Posts Tagged ABD

KİM DAHA İSRAİLCİ? AKP Mİ, TSK Mİ?

Başlıktaki soru kuşkusuz tuhaf. Ancak “TSK İsrailcidir”, “28 Şubat ABD-İsrail kaynaklıdır” gibi iddiaların çokça dillendirilmesi nedeniyle sorduk bu soruyu…

Üstelik artık bizi bu sorunun yanıtına götüren bazı resmi açıklamalar da var…

OBAMA’NIN ‘MODEL ORTAKLIĞI’

Başbakan Erdoğan’ın Davos’da “one minute” demesiyle başlayan ve Mavi Marmara saldırısıyla doruğa çıkan Türkiye-İsrail gerilimiyle ilgili en başından beri şu tezi dile getirdik: Obama’nın ABD başkanlığı döneminde, AKP Hükümeti’ne İran’ın etkisini sınırlama ve Tahran’ı izole etme görevi verildi. Nitekim Suriye’yle neredeyse ortak kabine kurma noktasına kadar getirilen ilişkiler, Tahran’ı yalnızlaştırmak içindi… Türkiye’nin İran’dan rol çalabilmesi ve Ortadoğu’da Araplar nezdinde bir yer edinebilmesi için de Filistin meselesine sarılması ve dahası İsrail’le ilişkilerin seviyesini düşürmesi gerekirdi.

Davos’ta başlatılan kriz bu nedenleydi. Nitekim siyaseten gerilimli olan ilişkiler, ekonomiye hiç yansımamış, hatta Türk-İsrail ticaret büyüklüğü her yıl artmıştır.

İSRAİL GERİLİME DAVOS’DAN ÖNCE BAŞLADI

Eski Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabında işte bu sürece ışık tutan çok önemli bilgiler paylaşıyor.

Em. Org. Saygun, ABD ve İsrail’in, Türk-İsrail ilişkilerini bilerek bozduklarını savunuyor. Em. Org. Saygun’un iddiasının dayanağı ise “one minute” krizinden önce meydana gelen şu olaylar:

1) İsrail uçakları 7 Eylül 2007 günü Akdeniz üzerinden Türkiye’ye girdi, bir süre Türkiye-Suriye sınır hattında uçtu ve ansızın Suriye’ye girerek bu ülkedeki kimi hedefleri vurdu. İsrail uçakları, sonra aynı rotayı izleyerek ülkesine döndü. Üstelik büyük pervasızlıkla, yakıt tanklarını da Türkiye topraklarına attı! Türk Ordusu olaya sert tepki gösterdi. Türkiye İsrail’den özür istedi. ABD ise “İsrail gerekçesini açıklayınca siz de hak vereceksiniz” diyerek Türkiye’yi yumuşatmaya çalıştı.

2) ABD’deki önemli Yahudi kuruluşu ADL, hiç gündemde olmamasına rağmen ve genel çizgisine aykırı olarak 2008 yılında “Ermeni soykırımı vardır, olmuştur” açıklaması yaptı. ADL’yi peşi sıra diğer Yahudi kuruluşları izledi.

Oysa İsrail ve Yahudi kuruluşları, Yahudi Soykırımı’yla aynı kefede olmaması için dünyada başka hiçbir soykırım olmadığını hep savunagelmişti…

Siyasi gündemimize pek gelmeyen bu olaya en sert tepkiyi yine Türk Ordusu verdi ve örneğim Genelkurmay Başkanı İsrail’e yapacağı resmi ziyareti iptal etti.

3) İsrail hava kuvvetlerine bağlı uçaklar, BM’nin Lübnan’daki barış gücü UNIFIL bünyesinde görev yapan Türk Deniz Kuvvetleri’ne mensup bir firkateyne radar kilitledi. Bu, uçakların her an gemiye füze atabilecek bir pozisyona geçtikleri anlamına gelmekteydi. İsrail, TSK’nin uyarılarına rağmen bu olayı birkaç kez daha tekrarladı. En sonunda Türk Ordusu, İsrail’i sert bir şekilde uyardı.

Türkiye’nin Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail’i davet etmemesi, ABD’nin de bu yüzden katılmaması, işte bu süreçtedir.

AMAÇ İRAN’I ENGELLEMEK

Em. Org. Ergin Saygun, kimi başka örnekler de veriyor ve İsrail’in ABD bilgisi dahilinde, Türkiye-İsrail ilişkilerini neden bilerek bozmaya çalıştığını sorguluyor.

Em. Org. Saygun’un saptaması önemli: “ABD’nin Irak’tan çekilmesinin bölgede boşluk yaratacağı, Şii yayılmasının artacağı, İran’ın Arap Yarımadası’na girmesinin İsrail için büyük tehdit oluşturacağı ortadaydı. Boşluğu İran yerine Türkiye doldurmalıydı. Ancak Araplar, Türklere karşı kuşkuluydu. O nedenle Türkiye’nin Araplar nezdindeki itibarı artırılmalıydı. Bunun en çabuk, etkili ve sonuç vermesi kesin olan uygulaması ise Türkiye ile İsrail’in arasını açmak, kavga ettirmektir.” (Ergin Saygun, Balyoz, s.286)

Em. Org. Ergin Saygun’un Balyoz isimli kitabından hareketle “kimin daha İsrailci” olduğunu sorgulamayı sürdüreceğiz. Sırada “Füze Kalkanı” tartışmaları var…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

APD: AMERİKA POLİS DEVLETİ

Bugün 11 Eylül saldırılarının 11. yıldönümü…

Peki, 11 yılın ardından ABD’de nasıl bir iç güvenlik oluştu? Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, son makalesinde bir yönüyle bu soruya yanıt veriyor.

Paul Craig Roberts’ın Amerika’nın çöküşüyle ilgili görüşlerine bu köşede daha önce yer vermiştik, anımsayacaksınız… Roberts, Alparslan Balcı’nın Dünya Bülteni için çevirdiği bu son makalesinde ise “Amerika’nın geleceği yok” diyor…

EKONOMİ YÜZDE 1 ADINA ÇALIŞIYOR

Öncelikle eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın şu dikkat çeken saptamasına bakalım: “Şaşırtıcı olan, Washington’ın bir milyon Müslümanı öldürerek, üç İslam ülkesini yıkarak, yedi İslam ülkesinde askeri operasyonlar yaparak ve sekizincisi İran’a saldırı hazırlığı yaparak sahnelediği müthiş kışkırtıcılığa rağmen, Amerika’ya karşı her hangi bir saldırı olmamasıdır.”

Roberts bu saptamadan da hareketle bir 11 Eylül sonuçları tablosu çiziyor ve en önemli iç sonucu, “ABD’nin bir polis devletine dönüşmesi” olarak belirliyor. ABD bir polis devletine dönüşürken sosyal güvenliği, sağlık hizmetlerini biçmiş ve askeri-güvenlik yöneticileri ile hissedarlarını zenginleştirmiştir.

Paul Craig Roberts’a göre 11 Eylül sonrasındaki ABD’de ekonomi artık sadece yüzde 1 adına çalışıyor; yüzde 99 ne iyi bir iş bulabiliyor ne de tasarruflarının üzerine üç kuruş koyabiliyor. Üniversite mezunları iş bulamadıkları gibi öğrenci kredilerini de ödeyemiyorlar.

Roberts’a göre 11 Eylül öncesinde Amerika’nın geniş coğrafyasında dolaşmaya alışmış bir Amerikalı, kulağa gestapo gibi gelen İç Güvenlik kavramı nedeniyle şaşkın; “Porno tarayıcılar ve cinsel organlara elle yapılan sarkıntılıklar, terör saldırıları olmamasına rağmen havalimanlarından otobüs-tren istasyonlarına ve karayollarına kadar yayılmış” durumda…

VATANDAŞ NASIL ÖLDÜRÜLÜR?

Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, İç Güvenlik’in 750 milyon mermi sipariş verdiğine dikkat çekiyor ve soruyor: “İç Güvenlik, her Amerikalıyı 2,5 kez öldürmeye yeterli mühimmata niçin ihtiyaç duyuyor? İç Güvenlik, kendisini niçin tam vücut zırhıyla donatıyor? İç güvenlik sizden 50 metre uzakta sizin hakkınızda her şeyi bilen yeni lazer teknolojisini ne yapacak?”

Roberts Sivil Kargaşa Operasyonları hakkında yayımlanan bir el kitapçığına dikkat çekiyor. Roberts bu kitapçıkta “protestoları bastırmak, silahlara el koymak ve vatandaşları öldürmek için ordunun ülke içinde nasıl kullanılacağı anlatılıyor” diyor!

Roberts’ın şu saptaması polis devletinin amacını ortaya koyuyor: “Tek teröristin FBI’ın kandırdığı terörist olduğu bir zamanda, polis devletinin amacının Amerikalıları Müslüman teröristlerden korumak olmadığı açıktır. Polis devletinin amacı, Amerikan vatandaşlarını terörize/tedhiş etmektir.

ABD “HALKI BASTIRMAYA” HAZIRLANIYOR

Roberts sadece İç Güvenlik’in değil, Amerikan devlet aygıtının toptan askerileştiğine dikkat çekiyor ve en ilgisiz kurum olan Sosyal Güvenlik İdaresi’nin bile 174 bin adet oyuk uçlu çekirdek mermi sipariş ettiğini belirtiyor.

Eski ABD Hazine Bakan Yarımcısı Paul Craig Roberts, verdiği kimi örneklerden sonra haklı olarak soruyor: “11Eylül’den bu yana, FBI’ın organize ettikleri haricinde ABD’de terör eylemleri olmadığına göre, bu devasa ateş gücü satın alımı açıktır ki Amerikalıları Müslüman teröristlerden koruma amaçlı değildir. O halde niçin?”

Roberts, yanıtı kısmen şu saptama içinde veriyor: “Eğer Amerikalılar, Washington onları 3. Dünya Savaşı’na sürüklerken ekonomik, politik ve sosyal bakımdan yoksun bırakıldıkları gerçeğine uyanırlarsa, gösteri yapmak için cadde ve sokaklara aktıkları zaman aşırı askeri güçle karşı karşıya gelecekler.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ESAD’A TEKLİFİ

Başbakan Erdoğan CNN’e ABD’nin Suriye konusunda neden “inisiyatifi olmadığını” açıklamış: “Belki de bu seçimler nedeniyledir, belki ABD’deki seçim öncesi ortamından dolayıdır. İnisiyatif eksikliğinin kökeninde bu olabilir. Hiç kimse bize bunun sebepleriyle ilgili bir şey söylemedi, zaten açıklama yapmak zorunda da değiller.”

Ama Erdoğan her halükarda ABD’ye “minnettar olduklarını” bir kez daha vurgulamış!

Anlaşılan Başbakan Erdoğan, ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’in birkaç gün önce basına yansıyan Obama’nın Suriye politikasına yönelik eleştirilerini hiç okumamış! Okusaydı, kuvvet meselesinin seçimlerden daha öncelikli olduğunu anlardı.

İRAN KARŞITI ESAD, EN DEMOKRATTIR!

Erdoğan için değil ama Türkiye’nin bataklığa girmesinden endişe eden AKP’liler için aktaralım. Hizbullah’ın lideri Seyyid Hasan Nasrallah, önceki gün Lübnan’ın Meyadin televizyonuna konuştu ve ABD’nin Esad’a teklifini açıkladı.

Nasrallah’ın belirttiğine göre ABD Esad’a, “İsrail’e karşı tutumunu sona erdirmesi, İran ve Hizbullah’la ilişkisini kesmesi” karşılığında, Suriye krizini bitirmeyi teklif etmiş!

ABD’nin bu teklifini Esad’a, Suriye’de “rejim karşıtlarını” destekleyen Arap ülkelerden biri iletmiş.

Suriye rejimi, daha önce de ABD’nin böylesi bir teklifi olduğunu dolaylı ifadelerle dillendirmişti.

DAVUTOĞLU YALANLARI VE 3 GERÇEK

ABD’nin bu teklifi birkaç nedenle önemlidir, öğreticidir ve AKP tabanı bu gerçeği düşünmelidir:

1.) Bölgedeki ilişkiler incelendiğinde görülecektir ki, ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir liderin demokrat mı, diktatör mü olduğu Washington’u ilgilendirmemektedir. Nitekim ABD’nin bölgedeki çıkarlarının temsilcileri olan Suudi Kralı ve Katar Şeyhi, Suriye’nin devlet başkanından daha demokrat değildir.

Dolayısıyla Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun Suriye politikasını tabana karşı açıklarken savunduğu “zalimin yanında olmama” ilkesi, aslında taşeronluk gerçeğini perdelemek içindir.

2.) ABD’nin Esad’e teklifi, daha önce bu köşede birkaç kez tartıştığımız bir konuya da açılık getirmiştir. CHP’nin Erdoğan’a yönelik “daha geçen yıl ilişkileriniz çok iyiydi, ne oldu da bir günde Esad’a karşı oldunuz” şeklindeki suçlamanın doğru olmadığını belirtmiştik.

Ve demiştik ki; AKP o zaman da yine ABD’nin istediğiyle, Suriye’yi İran’dan koparmak, Tahran’ı bölgede yalnızlaştırmak için Esad’a “dost eli” uzattı!

LAÇİNER’İN İNTİHARI

3.) ABD’nin Suriye’ye teklifi, AKP’nin kamuoyu yaratmak adına söylediği “İsrail Esad’ı destekliyor” yalanını da çürütüyor.

Bakınız bu yalan öyle bir noktaya geldi ki, koskoca üniversite rektörleri bile, AKP yandaşlığı için hem bilimi hem de itibarlarını riske attılar! Örneğin Çanakkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner

Uzman sıfatıyla köşe yazan, büyük teorisyen sıfatıyla her akşam bir ekranda ağırlanan Sedat Laçiner’in 3 Eylül günü Milliyet gazetesine verdiği tam sayfa röportaj, bu açıdan ibretliktir!

Sedat Laçiner pek çok köşe yazarının da iki gündür alıntı yaptığı bu röportajında İran, Irak, Suriye ve İsrail’in, birlikte PKK’yi desteklediğini savunuyor!

AKP yandaşlığı adına İsrail’i hele de İran’la aynı cepheye yerleştirmek, bir akademisyenin normal şartlar altında intiharıdır! Aslıdan bu kadar bariz olmayan bir yalanı gerçek diye yutturmaya çalışmayı salt siyasi yandaşlıkla da açıklayamayız!

Her neyse, böylesi bir yalana başvurduklarına göre, sandığımızdan daha çaresiz olmalılar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Alman Kalkınma Yardımı Enstitüsü, geçen ay Bonn’da önemli bir toplantı yaptı. Yoğun gündem ve 10 günlük zorunlu yazı molası nedeniyle bu önemli toplantıyı sizlere aktaramamıştık. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Çin ziyareti, bu toplantıdaki bazı görüşleri incelememize vesile oldu.

Önce Merkel’in Pekin çıkarmasından bahsedelim.

Alman basınına göre Merkel’in Siemens, Airbus, BMW, Wolkwagen başta olmak üzere dev şirketlerin yöneticileriyle yaptığı Çin ziyareti, “çok başarılı ve kârlı” geçti.

Pekin-Berlin ilişkisi önümüzdeki dönemde daha da kârlı hale gelecek. Zira Alman Demiryolları Müdürü Rüdiger Grube, yakında Almanya’da üretilen bir ürünün demir yolu ile 23 günde Çin’e ulaşacağını söylüyor. Normal şartlarda bir yük gemisi, Almanya’dan Çin’e 46 günde ulaşıyor.

Yeri gelmişken belirtelim; Çin’in Pekin’den Londra’ya uzanacak “modern ipek yolu” tahminlerden daha hızlı ilerliyor. Bu güzergâhta yer alan Türkiye’deki artan demiryolu hattı sayısı, doğrudan Çin’in bu projesiyle ilgili!

YENİ AKTÖRLER

Gelelim Bonn’daki bu önemli toplantıya…

Dünyadaki genel kabule göre, ABD’nin tek kutup olduğu dönem çok kısa sürdü ve dünya şimdi çok kutupluluğa (daha doğru bir ifade olduğu için biz ‘merkez’ diyeceğiz) doğru yol alıyor.

Bonn toplantısındaki konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri şunlar: ABD, AB ve “yeni şekillendirici güçler” olarak nitelenen BRICS ülkeleri, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika. Bu ülkelerin yanında, bölgesel güçler olarak ağırlığı artan Türkiye, Endonezya ve Meksika bulunuyor.

ÇOK MERKEZLİ DEĞİL, İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Bonn’daki toplantıda konuşan Alman Ekonomi Bilimci Helmut Reisen ise faklı düşünüyor. Aynı zamanda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD’nin Kalkınma Merkezi Araştırma Direktörü olan Helmut Reisen, “Yeniden iki merkezli bir dünyaya doğru yol alıyoruz” diyor ve geleceğin iki merkezini ABD ve Çin olarak görüyor.

Reisen’e göre “yeni şekillendirici güçler” merkez değil, sadece “kalkınmanın eşiğindeki büyük ülkelerdir.” Diğer konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri olan bu ülkeler, Reisen’e göre Çin’le kıyaslanacak güçte değiller.

Ancak Reisen, “ekonomideki başarıları ve ABD’nin siyasi ve ekonomik taleplerinden bağımsız tutumları” nedeniyle, bu ülkeleri aynı zamanda dünya düzenini değiştiren güçler olarak görüyor.

Helmut Reisen’e göre bu yeni güçleri birleştiren en önemli faktör ise “ABD ve Batı’ya karşı oluşturdukları cephe konumudur.

İKİ MERKEZLİLİK ABD’NİN İŞİNE Mİ GELİYOR?

Reisen’in, çok merkezlilik yerine aslında iki merkezli bir dünyanın oluştuğunu belirtmesi önemli. Bize göre de asıl taraflar ABD ve Çin’dir.

Ancak Resien’in dikkat çeken bir başka görüşü ise bu iki merkezli dünya halinin, ABD’nin işine geldiğini savunması… Helmut Reisen, “ABD’nin çok merkezli bir dünyada güç kaybetmektense iki merkezli düzeni tercih ettiğini ve bu yolda elinden geleni yaptığını” belirtiyor.

Bu farklı ve tartışılması gereken bir görüş. Şimdilik şu üç soruyla bu tartışmaya dâhil olalım: “Çok merkezli bir dünyada güç kaybedeceği” savunulan ABD, Çin karşısında daha mı az güç kaybedecek? Çok merkez yerine, Çin’in tek merkez olarak ABD’nin karşısında olması, daha güçlü bir Çin anlamına gelmez mi? Daha güçlü bir Çin, ABD için daha büyük bir tehdit değil midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

ABD, AKP’Yİ ORTADA MI BIRAKTI?

Washington’un Suriye konusunda daha ileri gitmemesi ve Batı basınında çıkan kimi AKP eleştirileri, taban baskısı yaşayan AKP yöneticilerine yeni bir propaganda olanağı yarattı. Ekrana çıkan hemen her AKP yöneticisi, “Hani ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronuyduk?” diyerek üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalışıyor.

Tartışılan konuyla ilgili olmasa da meseleyi buraya getirmeleri, tabandaki baskının büyüklüğüne işarettir; bu açıdan AKP’nin kendini aklamaya çalışması anlaşılabilir.

Ancak AKP’li olmayanların bu iki olgudan hareketle Türkiye’yi Suriye konusunda ABD’den daha hevesli varsayması ve hatta daha da ileri giderek, ABD’nin AKP’yi Suriye konusunda yarı yolda bıraktığını iddia etmesi anlaşılamaz! Çünkü gerçek değildir!

ABD PATRON, AKP TAŞERONDUR!

Peki, gerçek nedir?

1.) Suriye’ye saldırıda ana yüklenici elbette ABD’dir. Ancak ABD, Irak yenilgisiyle ortaya çıkan Asya-Pasifik merkezli yeni stratejisi gereği, görevi alt yükleniciye vermiştir.

Elbette ana yüklenici işin asıl sahibidir ve tüm planlamanın başındadır; alt yüklenici kendisine verilen plana uygun olarak pratik işlerin yürütülmesinden sorumludur.

2.) İşi alan alt yüklenici yani AKP Hükümeti bu görevi tam olarak yerine getirememiştir. Çünkü hem askeri çözüme TSK’yi mecbur edememiştir hem de karşısında oluşan bölgesel bloğu aşamamıştır.

Ana yüklenici ile alt yüklenici arasındaki ilişki işte bu andan itibaren sorunlar üretmeye başlamıştır!

Tüm bu gerçekleri atlayarak, AKP Hükümeti’ni Suriye konusunda ABD’den daha istekli varsaymak ve Washington’un AKP’yi yarı yolda bıraktığını savunmak bir kere ilişkinin doğasına terstir!

DELİĞE SÜPÜRÜLME TAKVİMİ HIZLANDI

Kuşkusuz ABD, AKP’yi ortada bırakabilir. Nitekim Başbakan’ın danışmanı, bu ilişki nedeniyle “Erdoğan’ı deliğe süpürmeden önce bir güzel kullanın” demişti Amerikalılara…

Ancak bu ortada bırakma durumu, bir ABD taktiği olarak değil, bir siyasi yenilgi nedeniyle zorunlu olacaktır. Yani ABD, sırf AKP’yi ortada bırakmak için ortada bırakmayacaktır; ABD Suriye konusunda Çin-Rusya-İran bloğunu aşamadığı ve Şam rejimini yıkamadığı için bu tercihe mahkûm olacaktır.

Nitekim bu süreç başlamıştır! Batı basınındaki AKP karşıtı analizler de ilk işaretlerdir.

ABD DE, AKP DE YARI YOLDA KALDI!

Gelin “ABD’nin AKP’yi yarı yolda bıraktığı” iddiasının, mevcut gelişmelerin tersi olması halinde de geçerli olup olmayacağını sorgulayalım:

Örneğin Beşar Esad, Hillary Clinton ve Ahmet Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi hızla yıkılsaydı, ABD AKP’yi yarı yolda bırakmış olur muydu? Örneğin Şam rejimi direnemeseydi ve AKP’nin organize ettiği muhaliflere aylar önce yenilseydi, Batı basınında şu anda okuduğumuz AKP eleştirileri yine de olacak mıydı?

Örneğin Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye dışarıdan müdahaleye olanak tanıyan tasarıları veto etmese, hatta sadece çekimser kalsa? Örneğin Çin ve Rusya, Atlantik’in Ortadoğu’yu biçimlendirme girişimine barikat kurmasa, hatta sadece seyirci kalsa? Örneğin İran “Suriye’ye saldırı, bize yapılmış bir saldırıdır” demese?

Kısacası AKP Hükümeti önüne konulan görevi, yani Beşar Esad’ı ve Şam rejimini yıkma görevini yerine getirebilseydi, yine de “ABD, AKP’yi yarı yolda bıraktı” diyecek miydiniz?

Kuşkusuz diyemeyecektiniz!

O nedenle belirtelim: Tamam AKP yarı yolda kalmıştır ama ABD bıraktığı için değil, ikisi de Şam Kalesi’ni düşüremediği için!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÇİN’E TEKLİFİ

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un New Statesman’de yayımlanan “Akıllı güç sanatı” başlıklı uzun makalesi, bu ülkenin küresel liderliğinin ne oranda gerilediğine işaret ediyor. Harun Önder’in Yakın Doğu Haber için çevirdiği makale, Washington’un rakiplerine “birlikte yürüyelim” çağrısını yansıtıyor.

ABD 3 YILDA NEREYE GELDİ?

Clinton öncelikle göreve fiilen başladığı 2009’un ilk ayındaki tabloyu özetliyor: “2009’un ilk yarılarında bakan olduğumda, Amerika’nın küresel liderliğinin geleceği ile ilgili akıllarda sorular vardı. İki tane uzun ve pahalı savaş ile karşı karşıya gelmiştik, ekonominin serbest düşüşü, müttefiklerin yıpranması ve uluslararası sistem, tüm bu sonuçlar; bizi, yeni tehditler karşısında boyun eğmek zorunda kalmışız gibi gösteriyordu.”

Peki, Obama yönetimi ve tabi ki Clinton, bu tabloyu değiştirebildi mi?

Clinton’un, başarısızlığı, diplomatik sözcüklerin arasında görünmez kılmaya çalıştığı yanıtı şöyle: “3 yılda çok şey değişti. Başkan Obama’nın liderliğinde, Amerika Irak’taki savaşı bitirdi ve Afganistan’da dönüşüme başladı;  biz Amerikan diplomasisini yeniden canlandırdık, ittifaklarımızı kuvvetlendirdik ve çok taraflı kurumları yeniden hayata geçirdik. Ve ekonomik güçlenme kimsenin beğenmeyeceği bir seviyede iken, uçurumun kenarından döndük ve doğru istikamete yönümüzü çevirdik.”

CLİNTON’UN KARNESİ KIRIK DOLU

Clinton ardından bazı saptamalar yapıyor: “Çin, Hindistan, Brezilya gibi ortaya çıkan ülkelerin; Amerika, İngiltere ve müttefiklerimizin yardımlarıyla inşa ettiğimiz ve savunduğumuz küresel düzene karşı sorular sormaya başlaması sürpriz değildi. (…) Sadece Hindistan ve Çin değil ayrıca Türkiye, Meksika, Brezilya, Endonezya ve Güney Afrika gibi ülkeler de ve tabii Rusya da.”

Bu ülkelerden bazılarıyla müttefik olduklarını belirten Clinton dayandıkları kuvvetleri ise şöyle sıralıyor: “Amerika için, Doğu Asya ve Avrupa’daki kadim müttefiklerimiz küresel liderliğimizin temel taşını oluşturuyor. İngiltere ve diğer müttefikler bizim zorda kaldığımızda sığınacağımız ilk yer.”

Düşmanlarını ve dostlarını saptayan ABD’nin çıkarlarını sıralamakta ise zorlandığı anlaşılıyor: “Menfaatlerimizi sıralamak kolay değil. Bunun ne kadar zor olduğunu şu an Suriye olayında görebiliyoruz. Ama tabii ki bir takım başarılarımız da oldu, İran ve Kuzey Kore üzerindeki geniş tabanlı baskımızı sürdürmek gibi.”

Bir “süper” devletin çıkarlarını sıralayamaması, en önemli çıkarını en tepeye yazamaması, kuşkusuz çöküş alametidir.

Bunu itiraf eden Clinton da, haliyle 3 yıllık karnesinin kırıklarla dolu olduğunu sergilemiş oluyor.

ABD ÇİN’E ‘KAZAN-KAZAN’ ÖNERİYOR

Peki, ABD, Çin ve Hindistan karşısında nasıl bir yol izlemeli Clinton’a göre?

“Tarih boyunca, yeni güçlerin yükselişi genellikle kazan-kaybet terimleriyle sona erdi” diyen Clinton, rakibine farklı bir yol izlemeyi öneriyor. Çünkü ABD’ye göre “Kazan-kaybet yaklaşımı sadece olumsuzluk ve ‘kaybet’ sonucunu doğuracaktır.

Kuşkusuz emperyalist ABD, eğer “kazan-kaybet” savaşında kazanacağını görse, rakibine “kazan-kazan” önermezdi!

Clinton bu gerçek nedeniyle Çin’e “küresel mimariyi yenilemek için birlikte çalışmayı” teklif ediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2012

, , ,

Yorum bırakın

ERGENEKON TERTİBİNDEKİ KÜRDİSTAN HEDEFİ

Henri Barkey, “Türkiye, Suriye’deki Kürdistan’a da kendini alıştırmaya başlasın” ana fikirli söyleşisinde, aynı zamanda Ergenekon tertibi ile ABD’nin Büyük Kürdistan hedefi arasındaki bağı ortaya koydu.

İşte Barkey’in o cümlesi: “AKP’nin en önemli başarılarından biri 2007’de askerlerin gücü azaldıktan sonra politik açıdan Kuzey Irak’taki Kürt devleti ile Türkiye arasındaki ilişkiyi resmileştirmesiydi.” (Akşam, 30-31 Temmuz 2012)

Türk Silahlı Kuvvetleri neden hedef alınmış yani? Kürt Devleti’ni Türkiye’ye kabul ettirmek için!

ERDOĞAN’IN AKIL HOCASI

Barkey’in bu sözlerini bir itiraf ya da üçüncü tarafın tespiti olarak görmemek lazım. Zira Barkey, birinci taraftır ve icraatın sahibi olarak söylemektedir.

Henri Barkey, Büyük Kürdistan’ın iki mimarından biridir; diğeri CIA’nın Türkiye istasyon şefi Graham Fuller’dir. İkili aynı projenin mimarı olarak, birlikte aynı kitaplara, aynı raporlara, aynı operasyonlara imza atmıştır!

Henri Barkey, aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ı yönlendiren 7 Amerikalıdan biridir. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’le “teklifsiz bir şekilde ve sık sık görüşen” Barkey, bir konferansta “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” de söylemişti.

ERGENEKON’LA MÜCADELE AÇILIMI

Ergenekon tertibi ile ABD-AKP’nin Kürt Açılımı arasındaki ilişkinin kanıtı, ifşaatı, itirafı sayısız çokluktadır; hem de ilk ağızlardan… Bir kaçını anımsayalım:

Kürt Açılımı’nı dosya yapan “Stratejik Boyut” dergisi Prof. Dr. Doğu Ergil’e soruyor: “Demokratik Açılım şartlarının oluşmasında Ergenekon soruşturmasının bir etkisi var mı? Ergenekon soruşturması başlamasaydı hükümet demokratik açılım sürecini yine de başlatır mıydı?” Açılım’ın etkili isimlerinden Ergil’in yanıtı net: “Başlatamazdı. Başlatsa bile sonuç alamazdı.”

Polis-yazar Önder Aytaç da, aynı dosyada Kürt Açılımı’nı, “Ergenekon ile sonuna kadar mücadele açılımı” olarak niteliyordu.

Dosyaya makale yazan Din ve Hürriyet Araştırmaları Merkezi Direktörü Doç. Dr. Bilal Sambur da Kürt Açılımı’nın İttihatçılıkla mücadele olduğunu savunuyordu: “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım’la Türkiye tarihinde belki de ilk kez, ülkemizi tekleştirici, baskıcı ve devleti çeteleştirmeyi meşru hale getirmiş olan İttihat ve Terakki zihniyetinin tahakkümünden kurtulabileceği bir yola girmiştir.”

BAAS’IN KÖKLERİNDE İTTİATÇILIK VAR

Kürt Açılımı’nı İttihat ve Terakki karşıtlığı olarak sunmaları anlamlı… Nitekim AKP’nin Baas düşmanlığının gerisinde de İttihat ve Terakki düşmanlığı mevcuttur.

Bugünlerde başta Mehmet Metiner olmak üzere kimi AKP’lilerin Suriye’ye emperyalist müdahaleye karşı çıkanları “Ergenekoncu-Baasçı zihniyet” diye nitelemeleri bundandır. Zira 1940 yılında kurulan Baas’ın ilk üyeleri, 25 yıl önce Osmanlı Ordusu’nda askerdi, çoğu İttihat ve Terakkiciydi…

Kemalizm’in de, Baasçılık’ın da tarihsel kökeni İttihat ve Terakki’ye dayanmaktadır. Hatta İttihat ve Terakki’nin gelişip güncellenerek Türklerde Kemalizm’e, Araplarda Baasçılık’a dönüştüğünü söyleyebiliriz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ağustos 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TUZAK ŞAM’DA DEĞİL, ANKARA’DA

Suriye’nin kuzeyindeki son gelişmeler, şu üç gerçekle birlikte incelenmelidir:

1. ABD’nin BOP içindeki nihai hedefi, bölge devletlerini zayıflatacak bir kukla devlet inşa etmektir. ABD bölgeye girdiği 1991 yılından itibaren bu hedefe yöneldi. Stratejinin yeni aşaması, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı büyütmek; Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak ve Türkiye’ye doğru genişletmektir. Diyarbakır başkentli Büyük Kürdistan için izlenecek yol budur.

2. Bu stratejik hedef, bölgedeki tüm ABD kuvvetlerini, farklı pozisyonda bile olsalar, son tahlilde aynı cephede birleştirmektedir.

3. 2003 yılında kurulan PYD, tıpkı İran’daki PJAK gibidir, yani Suriye’deki PKK’dir. Hem PKK’nin hem de PYD’nin internet sitelerinden bu gerçeğe ulaşılabilir. PYD elbette Suriye’deki Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmez ama mevcut Kürt örgütlerinin de en büyüğüdür. PYD ile diğer 16 Kürt partisinin 12 Temmuz’da Barzani’nin girişimiyle Erbil mutabakatına varması da bir olgudur. PYD içinde anlaşmaya itiraz edenlerin var olması, anlaşma olgusunu ortadan kaldırmaz. Bu anlaşmanın içeriği, anlaşan örgütlerin internet sitelerinde mevcuttur.

PYD’NİN YÖNETİME EL KOYMASI

18 Temmuz’da Suriye Milli Güvenlik Konseyi’ne yapılan ABD imzalı bombalı terörist saldırı, Atlantik’in “yeni bir yüklenme” girişimidir. Şam ise bu terörist saldırıya büyük bir temizlik harekâtıyla yanıt veriyor.

İşte Suriye’nin kuzeyindeki kimi Kürt kentlerinde “yönetim el değiştirdi” denilen olay bu esnada gerçekleşmiştir. PYD süren temizlik harekâtı nedeniyle kuzeyde oluşan güç boşluğundan yararlanarak, bazı Kürt kentlerindeki kamu binalarını ve dolayısıyla yönetimi ele geçirmiştir. Bu bir olgudur ancak nihai sonuç değildir, Şam yeniden egemen olacaktır.

ESAD’IN MI, ABD’NİN Mİ HAMLESİ?

Olgu, iki temel bakış açısıyla yorumlanıyor.

Bir yoruma göre bu olgu, “Esad’ın PYD hamlesidir.” AKP yandaşlarınca savunulan bu fikrin, ulusalcı kesimlerde de destekçisi var. Olguyu Esad hamlesi saymak, haliyle Esad ile PKK arasında ittifak olduğu sonucunu doğurur. AKP Hükümeti de en başında beri böyle bir ittifakın olduğunu iddia ederek, Türkiye kamuoyunu Esad’a karşı kışkırtıyordu.

Bizim de savunduğumuz ikinci görüş ise şudur: Olgu, iddia edildiği gibi Esad’ın bir taktik manevrası değildir, tersine Atlantik’in Suriye’ye baskısının eseridir. PYD’ye bu alanı Esad değil, Suriye’ye abanan AKP dâhil Atlantik kuvvetleri açmıştır.

Vatanını savunanlar, elbette hakları görerek, dayanacağı her kuvveti cepheye sürmek isterler. Şam elbette, kendisine savaş açanlara, imkânı varsa PKK gibi araçlarla yanıt vermek ister. Ancak PKK 1999’dan beri bir Suriye kartı değil, tersine ABD kartıdır. 13 yıl önceki ilişkilere dayanmak isteyenlerin PKK’de bulunması, bu temel gerçeği değiştirmez. Bu gerçek, ABD bölgede ağır bir yenilgi alana kadar sürer. Çünkü her araç, doğası gereği kuvvete meyleder.

TUZAĞA DÜŞMEMENİN YOLU

Suriye’nin kuzeyindeki bu yeni durumu Atlantik planlarına tedavül etmek isteyenler iki yol öneriyor. Bir kesim, “Türk Ordusu Suriye’ye” diyor, bir diğer kesim ise “Türkiye biran önce kendi Kürt meselesini (tabi ABD’ye göre) çözmeli” diyor. Haliyle ikisi de Atlantik patentli olduğu için aynı kapıya çıkıyor.

TSK’yi Suriye’deki Kürtlere sürmek isteyenler, ilginç ki Irak’taki Kürtlerin hamisidir! Bu gerçek çok öğreticidir. AKP yandaşlarının bu durumdan “PKK kötü ama Özgür Suriye Ordusu ÖSO iyi” sonucu çıkarmaya soyunmaları da anlamlıdır.

Bitirirken belirtelim: Olgunun kendisi doğrudan tuzak değildir ama olgunun sonuçlarından tuzak yaratılabilir. PKK, TSK’yi Suriye’ye çekmek niyetiyle şehir ele geçirmeye soyunmuyor elbette. Ama bu olgudan hareketle “TSK’yi PKK’ye karşı Suriye’ye sokmaya” çalışmak tuzaktır! PKK’yle mücadelede TSK’ye Irak’a girmeyi yasaklayanların, Suriye’ye vize vermesi tuzaktır! Ve tuzak o nedenle Suriye’de değil, Hatay’da, Ankara’da ve Washington’da kurulmuştur!

TSK’nin tuzağa düşmemesinin yolu ise basittir: Suriye’nin “siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” hedef alan her uygulamadan kaçınmak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Temmuz 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD SALDIRISININ 4 HEDEFİ

Suriye Ulusal Güvenlik Binası’na yapılan ve Savunma Bakanı ve yardımcısı ile İçişleri Bakanı’nın ölümüne sebep olan saldırıyı, AKP destekli Özgür Suriye Ordusu üstlendi. Ancak saldırının çapı ve zamanlaması dikkate alınınca, bombalı intihar eyleminin ABD imzalı olduğu anlaşılıyor.

Peki, ABD bu saldırıyla neyi hedefledi?

KRİTİK 2 GÖRÜŞME, 1 OTURUM

1. Saldırı iki kritik görüşmeyle eş zamanlıydı. BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun ile Çin Devlet Başkanı Hu Cintao’nun Pekin’deki görüşmesi ve Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Moskova’daki görüşmesiyle çakışan saldırı, açık ki Suriye’ye dış müdahaleye geçit vermeyen Çin-Rusya ikilisini tehdit ediyordu.

2. Bombalı saldırı, BM’de yapılması planlanan “Suriye’deki görevli gözlemcilerin süresini 90 gün uzatma oylamasından” birkaç saat önce gerçekleşti. Ki oylama öncesi müzakereler tıkandığı için, oturum, bombalı saldırıdan hemen önce ertelenmişti.

Annan Planı’nın uygulanmasını istemeyen ve bir an önce Planı’nın rafa kaldırılmasını talep eden ABD, Şam saldırısıyla uluslararası ilişkileri sabote etmiştir.

ABD, ÇAREYİ TERÖRDE ARIYOR

3. Suriye’deki olaylar, 16 ay önce Cisreşugur’da 180 güvenlik görevlisinin katledilmesiyle başladı. Olay, tipik bir kontrgerilla faaliyetiydi. Çünkü ciddi bir devlet böylesi bir saldırı karşısında doğal olarak harekete geçecek, Batı ise Beşar Esad’ı “halka zulüm yapıyor” diye gösterecekti.

Ancak 16 ay sonunda ABD’nin planı işlemedi. Washignton, önceki gün yeni bir hamle arayışına girdi: Özgür Suriye Ordusu önceki gün ülke genelinde “Şam Volkanı” ve “Suriye Depremleri” adlı iki ayaklanma girişimi başlattı.

ABD’nin her türlü baskısına rağmen gerçekleşmeyen Türkiye saldırısına alternatif olarak devreye soktuğu bu ayaklanma girişimi Şam hükümeti tarafından çok sert bastırıldı. Halk ayaklanmamış, paralı teröristler etkisiz kalmıştı. Resmi olmayan rakamlara göre 400’den fazla terörist öldürüldü, yüzlercesi tutuklandı.

Dünkü Şam saldırısı, bu çaresiz ayaklanma girişiminin bastırılmasına gösterilen “terörist” tepkiydi. ABD, “iç savaş” seçeneğinin de işe yaramaması üzerine, çareyi terörde aramaya başladı. ABD, halk ayaklanmadığı için, teröre yöneldi!

TSK PLANA DİRENİYOR

4. Morton Abramowitz’in de itiraf ettiği gibi, Türkiye bir türlü Suriye’ye askeri müdahalenin liderliğini üstlenmedi. AKP Hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bu haksız saldırıya ikna-mecbur edemedi. Washington, bu nedenle Türk jetini tuzağa düşürdü, NATO yemi yaptı!

ABD eğitimli polis-yazar Emre Uslu’nun saldırıdan hemen sonraki açıklamaları anlamlıydı: “Şam’daki saldırı MİT’in Jet krizine karşı cevabı mı? İstihbarat parmağı vardır bu tip saldırılarda. Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı’yla sürpriz görüşme yapmıştı. MİT en azından böyle işler ve günler için var, rolleri varsa helal olsun.”

Washington, bir Türkiye-Suriye savaşı için yeni tuzaklar mı kuruyor?

Umarız, Türk Silahlı Kuvvetleri, AKP Hükümeti’nin “jetin intikamı alınacak” emrine ve aklına uymamıştır. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in “Suriye’ye ne yapacağımızı, yapınca görürsünüz” türünden açıklamaları, maalesef bu saldırıyı TSK’nin üstüne atmak isteyenlere kolaylık sağlamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Temmuz 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD REÇETESİ, İÇ SAVAŞ DOĞURUR

Dün eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın ABD’nin çöküşünün yakın olduğunu saptadığı uzun analizini incelemeye başlamıştık. Bugün devam ediyoruz.

YENİ BİR DÜNYA KURULDU

Roberts, ABD dolarından kaçışın büyüyerek süreceğini, zaten yeni ekonomik aktörlerin ABD karşısında konumlanarak hamleler yaptığını belirtiyor. İşte iki önemli gelişme:

Roberts, BRICS üyesi beş ülkenin ortak banka kurma hazırlığında olduğunu, bunun da beş büyük ekonomiye dolar kullanmaksızın ticaret yapma olanağı kazandıracağına dikkat çekiyor.

Roberts, ABD’yi zora sokacak ikinci olgunun Çin – Japonya ticareti olduğunu belirtiyor: “Amerikan kuklası olan Japonya, Çin’le yen ve yuanın takas edilebileceği bir anlaşmaya varmak üzere.”

ÇİN ABD’Yİ 3. DÜNYA STATÜSÜNE GÖNDERİR

Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, “tahvil piyasasını ve Amerikan dolarını yakacak büyük yangına kıvılcım çakmak üzere bekleyen bazı katalizörleri” ise şöyle sıralıyor:

“İsrail yönetiminin talebi doğrultusunda Suriye’den başlayarak İran’la devam edecek bir savaş; petrol akışını kesip Batı ekonomilerinin istikrarını azaltacak veya ABD ve onun zayıf NATO kuklalarını Rusya ve Çin’le silahlı çatışmaya itecektir.

“Amerikan ekonomisinin gerçek durumu hakkında yatırımcıları uyandıran aleyhte bir ekonomik istatistik ki fahişe medyanın saptıramayacağı cinsten olmalıdır.

“Çin’i küçümsemek; Çin yönetimi, Amerika’yı birkaç çıpa aşağı, üçüncü dünya statüsüne gönderme kararı alır ki trilyon dolar değerindedir.

“Türev piyasalarında daha fazla hata işlemek.”

ABD’NİN ÇÖZÜMÜ YOK

“Herkes çözüm derdinde olduğu için, ben de bir çözüm sunacağım” diyen Roberts’ın reçetesi şöyle: “ABD yönetimi 230 trilyon dolarlık türev bahislerini iptal etmeli, hükümsüz olduklarını ilan etmelidir. Farazi değerlerle oynanan bu kumarda gerçek varlıklar olmadığından dolayı bunları iptal etmenin veya karşı taraflar arasındaki karşı sözleşmelerde mahsuplaşmanın büyük tek etkisi 230 trilyon dolarlık kaldıraçlı riskin mâli sistemden atılmasıdır. Altına halkın imza attığı bahislerden kazanç elde etmeyi sürdürmek isteyen finans gangsterleri çığlık atıp akdin kutsallığından dem vuracaklardır. Ancak kendi vatandaşlarını katleden veya hukuk kurallarını çiğneyerek onları zindana tıkan bir yönetim ulusal güvenlik adına tüm akitleri sona erdirebilir. Şurası da kesin ki terörle savaşın aksine, mâli sistemi kumar bahislerinden arındırmak ulusal güvenliğe devasa katkıda bulunacaktır.

Son cümle sizin de dikkatinizi çekmiştir. Yani Roberts’ın reçetesinin karşılığı “iç savaş” riski taşımaktadır. Dolayısıyla, ABD’yi “tek süper güç” yapmaya devam edecek bir çözüm aslında yoktur!

ABD YENİLDİ

Bu kötü gidişat ABD medyasında artık ağır suçlamalarla ele alınıyor. Örneğin Daily Beast’ten Peter Beinart, Obama’yı “ABD’nin çöküşünü yöneten başkan” olarak niteliyor ve şu saptamayı yapıyor:

Bill Clinton’ın ikinci döneminde Amerika’nın kasası nakitle doluydu; ordusu ise Körfez’den, Bosna’dan ve Kosova’da zaferlerle dönüyordu; dünya hükümetleri Amerikan tarzı denetimsiz kapitalizmi benimsiyor ve Amerika jeopolitik rakiplerini gölgede bırakıyordu.

“Bugün ise tam aksine, Amerika derin bir borçta; ordusu hırpalanıp bitkin düştü; ekonomik ideolojisi daha az itibar görüyor ve açık bir ikinci süper güç olan Çin’le karşı karşıya.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Temmuz 2012

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın