu yorumlara dayanarak Erdoğan’a “milli” payeler vermek önemli bir hatadır. Yine bu yorumlara dayanarak “Cemaat Erdoğan’ı kandırdı” gibi sonuçlara varmak hatadır.

Yönetimde olmayan Edelman – Abramowitz’lerin sözleri, Beyaz Saray’ın görüşleri değildir. Tersine bu kadro Beyaz Saray’ı Erdoğan’a baskı yapmadığı için sıkıştırmaktadır. Washington’un görüşü nettir: 30 Mart seçimlerinde AKP’nin alacağı oy belirleyicidir; o oy oranına göre seçenek aranır ya da aranmaz!

Zaten ABD’nin istemediği kişiyi indirip, istediği kişiyi başa geçirecek bir kudreti yoktur. Olsa önce Esad’ı, sonra Maliki ve Sisi’yi devirir!

7,5 YIL NASIL 3 YIL OLUR!

Gelelim neden 5 değil de 7,5 yıl olduğu gerçeğine…

Erdoğan ve kurmaylarının Dolmabahçe’de yaptığı etki analizi aslında şudur: Süre 5 yıl olursa başta Doğu Perinçek olmak üzere önemli isimler tahliye olacaktır. Demirel’in “halı kadar yerden çok etkili muhalefet yapıyor” dediği Perinçek’in Türkiye sathında muhalefete başlaması Erdoğan açısından en istenilmeyen durumdur. Erdoğan’a göre, süre 7,5 yıl olunca, yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri kendisi açısından daha rahat olacaktır!

Birkaç gün önce belirtmiştik: Erdoğan cephesinden gelen “ittifak” görüntülü mesajlar aslında 30 Mart ve sonrası için zaman kazanma, o süreçte safları sıklaştırma, mevziyi tahkim etme hamlesidir. Erdoğan demokratikleşme paketinden bahsederken o nedenle tutukluluk süresinin yeniden düzenlenmesinden kaçınmış, yeniden yargılama konusunu “o ayrı bir konu” diyerek geçiştirmiş ve kimlerin yeniden yargılanacağına “biz karar veririz” demişti.

Bu gerçeği bilerek ve Erdoğan’ın manevralarını görerek hareket etmeli, zayıflamış AKP’ye daha da yüklenmeliyiz! Erdoğan sıkıştırıldıkça emin olun 7,5 yıl önce 5’e sonra da 2+1’e iner!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Şubat 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN MENDERES’TEN FARKI

Geçen haftanın en ilginç açıklamalarından birini AKP’li Burhan Kuzu yaptı : “Solcular iktidara az geldiği için az hırsızlık yapıyor.” Anayasa profesörü bu özleriyle sağcıların hırsızlığını teyit etmiş oldu!

Kuzu’nun bu sözleri bana Erdoğan’ın şu sözlerini anımsattı: “Bugüne kadar evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim, duymadım. Hırsızlık babadan oğula geçer.”

Erdoğan’ın sözlerine tamamen yanlış diyemem. Tıpkı babasını yitiren Soner Yalçın’ın geçen haftaki “babalar ve çocukları” yazısında anımsattığı “herkes layık olduğu evladı bulur” sözüne tamamen yanlış diyemeyeceğim gibi… Tabi şartlar nedeniyle evladının gelişimine katkı sunamayan anneleri, babaları bu genellemenin dışında tutuyoruz.

TORPİL DEDİKODUSUNDAN KORKAN BAKAN

Kuşkusuz siyasetlerin hırsızlık gibi eylemler üzerinde olumlu ya da olumsuz katkıları vardır. Ama hırsızı hırsız yapan tek ölçüt sağcılık değildir, tıpkı hırsız bir evlat yetiştirmenin tek ölçütünün de sağcılık olmayacağı gibi…

Türkiye siyasal hayatında soldan da sağdan da bu konuda çok olumlu örnekler vardır. İlki soldan, CHP’den…

Liseyi birlikte okuyan Can Yücel ve Gazi Yaşargil birlikte yurtdışında okuma isterler. Bu nedenle lise boyunca para biriktirirler. Mezun olduktan sonra yurtdışında okumaya gönderilmelerini istemek için Milli Eğitim Bakanı’na giderler. Bakan Can Yücel’in babası Hasan Ali Yücel’dir.

Bakan çok iyi notlarla okulunu bitiren gençleri dinler ve Can Yücel’i odadan çıkarttıktan sonra Gazi Yaşargil’e şunları söyler: “Seni gönderebilirim ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur. ‘Oğluna torpil yaptı’ derler. Bu yüzden onu gönderemem.”

Can Yücel itiraz edemez ve biriktirdiği parayı Gazi Yaşargil’e vererek can arkadaşını yurtdışına uğurlar. Yıllar geçer, Can Yücel ünlü bir şair Prof. Dr. Gazi Yaşargil de dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından biri olur!

MENDERES OĞLUNA TİCARETİ YASAKLADI

Hadi gelin bir örnek de sağdan, Demokrat Parti’den verelim.

Bir akşam Başbakan Adnan Menderes, yemekten sonra oğlu Yüksel Menderes’le sohbet etmek ister ve eğitimini tamamlayan oğluna ne yapmak istediğini sorar. Yüksel Menderes’in yanıtı şöyledir: “Babacığım, ben her ne kadar siyasal bilimler ve hukuk fakültelerini bitirerek tahsili bu noktaya getirdim ama benim tahsile başladığım dönemden daha farklı imkânlar ortaya çıktı. Tabii bu konuda size yük olmak gibi bir düşünceyle değil ama izin verirseniz serbest hayata atılayım.”

Adnan Menderes’in yanıtı derslerle doludur: “Oğlum ben siyasette ve devlet hizmetinde bulunduğum sürece senin serbest hayat diye bir düşüncen olmasın, ticaret yapamazsın. Orada ne alıp, ne satacaksın? Benim senden beklediğim devlet memuriyetine girmendir. Eğer bir ihtiyacın, bir eksiğin olduğu takdirde bir baba olarak bu imkânı sana vermeyi elbette ki düşünürüm ve bunu da yapacağım. Ama ben devlet hizmetinde ve siyasette bulunduğum takdirde, sen serbest mesleği, ticareti yahut benzeri şeyleri kesinlikle düşünme.”

SAĞCILARIN CUMHURİYETE BAĞLILIK FARKI

İnsan haliyle merak ediyor. Acaba Menderes, oğlu ifade vermeye çağrılsa ne yapardı? Oğlunu kendi dokunulmazlık zırhı altına saklar, savcıları ve üç bin polisi görevden alır mıydı? Ya da Menderes, kırmızı ışıkta durmayarak bir sanatçıya çarpan oğlunu “dil eğitimi” adı altında yurt dışına gönderir ve mahkemeye gelmesini engeller miydi?

Ya da Menderes, servetindeki artışı evladına yaptığı devlet düğününde takılan altınları oğlundan borç almaya bağlar mıydı?

Hatta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 15 yaşındaki oğlunu veya kızını işadamları heyetine dâhil ederek beraberinde Suudi Arabistan’a götürür müydü?

Bayar ve Menderes’i Özallardan, Çillerlerden ve Erdoğanlardan ayıran neydi peki? Hepsi sağcı değil miydi?

Ama ABD’ye taşeronluğu başlatan, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı politikalar uygulayan ve tüm bunları yapabilmek için içerde baskıcı bir rejim kuran Bayar ve Menderes, son tahlilde bu topraklara ve Cumhuriyet’e bağlıydılar.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Şubat 2014

Yorum bırakın

KİM KİMİ DİNLİYOR?

17 Aralık operasyonundan sonra kamuoyu genelinde oluşan algıya göre Ergenekon ve türevi olan davaların sahibi AKP değil cemaattir.

Peki, neden böyle bir algı oluştu? Çünkü AKP tertipler konusunda topu 17 Aralık’tan bu yana sürekli cemaatin kucağına attı. Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan “cemaat orduya kumpas kurdu” diyerek, diğer AKP sözcüleri de davalarda hukuksuzluk yapıldığını dile getirerek bu algının oluşmasında belirleyici roller üstlendiler.

Bu algı nedeniyle, dinlemelerin tamamının da cemaatten kaynaklandığı düşünüldü hep. Hâkim algıya göre cemaat sadece Ergenekon sanıklarını değil Erdoğan ve kurmaylarını da daha sonra değerlendirmek üzere dinlemişti.

Öyle ki Erdoğan son olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bile dinlendiğini açıkladı.

Erdoğan’ın AK medyada toplu manşet olan bu sözleri salt bir durum saptaması mıydı, yoksa daha çok adı cemaat cephesinde olan Gül’e “şantajlı ittifak” çağrısı mıydı? Gül’ün Erdoğan’ın sözlerine ilişkin soruları yanıtsız bırakması, daha çok ikinciye işaret ediyor.

TERTİBİN ASIL SAHİBİ

Peki, madem dinleyen hep cemaat ve tertiplerin tüm suçu onların, o zaman bu yayımlanan cemaat kasetleri ne? Bu pis işlerin tek sahibi cemaatse, neden Gülen ve ekibinin kasetleri Erdoğan ve ekibinin kasetlerinden daha çok piyasaya çıktı?

Bu sorunun yanıtı önemlidir ve bir suç ortaklığına işaret eder. Hatta ortaklıktan çok tertibin asıl ve ikincil sahiplerini belgeler.

Ergenekon tertiplerinin asıl sahibi ABD’dir ve siyasi sorumlusu AKP, teknik sorumlusu da cemaattir.

Siyasi sorumlu olan AKP tertip için gerekli “yasal” hazırlığı yapmış, kanunlar çıkarmış, dinlemeler için TİB’i düzenlemiş, TSK’nin dinleme imkânlarını MİT’e devretmiş, özel yetkili mahkemeler kurmuş, Silivri’de kamp inşa etmiş, uygulayıcılara siyasi destek vermiş, dokunulmazlık sağlamış ve altlarına zırhlı araba bile vermiştir!

Teknik sorumlu cemaat ise tertibe yargı ve emniyet desteği sağlamış, uygulayıcı olmuş ve işleri görmüştür.

Yani özetle tertibin asıl sahibi AKP’dir!

Zaten işin püf noktası da Gladyo’nun özelliğiyle ilgilidir: Çiller’in Özal’dan devraldığı özel örgütü, Tayyip Erdoğan da Çiller’den devralmıştır. Gladyo böyle çalışır. F tipi yapı Gladyo’nun esası değil, sadece bir parçasıdır.

AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “2004 MGK toplantısından sonra Emniyet’i cemaate verdik” demesi de, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “AKP varsa cemaat de var” demesi de bu gerçeğe işaret eden doğrulardır.

HEDEF ÖNCE ERDOĞAN SONRA GÜLEN

O nedenle Erdoğan ve kurmaylarının “kumpasın sahibi cemaat” açıklamaları gerçeğin sadece bir yanıdır, tamamı değildir. Ayrıca Erdoğan cephesinden gelen “ittifak” görüntülü mesajlar da bir arınma değil, tersine 30 Mart ve sonrası için zaman kazanma, o süreçte safları sıklaştırma, mevziyi tahkim etme hamlesidir.

Bu gerçek, Erdoğan cephesinin kamuoyu baskısıyla hazırladığı sözde demokrasi paketinin içeriğine de yansımıştır. Erdoğan İran dönüşü sırasında yaptığı açıklamada görüldüğü gibi tutukluluk süresinin yeniden düzenlenmesinden kaçınıyor, yeniden yargılama konusunu “o ayrı bir konu” diyerek geçiştiriyor, kimlerin yeniden yargılanacağına “biz karar veririz” diyor! Ama savcıyı ve soruşturma sürecini, daha doğrusu yargıyı Vali yardımcısının emrine vererek polis devleti inşaatına bir kat daha çıkıyor!

Tertibi birbirlerinin üzerine yıkmaya çalışmalarının da, özel yetkili mahkemeleri kaldırmak mecburiyeti hissetmelerinin de asıl nedeni halkın gücüdür; Silivri’yi kuşatması ve Haziran’da ayaklanmasıdır. O nedenle AKP – cemaat çatışmasından ülke adına yararlanmanın ve Silivri’yi boşaltmanın yolu, esas olarak Erdoğan cephesine vurmaktan geçer!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Şubat 2014

Yorum bırakın

AKP – EL KAİDE İŞBİRLİĞİNİN KANITLARI

Silah taşıdığı ihbarıyla savcılığın durdurduğu TIR’ların hukuk dışı yöntemlerle Erdoğan tarafından aratılmaması, AKP hükümeti – El Kaide ilişkisi iddiasına uluslararası kamuoyu nezdinde geçerlilik kazandırıyor.

Üstelik yardım malzemesi taşıdığı söylenen TIR’ların sahibinin Kızılay yerine MİT çıkması, AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’in kendi tabanını bile kuşkuya düşürürcesine “içinde ne olduğu kimseyi ilgilendirmez” demesi ve dahası yardımın gönderildiği iddia edilen Türkmenlerin konuyu yalanlaması, AKP – El Kaide işbirliği tezini daha da güçlendiriyor.

Oysa ihbar üzerine savcılığın durdurduğu TIR’lar aratılsa, Erdoğan valileri savcıların üzerine seferber etmese, savcılar görevden alınmasa, dosya kapatılmaya çalışılmasa iddialar anında çöpe gidecek.

Tabi TIR’larda silah yoksa!

IŞİD’E YARDIMIN BELGESİ

Bakın son bir haftada, bu iddiaları güçlendiren başka neler oldu?

1) Trablus Elçiliği’nden Katar’a gönderilen bir belgede, Irak Şam İslam Devleti IŞİD saflarında savaşması için ayarlanan 1800 militanın Irak’a sevk edilebilmesi için Türkiye’yle koordinasyon kurulması istendi. Belge yalanlanmadı!

Bağdat hükümetinin bir süredir Felluce merkezli olarak El Kaide türevi olan IŞİD’le çarpıştığını not edelim. Buna bir de Erdoğan hükümetinin Maliki karşıtlığını, hatta Allavi-Haşimi’ye dayanarak onu yıkmaya çalıştığını, dahası Erbil’le Bağdat’a rağmen anlaşmalar yaparak kriz yarattığını ekleyelim.

2) Yukarıda içeriğini özetlediğimiz belge yalanlamadı ama iki gün sonra belgeyi geçersiz kılma amaçlı bir operasyon kamuoyuna duyuruldu. AK medyanın geçtiği haberlere göre TSK Suriye sınırına yakın bir noktada IŞİD konvoyunu vurmuştu.

Ancak haber, TSK’nin internet sitesinde nedense duyurulmadı!

3) İsrail ordusunda askeri istihbarattan sorumlu olan Tümgeneral Aviv Koçavi, Tel Aviv’de düzenlenen güvenlik konferansında bir harita göstererek Türkiye’de üç El Kaide üssü olduğunu savundu. Reuters, haritadan yaptığı çıkarımla bu üslerin Karaman, Osmaniye ve Şanlıurfa’da bulunduğunu iddia etti.

Dışişleri Bakanlığı iddiayı yalanladı.

7 EL KAİDE KANITI

Ancak yalanlamalar şu gerçeklerin üzerini örtmüyor:

1) Batı Suriye’ye savaş açmadan önce Çeçen, Boşnak, Afgan, Suudi ve Yemenli militanların bulunduğu El Kaide örgütleri Suriye’de yoktu!

2) El Kaide militanları, son iki yıl içinde kendileriyle yapılmış pek çok söyleşide, Suriye’ye Türkiye üzerinden geçtiklerini söylemişlerdir. Gündüz Türkiye’deki kamplarda dinlenen, gece sınırı aşıp savaşmaya giden militan öyküleri Türk basınında da çıkmıştır.

3) Yine Türk basınında oğlu El Kaide saflarında savaşmaya giden acılı ailelerin feryat dolu söyleşileri vardır. Batı illerimizin Emniyet Müdürlüklerinde, El Kaide saflarında savaşmaya giden çocukları için “bulunsun” başvurusu yapan ailelerin dilekçeleri vardır.

4) Çeşitli ülke istihbarat örgütlerinin yönettiği internet sitelerinde, son iki yıldır El Kaide üyelerinin Türkiye güzergâhını kullandığı not edilmiştir.

5) 2003’te İstanbul’u kana bulayan El Kaide örgütü üyelerinin nasıl tek tek serbest kaldığı ve nasıl Suriye’ye savaşmaya gittiği izaha muhtaçtır. Son iki yılda bu örgütün hangi üyelerinin Suriye’de ölü ele geçirildiği kayıtlıdır.

6) Yine Libya’dan getirilen ve günlerce İskenderun körfezinde bekletildikten sonra gerekli “izinler” yaratılarak yükü boşaltılan El İntizar gemisinin hikâyesi de önemli bir kanıttır. Ayrıca İçişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili soru önergesine yanıtı, resmi bir kanıttır!

7) Yine AKP Hükümeti döneminde müsamaha gösterilen CIA’nın Yalova’daki Çeçen Kampı da önemli bir kanıttır.

AYNI HEDEF İÇİN SAVAŞIYORLAR

Uzatmayalım ve şu önemli gerçeğe dikkat çekerek bitirelim:

AKP ile El Kaide’nin somut ilişkisini aramaya aslında hiç gerek yok. İkisinin de ABD’nin hedefi doğrultusunda Şam yönetimini devirmek ve Suriye’de yeni bir rejim kurmak amacında birleşmiş olması tek başına yeterlidir.

AKP ile El Kaide, aynı hedefte müttefiktirler ve nesnel olarak aynı cephede birlikte savaşmaktadırlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Şubat 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın