Archive for category Politika Yazıları

Yeni Anayasa saflaşması

CHP’li Esenyurt ve Beşiktaş belediye başkanlarının tutuklanmasının ardından CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Cem Aydın da gözaltına alındı, yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol koşuluyla bırakıldı. Bu operasyonu eleştiren İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında bir saatte soruşturma açıldı. Sonra Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruşturma açıldı, yemek yediği lokantadan gözaltına alındı. Özdağ yolda soruşturmaya eklenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutuklandı.

Bunlar iktidarın “silkeleme” kodlu operasyonlarıdır. Amaç “Açılım zeminli yeni anayasa” süreci için muhalefeti etkisizleştirmek.

Rejimin karakteri

Öncelikle tek adam rejimi de denilen bu rejimin bazı karakteristik özelliklerini netleştirelim:

1) AKP Genel Başkanı, muhalif partilerin genel başkanlarını en ağır şekilde eleştirebilir, hatta eleştirinin dışına çıkan kavramları da kullanabilir ama o genel başkanlar AKP Genel Başkanını daha hafif sözlerle bile eleştiremez. Çünkü AKP Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı’dır ve Cumhurbaşkanı özel yasalarla ve “yeni yargı” sistemiyle korunmaktadır. Eleştiren, soruşturmaya ve kovuşturmaya uğrar.

2) AKP Genel Başkanının müttefiki durumundaki partilerin genel başkanları, muhalif partilerin genel başkanlarını en ağır şekilde eleştirebilir, hatta eleştirinin dışına çıkan kavramları da kullanabilir ama Cumhurbaşkanının müttefikleri olmaktan kaynaklanan koruma kalkanları sayesinde hiçbir soruşturmaya uğramazlar.

3) İktidarın diğer temsilcileri, muhaliflere istediklerini söyleyebilirler, örneğin “X” diyebilirler ama muhalifler o temsilcilere “sensin X” deyince soruşturmaya uğrarlar.

Yeni açılım için yeni Ergenekon kumpası

Rejimin bu karakter özelliklerini yansıtan hukuk dışı uygulamaları, elbette ilk değil. Benzerlerini FETÖ’yle işbirliği yaptığı dönemde de uyguladı. 

İşte meselenin esasını da bu benzerlik oluşturuyor. Açılım ile kumpas paraleldir. İktidar o gün açılımı yürütebilmek için Ergenekon kumpaslarını devreye sokmuştu. Dikkat ediniz; bugün yeni açılım başladı ve ona paralel yürüyen Ergenekon kumpaslarını andıran operasyonları izliyoruz. 

Daha önceki yazılarımda ayrıntılı işledim, bu yeni açılımın iç ve dış boyutu var: Dış boyutu “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletmeyi”, iç boyutu “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa yapmayı” içeriyor. 

Operasyonların üç hedefi

Dolayısıyla muhalefeti hedef alan bu operasyonları “yeni anayasa operasyonları”, hedef alan ve hedef alınan kesimler bakımından da siyasi saflaşmayı, “yeni anayasa saflaşması”  olarak niteleyebiliriz. İktidar bu operasyonlar üzerinden üç amacı gerçekleştirmeye çalışıyor:

1) “Öcalan umut hakkından yararlansın, gelsin TBMM’de konuşsun” denilerek başlatılan yeni açılım sürecini yürütebilmek.

2) Yeni açılım sürecini engelleyebilecek kuvvetleri “yeni Ergenekon kumpasları” ile sindirmek.

3) Yeni anayasa için gerekli sandalye sayısına; a) yeni açılım üzerinden DEM Partisi milletvekillerini, b) iç operasyonlar ile İYİ Parti başta Gelecek ve DEVA Partisi milletvekillerini ekleyerek, ulaşmak.

Yeni-Sultanlık rejimiyle mücadele

Yukarıda karakteristik özelliklerine dikkat çektiğimiz bu rejim, siyaset bilimcilerin ifadesiyle “neo-patrimonyal sultanizm”dir; modernite dönemi sultanlığıdır, tek adam saltanatıdır, yeni-sultanlıktır.

Yeni-sultanlıkla mücadele, normal zeminde yürütülebilecek bir mücadele değildir. Muhalefet rejimin yeni-sultanlık rejimi olduğu gerçeğine göre bir “topyekun savunma stratejisi” belirlemelidir. Bu strateji, dış halkalardan merkeze doğru ilerleyen “silkeleme” operasyonlarına karşı, öncelikle “alan hakimiyetini” esas alan bir cephe inşasına dayanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Tanrının seçtiği Trump!

Kongre’deki törende yemin ederek resmen ABD Başkanı olan Donald Trump, ilk konuşmasında “Amerika’yı yeniden büyük yapmam için Tanrı hayatımı kurtardı” dedi. 

Böylece ABD’nin daha önceki başkanlar döneminde küresel saldırganlığa grekçe yaptığı “Tanrı tarafından seçilmiş halk” söylemi, Trump tarafından doğrudan “Tanrı tarafından seçilen başkan” olarak güncellendi!

Trump, Tanrı tarafından seçildiğini ilan etti ama yemin ederken İncil’e el basmadı!

Trump önce “güney sınırı”na odaklanacak

Ve “Tanrının seçtiği ABD Başkanı Trump”, törendeki ilk konuşmasında ilk odaklanacağı coğrafyanın, ABD’nin güneyindeki Orta Amerika bölgesi olduğuna işaret etti. Trump bu amaçla;

1) Göçmenlere karşı ABD’nin güney sınırına asker göndereceğini,

2) Meksika Körfezi’nin adını Amerika Körfezi olarak değiştireceğini,

3) Panama Kanalı’nı geri alacağını, açıkladı.

Trump’ın ajandasında her konu Çin’e bağlanıyor

Trump Panama Kanalı da dahil, konuşmasının sonraki bölümünde değindiği ekonomi alanındaki icraatları konusunda da hedefe Çin’i oturttu.

Trump’a göre Panama Kanalı’nı Çin işletiyor ve ABD, kanalı Çin’e vermemişti.

Trump Amerikan halkını zenginleştirmek için Çin başta yabancı ülkelere tarife uygulayacağını açıkladı.

Trump, Çin’in ağırlık kazandığı otomotiv endüstrisini kurtaracak önlemler alacağını belirtti. 

Washington’un önündeki ikilem

Trump başkanlığının ilk döneminde de Çin’i hedef almış ve ticaret savaşı başlatmıştı. Ancak o savaş her iki ekonomiye de olumsuz yansımıştı. 

Trump’ın şimdi de “Çin’e zarar veren ama ABD’nin etkilenmediği bir ticaret savaşı” formülü yok. 

Emperyalist ABD’nin önündeki bu gerçek, geniş planda Washington’u şu ikileme sokuyor: Çin’le kazanamayacağı savaşa girmek mi, ABD’nin kendi bölgesinde hegemonyasını sürdürmesi mi?

Önümüzdeki süreçte daha da belirginleşecek olan bu ikilem ABD’nin Ortadoğu ve Doğu Avrupa siyasetlerine de yansıyacak. Dolayısıyla Trump’ın seçim öncesinde vaat ettiği Ukrayna savaşını bitirme adımı atıp atmayacağı da, Suriye’nin kuzeyindeki ABD askerlerini çekip çekmeyeceği de, bu ikilemden hangisinin ağırlık kazanacağına bağlı.

Zira ABD’nin hem Pasifik’te Çin’le daha sert mücadele edip, hem Ortadoğu’da sınır ve rejim değiştirme operasyonlarını sürdürmeye ve Rusya’ya karşı Avrupa’da “uzun savaş” stratejisini uygulmaya gücü yok.

Biden’dan Trump’ın hedef alacağı isimlere koruma

Trump’ın yemin töreninden daha ilginci Joe Biden’ın ABD başkanlığını bırakmadan önceki son icraatıydı. 

Biden Trump’ın görevi almasına saatler kala Trump’ın hedef alabileceği bazı isimler için af çıkardı. Böylece Biden ilk kez, haklarında bir soruşturma olmayan kişileri affederek af yetkisini kullanmış oldu. 

Eski Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Biden’ın korumaya aldığı isimler arasında en dikkat çekeni. Trump, Milley’in Çinli mevkidaşıyla görüşmesini “arkasından iş çevrilmesi” olarak yorumlamış, Milley’i “Çin’i ABD Başkanı’nın düşünceleri hakkında bilgilendirmekle” suçlamış ve “bu o kadar korkunç bir eylem ki geçmişte cezası ölüm olurdu” demişti. 

Biden’in Trump’a karşı korumaya aldığı bir diğer isim ise ABD Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsünü yöneten Dr. Anthony Fauci’ydi. Trump yönetimi ve Cumhuriyetçi Parti, Dr. Fauci’yi “Covid virüsünün kökenlerinin örtbas edilmesini organize etmekle” suçluyor. Zira Dr. Fauci, Beyaz Saray’ın tüm baskısına rağmen Çin’i sorumlu tutan bir açıklama yapmamıştı. Dr. Fauci, “virüsün laboratuvarda üretildiğine dair bir kanıt olmadığını, doğada evrimleşerek canlılara bulaştığını“ açıklamıştı. 

Trump’ın ana gündemi Çin

Özetle Panama Kanalı’ndan Genelkurmay Başkanı Milley’e, otomotiv endüstrisinden Dr. Fauci’ye hemen her konu doğrudan Çin’le ilgili… 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin gündemi, önündeki dört yılın en önemli ana başlığı olacak. Mesele bu başlıktaki konuları rekabet sınırları içerisinde ele almayı tercih edip etmeyeceği… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21.1.2025

, , , , , ,

2 Yorum

Davutoğlu’nun Kürt jeopolitiği

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, Esad yönetiminin yıkılmasını ve terör örgütü HTŞ’nin Şam’da iktidar olmasını, “Stratejik Derinlik” tezine 13 yıl sonra itibar kazandırma fırsatı olarak görüyor.

Davutoğlu bu amaçla Serbestiyet’e uzun bir yazı yazdı ve özetle haklı çıktığını, kendisini suçlayanların yanıldığını iddia etti ve hatta yüzleşme çağrısı yaptı (Serbestiyet, 19.1.2025).  

Türkiye’ye taşeronluk rolü biçti

Davutoğlu bu uzun yazısıyla “Stratejik Derinlik tezini yeniden yorumlama”ya soyunduğunu belirterek şu girişi yapıyor: “Stratejik Derinlik tezinin öngördüğü en önemli varsayım değişikliği, Türkiye’nin artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bir kutbun ‘kanat ülkesi’ olarak değil, tarihin büyük bir ivmeyle aktığı bir stratejik ve jeopolitik ortamın ‘merkez ülkesi’ olarak görülmesi ve politikalarının buna göre şekillenmesi gerektiğiydi.”

Peki Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezi ve aynı adlı kitabı, dahası danışmanlığı, dışişleri bakanlığı ve başbakanlığı, bugün iddia ettiği gibi Türkiye’nin “ABD’nin kanat ülkesi olmaktan çıkıp merkez ülke olmasını” mı hedefliyordu? Elbette değil.

Davutoğlu’nu kendi sözleriyle yalanlayalım: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da Soğuk Savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır” (AA, 21.3.2009)

Yani Davutoğlu bugün iddia ettiği gibi Türkiye’yi ABD’nin kanat ülkesi olmaktan çıkarıp merkez ülke yapmaya soyunmuş değil; tersine Türkiye’yi, ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kuran bir taşeron olarak konumlandırmıştı. Anımsayın, bu görevi de “model ortak” diye nitelediler.

Bütünleşme ve genişleme

ABD’nin küresel düzenin altında bir alt düzen kurabilmeleri, Türkiye’nin Irak ve Suriye Kürtleri ile genişlemesi üzerinden olacaktı. Bunun için Bağdat’ı dışlayarak Erbil’le işbirliğine yöneldiler ve Şam yönetimini devirmeye soyundular.

İşte Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezi esas olarak bu hedefin gereği yazılmış ve ileri sürülmüştü. Bakınız kitapta bunlar nasıl yer alıyor:

“Bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, S. 438)

“Kürt jeopolitiği uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine girecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (s. 448-449)

ABD stratejisinde derinlik

Aslında ortada Davutoğlu’na “ait” bir tez yok. Çünkü “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” politikası, gerçekte Washington’ın “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır. 

Anımsayın, Irak’a kuzey cephesi açmayacağını ilan eden Ecevit hükümeti Bahçeli eliyle yıkılmış ve bu misyona AKP talip olmuştu. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson görevi net tarif etmişti: “Türkiye’nin güneydoğu ve doğusuyla, Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölge olmalı.”

İşte AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” politikası budur, işte DEM’in İmralı heyetindeki Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri, tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle beraber yaşamak istiyor” sözleri budur… 

Yani, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından, Stratejik Derinlik tezine iade edilebilecek bir itibar yoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Atlantik + Astana = 0

Türkiye’nin davet edilmediği Roma’daki Suriye zirvesi, Ankara açısından derslerle doludur. 

Alınacak ilk ders şudur: Çok kutuplu dünyada “çok taraflı” politika yapmak ile neo-Abdülhamitçi dengecilik uygulamak, iki zıt yoldur. İlkinde kazanç, ikincisinde ise kısa vadede kazanç olsa bile orta ve uzun vadede kayıp vardır.

Bu sonucu oluşturan fark ise şuradan kaynaklanmaktadır: Çok taraflılıkta, ulusal çıkarlar gereği farklı taraflarla farklı işbirlikleri yapılır; neo-Abdülhamitçi dengecilikte ise bir tarafla yapılan işbirliği diğer tarafla pazarlıkta kullanılmaya çalışılır. 

Üç evre 

Roma’da ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya Dışişleri Bakanları Suriye’yi konuştu ama Türkiye’yi davet etmedi. Oysa 13 yıl önce Esad’ı yıkmak üzere birlikte Atlantik cephesi olarak yola çıkmışlardı. 

ABD’nin hedefi belliydi; Irak’tan sonra Suriye’de de rejimi değiştirmek ve sonrasında ülkeyi etnik ve mezhep temelinde parçalamak. Ankara ne yazık ki uyarıları dinlemeyerek ABD’nin projesine eklemlendi.

Suriye’ye Atlantik saldırısının ikinci evresinde, Ankara ABD’nin “Kürt koridoru” hedefi belirginleşince, pozisyonunu yenilemeye soyundu. Ama şu farkla: Hem çıkarlarının ortaklaştığı Rusya ve İran ile birlikte hareket etmeye başladı ama  hem de ABD’yle Suriye’deki işbirliğini çeşitli düzeylerde sürdürdü. Çünkü neo-Abdülhamitçi dengecilik ile Rusya’yla işbirliği üzerinden manevra alanı sağlayacaklarını ve bunu ABD’yle pazarlıkta kullanarak Suriye’de yine de kazanacaklarını düşündü.

Günün sonunda, Rusya ve İran’la işbirliğini kenara itip Esad yönetimini yıkacak son harekata destek verdi. Esad yıkıldı, HTŞ Şam’’da iktidar oldu ve Ankara “zafer” ilan etti. 

Suriye’deki son tablo

Ama Suriye’de asıl kazanan İsrail’di. Çünkü İran’dan Lübnan’a uzanan direniş ekseninde önemli bir gedik açıldı, İran’la işbirliği yapan Baas rejiminden kurtuldu ve Şam’da artık İran karşıtı HTŞ var, işgal altında tuttuğu Golan’ı genişletiyor, kuzeyde Kürtlerin güneyde Dürzilerin özerkliği ile parçalı ve zayıf bir komşu için uğraşıyor.

Suriye’de zafer ilan eden Ankara’nın beklentisi ise HTŞ’nin kendi güdümünde olması ve ABD kontrolündeki PYD bölgesini dağıtması. 

HTŞ  Ankara’nın güdümünde olacağının izlenimini pek vermiyor. Örneğin Türkiye yeni rejimi ilk ziyaret eden ülke olmasına rağmen yeni rejimin Dışişleri Bakanı Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ile Ürdün’ü ziyaret ettikten sonra Türkiye’ye ancak beşinci sırada gelebildi. 

Özetle HTŞ, Batı-Körfez hattına dayanarak iktidarını sürdürebileceğini hesaplıyor.

Barzani-Mazlum Abdi görüşmesi

Fırat’ın doğusundaki durum şu: 

1) Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beklentisinin aksine, ABD Trump döneminde de Suriye’deki varlığını koruyacağının izlenimini verdi. Trump’ın Dışişleri Bakanı adayı Marco Rubio, Senato Dışilişkiler Komisyonu’nda sorulara verdiği yanıtta, SDG’ye desteklerinin süreceğini açıkladı. 

2) ABD, SDG ile ENKS’nin “Kürt birliği” oluşturması için bir süredir taraflarla görüşüyor. ABD, Barzanicilerin kolu olan ve Ankara tarafından desteklenen ENKS ile SDG arasındaki görüşmelerde ilerleme sağladı. Son olarak SDG Komutanı Mazlum Abdi doğrudan Mesut Barzani ile görüştü.

Sıfır müttefik

Özetle Ankara; Suriye’ye Atlantik saldırısının birinci evresinde ABD, İngiltere ve Fransa ile hareket etti, ikinci evrede Rusya ve İran ile işbirliği yaptı ama bunu ABD’yle pazarlıkta kullanmaya çalıştığı için derinleştiremedi, üçüncü evrede ise Rusya ve İran’a sırtını döndü. 

Sonuçta Türkiye’nin Suriye’de müttefikleri olarak ne Rusya ve İran var, ne de ABD, İngiltere ve Fransa. Özetle Atlantik + Astana = 0 oldu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2025

, ,

1 Yorum

Teröristle pazarlık, muhalife hapis

İktidar bir yandan teröristle pazarlık yapıyor, diğer yandan “terör propagandası yaptığı” iddiasıyla muhaliflerine operasyon düzenliyor. 

Ahmet Türk; hem terörle iltisaklı olduğu iddiasıyla Mardin Belediye Başkanlığı görevinden alınıp yerine kayyum atanıyor, hem de özel istekle DEM’in İmralı heyetine dahil edilip, parti parti dolaştırılıyor. 

Özel istek demişken… DEM Milletvekili Cengiz Çandar açıklıyor: “Ahmet Türk, Irak KDP’sine ve Mesut Barzani’ye eleştirilerde bulunmuştu. Öcalan, ’Kürt toplumunda saygın bir isimdi, o da heyette olsun’ diye ısrarcı olunca, devlet Mesut Barzani’nin olurunu aldı” (Medyascope, 14.1.2025).

AKP-MHP-DEM-İmralı dörtgeninde Açılım yürürken, DEM’in pek çok belediyesine kayyum atandı. DEM’in tepkisi “sıradan açıklama” yapmaktan öteye gitmedi. İlk açılımın yürütücüsü AKP’li Yalçın Akdoğan’ın bu süreçte kayyum atanmasını “kuvvetler ayrılığı var” diye açıklaması (HabertürkTV, 14.1.2025) ise siyasi mizah literatürümüze önemli bir katkı oldu.

Cumhura ’hazmettirme’ yöntemi

İktidarın bu “teröristle pazarlık, muhalife ‘terör propagandası’ soruşturması” tutumunu nasıl yorumlamalıyız peki? Sanırım AKP’nin ilk açılımdan çıkardığı en önemli sonuç, süreç boyunca kamuoyuna “taviz veriliyor” görüntüsü hissettirmemek, süreç boyunca terörle mücadele yapma görüntüsü vermek, olmalı. 

AKP bunu DEM belediyelerine kayyum atayarak ve kimi CHP’lilere “terörle iltisaklı” diye operasyon düzenleyerek yapıyor. 

MHP’nin durumu ise daha zor. Çünkü hem ilk açılıma muhalefet eden bir parti olarak tabanını bu kez tersine ikna etmesi zor hem de genel başkanları Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkından yararlansın, TBMM’ye gelip DEM parti grubunda konuşsun” ağırlığındaki sözü tabanın hazmetmesi zor… 

Hazmetme meselesi önemli. Anımsayın, Erdoğan ilk açılımda şöyle demişti: “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” (Milliyet, 25.9.2009).

Bahçeli milliyetçi tabana Öcalan açılımını hazmettirebilmek için “vatan, millet, sakarya” yolunu seçti, grup toplantısında şöyle dedi: “Türkiye, 12 Ada’sız yaşasa bile 12 Ada’nın Türkiye’siz yaşaması tam bir hayaldir” (cumhuriyet.com.tr, 14.1.2025). AKP’nin daha önce de “İnönü’nün ihaneti” diyerek siyasi araç yapmaya çalıştığı bu konu hakkında gerçeği öğrenmek isteyenler için okuma önerisi: Hazal Papuççular, Türkiye ve 12 Ada, İş Bankası Yayınları, 2019.

Sözde milliyetçilik

Yunanistan ile sorunlar, hem “yerli ve milli” AKP’nin hem de “ülkücü milliyetçi” MHP’nin sık sık siyasi kaldıraç olarak kullanmak istediği konudur. Öyle ki hem 147 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesine 22 yıl boyunca göz yumdular, hem anlaşmalara aykırı olarak adaların silahsızlandırılmasını seyrettiler ama hem de Osmanlı döneminde verilen adalar üzerinden CHP’yi suçladılar!

Bu tabloyu tabana hazmettirebilmek için de gün oldu Yunanistan’a “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip sonra “o söz size değildi” geri adımı attılar; gün oldu 12 ada dediler… 

Halbuki gerçekte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle “Yunanistan’la tüm sorunları, bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih etmiş” durumdalar (AA, 23.11.2024).

‘Öcalan’ın hiçbir talebi yok’ masalı

Taraflar, öncekinden farklı olarak bu kez sürece “çözüm süreci”, “demokratikleşme süreci” gibi bir isim vermekten ve “müzakere” görüntüsünden özenle kaçınıyor. 

AKP, MHP ve DEM sözcülerine bakılırsa ortada değil bir pazarlık, müzakere bile yok; Öcalan’ın hiçbir talebi yok, hatta Abdülkadir Selvi’nin yazdığına bakılırsa Erdoğan milletvekillerine şöyle demiş: “Ev hapsi, mev hapsi diye bir şey yok. Adamın kendisi de çıkmak istemiyor” (Hürriyet, 15.1.2025).

Yani anlatılanlara bakılırsa Öcalan, hiçbir şey istemeden, 50 yıllık örgütünü tasfiye edecek! Madem Öcalan artık bir “barış güvercini”, o zaman heyetlere, partilerle görüşmelere, demeçlere, karşılıklı mesajlare ne gerek var? Madem Öcalan karşılıksız örgütünü tasfiye edecek, neden bir kerede o açıklamayı yapmıyor?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2025

, , , , , ,

1 Yorum

Demirtaş’ın palavrası

Liberal kapitalist ekonomistler yıllardır Çin ekonomisine ömür biçiyorlar. Küçük verilerden yola çıkarak büyük sonuçlar çıkarıyorlar. 

Örneğin…

Liberal kapitalist ülkelerden daha fazla büyüdüğü halde, “Çin’in büyümesi küçüldü” verisi üzerinden krize işaret ediyorlar; Covid’in her ülkede yarattığı durumu Çin’de çöküşün göstergesi sayıyorlar; tüketimin azalmasına bakarak, “Çin’de halkın protestolara başlayacağını” varsayıyorlar.

Elbette gerçekte olanı değil, olmasını istediklerini yazıyorlar, anlatıyorlar…

‘Çin ekonomisi paramparça’ propagandası 

Batıdaki bu liberal kapitalist iktisatçı propagandası elbette bizde de mevcut. Son üç dört yılın çarpıcı iktisatçı “analizlerine” bakarsanız, Çin defalarca çökmüş olmalı… 

Bunların sonuncusu Özgür Demirtaş’tı. Geçen hafta sosyal medyadan yaptığı açıklamada “Çin ekonomisi paramparça” dedi. Demirtaş Çin ekonomisinin paramparça olduğundan o kadar emin ki geçmişte bunun olacağını söylediğinde kendisine inanmayanlara sosyal medyadan “n’oldu?” diyerek laf atıyor, “hangi veriye dayanıyorsun” diye soranlara “balon patlıyor” diyor… 

Gerçi Demirtaş Türk ekonomisinin de uçacağı kehanetinde bulunmuştu; sonuç ortada! Elbette kendileri açısından haklıydı. Bizim ceplerimiz boşalırken, Demirtaş’ın patronu Sabancı kârına kâr katıyor, bu yüzden de iktidarın iktisadını övüyordu sürekli…  

Neyse, konumuz Demirtaş ve patronu Sabancı değil, Çin ekonomisinin durumu…

Çin ekonomisi büyümeye devam ediyor

Çin ekonomisinin durumu neden bizi ilgilendiriyor peki? Çünkü Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve Türkiye’nin önemli bir ticaret ortağı. Tıpkı ABD gibi Çin de, ekonomisi nedeniyle dünyamızı etkiliyor. O nedenle Çin ekonomisinin gerçek durumunu bilmemiz gerekiyor. 

Peki gerçek ne? 

Gerçek şu: Çin ekonomisi paramparça değil, çöküşte değil, kapıda Çin’den hareketle dünyamızı etkileyecek bir büyük kriz de yok. 

Ne var peki? Çin ekonomisi için felaket öngörenlerin, daha doğrusu umanların dayandağı en temel veri, büyümenin küçülmesi. Orada da vahim bir durum yok zaten. Çinli yetkililer büyümenin yüzde 5 civarında olacağını öngörmüştü, 4,7 çıkacağı sanılıyor. Yani Çin büyümeye devam ediyor, sadece büyümesi bir miktar azaldı, o kadar.

Bunun elbette bir çok nedeni var; başta tüm dünyayı olumsuz etkileyen Covid kapanmalarının hâlâ süren etkisi. 

Ayrıca, Çin ABD’den daha çok büyüyor!

Çin dış ticaret fazlası rekor kırdı

Konu aslında bir iktisat konusu değil, siyaset ve propaganda konusudur. O nedenle “Çin ekonomisi paramparça” iddiasına karşı uzun uzun ekonomik veriler açıklamaya gerek yok; zaten benim uzmanlık alanım da değil. 

Ama son açıklanan ticaret verileri çok şey anlattığı için dikkat çekeyim: ”Çin Gümrükler Genel İdaresi’nin açıkladığı verilere göre, 2024 yılında ihracat yıllık bazda yüzde 5,9 artarak 3,58 trilyon dolara yükselirken, ithalat ise yüzde 1,1 artışla 2,59 trilyon dolar oldu. Böylece dış ticaret fazlası 992,1 milyar dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı.”

Evet, dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi Çin’in dış ticaret fazlası büyümeye devam ediyor ve bu fazla 1 trilyon dolara dayandı.

Yani Çin üretmeye, satmaya, kazanmaya ve bunu içeride vatandaşlarının refahını yükseltmede kullanmaya devam ediyor.

Biz asıl kendi durumumuza odaklanalım… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Ocak 2025

, , ,

1 Yorum

Arktik savaşları

Donald Trump’ın Grönland’ı almak istemesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde büyük önem kazanacak “yeni güç mücadelesi alanı” için pozisyon güçlendirme girişimidir.

Evet, Arktik Okyanusu’ndan bahsediyoruz. Bu bölge, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesinin önemli bir alanı olacak, hatta olmaya da başladı.

Trump, Grönland’ı ABD topraklarına katarak, büyük güç mücadelesinde rakiplerine karşı birkaç alanda üstünlük kurmaya çalışıyor.

Arktik Konseyi

Arktik bölgesinin yasal sınırları henüz kesinleşmiş değil. Şimdilik 66. Kuzey Paraleli ile Kuzey Kutup Noktası arasındaki 27 milyon kilometrekarelik alan Arktik bölge kabul ediliyor. Bunun 9 milyon kilometrekaresi kara bölgedir (ABD’den 2, Avrupa’dan 3.5 kat daha büyüktür.)

Arktik Okyanusu’na kıyısı olan ülkeler Arktik beşlisi olarak adlandırılan Rusya, ABD, Norveç, Danimarka ve Kanada’dır. Okyanusa kıyıları olmamasına rağmen Arktik Dairesi’nde yer alan ülkeler ise İzlanda, İsveç ve Finlandiya’dır. 

Kıyıda yer alan beş ülke ve dairede yer alan üç ülke, Arktik sekizlisi olarak bir araya geldi ve Kanada’nın girişimiyle 1996’da Arktik Konseyi’ni oluşturdu. 

Çin Halk Cumhuriyeti, 2013 yılında Arktik Konseyi’nde gözlemci oldu ve Rusya’yla bazı ortak projeler yürütüyor.

En büyük alan Rusya’nın

Hukuki bir düzenleme olmaması nedeniyle, Arktik Konseyi üyeleri arasındaki sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Çünkü bölgeye dair tek düzenleme, 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanan düzenlemedir. 

Ancak bu konuda şöyle bir sıkıntı var: Arktik beşlisinin dört üyesi Deniz Hukuku Sözleşmesini imzaladı ancak ABD imzalamadı.

Mevcut durumda Arktik Okyanusu’na en fazla kıyısı olan ülke Rusya’dır; Arktik Okyanusu kıyılarının yüzde 53’ünde Rus egemenlik alanı vardır. 

Kuzey rotası

Dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi olan Çin ile Batı Avrupa arasındaki geleneksel deniz ulaşımı rotası, güney rotasıdır; bu rota Güney Çin Denizi, Malaka Bağazı, Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Süveyş, Akdeniz ve Atlantik’i izlemektedir. 

Arktik Okyanusu’ndaki buzulların erimesiyle ortaya yeni bir rota, kuzey rotası çıkmış oldu. Bu rota, güney rotasına göre daha kısa. Bu hem zamandan hem de yakıttan tasarruf demek. (Bu rotayı ilk kez Danimarka şirketi Maerks kullandı ve zamandan ve yakıttan yüzde 40 tasarruf etti.)

Kuzey rotası, büyük oranda Rusya’ya ait bölgeden geçiyor ancak ABD, bu bölgenin iç suyu değil, uluslararası su yolu olmasını savunuyor. 

Zengin rezervler

Şu ana kadar yapılan rezerv çalışmalarına göre petrol ABD, Kanada ve Danimarka (Grönland) bölgesinde; doğalgaz ise Rusya bölgesinde fazladır. 

Arktik bölge aynı zamanda zengin maden rezervlerine sahip. Altın, gümüş, demir, bakır, uranyum, çinko, elmas, kurşun ve nikel rezervleri emperyalist ABD’nin iştahını kabartıyor. 

ABD açısından daha önemlisi Danimarka’nın özerk bölgesi olan iki milyon kilometrekarelik Grönland’ın nadir element rezervlerine sahip olmasıdır. Üstelik bu nadir elementler, ABD’nin Çin’den almak zorunda olduğu bazı nadir elementleri kapsamaktadır. Bunlara sahip olmak, ticaret ve karşılıklı yaptırım savaşlarında ABD’nin elini güçlendirecektir.

ABD’nin iki yöntemi

Emperyalist ABD bu nedenle Arktik Okyanusu’nda alan kazanmak istiyor ve bunu iki şekilde yapmaya çalışıyor: Birincisi doğrudan satın almalara yönelerek, ikincisi de NATO’yu bu bölgede genişleterek. 

İşte Trump’ın hem birinci başkanlık döneminde hem de şimdi Grönland’ı satın almaya çalışması ve ABD’nin NATO’yu İsveç ve Finlandiya ile genişletmesi bu nedenledir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Açılım karşıtlığının 4 nedeni

Bazıları Kürt etnik kimliğime işaret ederek “Neden Kürtlerin yakaladığı bu fırsata karşı olduğumu” sorguluyor, bazıları da sosyalist kimliğime işaret ederek “biz solcuların barışa karşı çıkmaması gerektiğini” söylüyor!

Hatta bazı aydınlarımız da, beklenenin tersine, Devlet Bahçeli’nin öncülüğündeki bu açılımın kolaylaştırılması için çaba gösterilmesini savunuyor!

Bir sosyalist ve Kürt kökenli Türk olarak Erdoğan-Bahçeli‘nin Öcalan Açılımı’na neden karşı olduğumu dört maddede açıklayayım:

1) İktidarın güvenilmezliği

Bir kere 22 yıllık uygulamalarından hareketle, bu iktidarın hiçbir politikasına güvenmiyorum. 22 yılda onlarca kez görüldü; her politikalarının altında bir ajanda, bir başka hedef var. (Bugün de barış ve silah bırakma adı altında içeride “yeni anayasa ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık“ sağlama, dışarıda ”Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme“ hedefi var.)

Ayrıca Erdoğan 22 yılda 22 çeşit siyasi aktörü, çeşitli biçimlerde kullandı: Batıcı liberalleri, sol liberal aydınları, Kürt örgütlerini, bazı Alevi örgütlerini, MHP’den BBP’ye Türk-İslamcı milliyetçilerini, VP’den DSP’ye ulusalcıları, azınlıkları, sanatçıları, futbolcuları vd. 

Erdoğan bugün de Öcalan Açılımı için Bahçeli’yi koçbaşı yapmış görünüyor; sonucuna göre pozisyonunu elbette güncelleyecektir.

Bu şartlarda, DEM Partisi aktörlerinin kendilerini ikinci kez Erdoğan’ın kullanımına açmış olması, artık siyaset biliminin konusu olmanın ötesindedir.

2) Demokratikleşme hayali

Erdoğan ve Bahçeli’nin merkezinde olduğu bir politikadan, demokratikleşme çıkmasını beklemek, en hafifinden siyasi saflıktır.

Erdoğan’ın muhaliflerini toptan terörist ilan ettiği günler daha dündü. Bahçeli’nin HDP’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. Bahçeli’nin HDP’yi kapatmayan Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. DEM’li belediyelere kayyum atanması daha dündü.

Siyasal İslamcılıktan demokratikleşme beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Siyasal İslamcılıkta demokrasi, iktidara götüren bir tramvaydır, iktidar durağına gelinince inilir!

3) Komşularla savaş riski

Bu Açılımın hedefi barış değildir; tersine aslında savaşın tohumlarını ekiyorlar. 

Çünkü “Irak ve Suriye Kürtleri Osmanlı’daki gibi Türklerle yaşamak istiyor” diyorlar, bu Araplarla savaş tohumudur. 

Çünkü “Esad sonrası konjonktürde İran’a karşı Türk-Kürt-Arap ittifakı” diyorlar, bu Farslarla savaş tohumudur.

Yani Türk-Kürt barışı diye sunulan, aslında Ortadoğu’da yeni savaş riskidir.

4) PKK’nin silahı ABD’nin silahıdır

Kimi ülkelerin terörle nasıl masaya oturduğu, uzun müzakerelerle nasıl barış getirdiği anlatılıyor medyada. Doğru ama arada büyük bir fark var. 

O örgütler, son tahlilde o ülkenin sorunuydu, konusuydu. Ancak PKK, biraz da Türk devletinin yanlış politikaları nedeniyle, sadece Türkiye’nin konusu olmaktan çoktan çıkmış durumda.

PKK, 90’lara kadar Türkiye’nin konusuydu, 2003’e kadar bölgenin konusuydu, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte uluslararası bir konuya dönüştü. Yani bırakın konunun ülke düzleminde olmasını, artık bölge düzleminde bile değildir; uluslararası düzlemdedir.

Hatta PKK’den silah bırakmasının istenilebileceği adres bırakın İmralı’yı, Kandil bile değildir; doğrudan Washington’dur! 

PKK’nin elindeki silah ABD’nin silahıdır. Dolayısıyla Türkiye PKK’nin silahlarını teslim almak istiyorsa, ABD’yle müzakere, hatta mücadele etmelidir. 

ABD’yle müzakere/mücadele edebilmek için de Türkiye’nin güçlü bir müttefik ağı inşa etmesi gerekiyor. Bunun için de önce “Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme” hayalinden çıkılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Misakı bölücülük!

Misakı Milli‘yi tamamlamaya çalışmak, 100 yıl sonra Misakı Millicilik değil, Misakı bölücülüktür. Sadece Irak ve Suriye’yi böleceği için değil, sonrasında Türkiye‘yi de böleceği için bölücülüktür.

AKP ve MHP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişleştme” projesi, Türkiye’yi bir ucu Irak ve Suriye’yle, bir ucu İran’la karşı karşıya getirecek bir yıkım projesidir. 

Dahası bu, Türklere ve Kürtlere demokrasi değil, daha otoriter rejim demektir!

Önce Irak ve Suriye Kürtleri

DEM’in İmralı heyetinden Ahmet Türk’ün şu sözleriyle AKP ve MHP’nin “Neo-Misakı Millicilik” trenine bindiğini önceki yazımda aktarmıştım: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Aytunç Erkin, Nefes, 4.1.2025)

Irak ve Suriye açısından bölücülük olan bu durumun gelecekte doğuracağı asıl tehlikeye de dikkat çekmiştim: Irak ve Suriye Kürtleriyle “genişleyen Türkiye”, “İran Kürtleri” ile daha da genişlemek isterse ne olacak? Tam da ABD’nin istediği gibi bir Türk-Fars savaşı mı?

DEM’lilerin soruma yanıtı fazlasıyla Misakı Millici! Şöyle diyorlar: “Misakı Milli sınırları Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyor, İran Kürtlerini kapsamıyor. Endişenize yer yok.”

Sonra İran Kürtleri

MHP’nin Türk milliyetçiliği ile DEM’in Kürt milliyetçiliği birleşince etkisini katlamış olmalı. Zira Ahmet Türk çıtayı yükseltmiş.

İsmail Saymaz’a konuşan Ahmet Türk sayı veriyor: ”Bugün Ortadoğu’da 50 milyonluk bir Kürt nüfusu var ve hepsinin yüzü Türkiye’ye dönük, kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Bunu kalıcı hale getirmek lazım.”

50 milyon diyerek, işe İran Kürtlerini de dahil etmişler. Hani Misakı Milli Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyordu? Hani Türk-Fars savaşı konusunda endişe etmeme gerek yoktu?

‘Siyasal Alevicilik’ kavramının hedefi

“Siyasal Alevicilik” kavramının da şu sıra dolaşıma sokulması tesadüf değil. Bu soruna eğilenler çoğunlukla meselenin Suriye boyutuna dikkat çekiyorlar, haklılar. Ama bir de ihmal edilmemesi gereken şu boyutu var ve yarın bu esas haline gelebilir: 

Erdoğan ve Bahçeli’nin Türk-Kürt birliği için işaret ettiği iki tarihsel dönem var: İlki Malazgirt, ikincisi de Yavuz Sultan Selim dönemi… 

Peki Yavuz Sultan Selim döneminin özelliği ne? İran coğrafyasındaki Safevi devletine karşı Osmanlı’nın Kürtlerle ittifakı. Türk Safevilere karşı Türk Osmanlıların Kürtlere ittifakı yani. Şu farkla: İran ve Doğu Anadolu’daki Şii-Alevi Türkmenlere karşı Sünni Türk- Sünni Kürt ittifakı!

Astana Platformu’na rağmen iktidar medyası, Suriye’de sürekli Alevi/Nusayri Esad ile Şii İran karşıtlığı yaptı. Şimdi İran’a, Şiiliğe, Nusayriliğe, Aleviliğe karşı Sünni Türk-Kürt ittifakı yapmayı ince ince işliyorlar.

Kimlik

Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Kürtlük alt kimliğim, Türklük üst kimliğim. Bu topraklardaki 24 farklı milliyet, cumhuriyet devrimiyle bir millete/ulusa dönüştük.

Kavimler, klanlar, milliyetler, milletler/uluslar… Tarihsel perspektiften bakıldığında hepsi değişken, oysa sınıflar ortaya çıktığından beri ve sınıflar ortadan kalkana kadar asıl olan kimlik, sınıfsal kimliktir.

Emperyalizm çağında, coğrafyamızı alt kimlikler üzerinden yeniden haritalamaya çalışmak, tüm kimliklerin aleyhine olacaktır. Tarihe not düşmek adına yazayım: Bundan en büyük acıyı çeken de ne yazık ki biz Kürtler oluruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2025

, , , , , , ,

3 Yorum

Suriye’de federalizm mücadelesi

BAAS partisi ve onun temsilcisi Beşar Esad, Suriye’deki etnik grupları, farklı din ve mezhepleri birarada tutan ana faktördü. 

13 yıl süren ağır Atlantik saldırısının bu faktörü ortadan kaldırması, “Suriye’nin birliğini” zora soktu. Şimdi çeşitli gruplar, “toprak bütünlüğü içinde ama merkezi olmayan bir yeni Suriye” istiyor. Üstelik her grubu destekleyen bir uluslararası güç var.

ABD Kürtlerin hamisi

ABD Suriye Kürtlerinin arkasında. Zaten IŞİD’e karşı mücadelede YPG’yi “kara ordusu” olarak değerlendirerek, ülkenin kuzeydoğusunda fiilen bir özerk yönetim kurmasını sağladı. 

YPG, PYD’nin silahlı kanadı. PYD ise PKK’nin Suriye kolu. ABD bu örgütün siyasi, ekonomik ve askeri destekçisi durumunda.

ABD, müttefiki Türkiye’yi yatıştırmak için önce “PKK başka PYD başka” tezine sarıldı. Bunun gerçekçi olmaması nedeniyle, daha sonra omurgasını YPG’nin oluşturduğu ve bazı Arap aşiretlerini de dahil ettiği Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) inşa etti.

Suriye’nin kuzeydoğusunda bir de ENKS (Kürt Ulusal Konseyi) var. Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin patronu durumundaki Barzani’ye yakın ENKS, Türkiye’nin de desteğine sahip. Hatta Ankara Barzani peşmergelerinin Türkiye sınırı üzerinden Kobani’ye geçmesini sağlamıştı. ENKS, aynı zamanda Türkiye’nin sponsorluğundaki Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) parçası. 

ABD Suriye’de “Kürt birliği” kurmak istiyor

ABD, ENKS ile SDG’yi, “yeni Suriye” mücadelesinde tek bir merkez yapmak istiyor. 

Scott Bowles başkanlığındaki ABD heyeti, bu amaçla ENKS heyetiyle görüştü. 5 Ocak pazar günü Kamışlı’daki ENKS ofisinde yapılan görüşme, ABD’nin “Kürt birliğini” kurmaya çalıştığına iaşret ediyor. 

ENKS Sözcüsü Faysal Yusuf, “ABD’nin toplantıda Kürt tarafının birleşerek Suriye’nin geçici hükümetiyle tek ses olarak müzakere etmesini istediğini” açıkladı (Rudaw, 6.1.2025).

Amaç ne? Suriye’nin kuzeydoğusundaki “Kürt özerk yapısının” korunması.

Nitekim Barzanici ENKS, Türkiye’nin desteklediği SMDK’nin parçası olsa da Suriye’de federalizmi istiyor. ENKS Temsilcisi Abdülhakim Beşar, “Suriye’nin geleceğinin federalizm” olduğunu belirtiyor. 

Aynı zamanda SMDK Başkan Yardımcısı olan ENKS Temsilcisi Aldülhakim Beşar ENKS’nin görüşlerini şu sözlerle özetledi: “Suriye’nin geleceğinin federal olduğunu görüyorum. Dürziler kendi kendilerini yönetmek istiyor. Aleviler de aynı şekilde, ayrıca Dera halkı da. Biz Kürtler de kendimizi yönetmek istiyoruz. Suriye’nin geleceği için önemli bir rolü olan büyük bir halktır. Şimdiki yönetim federasyona karşı olduklarını söylüyor ama tek başlarına karar vermiyorlar, Suriye halkı kendisi karar veriyor. Suriye’nin geleceği federaldir.” (Rudaw, 6.1.2025)

İsrail’in Kürtlere ve Dürzilere desteği

Suriye’nin siyasal birliğine en karşı olan ülke İsrail. Suriye ordusunu ve İran destekli grupları aylarca havadan vurarak HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesini kolaylaştıran İsrail, şimdi bunun meyvelerini toplamak istiyor. İsrail bu amaçla şu üç hedefi savunuyor:

1) İşgal altında tuttuğu Suriye’nin Golan bölgesini genişleten İsrail, Suriye’nin güneyinde bir tampon oluşturmak istiyor.

2) İsrail, Dürzilerin ayrı bir özerk bölge olarak kendisine “asıl komşunun” olmasını istiyor. Bu amaçla Suriye’nin güneyindeki  Dürzilere açık destek veriyor.

3) İsrail, Kürtlerin devletleşmesini istiyor. Hatta İsrail sadece Suriye’de değil, Irak, İran ve Türkiye Kürtlerinin “Büyük Kürdistan”ı kurmasını savunuyor.

Dürziler federasyon istiyor

Nitekim Dürziler de açıkça “federal Suriye” istiyor. Şam’a HTŞ’den önce giren Süveyda Operasyon Odası komutanlarından Mervan el-Rızk “Biz Suveyda vilayetinde ademi merkeziyeti tercih ediyoruz” dedi (Harici, 6.1.2025).

”Şam yönetimi kendi şeriatını bize dayatamaz” diyen Rızk, İsrail’in işgaline de karşı çıkmıyor. Hatta Rudaw muhabirinin bu konudaki ısrarlı sorusunu, tersinden şöyle yanıtladı: “Eğer bir gün burada Suriye’de bir devlet kurulur ve tüm Suriyeliler bunu onaylar ve bu devlet İsrail devletine barış için elini uzatırsa, bizim barışa karşı hiçbir engelimiz yok” (Harici, 6.1.2025).

Bu arada Şam’daki geçici yönetimi oluşturan HTŞ’nin de İsrail’in Suriye işgaline karşı çıkmadığını, HTŞ lideri Ahmed Şera – Colani’nin sık sık “İsrail’le çatışma istemiyoruz” dediğini de önemle not edelim. 

Türkiye ve HTŞ

Türkiye, 27 Kasım’da Halep hedefli saldırı başladığında, uzun yıllardır yatırım yaptığı Suriye Milli Ordusu’nu (SMO) destekliyordu. Ancak SMO’nun daha etkili durumdaki HTŞ’nin önüne geçme şansı yoktu. Yarışı HTŞ kazandı.

Ankara hızla bu gerçeğe göre konumlandı ve HTŞ’nin hamisi olmaya soyundu. Terör örgütü kabul edilen HTŞ’ye ilk açık desteği veren, görüşen, büyükelçilik açan Ankara oldu.

Ankara bu yolla Şam üzerinde etkin olarak, merkezi yönetimin Suriye’nin kuzeydoğusuna ilişkin politikasında belirleyici olmak istedi. Bu amaçla HTŞ’den YPG’ye baskı kurmasını, özerkliği kabul etmemesini, federal Suriye’ye karşı çıkmasını istedi.

HTŞ ise ele geçirdiği iktidarı koruyabilmek için bu süreci her tarafla denge kurmaya çalışarak yürütmeye çalışıyor: İlk açık desteği nedeniyle Ankara’nın taleplerini “dile getiriyor” ama diğer yandan ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye yerine Suudi Arabistan’a yapıyor. Ve daha önemlisi ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa ile görüşerek, uluslararası meşruiyet kazanmaya çalışıyor. HTŞ’nin iktidarını sürdürebilmesi için Suriye’ye uygulanan yaptırımların kaldırılması gerek. ABD ise 2029’a uzattığı yaptırımları, HTŞ’nin SDG’nin kazanımlarına dokunmaması şartına bağlamış durumda. Washington bu amaçla yaptırımları HTŞ’nin tutumuna göre aşama aşama kaldıracağının iaşretini verdi. 

Yeni Suriye’de parça kapma kavgası

Görüldüğü üzere Esad’ı yıktılar, şimdi “yeni Suriye”de parça kazanma mücadelesine başladılar. 

Böylece altına imza attıkları BM kararlarını da yok sayıyorlar. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorlar ama siyasal birliğini kabul etmiyorlar. 13 yıldır yaptıkları yatırımın karşılığını, federal Suriye üzerinden almak istiyorlar.

Irak ve Libya’dan sonra Suriye’nin de içine düştüğü bu durumdan bölgemizin alacağı ne çok ders var…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
7 Ocak 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın